Işıkları Altındaki Robot

Kimsenin Adım Atmadığı Bölge’deki o ıskarta yığınının arkası adeta bir cenetti. Pencerelerden süzülen güneş ışığı cilalı zeminde parıldıyor, koridorun bir ucunda masa ve sandalyeler düzgünce sıralanmış duruyordu. Etrafta bırakın çöpü, tek bir toz zerresi bile göze çarpmıyordu. Dördüncü kat hakkında anlatılan efsanelerin tamamen aksine, bizim sınıf girişlerinden bile daha temiz olduğunu söyleyebilirim. Buranın bakımını üstlenen her kimse, işini gerçekten çok ciddiye alıyordu.

Koridorda Sumire’nin peşinden ilerlerken sınıflardan birinden bir kız sesi işittim.

“...sonra... oraya... ve... sonra!”

“Yani kulüp gerçekten de burada mı prova yapıyor?” diye mırıldanırken buldum kendimi.

“Spor kulüpleri kaptığı için spor salonunu veya sahayı kullanamıyoruz, bando kulübü de iç avluda takılıyor. Bizimki gibi adı sanı duyulmamış, ufacık bir kulüp için boş bir sınıf ayarlayabilmek bile benim için büyük başarıydı. Müdür aslında buradaki sınıflardan birini vermeye pek yanaşmadı ama Midori-chan’ın yüksek notları sayesinde en sonunda inadı kırıldı.”

“Demek prova yapacak bir yer bulabilmek için kızı bile alet ettin? Gerçekten de bir işe yaramıyorsun, değil mi?”

“Yoo, hiç de bile! Her evraka gözüm kapalı imza atıyorum ya işte!”

“Okumadığın şeylere imza atıyorsun, değil mi? Kulağa ne kadar zavallıca geldiğinin farkında mısın?”

Sonunda koridorun en ucundaki sınıfa ulaştık. Kapı kapalıydı ancak içeriden gelen sesler net bir şekilde duyuluyordu. Tiyatro kulübünün odası burası olmalıydı. Sumire kapıyı olabildiğince sessizce araladı. Neden bu kadar sessiz olmamız gerektiğini anlamayarak kaşlarımı çattım, o ise sadece parmağını dudaklarına götürerek karşılık verdi. Besbelli içeriye ses çıkarmadan bakmamı istiyordu.

Bu yaptığımız biraz ayıp olmuyor mu?

Yine de burada olduğumu bilirlerse doğal davranamayabilirlerdi. Şimdilik ona uymaya karar verip içeriye göz attım.

Oda her türden alet edevatla doluydu; duvar diplerine dizilmiş sıra ve masaların üzeri de tıkabasa eşyayla kaplıydı. Sınıfta altı üye vardı. Böyle bir kulüp için az bir sayı sayılabilirdi ama yine de oyunculuk yapmak için sınıf biraz dar görünüyordu.

“Tamam! Sıradaki!” diye bağırdı başlarındaki kız.

Kulüp üyeleri varlığımızdan tamamen habersiz provaya devam ediyordu. Kızın komutuyla birlikte herkes ağzını açıp hızlıca bazı replikleri tekrarlamaya başladı. Diksiyon çalışıyor olmalılardı. İşleri bittiğinde kendilerini yere bırakıp derin derin nefes aldılar.

Şimdi de nefes egzersizi mi yapıyorlar?

İlk başta herkesin öylece yerde yatması garibime gitse de durumu hemen kavradım. Dışarıdaki koridor gibi bu sınıf da pırıl pırıldı. Neyse ki öyleydi, yoksa o okul üniforması ne hale gelirdi düşünmek bile istemezdim.

“Tamam, sıradaki! Vakit nakittir, hemen hareketlenelim!”

“Emredersiniz!”

