***

BAŞLIK: Bir Şövalye ve Bir Davet

İkinci gün, saat tam öğleyi vurmak üzereyken hana bir şövalye geldi. Giydiği zırh, Aisha'yı kaçırmaya yeltenenlerin giydiğine benziyordu, ancak çok daha kaliteliydi. Diğerlerini odada bekletip, onlarla yüzleşmek üzere lobiye tek başıma indim.

“Lord Rudeus siz misiniz?”

“Evet.”

“Yedinci Prens’in imparatorluk muhafızlarındanım. Adım Ginger York.”

Bir imparatorluk muhafızının burada ne işi olduğunu merak ettim. Gerçi Roxy bir prense ders veriyordu. “Tanıştığımıza memnun oldum. Ben Rudeus Greyrat.”

Şövalye bir kadındı ve tek başına gelmişti. Şövalyevari bir tanışma yapıp eğilirken, yüzünde tek bir duygu belirtisi olmadan beni izledi. Ben de bir asilzade selamıyla karşılık verdim. Doğru selamlama şeklinin ne olduğundan emin değildim ama samimiyetimi belli ettiğim sürece yeterliydi.

“Leydi Roxy sizi görmek istiyor. Lütfen kraliyet sarayına kadar bana eşlik edin.”

Dün yaşanan olaylardan hiç bahsetmedi. Arbede sırasında yüzümü gizlememiştim ama teşhis edilmemiştim anlaşılan.

Tereddüt ettim. Aisha’yla ne yapacaktım? Onu yanımda götürürsem, askerlere taş topumla saldıranın ben olduğumu anlarlardı. Onu geride bırakmak zorunda kalacaktım. Roxy yanımda olunca askerlerden özür dileyebilirdim.

Buna karar verdikten sonra Aisha’ya hiçbir koşulda odadan ayrılmamasını söyledim ve korumasını Ruijerd ile Eris’e emanet ettim. Roxy ile buluşacağım için dışarı çıkmadan önce görünüşümü tekrar kontrol ettim. Saçlarım taranmış, üzerimde her zamanki cübbem vardı. Ah, doğru, diye düşündüm. Ona bir kutu tatlı almalıyım. Onu o kadar uzun zamandır görmemiştim ki ne almam gerektiğine karar veremedim.

Tam o sırada alet çantamın dibinde aşırı popüler olmayan Ruijerd figürünü gördüm. Mektuplarından birinde kendi figürünü gördüğünden bahsettiğini hatırladım. Belki de bunu ona gösterip, o figürün de yaratıcısının ben olduğumu söylemek ilginç olabilirdi.

“Buna fazlasıyla titiz yaklaşıyorsun,” diye yorumladı Eris.

“Ustamı en son görelim uzun zaman oldu.”

“…Beni ona resmen tanıştıracaksın, değil mi?”

“Evet, elbette. Her şey hallolduğunda bunu yapacağımdan emin olabilirsin.” Son hazırlıklarımı da bitirdim.

“Tek başına iyi olacağından emin misin?” diye sordu Ruijerd endişeli bir ses tonuyla. Tek başıma kaldığımda sık sık başım belaya girerdi, bu yüzden endişesini anlıyordum.

“Sorun değil. Bir şey olursa, hemen buraya uçarım.” Bu sadece bir deyimdi elbette. Bir daha iki bacağımı da kıracak kadar radikal bir eylem yapmayacaktım.

“Kulübe Ustası Bey…” dedi Aisha.

“Merak etme. Bunu bana bırak.” Endişeli görünüyordu, bu yüzden başını okşadım. Dudaklarını birbirine bastırdı ve başını salladı. Aferin sana, diye düşündüm.

***

Şövalye Ginger’ın önderliğinde kraliyet sarayına doğru yola çıktım. At arabalarının gelip gittiği, hareketli bir ana yolun kenarından hızla ilerledik. Yol o kadar kıvrımlı ve bazen o kadar dardı ki at arabaları birbirini serbestçe geçemiyordu. Bunun, düşman saldırısı durumunda bir önlem olduğunu düşündüm. Japonya’daki Mino bölgesinde böyle sokakları olan bir kasaba duymuştum.

