Gösteri günü gelip çatmıştı. Kültür merkezinin önü, sayısız farklı üniforma giymiş öğrenci gruplarıyla dolup taşıyordu. Bölgemizdeki bütün tiyatro kulüpleri burada toplanmıştı; gerçekten görülmeye değer bir manzaraydı. Bu gençler, ergenlik yıllarını oyunculuk sevdasına adamıştı.
Hava ne yazık ki kapalıydı. Henüz yağmur başlamamıştı ama fırtınanın eli kulağındaydı, uzaktan uzağa gök gürlüyordu. Hava durumuna göre şiddetli rüzgar ve gök gürültülü sağanak bekleniyordu ancak fırtınanın hızlıca geçeceği tahmin edildiği için Festival planlandığı gibi devam etti.
Okulda değil, doğrudan kültür merkezinde buluşmuştuk. Burası bizim okula en yakın duraktan sekiz durak ötedeydi. Kalabalık bir grupla trenle o kadar yol çekmenin akıl kârı olmadığını düşünmüştük.
Tiyatro kulübüne hazırlıklarda yardım etmek için erkenden gelmiştim. Ozu’nun hazırladığı program çalışır vaziyetteydi, ihtiyacımız olan tüm dekor ve aksesuarlar tamdı. Bu saatten sonra bana düşen bir iş kalmamıştı.
“Yardımların için çok teşekkürler, Ooboshi-san!”
“Lafı bile olmaz. Hadi bakalım, elinizden gelenin en iyisini yapın.”
Soyunma odasına döndüm. Her kulübe ayrı bir oda verilmişti; içeride oyuncuların gösteriye hazırlanabilmesi için makyaj masası bile vardı. İçeri girdiğimde Iroha aynadaki yansımasıyla bakışıyordu. Beni fark edince arkasını döndü.
“Makyajım nasıl olmuş Senpai? Mükemmel mi? Beni kucağına alıp kaçırmak isteyeceğin kadar tatlı görünüyor muyum?”
“Onu bilemem ama bir bakayım.”
Tavırlarını çekecek halim yoktu ama yine de ricasını kırmayıp yüzünü inceledim. Bana gayet iyi göründü. Hatta kanlı canlı bir Hollywood oyuncusundan ayırt edemezdim. Iroha’nın gerçekten çabaladığında bu kadar güzel görünebileceğini tahmin etmemiştim. Zaten güzel kızdı, orası ayrı... ama sakın bunu ona söylediğimi benden duymuş olmayın.
Zarafeti ve hafif masalsı havasıyla Iroha, tam da senaryodaki başrol kadın için hayal ettiğim prenses gibi duruyordu. İçimden ne kadar etkilensem de dışımdan sadece şöyle dedim:
“İyi görünüyor.”
Iroha’nın gözleri bir anda kısıldı. “Aynen, kaybettin. Berbat bir cevaptı. Sırf sana güzel görünmek için bu kadar çabalayan bir kıza vereceğin iltifat gerçekten bu mu? İşte bu yüzden hayatın boyunca bakir kalacaksın.”
“Kazanıp kaybedilen bir yarışma olduğunu bilmiyordum. Ayrıca ben sana aşık falan değilim.”
“Olabilir ama hiç sevişemeyeceğin gerçeği değişmiyor! Yani sırf seninle bu odada baş başayız diye elin ayağın birbirine dolanıyor, tahrik oluyorsun, değil mi? Anlamamak için kör olmak lazım.” Iroha kıkırdadı.
Baş başa olmak demişken, şu an böyle davranmasının tek sebebi buydu. Ağzından çıkanı kulağının duyması gerekiyordu. Yüzsüzün teki olmasaydım, şu bakir kalma muhabbeti gerçekten canımı sıkmaya başlayabilirdi.
“Yanılıyorsun, Iroha.”
“Ha?”
“Ben bakir değilim.”
“Ne?”
Iroha’nın elindeki sürme kalemi parmaklarının arasından kayıp düştü, havada refleksle yakaladım.