Nefes egzersizi biter bitmez liderleri bir saniye bile kaybetmeden ayağa fırlayıp bir sonraki komutu verdi. Diğer üyeler de ona kusursuzca ayak uydurdu. Okul kulübünden ziyade askeri bir eğitim kampını andırıyordu. Hatta kıza resmen komutanım muamelesi çekiyorlardı. Zaten duruşu da tam öyleydi.

Keskin, ciddi bir bakışı vardı ve dudakları düz bir çizgi halinde kenetlenmişti. Yumuşak tondaki saçlarının tek bir teli bile dışarıda kalmayacak şekilde arkadan at kuyruğu yapılmıştı. Üniformasında tek bir kırışıklık aradım ama yoktu. Bluzunun düğmeleri en üste kadar iliklenmişti, eteği ise tam dizinin üzerindeydi; diğer kızların aksine, eteğini yukarı kıvırarak kuralları çiğnemeye kalkışmamıştı.

Bir lise öğrencisi için ortalama boyda olsa da dik duruşu onu olduğundan biraz daha uzun gösteriyordu. Tüm görünüşü tek bir mesaj veriyordu:

“Burada eğlenceye yer yok.”

Bu kızın hayatı boyunca tek bir kuralı bile çiğnemediği ilk bakışta anlaşılıyordu. Eğer Sumire zehir saçan kraliçeyse, bu kız da kurallara tapan kraliçeydi.

“İşte bu Midori-chan, kız kardeşim,” diye fısıldadı Sumire, kızı işaret ederek.

“Ah!” Bir an kim olduğunu hatırladım.

Bizim dönem birincisiydi. Okulumuz başarı ortalaması yüksek, prestijli bir yerdi ama bu kız daha okula adımını atar atmaz zirveye yerleşmiş, giriş töreninde dönem temsilcisi olarak konuşma yapmıştı. Benim başaramadığım şeyi başardığı için ona içten içe hayran kaldığımı hatırlıyordum ama bunun dışında pek de aklımda yer etmemişti. Şimdi lise ikinci sınıfta olmamıza rağmen her sınavdan tam puan almayı sürdürüyordu. Ona dahi demek bile yetersiz kalırdı.

Demek o da bir Kageishi idi. Soyadına daha önce hiç dikkat etmemiştim, benim için Sumire de daha çok Murasaki Shikibu-sensei olduğundan aradaki bağlantıyı hiç kuramamıştım.

“Şimdi taşlar yerine oturdu. Böylesi notlara sahip bir öğrenci varken müdürün bu terk edilmiş katı size vermesine şaşmamalı.”

“Aynen öyle. Mezun olduktan sonra ülkenin en iyi üniversitelerinden birine gideceğine şüphe yok. Buradaki öğretmenler onunla aralarını bozmayı hiç istemiyor.”

“Ve tüm bunları yaparken, yani ders notlarını zirvede tutarken, bir de bu kulübü yönetip onlara koçluk mu yapıyor?”

“Evet. Tam bir örnek öğrenci işte, bunu sürdürmeye de bayılıyor,” diye ekledi Sumire, sesindeki hafif bir küçümsemeyle.

“Dur tahmin edeyim. Buranın bu kadar temiz olmasının sebebi de kendisi mi?”

“Tam üstüne bastın.”

“Etkileyici. Yalnız, gerçekten kardeş olduğunuzdan emin misiniz?”

“Çocukluğum bir yalandan ibaret değildi herhalde!”

Bu durumdan şüphelenmem son derece doğaldı.

Midori bu ıssız bölgeyi pırıl pırıl yapmış, kulübünü kusursuz bir disiplinle yönetiyordu ve saniyeleri bile boşa harcamaktan nefret eden biri olduğu çok açıktı. Bu kadar sevilmesine şaşmamalıydı. Üstelik oldukça da güzeldi; sinir bozucu şekilde her şeye sahipti. Yüzündeki sert ifade ona mesafeli bir hava katıyordu ama hafif bir makyajla rahatlıkla bir idol veya aktris olabilirdi. Onu izledikten sonra, Sumire ile gerçekten kardeş olduklarına inanmak daha da zorlaşıyordu.