Ginger oldukça suskundu, bu yüzden mecbur kalmadıkça konuşmadım. Ancak bir soru sorduğumda yanıt veriyordu. Her zaman kibardı.

“Tamam, sırada bu var!” Enerjik bir ses havada yankılandı. Başımı o yöne çevirdim. “Washawa ülkesinden bir şövalyeydi eskiden. Bu, savaşa hazır bir köle! Biraz hırçın ama yetenekli! Üç altın sikke!”

Ana yola bakan bir alanda bir köle pazarı kurulmuştu. Orada, yüksek bir platformda, bir sıra köle duruyordu. Üç insan ve tavşan kulaklı bir canavar ırkından biri vardı. İkisi erkek, ikisi kadındı. Hepsinin üst bedenleri açıktaydı. Bu mesafeden bile derilerinin parladığını görebiliyordum. Muhtemelen daha çekici görünmeleri için yağlanmışlardı.

Canavar ırkından olanın Büyük Orman’dan getirildiğinden emindim. Onlara yardım etmek için ne bir imkanım ne de bir yükümlülüğüm vardı ama kaşlarımı çattım. Washawa’lı kadının göğsüne gözlerimi kıstım ve alt tarafımın tepki verdiğini hissettim. Aisha’ya tepki vermediğimi garipsemiştim ama anlaşılan aşağıdaki küçük dostum hala aktif görevdeydi.

Kölelerin yanındaki tüccarın onlar hakkında çeşitli şeyler anlattığını duyabiliyordum ama ayrıntıları seçemiyordum. Muhtemelen her kölenin yetenekleri ve menşe ülkesi gibi satış noktalarından bahsediyorlardı. Birkaç an sonra kalabalıktan gelen sesler yükseldi. Bir açık artırmaydı bu.

Lilia ve Aisha şanssız olsalardı, o kölelerin arasına düşebilirlerdi. Mevcut koşulları kıyasla o kadar da kötü görünmüyordu – henüz kesin olarak söyleyemesem de.

Ginger’ın kaşlarını çatarak köle pazarına baktığını fark ettim. Görevi ülkedeki kamu düzenini sağlamaktı. Belki de bu kadar ahlaksız işlerin açıkça yapılmasını görmek onu rahatsız ediyordu.

“Köle pazarının daha içeride olduğunu sanıyordum,” dedim, sohbet açmak için. Gördüğümüz köle pazarları çoğunlukla şehirlerin daha iç kısımlarına yerleşmişti. Kölelik bu dünyada kendi başına kötü bir şey olarak görülmüyordu ama kölelerin ana caddede bu kadar açıkça satıldığını ilk kez görüyordum.

“Gerçekten de öyle. Bu tür açık artırmalar her zaman şehrin daha iç kısımlarında yapılır.”

“O zaman bugün bir tür etkinlik falan mı var acaba?”

“Hayır. Dün, köle pazarlarının genellikle bulunduğu bölgede bazı maceracılar kavga etmiş anlaşılan. O konum artık kullanılamadığı için geçici olarak buraya taşınmışlar.”

Köle pazarında bir kavga, öyle mi? Eris ve Ruijerd bir kavgaya karıştıklarını söylemişlerdi. İki şeyin bağlantılı olduğuna dair bir hissim vardı ama bunu dile getirsem sadece sorun çıkarırdı.

“Affedersiniz,” dedi Ginger aniden koltuk altlarımdan kavrayıp beni kaldırırken. “Lütfen olan biteni buradan izleyin.”

“Ah, teşekkür ederim.”

Bana olup biteni görmek için daha iyi bir görüş noktası sağlıyordu. Gerçekten de çok anlayışlıydı. Kesinlikle güzel denemezdi ama gözlem yeteneğiyle bir gün iyi bir koca bulacağından emindim.

“Leydi Roxy de kalabalık olduğunda etrafta zıplayıp durur, bir şeyler görmeye çalışırdı.”

“Gerçekten mi?”

“Evet. Gerçi onu böyle kaldırdığımda hep karmaşık duygular içinde görünürdü.”

