Gerçeğin farkına varmamla birlikte şok içinde uyandım.
Burası pek tanıdık bir oda değildi. Nerede olduğumu idrak etmem birkaç saniyemi aldı; handaydık. Sabaha karşıydı... Daha doğrusu öyle olmadığını hemen anladım. Saate baktığımda öğleni çoktan geçtiğini gördüm.
O an her şeyi hatırladım. Dün o kadar çok şey yaşanmıştı ki, başımı yastığa koyduğumda güneş çoktan doğmuştu.
“Öf, ne biçim rüyaydı öyle.”
Rüyamdaki herkes Iroha’ydı. Gözümün alabildiği her yerin yüzlerce Iroha ile dolup taşması tek kelimeyle sinir bozucu bir durumdu. Sahip olduğu oyunculuk yeteneği ile o rüya muhtemelen bizim oyunumuzda bile canlandırılabilirdi; ama lütfen olmasın, kimse böyle bir şeyi istemez.
“Günaydın!” diye şakıdı, aniden arkamdan bana sarılan kişi.
“Öğğ!”
“Senpai! Uykunda sayıklayıp durdun! Yoksa rüyanda beni mi görüyordun?”
Yerimde sıçradım.
“Biliyordum! Ne demek istediğimi anladın sen, sabahının böyle biteceğini biliyordum!” Iroha’nın kıkırtısı kulak mememi gıdıkladı.
Dün geceden kalma o çekingen ve mahcup halinden eser kalmamıştı. Tamamen normale dönmüştü. Hatta üstüne bir de belden aşağı espriler yapıyordu. Muhtemelen bir kız, hoşlandığı bir erkeğe karşı asla böyle davranmazdı. Bu düşünce içimi bir rahatlama duygusuyla doldurdu ama aynı zamanda ne kadar tuhaf davrandığımı da fark etmemi sağladı.
“Hm? Bugün pek bir sessizsin Senpai. Nerede senin o meşhur kontratakların?”
“H-Hiçbir yerde. Kes şunu.”
“Bu bir kontratak değil ki! Çok zayıf kaldı!” Iroha öne doğru eğilince göğüslerinin yumuşaklığını sırtımda daha da fazla hissetmeye başladım. “Senpai? Neyin var? Senpai?!”
Neden böyle yapıyordu ki bu kız? Benden mi hoşlanıyordu yoksa?! Hem neden bu kadar yumuşaktılar? Shore durometre sertlik değerleri kaçtı acaba? Rockwell C ölçeğinde neredeydiler? Bir göğsün yumuşaklığının böyle ölçülüp ölçülmediğinden bile emin değildim ama böyle durumlar için uluslararası bir standart belirleseler hiç de fena olmazdı.
“Hey, iyi misin?”
Bedenim de zihnim de donup kalmıştı, Iroha’yı üzerimden çekip atamıyordum. Normalde bunu her zaman yapardım ama şu an tek hissettiğim, kalbimin her saniye daha da hızlı çarpmasıydı.
“Dünyadan Senpai’ye! Hey, Senpai! Senpai, Senpai, hey, Senpai, Senpai, beni dinle!”
Bütün bunların sebebi Iroha’nın bir kız olduğu gerçeğinin kafama dank etmesi miydi? Yoksa Düğüm Töreni yüzünden mi böyleydi?
Olamaz, bu saçmalıktı.
Mashiro ile uğraşırken Iroha bana kızmış ve odağımı tekrar İttifak’a vermem gerektiğini söylemişti. Daha hemen sonrasında dikkatimin Iroha tarafından dağıtılmasına izin verirsem nerede kalırdı benim önceliklerim?
“Cevap yok mu? Belki de seni bir hastaneye götürmeliyim...”
Ya Iroha şu an ne hissettiğimi anlarsa?
“Aman Tanrım, ne kadar iğrenç! Daha geçen gün dizlerinin üzerine çöküp o havalı lafları eden sen değil miydin? Hedeflerine ulaşmak için durmadan ilerleyeceğini söylememiş miydin? Ama şimdi bir aşk otelinde iki saniye beraber vakit geçirdik diye şak diye bana mı aşık oldun? Üstelik kızlara hiç ilgisi olmayan, tecrübesiz bir bakir ayağına yatarken? Sen de aşkın ve gençliğin peşinde koşan diğer o tipler gibisin. Öğğ... Tam bir hayal kırıklığısın.”