“Giriş töreninden beri onu hiç görmedim sanırım. Aslında okulda popüler olması gerekmez miydi?”

“O özel ileri düzey sınıfta. Onu sizin gibi sıradan öğrencilerin arasına koymak zaman kaybı olurdu.”

“Doğru ya. Mantıklı.”

Midori’nin yüzünü dikkatle inceledim. Gözlerimi iyice kısarsam belki Sumire ile aralarında bir benzerlik yakalayabilirdim. Dürüst olmak gerekirse biraz kafam karışmıştı. Sumire daha önce kulüpten dert yanıp sızlanırken, buranın Shakespeare ile Tennessee Williams arasındaki farkı bile bilmeyen şapşallarla dolu olduğunu sanmıştım ama aslında gayet iyi iş çıkarıyor gibiydiler. Tiyatro kulübü nasıl olmalı tam bilmesem de herhalde aşağı yukarı böyle bir şeydi. Midori de onlara harika liderlik ediyordu. Sumire tam olarak neyden endişeleniyordu ki?

“Pekala arkadaşlar, ısınma hareketlerimiz bitti! Şimdi asıl oyunun provasına geçme vakti!”

Üyeler yerlerini almaya başladı. Oyuncular, sahne arkası ekibi ve ses sorumlusu dahil herkes ne yapacağını çok iyi biliyordu. Midori ise başrolü üstlenmiş gibi görünüyordu. Pencerelere çekilen siyah perdeler yüzünden karanlığa gömülen küçük sınıfın tam ortasında durdu.

Kıpırtısız bir heykel gibi mağrur ve dik duruyordu; ne bir uzvu, ne saçının tek bir teli, ne de vücudundaki tek bir hücre yerinden oynuyordu. İçindeki oyunculuk tutkusu dışarı taşıyor, odadaki gerilimi birkaç kat artırıyordu. Midori, oyunun başlamasını beklerken yüz ifadesini kusursuz bir şekilde korudu. Gerçek bir profesyonel gibi görünüyordu.

“Son on saniye!”

Zaman gelmişti. Diğer üyelerden biri geri sayıma başladı. Üçe geldiklerinde Midori derin bir nefes aldı.

“Ey. Romeo. Ölüm. Seni. Bizden. Almamalıydı.”

Bir dakika...

Adı Midori’ydi, değil mi? Siri veya Alexa falan değildi? Sesi tıpkı bilgisayardaki metin okuma robotları kadar mekanikti. Yanlışlıkla telefonumda bir şeye mi bastım diye kontrol ettim ama konuşan gerçekten de Midori’ydi.

Yaptığı performansın ne kadar berbat olduğunu fark etmiş gibi birden gözleri fal taşı gibi açıldı. Hatasını anlaması iyiye işaretti. Belki de henüz rolüne tam odaklanamamıştı. Iroha’nın bir keresinde karaokede en zor kısmın şarkının ilk satırı olduğunu söylediğini hatırlıyordum.

Sorun yoktu. Sonuçta bu henüz gerçek gösteri değildi. Baştan alabilirdi. Midori duruşunu daha da dikleştirdi, yüzüne abartılı ve acı dolu bir ifade takınarak repliklerini bu kez tiz bir sesle tekrarlamaya koyuldu.

“Eyromeölümsebzanalmamlyd.”

Efendim?

Az önce ne dedi o? Kelimeleri o kadar akıcı (!) söyledi ki hepsi birbirine karışıp tamamen anlaşılmaz bir hal aldı. Sanki bambaşka bir dilde, mesela Klingonca konuşuyor gibiydi. Sanırım tiyatro dünyasının o entelektüel kesimlerinde yabancı veya uydurma dillerle yapılan performanslar popüler olmaya başlamıştı. Umarım durum buydu. Umarım...

Tabii ki Midori repliğini bitirir bitirmez, ses efektçisi tam zamanında tefle sert bir darbe indirdi. Hani şu her Romeo ve Juliet oyununda olan cinsten. Evet. Kesinlikle.