Gözümde canlandırmaya çalıştım – Roxy’nin “Pek göremiyorum,” diye şikayet ederek zıplayıp durmasını. Sonra iyi niyetli Ginger’ın öylece durup izleyememesini. Ve sonunda yine Roxy’nin, morali bozulmuş bir şekilde “Lütfen beni indirin,” demesini.

“Onu daha önce de böyle kaldırmış mıydınız?” diye sordum.

“Evet, ve bana kızıp hemen indirmemi söylemişti.”

Biliyordum.

“Neresinden tutmuştunuz?”

“Neresinden mi? Az önce sizi tuttuğum gibi.” Beni kaldırdığında koltuk altlarımdan tutmuştu.

“Nasıl bir histi?”

“Dediğim gibiydi,” diye tekrarladı Ginger. “Karmaşık duygular içinde görünüyordu ve hemen indirmemi söylemişti.”

Benim öğrenmek istediğim teninin nasıl bir his verdiydi ama neyse.

“Lütfen beni indirin,” dedim. “Hızlanalım.” Özellikle ilginç bir şey olmuyordu. Gördüğüm tek şey, demir bir kafeste satılmayı bekleyen kölelerdi.

***

Saray yönüne geri döndük ve adımlarımızı hızlandırdık.

“Ustam kraliyet sarayında ne yapıyor?” diye sordum, ortak bir konuşma konusu bulduğumu düşünerek.

“Genellikle prense ders veriyor ama boş zamanlarında askerlerle eğitime katılıyor.”

Roa’dayken Roxy’nin bana gönderdiği mektupta buna benzer bir şeylerden bahsettiğini hatırlıyor gibiydim. “Ah evet, rakibinizin bir büyücü olduğu varsayımıyla eğitim yaptığınızı duymuştum?”

Roxy’nin mektubuna göre, askerler yakın dövüş yaparken onun kendilerine fırlatacağı büyüleri saptırmak için eğitim yapıyorlardı. Prensip şuydu ki, eğitim sırasında aniden üzerinize gelen büyüleri saptırmayı öğrenmek, savaş alanında gerçekten böyle durumlarla karşılaştığınızda ölümden kaçmanıza yardımcı olacaktı.

“Kesinlikle doğru. Hepimiz zaten Orta Seviye Su Tanrısı Stili kılıç ustalarıyız ama Leydi Roxy sayesinde, aniden üzerimize fırlatılan büyüleri de saptırabiliyoruz şimdi.”

Demek dün o şövalyenin taş topumu saptırmasının nedeni buydu. Sıradan bir askerin saldırıma karşı kendini savunması şaşırtıcı olmuştu ama şimdi Roxy’nin öğretileri sayesinde olduğunu bildiğimde mantıklı geliyordu.

Bundan sonra bir süre daha Roxy hakkında konuşmaya devam ettik. Roxy’nin büyü dersinin ortasında bir halıyı yaktıktan sonra yüzünün solduğunu gören askerlerin içlerinin nasıl ısındığından bahsettik. Sonra bir yemeğe dolmalık biber girdiğinde yüzünün tekrar nasıl solduğunu ve onları hiç çiğnemeden bütün yuttuğunu konuştuk.

“Sizden de bahsettiklerini duydum, Lord Rudeus,” dedi Ginger.

“Öyle mi? N-ne dedi benim hakkımda?”

“Bize küçük yaşlardan itibaren büyülü sözler kullanmadan büyü yapabilen bir dahi olduğunuzu söyledi.”

“Ustam mı söyledi bunu?” diye sordum.

“Leydi Roxy sizden sık sık övünürdü. Sizin gibi bir yeteneğe ders vermeye bile nitelikli olmadığını düşündüğünü söylerdi dürüstçe.”

“Heh heh,” diye kıkırdadım. “Bu bir abartı.”

Konuşa konuşa sonunda kaleye ulaştık. Oldukça büyük bir kaleydi, gerçi Rikarisu’daki Kishirisu Kalesi veya Millishion’daki Beyaz Saray kadar değildi. Eris ve ailesinin yaşadığı kaleyle aynı büyüklükteydi. Başka bir deyişle, ülke Asura Krallığı’nın tek bir bölgesi kadardı. Helal olsun Asura Krallığı, insanı hayal kırıklığına uğratmıyorsun!

