“Yeni karakter hazır! Çizimler, senaryo ve kodlama; hepsi tamam. Şimdi, izninizle—”
“Bırak şimdi bunları! Hadi, herkes suya!”
“H-Hey, Murasaki! En azından sözümü bitirmeme izin ver!”
“Nedenmiş o? Asırlar sonra ilk kez ucu ucuna yetişmesi gereken bir işim yok! B-Bir saniye, Iroha-chan! Bugün bikini mi giydin sen?! Aman Tanrım! İnanamıyorum!”
“Aha ha ha! Tam bir bakiresin, Sumire-chan-sensei! Gülmekten karnıma kramplar girecek!”
“Iyy. Sen de fazla cesurlaştın sanki, Iroha-chan. A-Al bakalım şunu!”
“Hii! Su sıçratıp durma, Mashiro-senpai, ben— Eeeee!”
“Ve çoktan suya daldılar bile.” İçimi çektim. “Doğru dürüst egzersiz yapmadıkları halde nasıl bu kadar hızlı hareket edebiliyorlar?”
Birlikte My Honey izlememizin üzerinden iki—hayır, üç gün geçmişti. İşimiz biter bitmez Sumire ve Makigai Namako-sensei hiç ara vermeden yeni karakterin üzerinde çalışmaya başlamış ve işi bitirmişlerdi. Mashiro da taslağındaki düzeltmeleri hemen hemen aynı zamanlarda tamamlamış, nihayet kendisini bir istiridye kabuğu gibi hapseden o çalışma odasından dışarı çıkabilmişti. İşler bitip teslim tarihi geldiğinde hepimiz tamamen tükenmiştik; sonrasında yaklaşık yarım günü baygın halde uyuyarak geçirdik.
Üç gün sonra (yani bugün), kendimize gelmiştik ve yakında eve dönecek olmamıza rağmen hâlâ vaktimiz varken plajın tadını sonuna kadar çıkarıyorduk. İttifak lideri olarak her şeyi kısa bir konuşmayla noktalamayı umuyordum ama kızlar beni görmezden gelip oyun oynamaya kaçmış, kumların üzerinde sadece Ozu ile beni bırakmışlardı.
Aman, neyse. Bir liderin konuşmasından daha verimsiz bir şey yoktu zaten. Sözlerimin katacağı heyecan olmadan da yeterince eğleniyorlardı, bu yüzden pek de gerekli olmadığına karar verdim.
“Bu hafta iyi iş çıkardın, Aki.” Ozu yanıma, kuma oturdu.
“Sen de.” Yakışıklı çehresinde her zamankinden farklı bir şey yoktu; sadece benim fark edebildiğim, gözlerinin altındaki yorgunluğun o küçücük gölgeleri hariç. “Yeni karakter için tüm o programlamayı bir anda uygulamak zor olmuş olmalı.”
“Evet. Ama karakterin iyi olacağını bildiğim için keyif aldım.”
“Önemli olan da bu.” Ben de yanına oturdum.
Karşımızda; bir can simidinin üzerinde gevşemiş, suyun üzerinde süzülen Iroha; deniz aşığı olan ve daha önce onda hiç görmediğim bir sevinçle heyecan içinde yüzen Mashiro; bir de boğulmak üzere olan Sumire vardı. İttifak hayatında sıradan bir gündü işte.
“Bu sefer yolu bayağı uzattın Aki. Söylemeden edemeyeceğim, biraz verimsiz oldu.”
“Ne demek istiyorsun?” diye sordum, aslında cevabı bilsem de.
Ozu kıkırdadı. En iyi arkadaşımın, dünyada kandıramayacağım tek kişi olduğunu bilmeliydim.
“Eğer tek amacın Kokuryuuin Kugetsu’yu, Murasaki Shikibu-sensei ve Makigai Namako-sensei’nin seveceği bir karaktere dönüştürmekse, tek yapman gereken Iroha’nın o karakteri canlandırdığı kısa bir gösteri izletmekti. O skeci de en başından beri hazırlamıştın, değil mi?”
“Evet. Bayağı keskinsin, ha?”
Ozu tam üstüne basmıştı. Herkes yeni karakterle meşgulken Iroha ve ben bunun üzerinde çalışıyorduk. Elimizden geleni yapıyorduk; eğer o karakteri biz yaratıyor olsaydık Kokuryuuin Kugetsu’nun kim olacağını düşünüyorduk. Sonuç, Iroha’nın herkesin önünde sergilediği o performanstı.
Eğer karakterin gelişiminde bir engel çıkacaksa, bu ancak çizerimiz ve yazarımızın Kokuryuuin Kugetsu’nun cazibesinin eksik olduğunu hissettikleri an ortaya çıkacaktı. Iroha ile durumu değerlendirip bu sonuca vardığımızda planımızı uygulamaya koyulmuştuk.