Hemen ardından tavandaki sahne ışıkları yandı ve Midori’yi aydınlattı. Doğal olarak mor bir renkti bu; başrol kadın oyuncunun bir sonraki repliğini yüreği paramparça olmuş bir yüz ifadesiyle vermesini sağlıyordu.

“Bizehrolankandueloyn!”

...Vay canına, ne performans ama.

Midori repliklerini soluksuz bir hızla sıralamaya devam etti; aralara ses efektleri ekibinin büyük bir incelikle yerleştirdiği gizemli gümlemeler ve çınlamalar eşlik ediyordu. Ne izlediğimden emin değildim ama muhtemelen cehennem turunda karşılaşılabilecek türden bir şeydi.

Kafamda bir sürü soru işareti belirdi ancak en sonunda Midori de repliklerinin anlaşılmadığını fark etmiş olacak ki hızını yavaşlattı.

“Evren. Sürekli. Genişliyor.”

İşte bu daha iyiydi. Değil mi?

Replikleri artık anlaşılıyor olsa da bu, söylediklerinin bir anlam ifade ettiği anlamına gelmiyordu. Romeo ve Juliet’in bir uzay operası olduğunu bilmiyordum. Eğer oyunun senaryosu buysa, kelimeleri birbirine karıştırarak konuşması aslında çok daha iyi bir seçenek olabilirdi.

Diğer kızların repliklerinden yakalayabildiğim kadarıyla bu oyun; uzayın sırları, paralel dünyalar, Schrödinger’in kedisi, felsefe taşı gibi rastgele terimlerle ve buraya tıkıştırılmış bir sürü saçmalıkla doluydu. Belki de oyuna derinlik katmak istemişlerdi ama derinlik yerine dibin dibini boylamışlardı.

“Sensei...” diyerek Sumire’ye döndüm. “Biz ne izliyoruz?”

“Şimdi anladın, değil mi?” Sumire bilgece bir gülümsemeyle bana baktı.

“Bu...”

“Biliyorum.”

Her geçen saniye durum daha da kötüye gidiyordu. Utanç verici sahneler artık katlanılamaz bir boyuta ulaşmıştı. Midori sürekli robot ve uzaylı modları arasında gidip geliyor, sahnede neler döndüğünü anlamak neredeyse imkansızlaşıyordu. Anlayabildiğim kadarıyla, Hindistan’da ninjutsu eğitimi almış ve yerin derinliklerindeki bir şehri yöneten kötü gökyüzü tanrısı, sonunda bilimin gücüyle mühürlenmişti. Anladınız mı? Hayır, ben de anlamadım.

“Yüceler. Yücesi. Engin. Uzay. Aşkına.”

Ve böylece oyun bitti. Kulüp üyeleri görünmez seyircilerini selamlayarak sessiz alkışların tadını çıkardılar. Sahne görevlileri içeriye güneş ışığı girmesi için perdeleri açtığında Midori başını yavaşça kaldırdı. Parmağını düşünceli bir şekilde dudağına götürdü, yüzündeki memnuniyetsizlik açıkça okunuyordu.

“Ondan sekiz.”

“Nasıl sıfır değil?!”

Tüh. Bunu yanlışlıkla sesli söylemiştim, değil mi?

Midori benim olduğum tarafa döndü. Göz göze geldik.

“Sen de kimsin ve böyle bir hüküm vermeye ne hakkın var?!” Midori gözlerini dikerek, üzerimize doğru kasıla kasıla yürümeye başladı.

“Kusura bakmayın, elimde değildi. Ondan sekiz, o izlediğim şey için çok ama çok cömert bir puan. Onun yerine gidip ilkokuldaki Noel gösterisini izlemeyi tercih ederdim.”

“N-Ne münasebet?! O kadar da kötü değildi! Her ne kadar son zamanlarda ilerlememiz biraz sekteye uğramış olsa da...”

