Işıkları Altındaki Kraliçe ve Çöken Senaryolar

Sınıf kapısı gürültüyle açılınca içerideki uğultu bıçak gibi kesildi. Zehirli Kraliçe’nin tahtına kurulup karşısındaki tebaaya tepeden bakma vakti gelmişti. Topuklu ayakkabılarının tıkırtısı buz kesmiş sınıfta yankılandı. Bakışları bıçak kadar keskin, kusursuz at kuyruğundan tek bir saç teli bile kaçmamıştı. Asaletin tam karşılığıydı.

“Güzel. Sonunda ne zaman susup dinlemeniz gerektiğini öğrenmişsiniz,” dedi Kageishi Sumire buz gibi bir sesle, gözlerini sınıfta gezdirerek. “Eee, ne bekliyorsunuz? Bugün açılışı kim yapıyor?”

“E-Evet, hocam! Herkes ayağa kalksın!” dedi nöbetçi öğrenci titreyen bir sesle ve sınıfı selama durdurarak dersi başlattı.

Herkes onun talimatlarına uyarken kimseden çıt çıkmadı. Bir an için burası okul mu yoksa askeri eğitim kampı mı ayırt edemedim ama Kraliçe’nin derslerinde bu hisse kapılmak şaşılacak bir durum değildi.

Sumire’nin yönetim tarzından hoşlanmayan epey öğrenci vardı ancak o, bu tür şikayetleri gerçekler ve mantıkla anında çürütürdü. Ne kadar katı olursa olsun, öğretim yöntemleri son derece mantıklıydı ve derslerindeki not ortalaması diğer öğretmenlerinkinden çok daha yüksekti. Ne bir öğrenci ne de bir öğretmen onun hakkında tek kelime edemezdi.

Keşke ek işini de asıl mesleği kadar ciddiye alsaydı. Kageishi Sumire’nin aksine Murasaki Shikibu-sensei tam bir düzensizlik felaketiydi. Günün birinde bir teslim tarihine sadık kalmayı başarırsa cep telefonumu çiğnemeden yutardım.

Sınıftaki bu kraliçe tavırları tamamen bir rolden ibaretti. Sınıf onun normalde ne kadar işe yaramaz biri olduğunu bilseydi muhtemelen şoktan ölürlerdi, ortada ders anlatacak bir sınıf bile kalmazdı.

Her neyse, sınıf öğretmenliği saati pürüzsüzce ilerledi ve sonunda bitti.

“Son bir şey daha,” dedi Sumire ders bitmeden hemen önce, otoriter ve pes bir ses tonuyla. “Dinleme zahmetine katıldıysanız bileceğiniz üzere, Ulusal Tiyatro Şenliği temmuz ayında yapılacak. Tiyatro kulübünün danışmanı olarak, okulumuzun oradan ödülsüz dönmesine göz yumacak değilim.”

Sumire, herkesin pür dikkat dinlediğinden emin olmak için elini masaya sertçe vurdu ve devam etti: “Kulübümün üyeleri öylesine yetenekli ki insanlar onlara Mucizeler Nesli diyor. Yine de şenlikteki zaferimizi garantilemek adına yeni üyeler kabul ediyoruz. Bu işi kıvırabileceğinizi sanıyorsanız hiç gelmeyin. Ama yapabileceğinizden eminseniz, gelin ve benimle görüşün.”

Sınıfta fısıltılar yükselmeye başladı.

“Ne zamandan beri tiyatro kulübünün danışmanı ki?”

“Tiyatro kulübü ne yapıyor ki sanki?”

“Bilmem ama o danışmanken girmek kesin çok zordur.”

“Aynen ya, bence girmeye değmez, çok baş ağrıtır.”

“Sınıfla paylaşmak istediğiniz bir şey varsa ayağa kalkıp bunu gururla söyleyin!” diye çıkıştı Sumire. Öfkeyle bakışı sınıftaki herkesin betini benzini attırdı.

Ben de en az onun kadar boş konuşulmasından nefret ederdim ama bu kez sınıf arkadaşlarıma hak vermeden edemedim. Onun tiyatro kulübüyle bir bağı olduğunu öğrenmek beni de onlar kadar şaşırtmıştı. Aslına bakılırsa, onu tanıdığım süre boyunca tiyatroya ilgi duyduğunu hiç belli etmemişti. En azından sahne sanatları anlamında.

“Herkesi kabul etmeyeceğimizi şimdiden belirteyim. Mevcut üyelerimizi bile gölgede bırakabilecek insanlara ihtiyacımız var. Bu kadar.” Sumire lafını bitirince başı dik bir şekilde, topuklarını tıkırdatarak sınıftan çıktı.