Kesin iğrenç bulurdu. O bunları söylemese bile ben kendimi yeterince iğrenç buluyordum zaten. Mashiro’yu reddederken söylediklerimi hatırlayınca, bu duyguların tamamen sorumsuzluk olduğunu, yalpalamamam gerektiğini ve yüzümün ortasına sert bir yumruğu hak ettiğimi anladım.
Neydi benim derdim?
“Senpai! Kalk! Artık!”
“Aaaargh! Bu kadar gürültü yapmak zorunda mısın?”
“Oh, şükür! Dünyaya geri döndün!”
“Evet, çünkü kulak zarlarımın patlamasını istemiyorum!”
“E o zaman beni görmezden gelmeyeceksin! Hem, bugün sana sarılmama neden izin veriyorsun? Bu tarz şeylerden nefret ettiğini sanıyordum?”
“Şey, yani... Nefret ettiğimden değil de...”
“Ha?”
“Yani, tiksiniyorum! Lanet olsun! Bu boktan vücudum neden hareket etmiyor?!”
“Şey...” Iroha, sesindeki bariz kafa karışıklığıyla aceleyle benden uzaklaştı.
Vücudunun o uçucu ağırlığı üzerimden kalktığında, bedenim ancak o zaman nefes almayı hatırladı ve terlemem durdu.
“Hey, Senpai garip davranıyor!” dedi Iroha. “Nedenini bilen var mı?”
“K-K-Kim bilir?! Ozuma-kun? Sen ne düşünüyorsun?” diye sordu Sumire.
“Bence şampanyayı patlatma vaktimiz gelmiş olabilir.”
“Ha? Neden? Çok kapalı konuşuyorsun Ozuma!”
“Hmm. Bunu açıklayacak kişinin ben olmam gerektiğini düşünmüyorum. Biraz kaba kaçar.”
Sumire çoktan uyanmış, odanın içinde boş boş dolanıyordu. Iroha onun yanına gitti ve ikisi fısıldaşmaya başladılar. Ozu da oradaydı, sırıtıp duruyordu. Hemen orada beni çekiştirmeye başladılar ama bir süre konuştuktan sonra pek de mantıklı bir sonuca varabilmiş gibi görünmüyorlardı.
Iroha yanıma gelip alnını alnıma yasladı. “Belki de ateşi vardır. Sonuçta dün gece geç vakitte dağlarda sürtüyorduk.”
Vücudumdan bir elektrik akımı geçti. “Y-Yok bir şeyim! Turp gibiyim ben!”
“Bunu duyduğuma sevindim. Hmm... Hmmmm...” Iroha elini çenesine koydu ve derin düşüncelere dalmış, şüpheci bir dedektif gibi mırıldandı. Bana pek inanmış gibi durmuyordu.
Böyle yapması bile aklıma “tatlı” kelimesini getiriyordu ki bu da bende kesinlikle bir sorun olduğunun kanıtıydı. Şu aptal hormonlarımın artık bir kesilmesini istiyordum ama bunu nasıl yapacağımı bir türlü çözemiyordum.
“Ph’nglui mglw’nafh Cthugha f’mg ilyaa h’throd grah’n!”
Yandaki odadan gelen ve havayı yırtan o ilahi efsun okumak beni kurtarmıştı. Daha masum bir şey yerine Cthulhu Mitolojisi’nden bir tanrıya benziyor olması biraz endişe vericiydi ama şu noktada ne gelse kabulümdü.
“O neydi be?” diye sordu Sumire.
“Yan odadan geliyorsa başka kim olabilir ki?” dedi Ozu.
Ardından yerde bir şeylerin bir ileri bir geri yuvarlanma sesi duyuldu. Sonra suçlu her kimse bir şeyi fark etmiş gibi ses aniden kesildi. Hemen sonrasında birinin ayağa fırlayıp odadan dışarı yardırma sesi geldi. Koridordaki bir metrelik mesafede yankılanan hızlı ayak seslerini, bizim Çan Çiçeği Odası’nın kapısının güm diye açılması takip etti. Tam da beklediğim kişi içeri daldı, zeminde kayarak ilerledi ve kollarını o meşhur Vietnam savaşı filminin DVD kapağındaki adam gibi havaya kaldırdı.
“Başardım! Teslim tarihini yetiştirdim!” Sevinç çığlıkları atan kız, dizüstü bilgisayarını sanki tanrılara sunulan bir kurbanmış gibi iki eliyle yukarıda tutuyordu. Bir yerlerden tanıdık geliyordu. Şey, tam emin değilim ama tahminimce bu Tsukinomori Mashiro’ydu... değil mi?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.