“Biraz mı?”

Şöyle bir düşününce, kendilerini geliştirmeleri gereken en az beş alan hemen aklıma gelivermişti.

“Kendini ne sanıyorsun sen?” diye hırladı Midori. Derken aniden yüzü aydınlandı. “Sumi— Kageishi-sensei! Buradasınız!”

“Öyle. Hepinizin provaya devam ettiğinden emin olmak için geldim.”

Ona Kageishi-sensei diye hitap etmesi, Midori’nin okuldayken ablasıyla arasındaki mesafeyi korumak istediğini gösteriyordu. Kişiliği düşünüldüğünde bu şaşırtıcı değildi. Sumire de çoktan o göz alıcı öğretmen moduna geri dönmüştü.

“Kageishi-sensei!” diye bağırdı diğer kulüp üyeleri, etrafını sararak. Hayalet danışmanlarını epey seviyor gibiydiler.

“Kulübe daha sık uğradığınız için çok mutluyum, Su— hocam! Bu motivasyonumuzu inanılmaz artırdı! Değil mi arkadaşlar?”

“Evet!” diye katıldı diğer üyeler, sesleri heyecanla çınlayarak.

Oyun sırasındaki o yoğun gerilime rağmen, odada şimdi kıkırdamalar ve neşeli bir hava esiyordu. En azından gerektiğinde nasıl rahatlayacaklarını biliyorlardı...

Midori ablasının etrafında pervane olurken özellikle yerinde duramıyordu. Kafasındaki at kuyruğu, bir köpeğin kuyruğu gibi sallanıp duruyordu.

“Bildiğiniz gibi, bir kulübün bağımsız hareket edebilmesine çok önem veririm. Ancak yarışmaya az kaldı ve ben de en az sizin kadar çaba sarf etmek istiyorum. Danışmanınız olarak, zaferi göğüslememizi sağlamak benim görevim.”

“Kageishi-sensei!”

“Çok teşekkür ederiz!”

“Siz dünyanın en iyi danışmanısınız!”

Kulüp üyeleri gözlerindeki yaşlarla Sumire’ye bakıyorlardı. Kendimi bir tür tarikatın kuruluşuna şahit oluyormuş gibi hissettim.

Şaka bir yana, kesin olarak bildiğim bir şey vardı. Tiyatro kulübü Sumire’ye içtenlikle hayrandı ve dahası, onun gerçek yüzünden tamamen habersizdiler. Bu durum kız kardeşi için de geçerli gibiydi. Gözleri hayranlıkla doluydu; Sumire’nin gerçek halini bilen hiç kimse ona böyle bakamazdı.

“Sorması ayıp Kageishi-sensei, yanınızda getirdiğiniz bu röntgenci de kim?” diye sordu Midori, nefret dolu bakışlarını üzerime dikerek.

Röntgenci demek biraz fazla kaçmıştı. Beni bir tür sapık gibi göstermeye çalışmasını bir kenara bırakırsak, sadece performansları hakkında fikrimi söylemiştim ve bunu yapmak için kesinlikle yeterince şey görmüştüm. Az önce izlediğim şeyin kaydını oturup kendisinin izlediğinden şüpheliydim, yoksa çok daha farklı konuşurdu.

“Bu Ooboshi Akiteru-kun, ikinci sınıf öğrencisi. Tiyatro kulübünün neyle ilgili olduğuna dair ona bir fikir vermek istedim.”

“Fikir mi? Bu bana yaklaşan yarışma için yeni üyeler almamız gerektiğini söylediğinizi hatırlattı. Katılmak mı istiyor? Size daha önce de söylemiştim ama biz altı kişi zaten zirvedeyiz. Kimseye ihtiyacımız—”

“Hayır, katılmıyor.” Sumire başını salladı. Gözlerindeki o ciddi parıltı, neyin peşinde olduğunu bana fısıldadı. Demek teslim tarihini yetiştirmenin karşılığında istediği şey buydu. “O sizin yönetmeniniz olacak, hem de dahi bir yönetmen. Bu tiyatro kulübünü zafere taşıyacak kişi o.”