“Öyleyse neden bizi My Honey’nin tamamını izlemek gibi verimsiz bir işe koştun?”
“Madem çoğunu çözdün, anlatayım o zaman. Ama diğerlerine söylemeyeceğim.” Gerekçelerimi bir bir dökmeye hazırlandım. Pek de soylu bir davranış sayılmazdı, bu yüzden anlatmaya pek gönüllü değildim ama en iyi arkadaşımdan bir şeyler sakladığım için de kendimi kötü hissediyordum.
“Gerçek şu ki,” diye başladım, “gecenin bir yarısı, herkes aşırı gaza gelmişken onları ikna etmenin daha kolay olacağını düşündüm.”
“Vay canına.”
“Yaratıcılıkları tıkanmış insanlarla normal yollarla mantık yürütmeye çalışmak asla işe yaramaz. Ben de onları animeye tamamen daldıkları bir sırada yakaladım ve kendi cazibeli Kokuryuuin Kugetsu fikrimizi önlerine sundum. Zaten heyecanlı oldukları için, bunun doğrudan motivasyona dönüşeceğini tahmin ettim.”
“Ben de senden çığır açan bir şeyler bekliyordum.” Ozu’nun yüzü hayal kırıklığıyla düştü.
“Üzgünüm ama yöntemlerim pek soylu değil ve kesinlikle kusursuz da değiller.”
Iroha benim de İttifak’ın bir üyesi olduğumu hatırlatmıştı ve bu, kendime biraz daha değer vermem gerektiğini hissettirmişti. Aynı zamanda şu gerçeği de unutmamak önemliydi: Çevremdeki insanlar kadar yetenekli olmaktan çok uzaktım.
“Iroha ile bulduğumuz fikrin sağlam sonuçlar vereceğini biliyordum. Ama yine de işlerin yolunda gitmesi için insani olarak mümkün olan her şeyi yapmam gerektiğini düşündüm. Onları zihinlerinin en keskin olmadığı bir zamanda hedef almak biraz kirli bir oyun olabilir ama bu benim elimdeki bir yöntemdi ve ben de onu kullandım.”
“Aki...”
“Eğer bu benden nefret etmen için yeterliyse, artık arkadaşım olmak zorunda değilsin.”
“Yine mi bu muhabbet? Aki, senin böyle biri olduğunu en başından beri biliyordum zaten.” Ozu, her zamanki kendimi eleştiren retoriğime karşı kafasını salladı.
Ne yaparsam yapayım beni her zaman bir gülümsemeyle kabul ediyordu. Belki sadece naziklik ediyordu ama Ozu tam da böyle bir adam olduğu için seçtiğim yolda güvenle ilerleyebiliyordum.
“Ha, bir de Iroha’nın performansından çıkardığım bir şey var.” Ozu parmaklarını bir halka yapıp içinden suda oynayan üç arkadaşımızı dikizledi. Aslında sadece birine baktığı izlenimine kapıldım: kardeşi Iroha’ya. “Koyagi’nin seslendirmelerini Iroha yapıyor, değil mi?”
“Sanırım artık saklamanın bir anlamı yok.” diye pes ederek cevap verdim.
Ozu bir kez öğrendi mi, durumun bir şekilde anneleri Otoha’ya gitme riski vardı. Elbette Ozu’nun söylemeyeceğine güveniyordum ama eğer bir şekilde ortaya çıkarsa ondan şüphe duymak istemediğim için gerçeği saklamıştım. Ancak görünen o ki artık bu gerçeği ondan gizleyemeyecektim.
“Iroha sürekli senin odana sızdığı ve partilerimize geldiği için, İttifak hakkındaki her şeyi bilmesini mantıklı buluyordum. Ama yeni karakteri canlandırırken gördüğümde fark ettim ki, Koyagi ve içeriği hakkında bu kadar zamanda öğrenebileceğinden çok daha fazlasını biliyor.”
“Senin ‘içerik’ ve ‘bağlam’ gibi konulardan bahsettiğini duyacağımı hiç düşünmezdim.”
“Hepsi senin sayende. İletişim benim için pek sorun değil. Yani en azından Koyagi söz konusu olduğunda.”
Ozu gerçekten de çok zekiydi. Iroha; her karaktere ve kişiliğe, kadın ya da erkek, genç ya da yaşlı fark etmeksizin ustaca uyum sağlayabilen inanılmaz bir sesin sahibiydi. Yine de Koyagi’deki her sesin içinde, performansa kök salmış o özel his vardı. Belki Iroha’nın performansındaki bir şeydi bu, özel bir nefes alma biçimi gibi; belki de İttifak’ın senaryo, sanat ve geri kalan her şey üzerindeki ortak çalışmasından doğan, algılanamayan bir şeydi. Her neydiyse, oradaydı işte.
