Davetsiz Misafir ve Zorlu Pazarlık

Dişiliğini gözüme sokarak benimle dalga geçmesine daha fazla katlanamadım, bakışlarımı kaçırmak zorunda kaldım. Iroha, avının üzerine atılmaya hazırlanan bir kedi gibi gözlerini süzüp ıslık çaldı. Sonra da boynundaki deri ipe bağlı olan ve dolgun göğüslerinin arasında duran gümüş anahtarla oynamaya başladı.

Bu, kaldığım yerin yedek anahtarıydı.

“Gördün mü? Anahtar bende olduğuna göre içeri zorla girmedim demektir. Bunu inkâr edemezsin!”

“Bu, kafana her estiğinde buraya girip çıkabileceğin anlamına gelmez! Hem sen bunu nereden buldun yahu?!”

“Hadi amaaa! İçten içe hoşuna gittiğini biliyorum! Ben gider gitmez yatağa atlayıp çarşaflardaki kokumu içine çekmek için can attığına adım gibi eminim!”

“Olamaz, rüyanda görürsün. Odamda senin kokunun kalması riskini göze alamam!”

Hemen oda parfümünü kapıp üzerine doğru sıktım. Çığlığı bastı.

“H-Hey! Üzerime o pis şeyi sıkmadan önce insan bir haber verir!”

“Şişede daha çok var! Eğer buram buram...” Şişenin üzerindeki etikete gözlerimi kıstım, “‘pamuk tazeliği’ kokmak istemiyorsan hemen defol git.”

“A-Ama bu hiç adil değil!”

Ben parfümü sıkmaya devam ettikçe Iroha yatakta yuvarlanarak benden kaçmaya çalıştı. Atabileceği en ters, en nefret dolu bakışla bana baka kaldı.

“Küçük kız kardeşine böyle mi davranıyorsun yani?!”

“Hayır. Çünkü sen benim küçük kız kardeşim değilsin.”

“En yakın arkadaşının kız kardeşiyim! Bu da beni pratik olarak senin de kız kardeşin yapar!”

“Almayayım, sağ ol. Yabancı kalmayı tercih ederim.”

“Peki ya ikiniz evlenirseniz?! O zaman gerçekten kız kardeşin olurdum!” Iroha durup derin bir düşünceye daldı. “Aslında, hanginizin altta hanginizin üstte olduğundan bağımsız, harika bir çift olurdunuz...”

“B-Bir dakika dur orada! Karşında etten kemikten, duyguları olan canlı bir insan var, tamam mı?! Bu tarz fantezilerini kurgusal karakterlere sakla!”

Bu sefer sınırı aşmıştı, bu yüzden onu azarlamanın en doğrusu olacağını düşündüm. Beyninden ağzına giden yola acilen bir filtre takması gerekiyordu.

Kohinata Iroha sıradan bir okul arkadaşım değildi. Kendisinin de belirttiği gibi, arkadaşımın kız kardeşiydi. Ortaokuldayken şans eseri Kohinata Ozuma ile yan yana apartman dairelerinde oturmaya başlamıştık. Kısa sürede arkadaş olmuştuk ama Iroha’nın da bu arkadaşlık paketinin bir parçası olarak geldiğini anlamam uzun sürmemişti.

Şu an elinde tuttuğu anahtar, aslında Ozuma’ya verdiğim anahtardı. O, annesi ve kız kardeşiyle birlikte yaşarken ben tek başıma kalıyordum. Bu da ani bir kalp krizi falan geçirsem kimsenin ruhu duymadan ölüp gideceğim anlamına geliyordu. Ben de ne olur ne olmaz diye yedek anahtarı can dostuma emanet etmiştim.

“Bu, güveni feci şekilde kötüye kullanmaktır...” diye mırıldandım.

“Ahahaha! Çok eğlenceli! Hadi, daha çok kız! Kızınca çok tatlı oluyorsun, Aki-senpai.”

“Gülüyor gibi bir halim mi var?!”

Iroha, anahtarı göğüslerinin arasında aşağı yukarı sürtüp duruyordu. O anahtar... Dostluğumuzun simgesiydi. Ve şimdi kız onunla böyle edepsiz bir şey yapıyordu.