Birkaç saniyelik temkinli sessizliğin ardından sınıftaki gergin hava yeniden dağıldı.

Kendi kendime, “Hâlâ tiyatro kulübünün danışmanı olduğuna inanamıyorum,” dedim.

İki iş arasında buna nasıl vakit bulabiliyordu ki? Her halükarda, madem başında bu şenlik meselesi vardı, bana düşen en doğru şey teslim tarihlerini biraz esnetmek olurdu. Yoksa yine karşımda diz çökmek zorunda kalacaktı.

Bir baş ağrısından diğerine. Göz ucuyla Mashiro’ya baktım.

“Bana öyle bakma.”

Neden zahmet ettim ki zaten? Yine de gerçek hayatta onunla iletişim kurmanın bir yolunu bulmalıydım. Bu tepkisizlik tamamen verimsizdi. Şimdilik kendimi biraz dinlenmeye zorladım. Bunca düşünce şu ana kadar pek işime yaramamıştı.

“Bu sabah iyi miydin, Aki?” diye sordu arkamdaki sıradan biri.

Arkamı döndüğümde, yakışıklı yakın arkadaşımın esneyerek bana baktığını gördüm; altın sarısı saçları güneş ışığında parıldıyordu. Paralel bir dünyaya düşse iki saniyede beş kızlık bir harem kuracak kadar yakışıklıydı. Birbirimizden ne kadar farklı olsak da uzun süreli arkadaş olarak kalmaya karar verdiğim tek kişi oydu: Kohinata Ozuma. Ona Ozu derdim. Lakaplar bağları güçlendirmenin verimli bir yoluydu.

“Evet, sadece biraz uyuyakalmışım.”

“Hadi ya. Pek senin tarzın değil. Son zamanlarda yaşananlardan dolayı yorgun olmadığına emin misin? Kendini çok hırpalama, tamam mı? Seni buralarda görmek hoşuma gidiyor.”

“Beni gururlandırıyorsun, Ozu. Her zamanki gibi.”

“Hey, ciddiyim. Arkadaşlar birbirini kollar, değil mi?”

“Ben de ciddiydim. Beni kollayan sen olmasaydın şimdi nerede olurdum bilmem.”

Mashiro, Sumire ve Iroha’dan oluşan üçlü felaket fırtınasının ortasında Ozu benim sığınağımdı. Sözleri içimi ısıtmıştı ama onu arkadaş olarak seçmemin tek nedeni bu değildi.

“Ben de senin kendini çok hırpalamanı istemiyorum,” dedim. “Sen olmasan İttifak ayvayı yerdi, ciddiyim.”

Ozu’nun sıra dışı programlama yeteneği 5. Kat İttifakı’nın omurgasını oluşturuyordu. O olmasaydı oyunumuz sadece fikirlerden ve çizimlerden ibaret kalırdı. Sürekli bir şeyler üzerinde çalışmak için sabahlıyordu ve ben onun sağlığı için kendi sağılığımdan daha çok endişeleniyordum.

“Sen benden daha önemli bir üyesin. Sonuçta yönetmen sensin. Ama eğer uyuyakalmanın sebebi yorgunluksa, seni kontrol etmesi için Iroha’yı göndermek pek iyi bir fikir değildi sanırım.”

“En azından bunu kabul ettin...”

“Benim hatam.”

“Senin hatan değil. Onun hatası.”

Ozu ne kadar nazik ve düşünceliyse, kız kardeşi de bir o kadar veletti. Gerçekten siyahla beyaz gibiydiler. Belki de ikisinden biri evlatlıktı.

“Iroha’nın beni son dakikaya kadar uyandırmadığını biliyorsun, değil mi?”

“Şaşırmadım. Muhtemelen seni uyurken izlemek istemiştir.”

“Öğğ, umarım öyle değildir. Kesin beni uyandırmanın en korkunç yolunu düşünüyordu.”

“Yok, benim teorim daha güzel. Hem sana sırılsıklam aşık olduğunu düşünürsek daha mantıklı.”

“Saçmalık. Sana milyonlarca kez söylediğim gibi, benden hoşlanmıyor. Hoşlansa böyle bir sü—”

Duraksadım.

Belki de büyük bir yanlış anlaşılma içindeydim. Sonuçta Mashiro bana aşkını itiraf etmişti. Belki de kızları sandığım kadar iyi anlamıyordum ve belki de, sadece belki, çok yakışıklı ya da yetenekli olmasam bile bazılarının benden gerçekten hoşlandığı oluyordu.

Belki de kökleşmiş varsayımlarımı yeniden gözden geçirmenin zamanı gelmişti. Ama yine de Mashiro da bana normal bir insan gibi itiraf etmemişti. Kafamdaki çarklar dönüyordu ama Ozu farkında olmadan onları durdurdu.

