BAŞLIK: Hayatın Çarkları ve Sınıfın Zorbası
İçerik:
İnsan ömrü kısaydı. Topu topu 876.000 saatcik.
Sınıfın en arka köşesinde oturmuş, sıramda yayılıyordum. Sınıftaki diğer akranlarım her nefes aldıklarında ölüme bir adım daha yaklaşıyor, saatleri durmaksızın geriye doğru sayıyordu ama bizim onuncu sınıfların hiçbirinin bunu zerre umursadığı yoktu. İlk dersin kitabını sıramın üzerine çoktan koymuş, bugün teslim etmemiz gereken ödev notlarını da eksiksiz hazırlamıştım. Sınırlı zamanımı en verimli şekilde kullanmayı severdim ve şu anki hazırlığım da tamamen bu disiplinin bir sonucuydu.
Şöyle bir gözlerimi gezdirip sınıfa baktım. Köşede arkadaşlarına ödev notlarını kopyalamak için yalvaran zavallı soytarılar, diğer tarafta ise her şeyden ümidini kesip kendi hayal dünyasında kaybolmuş kızlar vardı.
Bizim sınıf resmen bir sirkten farksızdı.
Elimizdeki o bolca vakti hoyratça harcadıkları için suç tamamen onlarındı. Şimdi ise yumurta kapıya dayanmış, iş işten geçmişti. Neredeyse ders zili çalacaktı. Onlar panik içinde sağa sola koşturup kopyalayacak not ararken, ben derslerime odaklanıyor, akademik becerilerimi bir adım daha ileriye taşımakla uğraşıyordum. Belki küçük bir adımdı ama şu acımasız rekabet dünyasında fark yaratacak olan da tam olarak buydu. Belki kendime karşı biraz taraflı yaklaşıyordum ama ben, yani Ooboshi Akiteru, bu hayatta görebileceğiniz en sıradan insandım.
Matematik, edebiyat, İngilizce, sosyal bilgiler, fen, beden eğitimi... Her sınavdan istisnasız yüzde seksen civarı alırdım. Her dersten ama.
Kulağa etkileyici gelebilirdi ama bu başarı, çalışma süremi en verimli şekilde kullanarak elde edebileceğim en üst noktaydı. Sınırlarımdı bunlar. Sınavlardan asla tam puan alamamam veya sınıf birinciliğine oynayamamam, yeterince yetenekli olmadığımın en açık kanıtıydı.
Çok büyük bir zayıflığım olmasa da parmakla gösterilecek bir gücüm de yoktu. Tabii bu durum dış görünüşüm için de geçerliydi. Sözlükte sıradan kelimesinin karşısına baksanız, muhtemelen benim vesikalık fotoğrafımla karşılaşırdınız.
Bu kadar sıradan biri olduğum için diğer insanların önüne geçebilmemin tek yolu, zamanımı olabilecek en iyi şekilde değerlendirmekti. Tek istediğim, kendim için garantili, güvenli ve huzurlu bir gelecek inşa etmekti. Gerçi beni diğerlerinden ayıran tek bir ufak detay vardı...
“Silgini düşürdün.”
“Öğğ! Ooboshi! Ne zamandır oradasın sen?!”
“Şey... Bayağıdır.”
“Ah... Kusura bakma, fark etmemişim. Alınmadın değil mi?”
Önümdeki çocuk aceleyle ödevini yetiştirmeye çalışırken bir yandan da benden özür diledi. Benim aksime yakışıklı ve popüler bir tipti ama en azından özrü samimiydi.
Kötü bir niyeti olmadığını biliyordum. Hayatı benden daha parlak yaşıyor olması onu kötü biri yapmıyordu. Aslında onu severdim de; çok yakın arkadaş sayılmazdık ama ne zaman denk gelsek benimle iki lafın belini kırardı.
Sorun, onun da beni genellikle fark etmiyor oluşuydu. Bunun da çok geçerli bir sebebi vardı tabii.
Bende varlıkla yokluk arası bir duyu eksikliği vardı; varlığım neredeyse hiç hissedilmezdi.