“…”

Ginger kapıdaki muhafıza hafifçe selam verdi. Buna karşılık, muhafız sertçe hazırola geçti. “Özverili hizmetiniz için teşekkür ederim!”

"Bu taraftan." Ben dümdüz ilerlemeye başlamıştım ki Ginger beni kenara yönlendirdi. Şatoyu dolanıp arka kapı gibi görünen bir yerden içeri girdik. "Bunun için affedersiniz. Ön kapıdan sadece soylular girebilir."

"Anlıyorum."

Girdiğimiz yer bir nöbetçi odasına benziyordu. İki uzun masanın başında oturan sayısız asker, kart oyunu benzeri bir şeyle eğleniyordu. Ginger'ı görür görmez yerlerinden fırlayıp hazırola geçtiler.

"Özverili hizmetiniz için teşekkür ederim!"

Ginger içeriye doğru ilerlemeden önce yine hafifçe eğildi. Ben de onun arkasından giderken adamları göz ucuyla izledim.

"Bayan Ginger, önemli biri misiniz?"

"Şövalyeler arasında on ikinci sıradayım."

On ikinci mi? Bunun yüksek bir rütbe mi yoksa düşük mü olduğunu anlamak zordu. Eğer bu ülkedeki yüzlerce şövalyenin tamamını kapsıyorsa, muhtemelen düşük değildi.

"Bu taraftan." Ginger bizi sarayın gittikçe daha derinlerine götürdü. Adımları ilerledikçe daha da temkinli bir hal alıyordu. Hiçbir merdiven çıkmadı; sadece beni son bir koridordan geçirdi ve şatonun en iç kısmındaki bir kapının önünde durdu.

Burası Roxy'nin odası olmalı, diye düşündüm. Sarayın korkunç derecede ıssız bir bölgesindeydi ama bu, nedense ona yakışır gibiydi.

Ginger yanımdakilere baktı ve elini uzattı. "Affedersiniz, lütfen asanızı ve diğer eşyalarınızı teslim edin."

"Ah, tabii." Kapıcı gibi davranacak kadar nazik olması ne hoş.

Ginger eşyalarımı aldı, ardından kapıya yumruğunu vurdu. "Ginger. Lord Rudeus'u getirdim."

"Gir." Gelen yanıt bir erkek sesiydi.

Duyduğum şüpheyi idrak edemeden, Ginger kapıyı anında açtı ve içeri girmemi işaret etti. İtaatkar bir şekilde içeri girdim.

"Oho… demek Rudeus bu, ha?"

Karşımda, kendini beğenmiş bir ifadeyle oturan bir çocuk vardı. Koltukta küstahça geriye yaslanmış, küçük bir fıçı gibi duruyordu. Sadece boyu değil; kolları ve bacakları da kısaydı. Neredeyse bir buçukluk ile bir cücenin birleşimi gibiydi. Üzerindeki tek dikkat çekici büyüklük, yetişkin boyutundaki kafasıydı. Yüzü bir otaku'nunkine benziyordu, bu da bana ikimizin kardeş olduğu hissini verdi. Yine de çekici bir yüz değildi.

Çocuğun yanında iki hizmetçi duruyordu. Biri tanıdık geliyordu, diğeri ise yabancıydı. İkinciye Hizmetçi A diyelim. Yirmili yaşlarının sonlarında gibiydi ve oldukça sıradan görünüyordu. Hizmetçi B'ye gelince, yüzü tıpkı Lilia'nınki gibiydi. Aslında, hayır… o Lilia'ydı. Beş yıl geçmişti, bu yüzden hatırladığımdan biraz daha yaşlı görünüyordu. Yaşının ilerlemesi ve Yer Değiştirme Olayı'nın stresi göz önüne alındığında bu şaşırtıcı değildi.


Mrgh?!

Lilia bir sandalyedeydi. Etrafına ipler bağlanmış, ağzı tıkalıydı. Roxy'yi hiçbir yerde göremedim.

"Ha? Bu da neyin nesi…?" Şaşkınlıkla etrafa bakındım. Roxy'nin burada olacağını, neler olup bittiğini açıklayacağını sanıyordum.

"Onu bırakın."

Çocuğun sesiyle birlikte altımdaki zemin yok oldu.


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.