Koyagi’yi özel kılan da buydu. Doymuş bir pazarda olmamıza rağmen bu kadar çok hayrana sahip olmasının sebebi buydu.
“Iroha rol yaparken çok eğleniyor gibi görünüyordu.”
“Evet. Sadece, lütfen Otoha-san’a söyleme.” diye içtenlikle yalvardım.
“Biliyorum. Tabii ki söylemem. Sizin tarafınızdayım, biliyorsun.” Ozu gülümsedi ve başıyla onayladı.
“Teşekkürler. Minnettarım.”
Önümüzde, sığlıkta Sumire ve Mashiro birbirlerine su sıçratıyorlardı. Iroha, Mashiro’nun arkasından sinsice yaklaşıp yanlarını gııklamaya başladı; Mashiro debelenirken ikisi birbirine dolanıp boğuşmaya başladılar.
“Gerçekten yetenekli biri ve bunu sadece kardeşi olduğum için söylemiyorum. Onun yeteneklerini dünyaya göstermesini istiyorsun, değil mi? Sinirlerini bozmasına rağmen bunca zamandır ona destek olmanın sebebi bu.”
“Evet. Onun yeteneğini gizli tutmak toplum için bir kayıp olurdu. Seslendirme yeteneği beni gerçekten büyüledi.”
“Doğru. Platonik olarak mı büyüledi? Ben seni etkileyen şeyin onun kadınsı cazibesi olduğunu ve bu yüzden ona göz kulak olduğunu düşünmüştüm.”
“Onun tavırlarının sinirimi bozduğunu sana kaç kez söylemem gerekiyor?”
“Gizliden gizliye onun tatlı olduğunu düşündüğünü ve sadece tsundere gibi davrandığını sanmıştım. Ama eğer Iroha ile olan tüm ilişkin sadece onun yeteneğini takdir etmenden ibaretse, o zaman bunca zamandır yanlış ağaca havlıyormuşum.”
“Evet... Belki de öyleydin. Ya da belki değildin.”
“Belki de değil mi?” Ozu, sözlerimin anlamını çıkarmaya çalışıyormuş gibi kaşlarını çattı.
En iyi arkadaşımın beyni neden bu kadar hızlı çalışmak zorundaydı ki? Bazen gerçekten korkutucu oluyordu. Ama korkutucu olsun ya da olmasın, ona Iroha hakkındaki son farkındalıklarımdan bahsetmeye karar verdim.
“Iroha sinir bozucu ama... o sinir bozuculuk, onu tatlı yapan şeyin bir parçası olabilir.” Bu itirafı zar zor yapabildim; o sırada yanağımı kaşıyıp gözlerimi kaçırıyordum. Ozu’nun gözlerinin içine bakamıyordum, denizde oynayan Iroha’ya da.
“Oha! Sonunda itiraf ettin, Aki!” Ozu heyecanla öne doğru eğildi.
Beni ve Iroha’yı bir araya getirmek onun hayat amacı gibi bir şeydi, bu yüzden söylediklerim onda bir umut ışığı yakmış olmalıydı. Ama durumu düzeltmem gerekiyordu.
“Beni yanlış anlama. Evet, Iroha’nın sinir bozucu ve tatlı olduğunu düşünüyorum ama bu ona karşı romantik duygular beslediğim anlamına gelmez.”
“Hadi ama, yolun bu kadar sonuna gelmişken beni kandıramazsın. Buraya kadar gelmişsin, neden bir erkek gibi davranıp itiraf etmiyorsun?”
“Ciddiyim. Sadece bahane uydurmuyorum.”
O Bağ Merasimi’ni yapmaya zorlandığımız geceden beri, Iroha buralardayken kalp atışlarımın hızlandığını fark etmiştim. Bunun bir hoşlantı sonucu olup olmadığını düşünmüştüm. Ama geri çekilip duruma soğukkanlılıkla baktığımda, bu tepkilerin gayet doğal olduğunu gördüm. Ben ergenlik çağında bir çocuktum, o da tatlı bir kızdı. Bu bir hoşlantı değil; basit, fizyolojik bir fenomendi.
Iroha çekici bir kız, buna şüphe yok. Ama ona karşı hissettiklerimin romantik olduğunu sanmıyorum. İşin doğrusu, şu noktada kendimi buna inanmaya zorlamak da istemiyorum.
“Yani şu anki önceliğin İttifak mı?”
“Öyle. Üstelik Tsukinomori-san ile bir sözüm var. Mezuniyete kadar Mashiro’nun sahte erkek arkadaşı olmam gerekiyor. O zamana kadar gerçek bir ilişkiye yelken açamam. Önce İttifak’ı hedef çizgisine ulaştırmak istiyorum. Ondan sonra her şeyi adamakıllı tartıp düşünecek vaktim olacak zaten.”
