Sinsice Dikizleyen Kız Kardeş

Okulun bittiğini haber veren zil binanın dört bir yanında yankılandı.

Kimi öğrenciler bir gün daha okuldan kurtulmanın sevinciyle kapıya doğru koşturuyor, kimileri omuzlarını esnetip kulüp faaliyetleri için dışarı çıkmanın heyecanını yaşıyordu. Bazıları ise geride kalıp ödevlerini bitirmek gibi zor bir kararla baş başa, boş gözlerle duvarlara bakıyordu. Ve o meşhur küçük prenses de benimkinin hemen yanındaki sırada uyuşuk uyuşuk oturuyordu.

Bir şeyler söylemeye karar verdim. Amcamın benden isteyeceği şeyin bu olduğuna emindim. O zehir gibi diliyle beni tersleyeceğini bilsem de en azından denedim diyebilirdim.

“Şey—”

“Sen benim gerçek erkek arkadaşım değilsin.”

Tam altı kelime konuşabilmiştim! Türkçe düşündüğümde bunu haneme büyük bir başarı olarak yazmalıydım.

Ama bir dakika. Benim onun gerçek erkek arkadaşı olmadığımı söylemişti. Bu, beni sahte erkek arkadaşı olarak kabul ettiği anlamına mı geliyordu?

“Vay canına! Animelerde falan tsundereleri hep görürdüm de ilk kez gerçek hayatta böylesine rastlıyorum!”

“Belki de başkalarının önünde öyle vıcık vıcık olmayı sevmiyordur. Ah! Bugünlerde bir kızda o geleneksel Japon utangaçlığını görmek ne kadar da güzel!”

“Ona karşı bu kadar soğuk davranabildiğine göre gerçekten çok yakın olmalılar! Sevgiliden ziyade evli çift gibiler sanki!”

Anlaşılan sınıftan hâlâ ağır ağır çıkan öğrencilerin, ilişkimiz hakkında tamamen asılsız yorumlar yapası gelmişti. Dürüst olmak gerekirse acilen göz doktoruna görünmeleri gerekiyordu. Mashiro ile birbirimize ne kadar uyumsuz olduğumuzu herkes görebilirdi. Birbirimizin boğazına sarılsak (ki bunu kelimenin tam anlamıyla söylüyorum) muhtemelen yine gülümseyip ne kadar tatlı bir çift olduğumuzu söyleyeceklerdi.

Mashiro yanakları al al olmuş bir halde geriye çekilip kıpırdanmaya başladı. O da herkesin farkına varmış olmalıydı.

“Ş-Şey, l-lütfen... lütfen öyle bakmayı kesin...”

Eşyalarını aceleyle toparlamaya çalıştı. Sınıftan koşturarak çıkıp gidişini izlemekten başka elimden bir şey gelmedi. Gittiği an rahatlamayla derin bir iç çektim. En azından bundan daha iyi anlaşabileceğimizi düşünmüştüm.

“Aslında o kadar da kötü biri değil,” dedi Ozu gülümseyerek yanıma yaklaşırken.

“Erkek arkadaşı olmayı geçtim, önce onunla gerçekten arkadaş olma yolunda biraz ilerleme kaydetmem lazım. Yoksa ona nasıl göz kulak olacağım?”

Keşke ben de sevilen, yakışıklı biri olsaydım ya da üzerimde bir başkarakter havası taşısaydım... Tıpkı Ozu gibi.

Gerçi onun Mashiro’nun peşine düşmesi de pek iyi bitmeyebilirdi. Eğer yerimi ona bıraksaydım ve gerçekten birbirlerine aşık olsalardı, amcam herhalde sinirden patlardı. Sadece hayalimizdeki işleri kaybetmekle kalmazdık, bu haber yayıldığında sülaledeki herkes beni aforoz eder ve benden nefret ederdi.

“Sence onun benimle en azından konuşmaya razı olmasını sağlamanın bir yolu var mı?” diye sordum.

“Bilmem ki... Bana kalırsa senin hakkındaki fikri pek değişmeyecek gibi duruyor.”

Onun için söylemesi kolaydı tabii. Hayatı boyunca kendisinden nefret eden tek bir kızla bile karşılaşmamıştı.

“Yani... Benden nefret etmesi aslında benim için o kadar da büyük bir sorun değil,” dedim.

Belki büyük bir sorun değildi ama yine de can yakıcıydı. Mecbur kalsam bununla baş edebilirdim ama etmek istemiyordum. Hem Mashiro da biraz yumuşasa işler onun için de daha kolay olurdu.

“Neyse, bunu sonra düşünürüm. Şimdilik eve gideyim bari. Benimle geliyor musun, Ozu?”

“Gelemem, üzgünüm. Öğrenci konseyi başkanı benimle görüşmek istedi.”

“Ah, tabii ya, bay popüler.”

“Öyle bir şey değil. Sadece onun için bazı ufak tefek işleri halletmemi istiyor. Onun bana aşık olması için fazla eziğim.”

“Sen mi? Ezik mi? İlkokulda öyleydin belki ama şimdi?”