İnsanlar genellikle karşısındakileri hatırlamak için tek bir belirgin özelliğe odaklanır ve onları öyle sınıflandırır. Gözlük takıyorsan dörtgöz olursun; makyaj yapan süslü bir kızsan popüler gruptansındır; saçlarını diktiysen serserinin tekisindir; notların yüksekse öğretmenin gözbebeğisindir; sürekli şakalar yapıyorsan da sınıfın maskotluğunu alırsın. Bu lakapların bazıları gurur okşayıcı olsa da bazıları çok daha kırıcı olabilirdi: Şişko, dazlak, çirkin... Ama her durumda, insanlar tek bir özelliğe indirgenirdi.
Peki ya ben? Bende bu olumsuz özelliklerin hiçbiri yoktu ama öne çıkan olumlu bir yanım da bulunmuyordu. Tamamen düz, sıradan bir duvardan farksızdım. Bu yüzden kimse beni hatırlamaz, hatta en başta varlığımı bile fark etmezdi. Tabii bu durum, hiçbir zaman zorbalığa uğramadığım veya dışlanmadığım anlamına da geliyordu. Kimse hakkımda konuşmazdı. Kimse beni muhabbetine davet etmezdi; ortama kendim dahil olmak zorundaydım. Ama bir kez aralarına girdiğimde de bana gayet normal davranırlardı.
Bu, hayal edebileceğim en verimli yaşam biçimiydi.
Gereksiz muhabbetlerle veya sosyalleşmeye çalışan insanlarla vakit kaybetmediğim için zamanımı nasıl harcayacağım tamamen benim kontrolümdeydi. Resmen huzurun ta kendisiydi!
Tabii bu hiç arkadaşım olmadığı anlamına da gelmiyordu. Sadece onları seçme lüksüne sahiptim. Değerli zamanımı kiminle paylaşacağımı kendim belirleyebiliyordum. Hayatımın en sevdiğim yanı da buydu zaten.
“Selam, Aki...” dedi arkamdan bir ses.
“Bugün de ölü gibisin, Ozu,” diye karşılık verdim. “Her zamanki halin gerçi.”
“Sorma, dün gece hiç uyumadım. Gözlerimin şu haline bak, kan çanağı gibi!”
“Oğlum, hep aynısını yapıyorsun. Neyse, dert etme. İstersen benim notları alabilirsin.”
“Hadi canım! Dünyanın en harika dostusun sen!” Arkamdaki sandalyeye adeta yığıldı, esnemelerinin ardı arkası kesilmiyordu. Üzerindeki uyku mahmurluğunu neredeyse gözlerimle görebiliyordum.
Bu çocuk o kadar zeki ve yakışıklıydı ki insana ana karakter hissi veriyordu. Onu bir poster tasarıma koyup etrafını kızlarla doldursanız, alın size dört dörtlük bir harem animesi. En yakın ve tek dostum Kohinata Ozuma buydu işte. Ona kısaca Ozu derdim ve bu hayat yolunda onunla birlikte yürümeye karar vermiştim.
“Bunun karşılığında sana bir anmitsu ısmarlarım, anlaştık mı?” dedi Ozu. “İstasyonun oraya yeni açılan yerin tatlıları çok iyiymiş diye duydum. Seversin sen tatlıyı.”
“Harbiden mi?” Gözlerim parıldadı. Tatlı fasulye ezmesiyle meyvenin o muazzam uyumu için kurşun atar kurşun yerdim ama... “Yok ya, dert etme. Altı üstü bir defter, lafı bile olmaz.”
“Ama her seferinde senin notlarına konunca kendimi kötü hissediyorum... Bırak da bir çorba çorbada tuzum olsun, olmaz mı?” Yüzünde bir masal prensini andıran o büyüleyici gülümsemeyle bana baktı.
Göğsümde hafif bir sızı hissettim, gözyaşları gözlerime hücum etti.
“Sen... tanıdığım en mükemmel insansın...” diye mırıldandım.
“Amma abarttın sen de. Hani hayatı en verimli şekilde yaşamak tek amacındı? Şimdi burada duygu sömürüsü yaparak vakit mi kaybediyorsun?”