“Ha, bu arada, yorgun olduğunu biliyorum ama sana bir şey sormak istiyordum. Sence de Makigai Namako-sensei geçen hafta sonundan beri garip davranmıyor mu?”

“Ah.” Burun kemiğimi sıkarak derin bir iç çektim.

5. Kat İttifakı’nın yazarı olmasının yanı sıra, Makigai Namako çok satan bir light novel yazarıydı. Onunla hiç yüz yüze gelmemiştim ama sesli konuşmalarda yirmili yaşlarında, cana yakın bir adam gibi geliyordu kulağa. Hikayesini çok sevmiştim, bu yüzden onu bize katılmaya davet ettim, o da kabul etti.

Ama Ozu haklıydı. Geçen hafta sonundan beri gerçekten garip davranıyordu.

“LIME’da ne dediğini hatırlıyor musun?”

“Evet, şu çiftlerin kıymetini bilmekle ilgili olan şey.”

Ödüllü eserinin sonsözünde, sanki bir kuyruk acısı varmış gibi boktan gerçekliğinden kaçmak istediğini yazmıştı ama şimdi çiftlerin ve aşkın ne kadar harika olduğunu söylüyordu. Bu çok garipti.

“Neyse, sorun değil herhalde. Belki bir dönemden geçiyordur ya da bir nedenden dolayı içi yumuşamıştır. Kim bilir. Ama daha büyük sorun şu.” Çantamdan bir tomar kağıt çıkardım.

Bunlar, Makigai Namako-sensei’nin bir sonraki oyunumuz için yazıp geçen gün bana gönderdiği yeni senaryolardı. Ders aralarında okuyabilmek için çıktılarını almıştım.

“Bana bunları geçen haftadan beri gönderip duruyor. Bir bak bakalım ne düşüneceksin.”

Ozu kağıtları alıp okumaya başladı.

Oyunumuz, Koyagi: Ağladıklarında, bir korku ve flört simülasyonu oyunuydu. Murasaki Shikibu-sensei’nin çizimleri sayesinde kızların hepsi harika tasarımlara sahip, çok sevimli karakterlerdi. OZ’un teknolojik numaraları korku sahnelerini on kat daha ürpertici hale getiriyordu. Seslendirme sanatçılarından oluşan gizemli ekibimiz, karakterleri gerçek hissettirmek için harika bir performans sergiliyordu. Son olarak, Makigai Namako ve kelimelerle oynama becerisi, oyuncu kesimini korku dolu bir umutsuzluk çukuruna sürüklüyordu.

Bakalım bu dahi yazar şimdi ne gibi dhiyane olay örgüleri bulmuştu? Şöyle ki...

Koyagi: Ağladıklarında Bölüm: Sadece Ben.

Arkadaşım öldü! Çok üzgünüm!

Özellikle de her yerinden kanlar fışkırdığında çok korktum.

Belki de katil güvendiğim arkadaşlarımdan biridir.

Gerçekten çok korkuyorum.

Ama sonra Yuuto-kun’un bana söylediklerini hatırladım!

“Merak etme Marika. Seni bu tekinsiz evden çıkaracağım!”

Çok yakışıklı!

O kadar mutluyum ki kalbim yerinden çıkacak gibi!

Bence aşık olmak sadece dış görünüşten ibaret değil!

Bir erkeğin nazik de olması gerekir.

Ama Yuuto-kun gerçekten çok yakışıklı ve havalı!

Ve herkes ölürken ben çok korkmuşken beni o kurtardı!

Birlikte olduğumuz sürece ölecek kadar mutluyum!

O kadar yakışıklı ve o kadar havalı ki, diğer kızlar kıskansa bile onu benim yapacağım!

Çok ama çok çabalayacağım!

Ev karanlık olsa da güneş doğuyordu ve her yeri yeniden aydınlatıyordu.

(Burada seslendirme sanatçısına piyano solosu verin ve müzikaldeki gibi şarkı söyletin)

Kuşlar güneşi ve onun lütuflarını gördükleri için o kadar mutlular ki onlar da şarkı söylüyorlar!

Çok çabalayacağım ve Yuuto-kun ile birlikte bu evden kaçacağım!

“Bu ne be?” Ozu okurken yüzünü ekşitti.

“Değil mi?” Ben de ilk okuduğumda tam olarak aynı yüz ifadesini takınmıştım.

“Yani anladığım kadarıyla... Ana kızın arkadaşı ölüyor ama sonra kız başkarakterle karşılaşıyor ve çocuk onun daha, ne bileyim, iyimser olmasına yardım ediyor? Sanırım?”

Bana da öyle gelmişti.