“Yönetmenimiz mi?”

Dahi mi? Sumire oyunculuktan zerre anlamadığımı bilmiyor muydu?

“Y-Yani bu çocuğun bir tiyatro uzmanı olduğunu mu söylüyorsunuz? Affedersiniz ama her yönden ve her açıdan tamamen sıradan görünüyor.”

“En azından huysuzun teki değilim...” diye mırıldandım sessizce.

Onun aşırı ciddi biri olduğunu düşünmüştüm ama bu kadar kaba olabileceğini tahmin etmemiştim. Yeni tanıştığı biri hakkında gerçekten böyle mi konuşuyordu? Iroha tarafından küçümsenmeye alışıktım ama Midori’nin tavrı ve neredeyse tamamen yabancı olması, bana cevap verecek zaman bile bırakmamıştı.

“Sakin ol Midori ve beni iyi dinle. Tamamen sıradan göründüğünü biliyorum, üstelik merhamet kelimesinin anlamını bilmeyen azılı bir sadiste benziyor ama...”

“Bunu da tam karşısında dikilen beni açıkça aşağılayan biri söylüyor.”

“...o inanılmaz yetenekli bir yönetmen. Performansınızı bir üst seviyeye taşıyabileceğine gerçekten inanıyorum,” dedi Sumire samimi bir sesle.

Midori, Sumire’nin bu ciddi tonu karşısında biraz geri çekildi. Bana birkaç kez dik dik baktı, bana güvenip güvenemeyeceğinden emin olamadığı her halinden belliydi.

“Eğer bu konudaki samimi fikriniz buysa, Su— Kageishi-sensei, o zaman ona güvenebiliriz sanırım. Yine de o hala bir öğrenci. Gerçek bir yönetmenlik deneyimi var mı?”

“Güzel soru.” Sumire açıklamak üzere parmağını havaya kaldırdı, ancak tam o anda donakaldı.

Sessizlik

Odaya derin bir sessizlik çöktü. Zamanın hala aktığına dair tek ipucu duvardaki saatin tik taklarıydı.

Kendini köşeye sıkıştırmıştı. Koyagi’nin yapımcısı ve 05. Kat İttifakı lideri olarak üstlendiğim rolü sadece birkaç kişi biliyordu ve bu kişilerden daha da azı bizim okula gidiyordu. Eğer duyulursa sadece gereksiz ilgi çekerdi, bu yüzden Sumire’nin bunu tiyatro kulübüne açık etmemesini tercih ederdim.

Sumire de bu konuda benimle aynı fikirdeydi. Eğer Koyagi ile olan ilişkimi ağzından kaçırırsa, bu durum Midori’yi ablasının gizli kimliğine götürebilirdi: usta çizer Murasaki Shikibu-sensei. Şu an alnında biriken soğuk ter damlalarını gören tek kişinin ben olmadığımdan emindim.

Bundan sıyrılma yolunda bol şans, Sensei.

“O...”

“O?”

“O, birçok büyük Hollywood filminde yönetmenlik yaptı!”

“Ne?!” Hem Midori hem de ben ağzımız açık ona bakakaldık.

Hollywood mu? Hollywood mu?! Hollywood filmlerinde kendine yer edinebilmiş tek bir Japon yönetmen bile var mıydı ki? Böyle apaçık bir yalana inanmak için insanın IQ’sunun sıfırın altında bir milyon olması gerekirdi!

“Hollywood mu!” Midori’nin gözleri parıldadı. “Sen bir tür dahi misin, Ooboshi-kun?!”

Sıfırın altında bir milyon IQ’ya sahip bir kızın dönem birincisi olmasına sevinmeli miydim yoksa endişelenmeli miydim, karar veremedim.

