Deniz Tutkusu ve İç Savaş

Limandan üç gün sonra ayrıldık.

Gemideydik. Düşünmeye başladım. Bir gemi... Bir gemi tam bir hazineydi. Madem gemiye binmiştik, mutlaka bir olay sahnesi yaşanmalıydı. Yeterince flört simülasyonu oynamıştım, bu konuda zerre şüphem yoktu.

Mesela, yunuslar geminin yanında zıplaya zıplaya yüzerdi. Başrol Kadın bunu görür, "Bakın! İnanılmaz!" derdi. Ben de karşılık olarak, "Yatakta kullandığım teknikler daha da inanılmaz," diye atılırdım. Sonra o, "Ne harika! Beni kendine ait kıl!" derdi. Ben de ona, "Hadi ama bebeğim, tam da burada öyle bir şey yapamayız," diye fısıldardım.

Yok, hayır, tam olarak bu değildi… Ah! İşte bu! Gemi deyince akla deniz saldırısı gelirdi! Bir ahtapot, bir kalamar, bir deniz yılanı, korsanlar ya da bir hayalet gemi, öyle bir şey. Bunlardan biri saldırıp bizi batırırdı. Sürüklenir, sonra da mahsur kalırdık. Issız bir adaya varırdık, Başrol Kadın'la ben, sadece ikimiz, hayatımıza birlikte başlardık. Başta benden nefret etse de, sayısız engeli aştıktan sonra giderek daha az 'tsun' daha çok 'dere' olurdu.

Üstelik, ıssız bir adada mahsur kalmış bir erkekle bir kadının birlikte yapabileceği tek bir şey vardı. Bakışların buluşması, ateşli bir sıcaklık… Çarpan deniz dalgalarının yankısı arasında terlere boğulmuş iki genç, kanı kaynayan beden. Sonrasında ise gün doğumunun tadını çıkarırdık birlikte. Sadece ikimize ait bir cennet.

Ahtapot saldırısı konusuna gelince, Başrol Kadın'ın kaderi zaten mühürlenmişti. Sekiz bacaklı bir ahtapotun sahip olabileceğinden çok daha fazla sayıda dokunaçla sarılır, havada asılı kalırdı. Vücudu acı içinde kıvranırdı sanki. Yaratık dokunaçlarını etrafına sarıp giysilerinin altına daldıkça göğüslerinin dolgunluğu daha da belirginleşirdi. Bu, avuç içlerinizi terletecek, gelmiş geçmiş en büyük gösteriydi. Bir saniye bile gözlerinizi ayıramayacağınız bir manzara.

Ama gerçekler acımasızdı.

Eris, solgun bir yüzle, önünde bir kovayla kamarada oturuyordu. Gemideki ilk yolculuğunun heyecanı, yolun yarısına gelmeden hızla mide bulantısına dönüşmüştü. Bir kertenkelenin sırtında gayet iyi yolculuk yapabilirken, nedense bir gemiyi kaldıramamasına şaşıyordum.

Deniz tutması nedir bilmeyen biri olarak bunu anlayamıyordum. Yine de söyleyebileceğim tek bir şey vardı: Geminin sallanışı ne kadar hafif olursa olsun, deniz tutan birinin acısını dindirmiyor gibiydi.

Dördüncü gün, bir ahtapot ortaya çıktı. En azından ben öyle varsaydım. Şaşırtıcı derecede deniz mavisi renginde ve son derece büyüktü. Ne yazık ki, hiçbir kızı yakalamayı başaramadı. Bunun yerine, S-sıralı bir koruma partisi tarafından aniden alt edildi.

Hiç eşlikçi görevi olmaması gerekiyordu. Olsaydı, hemen kapardım. Yakındaki bir tüccara sordum, bu insanların gemilere eşlik etme konusunda uzmanlaştığını söyledi. Partilerinin adı Aqua Road’du. Görünüşe göre Gemi Yapımcıları Loncası ile özel bir sözleşmeleri vardı ve asıl işleri deniz eşlikçiliği yapmaktı. Sonuç olarak, rotamızda ortaya çıkabilecek yaratıkları alt etme konusunda uzmanlaşmışlardı.

Anlaşılan heyecan verici bir dokunaç olayı sahnesi olmayacaktı. Ne yazık.

Yine de bundan çıkarılacak bir ders vardı. Bir şeyler olur diye kenarda durup dövüşlerini izledim, böylece bir parti olarak nasıl savaştıklarını görmüş oldum.