Dişlerimi gıcırdatmaya başladım. Bu veledin sergilediği hadsizlik yüzünden kafamdaki damarların dışarı fırladığını hissedebiliyordum.

Tam o anda uyluğumda bir titreşim hissettim. Akıllı telefonumu cebimden çıkardığımda ekranda tanıdık bir isim gördüm.

Iroha’yı uyardım: “Bu önemli. Dışarı çık.”

“Merak etme! Çıtımı çıkarmayacağım!” Asker selamı verdi.

“Çıkarmasan iyi edersin.”

Gözümü Iroha’dan ayırmadan telefonu açtım.

“Alo. Ben Ooboshi.”

“Selam! Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Akiteru-kun!”

“Naber. Yani... Merhaba, Tsukinomori-san.”

“Hadi ama, bu kadar resmiyete gerek yok! İnsanın kalbi kırılıyor...”

Barlarda kadın tavlamak için biçilmiş kaftan olan pürüzsüz, etkileyici bir sesi vardı ama masum bir çocuk gibi konuşuyordu. Bu tezatlıklarla dolu adamın adı Tsukinomori Makoto’ydu. Kendisi hem dayım hem de bir şirketin CEO’suydu. Bana sunabileceği fırsatları düşünerek onunla aramı her zaman iyi tutmaya çalışıyordum. Yurt dışında çalışan annem ve babamın yerine ara sıra beni arayıp halimi hatırımı sorardı. Ancak son zamanlarda bambaşka bir konuyu görüşüyorduk.

“Beni tahmin ettiğim konu için mi arıyorsun?” diye sordum.

“Evet,” diye yanıtladı. “Üzerine düşündüm de...”

“Sahi mi?!”

“Liseden yeni mezun olmuş, sıfır tecrübeli bir çocuk olarak şirket sınavına bile girmeden doğrudan işe başlamak istiyorsun... Bunun öyle kolayca kabul edileceğini mi sandın gerçekten?”

“Ş-Şey... Belki de hayır. Yani olumsuz mu?”

“Öyle demedim! Sana bir şans vereceğim ama birkaç şartım var. Ne de olsa benim biricik yeğenimsin! Senin için canımı bile veririm, biliyorsun. Hem insan kaynakları müdürümüz de buz gibi, hırslı bir kadın. Belki bu vesileyle aramızdaki buzları eritir, onunla bir şans yakalarım, ne dersin?!”

“Şey... Artık iş dünyasında ceketini çıkarıp dolaşmak bile pek hoş karşılanmıyor, biliyorsun değil mi?”

Dayım kahkahayı bastı.

“Ben ciddiyim.”

Yine de bu teklifi için ona minnettar olmam gerekiyordu. Şirkete kapağı atmadan önce kovulursa başım fena ağrırdı.

Tsukinomori Makoto. Etkileyici bir sese ve şık bir bıyığa sahip bir adam (telefonumla çektiği o fotoğraf hâlâ güncelse tabii). Aynı zamanda devasa bir eğlence şirketi olan Honeyplace Works’ün yönetim kurulu başkanı ve CEO’suydu. Şirket sadece Japonya’da başarılı olmakla kalmıyor, dünya çapındaki küresel devlerle de kafa kafaya mücadele ediyordu.

Ve bu adam şimdi bana iş yerinde yapacağı taciz planlarını anlatıyordu.

Her neyse.

“Bu yaşta bağlantılarını bu şekilde kullanmayı düşünmen harika. Gerçekten çok yol katettin.”

“Hedeflerime ulaşmanın en iyi yolunun bu olduğunu düşündüm. En hızlı yolunun da.”

“Geri planda kalırsan seni kapının önüne koyacağımı unutma ama!”

“Sorun değil, bu kararından pişman olmayacaksın!”

“Bu tavrını seviyorum!” Dayımın dişlerini göstererek güldüğünü telefondan bile hissedebiliyordum. “Ancak bahsettiğim şartları unutma.”

Nefesimi tuttum. Bunun olacağını biliyordum. Ne de olsa bu dünyada karşılıksız hiçbir şey yoktu. İstediğini elde etmek için kestirme yollar olsa da, her şeyin uygun bir bedeli vardı.