“Şey, yani. O kadar da ileri gitmezdim. Yine de size birkaç tüyo verebileceğimi düşünüyorum.” Bu noktada akıntıya kapılıp gitmekten başka yapabileceğim bir şey yoktu.

Kulübün geri kalan üyeleri çığlıklar atarak etrafımı sarmaya başladı.

“Hollywood demek gerçekten çok yeteneklisin demek, değil mi?!”

“Elbette yetenekli! Onu bizim için seçen Kageishi-sensei’ydi!”

“Biliyor musunuz, yüzü o kadar sıradan ki arkasında böyle bir şey gizlemeseydi şaşırırdım!”

“Evet! Pek yakışıklı sayılmaz, o yüzden tabii ki güvenebileceği başka bir gücü olmalı!”

Kızlar etrafımda üşüşmüş dır dır konuşuyorlardı. Bu düşünce uzun zamandır aklımdaydı ama bu okuldaki sıradan öğrenciler biraz... aptal mıydı ne? Belki de bu yüzden bunca yıldır kimse Murasaki Shikibu-sensei’nin gerçek kimliğini öğrenememişti.

“Bu harika, Midori-san! Bu çocukla belki de ulusallara bile katılabiliriz!”

Etrafımı saran kız grubunun aksine Midori’nin keyfi kaçmıştı. “Tamam, belki deneyimi olabilir ama bu az önce hakkımızda söylediklerini haklı çıkarmaz! Ayrıca, Su— Kageishi-sensei, sorması ayıp: Onu tam olarak nereden tanıyorsunuz?”

“Ha?”

Neden bu kadar umursuyordu ki?

Bir sonraki an Midori’nin işaret parmağıyla burun buruna geldim.

“Bana ikinizin y-y-yattığını söylemeyin sakın?!”

“Neden böyle bir şey düşünesin ki?!”

“Sen aşırı zengin bir Hollywood yönetmenisin! Sizin gibilerin ne mal olduğunu bilirim! İş kapmak için her türlü yolu denersiniz! Ama eğer Sumire’ye elini sürmeye cüret edersen, karşında beni bulursun!”

Dünyadaki tüm Hollywood yönetmenleri adına, onun bu asılsız iddiaları karşısında tamamen şoke olmuştum.

Midori öfkeyle kızarmış yanaklarıyla, uzattığı parmağı titreyerek bana dik dik bakmaya devam etti.

İçimi çektim. “Hayır, yatmıyoruz. Onun gibi bir... şeye ilgi duymamın imkanı yok.”

“Elbette var! Ablam inanılmaz seksi! O göğüsleri görmedin mi hiç? Ya o incecik bacaklarını?!”

Sumire’nin harika bir fiziği olduğunu kabul edebilirdim. Sadece, bu fizik onun o çekilmez kişiliğiyle birlikte geliyordu. Bu da onu “bana dokunmasını istemediğim kızlar” listemin en tepesine yerleştiriyordu.

Ayrıca Midori’nin kendini tutamayıp Sumire’ye adıyla hitap etmeye başladığını fark ettim. Görünüşe göre ikisi de aşırı heyecanlandıklarında gerçek yüzlerini göstermeye meyilliydi.

“Bak. Öncelikle, bana asılsız suçlamalar yönelttin. İkincisi, sırf iş bulmak için Kageishi-sensei’yi asla kullanmam. Benden size mama yok. İyi günler.”

Olamaz, diyerek mırıldandı Sumire. Ben gitmek için hamle yapınca aceleyle omzuma yapıştı. Dudaklarını kulağıma yaklaştırıp fısıldadı: “Nereye gidiyorsun? Bana yardım edeceksin sanıyordum!”

“Onlara birkaç ipucu vermekte sorun yok ama yönetmenleri olmayı asla kabul etmedim. Liderleri zaten yardımımı istemiyor, o halde söyleyeceğim herhangi bir şeyi dinleyeceklerini sana düşündüren ne?”

“Bir saniye bekle! Onu ikna edebilirim!”