“Her neyse işte, tek dediğim bugün seninle eve dönemeyeceğim. Kusura bakma dostum.”

“Sorun değil. Sonra görüşürüz.”

Sonunda başarmıştı. O gizemli öğrenci konseyi başkanının rotasına girmeyi becermişti.

“Görüşürüz. Onun benim için hazırladığı şu dilekçeleri tasnif etmek için sabırsızlanıyorum.”

Ve bu konuda her zamanki gibi yine odunun tekiydi.

Ozu bana hafifçe el sallayıp sınıftan çıkarken içimdeki ahı dışarı vurmadım. Anlaşılan bugün eve yalnız dönecektim. Sorun değildi. Uygulama mağazasında oyunumuzun ne alemde olduğunu kontrol ede ede yavaş yavaş yürürdüm.

Ayakkabılığın orada dışarı ayakkabılarımı giymiştim ki...

“Gah!”

“Bil bakalım kim!”

Arkadan biri bana küt diye çarptı. Kim olduğunu bilmezlikten gelmeye ne gerek vardı? Hayatımda böyle bir davranışın sosyal açıdan kabul edilebilir olduğunu düşünen tek bir kişi tanıyordum.

“Ah, biliyorum! Sesini duymaktan hiç haz etmediğim o kız: Iroha!” diye ünledim.

“Bunun büyük kısmını duymamış gibi davranacağım!” Sesi havada çınlayan kahkahasıyla yankılandı. Çınlamak derken, uşakların kullandığı o küçük zillerden değil, kilise çanlarının o gümbür gümbür sesinden bahsediyordum.

Sırtıma yaslanan vücudunun sıcaklığı neredeyse bunaltıcıydı. Parfüm sıkmamış olmasına rağmen etrafını saran o tatlı koku, gayriihtiyari nabzımın hızlanmasına neden oldu. Sakin kalmaya çalışarak boğazımı temizledim.

“Ne istiyorsun?” diye sordum. “Ayrıca, bırak beni.”

“Çok üzgün görünüyordun!” dedi. “Ben de süper, özel ve harika senpaimi süper, özel ve harika bir sarılmayla neşelendirmek istedim!”

“Süper, özel ve harika sarılmalara ihtiyacım yok. Bırak.”

“Hmmm... Emin misin?”

“Neden olmayayım?”

Zaten bir işler çevirdiğini biliyordum. Sanki benim bu şaşkın tepkim tam da beklediği şeymiş gibi dudakları yukarı doğru kıvrıldı.

“Onları hissetmiyor musun?” diye fısıldadı kulağıma. “Sırtına dayanan o yumuşacık, yuvarlak ve kıpır kıpır şeyleri?!”

“Göğüslerin işte, değil mi? Ben zaten... Bir dakika...”

“Anlamış gibisin!”

Iroha, ifademdeki o hafif kasılmayı anında yakaladı. Beni kışkırtmaya devam ederken sesi daha da neşeli, adeta şarkı söyler gibi bir tona büründü.

Gerçekten ciddi miydi bu kız?

Daha önce bir kadının rızaya dayalı dokunuşunu hiç tatmadığım için, elimdeki tek bilgi kulaktan dolma efsanelerdi.

Animelerde görülen o abartılı, yuvarlak et torbalarının gerçekçi olmadığını, gerçek hayatta ise kıyafetli bir kadının göğsüne dokunursanız o sert sutyenin araya girip her şeyi bozacağını biliyordum. Üç boyutlu dünya bu yönüyle çoğunlukla hayal kırıklığı yaratırdı.

Demek istediğim, üstü kapalı göğüslerin nadiren beklendiği (ya da umulduğu, demeye cesaret edebilirsem) kadar yumuşak olduğuydu. Bunun tek istisnası, kadının sutyen takmamasıydı. Ya da üstünde hiçbir şey olmaması.

“Bil bakalım ne oldu, Senpai! Bugün sutyen takmayı unutmuşum! Bir de, bir de! Bluzumun düğmeleri tamamen açık!”

“Y-Yalan. Sandığın kadar saf değilim, tamam mı! Hem okulun ortasında bluzunun düğmelerini neden açasın ki?” diye kekeledim, kuruyan sesim titreyerek.

Sırtıma o şekilde bastırırken arkama dönüp söylediklerini kontrol etmemin hiçbir yolu yoktu.

“Göğüslerim büyüdü çünkü! Bluzum da o kadar dar geliyor ki! Şöyle bir gerineyim dedim, bütüün düğmeler pıtır pıtır fırlayıp gitti! Tüh!”

“Y-Yalan söylüyorsun...”

“Hıhım! Eğer beni üzerinden atmayı becerebilirsen kendin de görürsün!”

Bu durumdan gereğinden fazla keyif alıyor gibi bir hali vardı.

“Hiç komik değil!” dedim.

“Ben ciddiyim!” diye kıkırdadı. “Aaah, kimsenin görmesini istemiyorum, o yüzden sana sımsıkı sarılmam lazım!”

“Oyunculuğunu biraz geliştirmen gerek.”