Dürüst olmak gerekirse, bireysel güçlerini ilk gördüğümde kıkırdadım. Ön saflarda savaşan kılıç ustası güçlüydü ama Ghislaine kadar değil. Düşmanın saldırılarını esas olarak savuşturan ve dikkatini çeken kişi de güçlü bir savaşçıydı ama Ruijerd gibi değildi. Ahtapotu durduran arka saftaki büyücü ise benden kesinlikle daha zayıftı.

Hayal kırıklığına uğradım. S-sıralı bir grup gerçekten böyle mi görünüyordu? Bu dünyadaki çoğu insanın oldukça güçlü olduğunu düşünüyordum ama bu insanlar hayal ettiğim kadar etkileyici değildi.

Ancak hızla farklı bir sonuca vardım. Onlar S-sıralı bir partiydi. Bireysel güçlerine değil, bir ekip olarak nasıl çalıştıklarına bakmalıydım. O kadar güçlü olmasalar bile, o dev ahtapotu yenmeyi başardılar. O kadar güçlü olmasalar bile, yine de S derecesi aldılar. Önemli olan buydu. Herkes parti içindeki rolünü yerine getiriyordu ve bir grup olarak bu gücü böyle kullanıyorlardı. Takım çalışması buydu işte. Dead End'in eksik olduğu şey de buydu.

Dead End'in her üyesi güçlüydü. Peki ya bizim takım çalışmamız? Ruijerd'in takım çalışması olağanüstüydü, muhtemelen kendisi de bir birlikte görev yaptığı içindi. Grup savaşlarında yetenekliydi. Eris ya da ben bir hata yapsak bile, bizi kollayabilirdi. Ayrıca agro çekme konusunda da harikaydı, canavarın gözlerini sürekli üzerinde tutuyordu.

Ruijerd aynı zamanda çok güçlüydü. Doğrusu, rakiplerimizi tek başına alt edebilirdi ama biz onu savaş sırasında bir ekiple çalışmaya zorluyorduk. Buna kötü diyemezdim ama işleri çarpıttığına şüphe yoktu. Bir ekip olarak savaşmanın ne anlama geldiğini bildiğimi sanıyordum ama bu sadece teoriydi. Teoriyi bilmek, onu pratiğe dökebileceğiniz anlamına gelmiyordu. Bana doğru gelen düşmanlara odaklanma alışkanlığım vardı ve sayıca bizden çok üstün olduklarında Ruijerd'e aşırı derecede güveniyordum.

Eris berbattı. Yönergeleri gayet iyi dinlerdi ama asıl savaşa gelince, ritmini bizimkine uyduramazdı. Önündeki düşmana fazla takılı kalırdı ve kendini savaşa çok yoğun bir şekilde atardı. Bir dövüş uzadıkça, daha az dinlerdi. Ona seslensek bile, ikimizden birini bile asla kollamazdı.

Gerçi, Ruijerd'in de benim de buna pek ihtiyacımız yoktu zaten. Yine de bu böyle devam eder ve Ruijerd herhangi bir nedenle bizi bırakırsa, onu tamamen kollayabileceğimden emin değildim. Bir iblis gözüm olsa bile, hâlâ sadece iki elim vardı. Kendimi korumak için bir el, Eris'i korumak için bir el. Tek bir elin menzili gerçekten sınırlıydı.

"Rudeuuus…"

Düşüncelerimle meşgulken, Eris'in solgun, hasta yüzü güvertede belirdi. Sendeliyerek geminin kenarına doğru sürüklendi ve yana kustu. Bu noktada midesinde safradan başka bir şey kalmamış gibiydi.

"Sen burada ne yapıyorsun… ben böyle acı çekerken…"

"Üzgünüm. Deniz o kadar güzel ki."

"Çok kötüsün… Vaay…" Gözleri yaşlarla doldu, kollarını bana doladı.

Deniz tutması çok şiddetliydi.

Beşinci gün. Eris her zamanki gibi kamarada, perişan haldeydi ve ben sürekli onunla ilgileniyordum.

"A-ah… başım ağrıyor… İyileştir beni…."

"Tamam, tamam."

Denizcilerden birinden, biraz iyileştirme büyüsünün acısını hafifletebileceğini öğrendim. Deniz tutması, otonom sinir sistemindeki bir dengesizlikten kaynaklanıyordu. Başına bir iyileştirme büyüsü yapmak geçici bir rahatlama sağlardı.