Karşımdaki dünya çapında bir şirketti. Ödeyeceğim bedelin ne kadar ağır olacağını hayal bile edemiyordum.

“Şimdi, ilk şartımız... Sevgilin yok, değil mi Akiteru-kun?”

Bir an duraksadım.

“Efendim?!” diyebildim sadece.

“Neden duraksadın? Sakın bana... Görsel roman kahramanları gibi kız peşinde koştuğunu söyleme!”

“H-Hayır, hayır! Kızlarla konuşmuyorum bile!”

Tam o anda, aynadaki yansımadan Iroha’nın kafasında bir ampul yandığını gördüm. Bu hiç iyiye işaret değildi. Ona gözlerimi dikip dik dik bakarak, zihin gücüyle hemen defolup gitmesini işaret ettim. Ancak bu onu daha da cesaretlendirmiş gibiydi. Dudakları yukarı kıvrıldı ve kıkırdamaya başladı.

“Senpai!”

“B-Bırak beni!”

“Yanında biri mi var?” dedi dayım telefondan. “Kulağıma vıcık vıcık bir genç çift kokusu ve o sevimsiz aşk fısıltıları geliyor sanki!”

“Ben... Kedi aldım!”

“Kedi mi! Harika! Cinsi ne?”

“Şey... Şey...”

Kahretsin. Kediler hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Dayımın sorusundan anlaşıldığı üzere kendisi bu konulardan anlıyordu. Bu durumdan öyle kolayca sıyrılamayacaktım ve sessiz kalırsam bir şeyler döndüğünü hemen anlardı. Ona Iroha’dan bahsetmeli miydim?

Hayır. Başka her şey olurdu ama bu asla!

Biri içeri bakıp Iroha’nın arkama yaslanarak benimle böyle tatlı tatlı konuştuğunu görse kesinlikle sevgilim olduğunu düşünürdü. Hayatta bazen en bariz görünen açıklama gerçek olanı yansıtmazdı ama aramızda bir şey olmadığını iddia etsem bile dayımın bana inanacağını hiç sanmıyordum.

“Hey, Senpai,” diye fısıldadı Iroha kulağıma. “Bu adam yanında bir kız olduğunu öğrenirse başın belaya girecek, değil mi?”

“Evet!” diye fısıldayarak soludum. “O yüzden sesini kes!”

Dudakları, taklidini yaptığım o muzır kedi gibi kıvrıldı. Durumdan bariz bir şekilde keyif alıyordu.

“Bu aşırı yaramazlık hissi... Bana aldatılma fantezilerini hatırlatıyor.” Kıkırdar

“Bu terimlerin ne anlama geldiğini bilemeyecek kadar küçüksün.”

“Ama biliyorum işte! Arama geçmişinde görmüştüm.”

“Telefonumu mu karıştırdın sen?!”

Dayımın sesi öfkemi yarıda kesti. Çığlık attım.

“Kedi telefonu tırmalıyor!” diye feryat ettim. “Dur yapma! Çekil!”

“O-Oldukça hırçın bir kedin varmış. Onu eğitmen gerek, biliyorsun değil mi!”

“İnan bana, ben de bu... kedi kılıklı şıllığı eğitmeyi çok isterdim!”

Dişi kedilere ne deniyordu ki zaten?

Iroha’nın yumuşak göğüsleri ve kolları arkamdan bana baskı yapıyordu. Tatlı kokusu burnumu gıdıkladı. Sinir bozucu bir şekilde o her zamanki gibi sakindi; benim içinse durum hiç de öyle değildi.

“Ooo?” diye mırıldandı kedi gibi. “Kim kimi eğitiyormuş bakayım? Oh, seni kızdırdığımda böyle telaşlanman çok tatlı oluyor. Tıklım tıklım dolu bir trende sana dokunuyormuşum gibi beni çok heyecanlandırıyor.”

“Ama ben heyecanlanmıyorum, o yüzden bana dokunmayı kes ve üzerimden çekil! Geleceğim buna bağlı—”

“Heyecanlanmak mı? Dokunmak mı?” dedi Tsukinomori-san. “Sakın bana—”

“Hayır! Şey dedim... Heyecanlı munchkin! Munchkin... O bir munchkin kedisi!”