“Hey, dikkat etsene!”
Iroha gözlerini açmış bana bakıyordu, dudakları titriyordu.
“Ş-Şaka yapıyorsun... değil mi?” diye sordu kısık bir sesle. “Yani, sen bu kadar dik kafalı, tuhaf bir verimlilik takıntısı olan, patavatsızın tekisin ve... Ve senin gibi tek takılan birinin imkanı yok...”
“Umarım bugünkü yarışmanın jürileri de senin kadar acımasız değildir.”
Bu kadar hakaretin birden nereden çıktığını anlamamıştım. Bakir olmamama inanmak bu kadar mı zordu?
“Bakir değilim,” diye tekrarladım. “Eğer döllenmeden yumurta üreten dişi böcekler için kullanılan entomolojik tanımı baz alıyorsak tabii.”
“Ne diyorsun be?! Bu nasıl aptalca bir inek şakası böyle?! Öğğ! Güne böyle bir bokla başlamak için çok erken! Az önce söylediklerimi unut, senin ve o aptal böcek şakalarının yüzünden asla sevişemeyeceksin, seni gidi gerzek bakir!”
“Sana bakir olmadığımı söyledim. Yoksa bu sefer de natürel sızma zeytinyağından mı bahsediyorsun? Salatalara pek yakışmam, Akdenizli de değilim, hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm.”
“Şaka az önce de komik değildi, şimdi iyice cılkını çıkardın! Pes edene kadar sana bakir diyeceğim! Sayacağım da! Bakir, bakir, bakir, bakirbakirbakirbakirbakirbakirbakir...”
“Aman Tanrım! Kes sesini yoksa bir daha o kelimeyi ağzına alamayacağın bir şey yapacağım, bakire seni!”
“Oha! Sadece on iki kere söyleyebildim! Bu bir rekor!”
Gidişata bakılırsa öğle yemeğine kalmadan baş ağrısından patlayacaktım. En başında, hiç heyecanlı görünmemesi beni şaşırtmıştı. Mangal gibi yürek vardı kızda, gerçi bunu zaten biliyordum.
“Hey, Iroha?”
“Ne var, Bakir-senpai? Şey, yani... sadece Senpai.”
Bir anlık suratsızlığına bir tane patlatma isteğimi bastırdım. Sonuçta ona soracağım şey ciddiydi.
“Bu konuda gerçekten emin misin?”
Yüzündeki pis sırıtış anında kayboldu. “Eminim.”
“Ve Ozu’nun artık senin durumunu bilmesini sorun etmiyorsun?”
Iroha dün gerçek kimliğini açıkladıktan sonra her şeyi Ozu ve Sumire’ye anlatmıştık. Tek sorun, Ozu’nun pek bir tepki vermemiş olmasıydı ki bu da gayet doğaldı. Büyük ihtimalle sindirmesi gereken çok şey vardı.
“Bildiğine sevindim.”
Iroha kararlarından memnun olduğu sürece gerisinin bir önemi yoktu.
“Eninde sonunda ona söylemem gerekeceğini biliyordum ve...” Iroha gülümsedi. “Aramızı düzelteceğinden eminim.”
Bana duyduğu bu açık güven karşısında gülümsemeden edemedim. “Emin olabilirsin. Ne de olsa ikinizin de benimle çalışmaya devam etmesine ihtiyacım var. Unutma, İttifak’ın her bir üyesini pestili çıkana kadar çalıştıracağım.”
“İş kanununu ihlalden seni şikayet etmeyelim de dikkat et.”
Genişçe sırıttım. “İstediğinizi yapın. Yaptığınız işi sevdiğiniz sürece böyle şeylerden hiç korkmam.”
Tam o sırada kapının dışından bir patırtı koptu.
“Ha? Biri seni iş kanununu çiğnediğin için tutuklamaya mı geldi yoksa?”
“Çok komik. Umarım kötü bir şey değildir...”
Pek de umutlu olmayan adımlarla ne olduğuna bakmak için odadan çıktım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.