En azından öyle olması gerekiyordu. Sürekli büyü yapamıyordum ve iyileştirme büyüsü mide bulantısının tamamını ortadan kaldırmıyordu.

"Hey… ölecek miyim… ben?"

"Deniz tutmasından ölürsen sana gülerim."

"Yapma…"

Kamarada başka kimse yoktu. Gemi devasaydı ama İblis Kıtası'ndan Millis Kıtası'na seyahat eden pek fazla insan yoktu. Bunun, iblisler için geçiş ücretlerinin insanlardan çok daha pahalı olmasından mı, yoksa iblislerin İblis Kıtası'nda yaşamayı daha kolay bulmalarından mı kaynaklandığından emin değildim.

Eris'le ben yalnızdık.

Bu sessiz, loş odada, o kendini savunamayacak haldeydi. Ben de yanındaydım, son beş gündür onun zayıflayışını izleyerek geçirmiştim.

Başta bunda bir sorun yoktu. İyileştirme hariç. İşte o bir sorundu. Onu iyileştirmek için başını okşamam gerekiyordu. Büyümü oldukça düzenli yapmam gerektiğinden, Eris kucağımı yastık olarak kullanıyor, ben de ellerimi başının etrafında tutarak onu defalarca iyileştiriyordum.

İşte o zaman tuhaf hissetmeye başladım. Hayır, tuhaf kelimesi yanıltıcıydı. Açıkça söylemek gerekirse, azmaya başlamıştım.

Durun bir dinleyin. Kamaradaydık ve normalde o kadar iradeli olan Eris, birdenbire gözleri buğulu, nefesi düzensiz bir şekilde, zayıf bir sesle bana sesleniyor, yalvarıyordu. "Lütfen, sana yalvarıyorum lütfen, sadece yap şunu (beni iyileştir)."

İç sesimin ayarları 'iyileştir' kelimesini bastırmıştı. Kulağa sadece 'bunu' istiyormuş gibi geliyordu. Elbette, bu doğru değildi. Eris sadece zayıftı. Deniz tutması yaşamamıştım ama korkunç bir şey olması gerektiğini biliyordum.

Başka birine dokunmakta doğası gereği cinsel bir şey yoktu. Yine de reşitti ve vücudunun sıcaklığını hissedebiliyordum. Dokunuş cinsel nitelikte olmasa bile, tek başına bu bile tahrik ediciydi. Yarattığı heyecan hafifti ama bunu bir süre sürekli yapmak benim için baş belası olacaktı.

Dokunmak, vücudunun neresi olursa olsun, yine de dokunmaktı. Dokunmak, yakın olduğumuz anlamına geliyordu. Yakın olmak ise vücudunun tüm açıklığıyla gözümün önünde olması demekti. Soğuk terler döken alnı, ensesi, göğsü, her şeyi.

Eris o kadar zayıf ve halsizdi ki. Normalde, sebepsiz yere dokunsam bana yumruk atardı. Şu an ise kesim tahtasındaki bir balık gibiydi. Bu da demek oluyordu ki, temelde benim için hazırdı, değil mi?

Bu korkunç hisler içimde kök salmaya başladı. Giysilerimi yırtıp kendimi ona atarak arzularımın yoğunluğunu açığa vursam bile bana direnmeyeceğinden emindim. Hayır, direnemezdi. Tek bir gözyaşı döker, başka seçeneği olmadığını kabul ederken yüzünde zayıf bir teslimiyet ifadesi belirirdi.

Bu düşünce bile kasıklarımda, Arthur'un Excalibur'u çekmeden önceki o dayanılmaz gerilimi hissettirdi. Zihnimdeki Arthur çığlık çığlığaydı. Bana bağırıyor, Eris'in şu an direnemeyeceğini, böyle bir fırsatın bir daha ele geçmeyeceğini haykırıyordu. Onca zamandır koruduğum bekaretimi kaybetmek için işte buydu fırsatım.

Ancak içimdeki Merlin, direnmeye çağırıyordu beni. On beşime kadar bekleyeceğime söz verdiğimde zaten bir karar almıştım. Bu yolculuk bitene kadar bekleyeceğimi söylemiştim. Merlin'in dediklerini destekliyordum ama direncim sınırlarına dayanmak üzereydi.