Bana göre yapılması gereken doğru şey buydu. Bu karar hem Mashiro’nun iyiliği içindi hem de bana açılırken gösterdiği cesarete duyduğum saygının bir gereğiydi. Aynı zamanda Iroha’nın da iyiliği içindi. Bana karşı ne hissettiğini tam olarak bilmesem de, nezaketi ve varlığı için ona minnettardım.
Kendi iç dünyama dönüp gerçek hislerimi aramadan ve bu duygularla yüzleşmeden önce yapmam gereken buydu.
Ozu, omuz silker gibi yapıp içini çekti. “Görünen o ki daha uzun süre çöpçatanlık yapmaya devam edeceğim.”
“Hayır, gerçekten bir şey yapmana gerek yok.”
Bakışlarımı tekrar suda oynayan Iroha’ya çevirdim.
Iroha, Sumire, Mashiro... Planımız sayesinde artık Makigai Namako-sensei bile Iroha’yı ve yeteneğini kabul etmişti. Ortaokuldayken, Kohinata ailesinin oturma odasında canı sıkıntıdan patlıyormuş gibi oturduğu günleri hatırlıyordum. Ama şimdi oradaydı; diğerleriyle şakalaşırken yüzü ışıl ışıldı. Bu ifadesi, herkesle arasına mesafe koyan o örnek öğrenci personasından tamamen farklıydı.
Eskiden o sinir bozucu yanını benden başka kimseye göstermezdi. Şimdiyse Mashiro ve Sumire’nin önünde de öyle davranıyordu. Ve dürüst olmak gerekirse, o sinir bozucu halini şaşırtıcı derecede tatlı buluyordum.
İşte tam da bu yüzden, tüm dünyanın onu böyle doyasıya eğlenirken, olduğu gibi kabul etmesini istiyordum. Iroha’yı hem sinir bozucu hem de tatlıyken benimsemelerini istiyordum. Sinir bozucu kızların da tatlı olabileceğini herkese haykırmak, bunu görmelerini sağlamak geçiyordu içimden. Iroha’nın en tatlı halinin, sadece kendisi olduğu anlar olduğunu biliyordum. Ekibin direktörü olarak içimdeki o üretim arzusu gitgide daha da kıpır kıpır olmaya başlamıştı.
“Ay sonunda yaz festivali var, değil mi? Ondan sonra da kültür festivali geliyor.”
“Evet. Sonbahar etkinliklerle dolu geçecek. Sabırsızlanıyorum.”
“Etkinlik hazırlıkları yaparak sınıf arkadaşlarınla bağ kurduğun bir mevsimdir bu. Gençliğin tadını çıkarmanın başka bir yolu işte.”
“Heh. Senden ‘gençlik’ hakkında böyle laflar duyacağımı hiç düşünmezdim. Ama ne demek istediğini anlıyorum; sonuçta Iroha’nın ne kadar tatlı, ama bir o kadar da sinir bozucu olduğunu sonunda kabul ettin.”
“Aynen öyle. Bu etkinlikleri iyi değerlendirmek istiyorum. Hazır henüz gençken, biliyorsun ya.”
Ozu muhtemelen ne söyleyeceğimi zaten biliyordu. Öyle olmasa, sanki ağzımdan çıkacakları bekliyormuş gibi böyle sırıtmazdı. Ama her ne kadar tamamen uyumlu görünsek de, bu sefer düşünce yapımızda hayati bir fark vardı. Çünkü nihayet fikrimi beyan ettiğimde, kafa karışıklığı içinde donup kaldı.
On saniye kadar sonra, “Bir dakika, ne?” dercesine bir bakış fırlattı.
Ozu bunu sorgulayabilirdi ama ben bunu kalbimin derinliklerinden gelen bir istekle gerçekleştirmek istiyordum. Ayrıca bu, İttifak’taki her üyenin mutluluğa ulaşması için en verimli yolu bulma ilkemle de tam örtüşüyordu.
Hepsinden önemlisi, bu Iroha’nın ihtiyacı olan şeydi. Çünkü Ozu, Mashiro, Otoi-san, Midori ve ben mezun olduğumuzda, yanında sadece bir öğretmen olan Sumire kalacaktı. Bir öğrenci olarak yapayalnız kalacaktı.
“Kültür festivalini, Iroha’ya kendi döneminden en iyi bir arkadaş bulmak için kullanmak istiyorum. İçini dökebileceği, yanında yüzde yüz sinir bozucu olabileceği biri. Tıpkı senin benim için olduğun gibi, onun da kendine has bir en iyi arkadaş bulmasını istiyorum, Ozu.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.