Kızın daha iyimser birine dönüşmesinde bir sakınca yoktu elbette ama bu kadarı da fazlaydı. Hayalperest demek bile hafif kalırdı. Aşkın dış görünüşle alakası olmadığını iddia edip hemen ardından tam üç kez yakışıklı kelimesini kullanmasına ne demeliydi? Üstelik daha yeni biri ölmüşken etrafta kuşların cıvıldaması da neyin nesiydi? Seslendirme sanatçısının piyano çalabildiği varsayımı ya da oyunumuzda en başından beri şarkıların yer alması gerektiği düşüncesi de cabasıydı. Tabii ki böyle bir şey yoktu.

İşin aslı, bana gönderdiği yığının sadece ufacık bir kısmıydı bu. Kalanını göstermeye bile gerek duymuyordum çünkü hepsi aşağı yukarı aynı kafada yazılmıştı.

Oysa daha düne kadar yazdığı her satır o tekinsiz evin kasvetli havasıyla dolup taşar, karakterlerin en ufak bir kıpırtıda yaşadığı dehşet okuyucunun iliklerine işler, gerilim insanın her bir duyusunu kemirip bitirirdi. Şimdiyse tüm bunlardan eser kalmamış, yerlerini pamuk şekerinden dumanlara ve kalp şeklindeki konfetilere bırakmışlardı.

Bu çocuk tıkanmış olabilir mi?

Herhalde. Tek bildiğim, şimdiye kadar hiç böyle bir şey göndermediği.

Belki de özel hayatında bir şeyler dönüyordu. Her ne olduysa, ne kadar kafa patlatırsam patlatayım bu derece keskin bir değişime neyin sebep olduğunu bir türlü çözemiyordum. Zilin çalması ve ilk dersin öğretmeninin içeri girmesiyle düşüncelerimden sıyrılmak zorunda kaldım.

En iyisi onunla konuşup ne olduğunu anlamaya çalışmak.

Sana zahmet, bir el at şu işe.

Sırama geri döndüm. Tam o sırada Mashiro'nun üzerimde sabitleşen, hatta neredeyse öfkeyle bakan gözlerini hissettim.

Ne oldu?

Hiç. Konuşma benimle.

Burnundan soluyarak kafasını başka yöne çevirdi.

Neden her şey bu kadar karmaşık olmak zorundaydı ki?

Mashiro'nun bir yandan ettiği itiraf, diğer yandan sergilediği hırçın tavırlar... Şimdi de Makigai Namako-sensei'nin yaşadığı bu zihinsel çöküş, değişim ya da aydınlanma, her ne zıkkımsa. Mashiro ile aramdaki meseleyi bir yoluna koymayı her şeyden çok istiyordum ama Makigai Namako-sensei cephesinde yaşanan bu tuhaflığı da görmezden gelemezdim. Yazdığı metinlerin kalitesi, oyunumuzun popülaritesini doğrudan etkiliyordu. Ozu'nun oyuna yaptığı katkılar daha çok arka planda hissedilse de gelen yorumların ve taleplerin neredeyse tamamı hikayeye odaklanıyordu. Eğer hikaye batarsa, oyuncu kitlesini de kaybederdik.

Bana gönderilen bu çöpü aynen oyuna aktardığımızı hayal edince gözümün önüne gelecek yorumları tahmin etmek hiç de zor değildi.

İttifak üyeleri Makigai-sensei'ye eziyet falan mı ediyor? Hikayenin bu hale gelmesinin başka açıklaması olamaz!

Makigai-sensei! Bu oyunla vakit kaybetmeyi bırakın da bize yeni kitaplar yazın lütfen!

Benden bu kadar. Murasaki Shikibu-sensei artık resmen bozdu.

Ne?! Bu saçmalığı yazan o değildi ki!

Son yorumda neyden bahsedildiğini anlamasam da bildiğim tek bir şey vardı; o da itibarımızın yerle bir olacağıydı. Popülaritemiz dibi boylar ve indirme sayılarımız çakılırsa, muhtemelen Honeyplace Works ile olan ortaklığımıza da elveda demek zorunda kalırdık.

Gelecekteki iş tekliflerimiz Mashiro ile olan sahte ilişkime bağlı olsa bile, oyunumuz böyle fiyaskoyla sonuçlanırsa Tsukinomori-san'ın bizi kapının önüne koymasına zerre laf edemezdim. Ne de olsa adam her şeyden önce bir iş yürütüyordu.

Bir şeyler yapmalıydım. Sadece oyun için değil, İttifak'ın geleceği için de bu şarttı. Çözüm üretmeye kendimi o kadar kaptırmıştım ki o günkü ilk derste öğretmenin ne anlattığına dair en ufak bir fikrim bile yoktu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.