“Bak, onlara dünyadaki tüm tavsiyeleri versem bile, az önce şahit olduğumuz şeyi kurtarmanın yolu yok.”

Bu kulübün haddinden fazla sorunu vardı.

Oyuncularda zerre yetenek yoktu.

Senaristlerde zerre yetenek yoktu.

Sahne arkasındaki görevlilerde zerre yetenek yoktu.

Sesçilerde zerre yetenek yoktu.

Bu kulübün batmaya mahkum olduğunu anlamak için Hollywood yönetmeni olmaya gerek yoktu. Bir yönetmenden ziyade, bunlara beyin cerrahı lazımdı.

“İttifak yönetirken edindiğin deneyimleri kullanamaz mısın? Yani, yazarlarla, oyuncularla ve ses mühendisleriyle çalışma deneyimin zaten var.”

“Belki, ama onlara düzgün bir sahne oyunculuğu öğretemem. Bu konuda en ufak bir fikrim yok.”

“Evet, biliyorum ama...”

Kişisel bir oyunculuk deneyimim olmasa bile, her zaman yardım etmesi için Iroha’ya danışabilirdim. Sorun şuydu ki, Sumire, Koyagi’nin seslendirmeninin Iroha olduğunu bilmiyordu. Kaldı ki o bir seslendirme sanatçısıydı, tiyatro sahnesi ise bambaşka beceriler gerektirirdi. Onu bu işe bulaştırmak kesinlikle söz konusu bile olamazdı.

“Bu hiç yaşanmamış gibi davranamaz mıyız? Şu an zaten İttifak ile ilgili diğer işlerden başımı kaldıracak vaktim yok; buna zaman ayıramam.”

“Öyle söyleme! Bu ciddi bir mesele! Bir daha senin için çizim yapmaya hiç vaktim kalmamasını gerçekten umursamıyor musun yani?”

“Elbette umursuyorum! Onlar prova yaparken sen de bir yandan çizimlerini yapıver işte. Buna aynı anda birden fazla işi yürütmek deniyor.”

“Bu imkansız!”

“Bak, bu senin sorunun, o yüzden lütfen önce kendi başına çözmeyi dene, olur mu? Sonra görüşürüz.”

“Hayır! Lütfen, bekle!”

Arkamda gözü yaşlı bir Sumire bırakarak sınıftan çıktım.

“Merak etme, Sumire!” Arkamdan Midori’nin sesini duydum. “O ödülleri kendi başımıza kazanacağız! Göreceksin!”

“E-Evet...” diye mırıldandı Sumire, ruhsuz bir sesle.

“Öğğ. Gerçekten de tiyatro kulübü adına yaraşır bir tiyatro çeviriyor,” diye söylendim kendi kendime.

Bu saçmalıklarla uğraşacak vaktim gerçekten yoktu. Öncelikle Iroha, Mashiro ve Makigai Namako-sensei’nin işlerini halletmem gerekiyordu.

Geçit vermez düşünceler zihnimi kurcalarken birden duraksadım. Tiyatro...

Midori’nin o felaket performansını izlerken nedense aklımın bir köşesinde sürekli Iroha’nın yüzü canlanıp durmuştu. Bu derece yeteneksiz birini görmek, özellikle de benzer yaşta oldukları düşünülürse, Iroha’nın ne kadar çok yönlü bir oyuncu olduğunu bana bir kez daha derinden hissettirmişti. Acaba Iroha’nın sahne oyunculuğunda da parlama şansı var mıydı?

Hayır, çok hızlı gidiyordum. Sahneye çıkmasına asla izin verilmezdi, adının parıltılı ışıklar altında yazıldığını asla göremezdi. Ve bu gerçek, beni kelimelerle tarif edilemeyecek kadar sinirlendiriyordu.

Dışarıda antrenman yapan tenis kulübünün homurtulu sesleri eşliğinde, “Yazık gerçekten,” diye mırıldandım kendi kendime.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.