“Elimde değil! Kalbim bu kadar minnettarlığı kaldıramıyor!”
“Deli herif. Gerçi senin içten içe ne kadar duygusal olduğunu hep bilirdim zaten. Arada insan olduğunu hatırlatıyorsun bana.”
“Ben duygusal falan değilim! Yaptığım ve hissettiğim her şey, hayatımı maksimum verimle yaşayabilmek için!”
“Tabii tabii, ne demezsin Bay Robot. Süper verimli hayatına beni de dahil ettiğin için ne kadar teşekkür etsem az.”
“Aman, her neyse.” diyerek konuyu kestirip attım.
Ozu, her zamanki anlayışıyla hemen konuyu değiştirdi.
“Kız kardeşimin sana çektirdikleri için de ayrıca özür dilerim. Dün yine senin evdeymiş galiba, doğru mu?”
“Evet, öyleydi.”
“Onun adına gerçekten üzgünüm. Anahtarı ne kadar farklı yerlere saklasam da bir şekilde yerini bulup çıkarıyor ortaya.”
“Sıkıntı yok. Senin bir suçun yok ki bu durumda.”
Ozu ile Iroha’nın nasıl kardeş olduklarını hala aklım almıyordu. Birbirlerinden geceyle gündüz kadar farklıydılar.
Ozu, her zaman başkalarını düşünen bir tipti. İnsan ilişkilerinde sınırları nerede çizeceğini çok iyi bilirdi. Kız kardeşinin yaptıklarından dolayı bile hemen mahcup olup benden özür diliyordu, baksanıza. Resmen bir iyilik meleğiydi.
Kız kardeşinin o yarattığı terör estiren halinin tam zıddıydı. İnsan tasarlayan hangi tanrıysa, o gün ya kızın genleriyle oynamış ya da canı çok sıkıldığı için onu adeta merdiveni olmayan bir havuzda kapana kıstırmak ister gibi zalimce yaratmıştı. Ozu aniden hafifçe güldü.
“Biliyor musun, bence Iroha senden hoşlanıyor.”
“Ne?!”
“Tüh... Pek hoşuna gitmedi bu durum galiba.”
“Bir zahmet. Şakalar güldürmek içindir, germek için değil.”
“Ş-Şey. Affedersin o zaman, olur mu?”
“İyi bakalım. Gerçi kalbim şu anki iğrenme hissini zor kaldırıyor ya, neyse.”
“Tamam, tamam, anladım...”
“Hem onun benden hoşlanmasına imkan ihtimal yok. Sadece benimle kafa buluyor, o kadar.”
“Gerçek hislerini gizlemek için öyle davranıyordur belki?”
“Öğğ! Bunu söyleyeceğini biliyordum zaten. Herkes öyle söyler. Ama alakası bile yok. Bir insan hoşlandığı birine neden böyle davransın ki? İnsan sevdiği kişiye iyi davranmak, onu el üstünde tutmak ister, değil mi? Yoksa karşıdaki insanı kendinden soğutur, nefret ettirirsin. Mantık dışı bir kere!”
“Kızların mantıklı davrandığını varsayarak hata yapıyorsun dostum.”
“Mesele kızlar değil, genel mantık kuralları. Hem zaten benim gibi biriyle kim, neden ilgilensin ki?”
Anime ve manga dünyalarında dönen o pembe panjurlu lise aşklarını arzulayacak biri değildim. Kaldı ki şu ana kadar hayatıma giren her kız benden istisnasız nefret etmişti. Varlığımı azıcık da olsa kabul ettiklerinde bile bu hep olumsuz bir şekilde gerçekleşmişti.
Bu yüzden aşk meşk işlerinden defteri çoktan kapattım. Zaten hiçbir zaman umudum da olmamıştı.
“Ben sıradan biriyim işte. Kızların ilgisini çekecek tek bir çekici yanım bile yok.”
“Bence onların gözünde gayet popüler birisin aslında.”
“Senin gibi bir yakışıklının bunu söylemesi de ayrı bir ironi doğrusu.”
“Ama gerçekten iyi yönlerin var. Mesela, çok naziksin...”