Neyse ki munchkin’in sadece Oz Büyücüsü’ndeki o cüceler değil, aynı zamanda bir kedi cinsi olduğunu hatırlayabilmiştim.

“Ah, munchkin mi! Çok meraklı ve oyuncu olurlar! İnsan saatlerce gözünü ayırmadan onları izleyebilir.”

“Bu tam bir baş belası ama.”

“Hahaha! Eminim öyle değildir; sadece sahibi tsundere çıkmıştır! Ona iyi baktığından emin ol, tamam mı?”

“Şey, ben... Ona çok iyi bakacağım.” Yapmacık bir şekilde güldüm.

“Ah, beni toplantıya çağırıyorlar! Ama sevgilin olmadığını duyduğuma sevindim.”

Başarmıştım! Kedi hikayeme tamamen inanmıştı! Zaten Iroha benim sevgilim falan değildi.

“Yine de henüz tamamen ikna olmuş değilim. Ne de olsa bu sadece ilk şarttı. Diğerlerini bir dahaki sefere anlatırım, şimdilik idare et.”

“Tamam. Aradığın için teşekkürler bu arada. Meşgul olduğunu biliyorum.”

“Lafı bile olmaz! Sevgili yeğenim ve kızım için her şeyi yaparım! Lafı bile edilmez.”

“Ş-Şey... Kim dedin?!”

“Adios!”

Telefon kapandı.

“Kapatıverdi...”

Söylediği o son şey kesinlikle çok garipti.

Her neyse. Bu gidişle yakında Honeyplace Works’te işe başlayacaktım!

Hayır, dur. Kendimi kaptırmak için henüz çok erkendi.

Telefonun kapandığını anlayan Iroha, kendini hemen yatağa bırakıp yine mangalarıma gömüldü. Bu durum beni hiç mi hiç şaşırtmamıştı. Az önceki o flörtöz tavırlarının benimle zerre alakası yoktu. Sırf benimle uğraşmak, kafamı karıştırmak istiyordu. Arkadaşımın kız kardeşi olduğu için de bu rahatlığı kendinde hak görüyordu muhtemelen. Ozuma’nın söylediğine göre, kız kardeşinin başkalarına karşı hiç böyle davrandığını görmemişti.

Evin anahtarı onda olduğundan kafasına göre girip çıkıyordu. Arkadaşımın kız kardeşi Kohinata Iroha, her nedense sadece bana kafayı takmıştı. Üstelik amcamın şirketinde işe girmemin önündeki en büyük engel de yine kendisiydi. Artık beni parmağında oynatmasına izin veremezdim. Araya bazı sınırlar koymanın vakti gelmişti.

Iroha mızmızlanan bir ses tonuyla, Senpai, diye seslendi. Çok susadım!

Buzdolabının ikinci rafında domates suyu var. Hem yoğun kıvamlı hem de kalorisizdir.

Yaşasın! Her zamanki gibi çok naziksin Senpai! Seni çok seviyorum!

Iroha yataktan fırlayıp odadan dışarı koştu. Arkasından bakarken derin bir iç çektim. Sınır koyma işini herhalde yarına ertelesem de olurdu.

Bazen gerçekten çok aymaz olabiliyordum. Beni yatak odasında yalnız bırakıp giderken Iroha’nın yüzünde beliren o alaycı gülümsemeyi fark etmemiştim bile.

İşte böyle oldu.

Sen harbiden Iroha’dan hoşlanıyorsun, değil mi? Baksana, onun için meyve suyu bile hazırlamışsın.

Kendim sevdiğim için dolapta tutuyorum! Onun da en sevdiği şey olması tamamen tesadüf...

Yok yok, ben bu işi biliyorum. Sen tam bir ana karakter gibi davranıyorsun, mesele bu.

Ne alakası var şimdi?

Söylersem bütün eğlencesi kaçar.

Öğğ. Ne dersen de. Ama lütfen artık şu kıza söyle de evime öyle paldır küldür dalıp durmasın. Sen onun abisisin!

Tamam, tamam... Söylerim.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.