Acaba sadece göğüslerine dokunarak bir yoklasam mı? Yumuşacık olacaklarından emindim. Ve sadece yumuşak da olmayacaklardı. Evet, göğüsler yumuşaklıktan ibaret değildi. Tüm o yumuşaklığın ortasında bir sıkılık vardı. Bir kâse. İçimdeki Arthur'un aradığı kutsal kâse. Elim, yani Gawain'im, o kâseyi bulursa ne olurdu? Camlann Savaşı.

Ah, tabii ki sadece kutsal kâse değildi mesele. Eris'in vücudu günden güne değişiyordu, özellikle de göğüsleri. Ergenliğin tam ortasındaydı. Genetik miydi bilmiyordum ama annesine benzer bir şekilde hızla gelişiyordu. Bu hızla devam ederse, dolgun hatlara sahip, çekici bir güzele dönüşecekti.

Bazı erkekler, "Eh, bence küçük olanlar tam kıvamında," diyebilirlerdi. Herkesin tercihleri farklıydı ama ben, bir kadının göğüslerinin "tam kıvamında" olduğu o anı bizzat deneyimlediğimi söyleyebilirdim. Şu an, henüz küçükken, göğüslerini ellerime alabilirdim.

Nefes alışverişi düzensizleşmişti. "R-Rudeus…?" Endişeyle bana baktı. "İyi misin?"

Sesi beni çarptı. Genellikle bu kadar yüksek ve buyurgan olan sesi, bu sefer göğsümde bir karıncalanma yaratacak kadar kusursuz bir tondaydı.

"Şey… evet, iyiyim, söz veriyorum. Merak etme."

"Eğer acı çekiyorsan, kendini zorlamak zorunda değilsin, biliyorsun değil mi?"

Kendimi zorlamak zorunda değil miyim? Yani başka bir deyişle, kendimi tutmak zorunda değil miydim? Bu, istediğimi yapabileceğim anlamına mı geliyordu?

…Şaka yapıyorum. Ne demek istediğini anlamıştım. Sürekli onu iyileştirdiğim için manamın yetip yetmeyeceği konusunda endişeleniyordu. Bunu zaten biliyordum; bana güvendiğini biliyordum. Bu fırsatı ona el uzatmak için asla kullanmayacağıma güveniyordu. O güveni boşa çıkarmayacaktım. Rudeus Greyrat o güveni boşa çıkarmayacaktı. Bir insanın güvenine doğru karşılık vermek buydu.

Tamam, kendime dedim ki, bir makine gibi davranalım. Bir makine. Ben bir iyileştirme makinesiydim. Kanı ve gözyaşları olmayan bir robota dönüşecektim. Hiçbir şey görmeyecektim, çünkü yüzünü görürsem, dürtüsel bir şey yapardım. Bu düşünceyle gözlerimi kapatmaya karar verdim. Hiçbir şey duymayacaktım da. Sesini duyarsam, pervasızca bir şey yapardım. Bu yüzden işitme duyumu da kapattım.

Sessiz, antisosyal bir dışlanmıştım. Ve dünyevi arzularım olmadığı için, dürtüsel hiçbir şey yapamazdım. Bu düşünceyle kalbimi kapattım. Ancak başından gelen sıcaklığı ve vücudunun kokusunu hâlâ hissedebiliyordum. Bu iki şey arasında iradem anında paramparça oldu. Kafam kaynayacak gibiydi.

Ah, yapamayacağım. Aklımı kaçırmak üzereyim, diye düşündüm.

"Eris, tuvalete gitmem gerekiyor."

"Oh, demek tuttuğun şey buydu. Tamam… Birazdan görüşürüz."

Buna kolayca kandı. Kabinden çıkmadan önce ona göz ucuyla baktım. Hızla hareket ettim. Issız bir yere ihtiyacım vardı ve hemen buldum. Orada eşsiz bir mutluluk anı yaşadım.

Oh be…

İşte böylece, bir bilgeye dönüşmüş bir çocuk gibi hissettim kendimi. Gözlerimi kapattığımda, his daha da güçlendi; sanki ermişliğe ulaşmış, tıpkı dönüşüp daha da büyük güçler kazanan sihirli bir kız gibiydim.

"Tamam, döndüm."

"Evet, hoş geldin…"

Bodhisattva gibi aydınlanmış bir ifadeyle kabine döndüm ve nihayet bir iyileştirme makinesi oldum.

"Hm? Rudeus, bir şey mi yedin?"

"Ha?"

"Hımm, hımm… garip kokuyorsun."

Ellerimi yıkamayı unutmuştum.


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.