Bütün bunları, amcamın telefon konuşmasından eğer bir kız arkadaşım olursa başımın belaya gireceğini bildiği için yapıyordu.

Hâlâ beni bırakmıyordu ve bu durum artık canımı sıkmaya başlamıştı. Ayrıca, çıplak göğüslerini sırtıma bastırıyor olmasının imkanı yoktu. Değil mi? Sadece şaka yapıyordu. Onu kolayca üzerimden atabilirdim ve o zaman yalanları günyüzüne çıkardı.

Evet, kesinlikle beni kandırmaya çalışıyordu.

Yüzde yüz.

Tabii eğer...

Tamam, bütün düğmelerinin koptuğu kısmına inanacak değildim. Bu düpedüz saçmalıktı. Ama ya gerçekten göğüsleri dışarıdaysa ve ben onu ittiğimde yoldan geçen bazı öğrenciler bunu görürse? Kendi hatası olduğu için umrumda olduğundan değil ama... ama o benim en yakın arkadaşımın kız kardeşiydi. Bu yüzden adı bir skandala karışırsa, bu durum Ozu’yu da kötü etkilerdi.

Her şeyi bir kenara bıraksak bile, bana yapışıp kalmasını istemiyordum. Eğer birisi beni sırtında yarı çıplak bir kızla (ki bu kız sözde sevgilim de değildi) görürse, açıklamak zorunda kalacağım çok şey olurdu. Ve eğer amcam bunu öğrenirse, hapı yutardım. Bu duruma bir an önce bir çare bulmalıydım.

“Haha! Yakaladım seni! Ama merak etme! Güzelce rica edersen seni bırakırım!” diye şakıdı.

“Bunu sen istedin.”

“Ha?”

“Bunu ikimizin iyiliği için yapıyorum! Hem sandığın kadar da zor değil!”

“H-Ha?! B-Bir dakika, ne— Hii!”

Hafifçe öne doğru eğilip kollarımı bacaklarının arkasından geçirdim ve sımsıkı kavradım. Ardından bacaklarıma alabildiğine kuvvet vererek doğruldum. Iroha, boynuma sarılmaya devam ederken sırtımda yukarı doğru yükseldi.

Şimdi onu tam anlamıyla sırtımda taşıyordum.

“H-Hey, Senpai, ne yapıyorsun? B-Beni yere indir!”

“Göğüslerinin dışarıda kalmasından iyidir, değil mi? Yoksa hepsi bir yalan mıydı?”

Iroha cevap vermedi, sadece hüsranla homurdanmaya başladı. Yüzündeki o hoşnutsuz ifadeyi görmesem de hissedebiliyordum.

“B-Bunu yapmak istediğine gerçekten emin misin? Bizi gören herkes iğrenç bir çift olduğumuzu düşünecek.”

“Umrumda değil.”

Bir sonraki an, ben giriş holünden fırlayıp en yakındaki çalı kümesine doğru depar atarken Iroha çığlık atıyordu. Hiç tereddüt etmeden yoluma devam ettim.

“Sen ciddi misin?! Şuna bu kadar normal bir şeymiş gibi davranmayı kes!” diye çıkıştı Iroha.

“Sadece fark edilme ihtimalimizin en düşük olduğu rotadan gidiyorum. Bu rotayı genelde kimseye söylemem, o yüzden kendini şanslı saymalısın.”

“Ha?! Sen bu yolu ne zamandan beri biliyorsun?!”

“Kendimi bildim bileli. Hayatımı ne kadar verimli yaşamaya çalıştığımı unuttun mu?”

Eve gitmek için bulabildiğim tüm yolları sırf verimlilik adına denemiştim. Kullanabileceğim tüm yollara aşina olmak temel bir genel kültür gibi bir şeydi benim için. Evden okula, hatta sınıfa kadar gidebileceğim her bir yol zihnime kazınmıştı.

Şu an kullandığımız rota, okul çıkışı kalabalığının en az olduğu ve görülme ihtimalimizin en düşük olduğu yoldu.

“Biliyor musun, sandığımdan bile daha tuhaf biri olabilirsin,” dedi Iroha.

“Yok canım, gayet normalim.”

“Kes sesini. Normal insanlar eve giden her yolu haritalandırmaz—gaahaaah!”

Bağırıp durma be budala! Bizi görecekler. Sıkı tutun da düşme.

Tam zamanında hızlanmam sayesinde Iroha hakaretini tamamlayamadı.

Sadece yiyip, içip, uyuyup tembellik eden birine göre beklediğimden çok daha hafifti, bunu kabul etmeliydim. Yine de fiziği gayet yerindeydi. Belki de kafatasının içindeki o muazzam boşluk sayesindeydi. İşte bu, üzerinde çalışmaya değer, ilginç bir bilimsel deney olabilirdi.

Efendim? Bir şey mi dedin?

Iroha bir şeyler söylemeye çalışıyor gibiydi ama ne dediğini bir türlü seçemiyordum. Muhtemelen kimseye yakalanmamak için can havliyle koştuğumdandı. Şu an sanki rüzgardan bile daha hızlıydım.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.