“Evet, nazik. Dünyanın en sıradan, en klişe övgü sözcüğü...”
“Yahu, bir kere de iltifatı kabul et be adam. Bu konularda her zaman çok dik kafalısın.” Ozu içini çekerek kafasını iki yana salladı.
Beni neşelendirmeye çalışmasını takdir ediyordum. Hem nazik, hem yakışıklı, hem de zekiydi. Benim gibi sadece nazik olan sıradan birinin onunla boy ölçüşmesi imkansızdı.
Ozu’nun önünün çok açık olduğunu şimdiden görebiliyordum. Dünyanın onun ne kadar harika bir insan olduğunu anlaması uzun sürmeyecekti ve onun ne kadar yükseleceğini göreceğim için içten içe heyecanlanıyordum.
Bir dost olarak ona her zaman değer vermek istiyordum. Kız kardeşi tam bir baş belasıydı belki ama hayata biraz heyecan katmanın bedeli de buydu herhalde.
Tam o sırada sınıfın kapısı büyük bir gürültüyle açıldı.
O anda sınıftaki tüm hava bir anda donma noktasına geldi. Köşede not dilenenlerin yalvarışları da, geyik yapanların şakaları da aniden kesildi. Sınıfta yankılanan tek ses, kürsüye doğru ilerleyen genç kadın öğretmenimizin topuk tıkırtılarıydı.
Saçlarını ensesinde topuz yapmıştı, gözlerinde ise keskin ve entelektüel bir bakış vardı. Vücudu bir manken kadar ince ve zarifti; bu zarafeti tamamlayan dolgun göğüsleri ve üzerine tam oturan şık takımıyla göz kamaştırıyordu. Her zamanki gibi, sınıftaki herkes bu kusursuz öğretmenin güzelliği karşısında büyülenmişti; insanın ömrü boyunca ders almak isteyeceği türden bir kadındı. Yerine oturmadan önce, gözlerini dikmek suretiyle sınıfın dört bir yanına dağılmış öğrenci güruhunu süzdü.
“Zil çaldı. Neden hala yerlerinizde değilsiniz? Eğer siz pislikler saat okumayı bile beceremiyorsanız, eşyalarınızı toplayıp defolup gidin buradan.”
Sessizlik çöktü sınıfa.
“Ya oturun ya da cezanıza katlanın. Karar sizin.” Öğretmenimiz, altındaki zemine topuğunu öyle bir vurdu ki yerde ufak bir göçük oluştu, sınıfta adeta bir çatlama sesi yankılandı.
Öğrencilerin korkudan yüzlerindeki tüm kan çekilirken, herkes aceleyle sıralarına koşturdu. Gerçi herkesin değil; bazılarının yüzü heyecandan kıpkırmızı kesilmiş, hafif hafif soluyorlardı. Bu tiplerin üzerinde çok fazla düşünmemek en iyisiydi.
Her insan hayata değersiz bir domuz olarak başlar. Toplumun borusuna göre dans etmeyi öğrendiğinizde ise bir maymuna dönüşürsünüz. Sizin tam anlamıyla birer insan olmanıza daha çok var.
Ağzından dökülen bu küçümseyici sözleri duyan birinin, onun bir öğretmen olduğuna inanması zordu. Okullardaki fiziksel cezalar ve nüfuz istismarı konusunda toplumun bu kadar hassas olduğu bir dönemde, böyle sert bir öğretmene rastlamak pek kolay değildi. Fakat karşımızda duran kişi tam olarak buydu: matematik ve sınıf öğretmenimiz Kageishi Sumire.
Sınıftaki erkeklerin çoğu, başlangıçta onun gibi kıvrak zekalı ve güzel bir öğretmene sahip oldukları için seviniyordu. Şimdiyse sadece bir avuç mazoşist hala böyle hissediyordu.
Sivri dili, disiplinli eğitimi ve kurduğu ölümcül korku imparatorluğu sayesinde artık adı Zehirli Kraliçe’ye çıkmıştı. Çizgiyi azıcık bile aşan her öğrenci, anında onun demir yumruğu altında ezilirdi.
Başlayalım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.