BAŞLIK: Karanlık Bir İşaret
İrelil İkinci Şehri'nde, Biheiril Krallığı'nın ikinci büyük şehrinde, gözlerden uzak küçük bir meyhanede Sandor von Grandour genç bir adamla içki içiyordu.
"...Yani, maymun suratlı iblis İrelil İkinci Şehri'nden başkente gitmiş ve sonra da sırra kadem basmış, öyle mi?"
"Aynen. Suratının eşsiz olduğu söyleniyor, o yüzden doğru olduğuna inanıyorum."
"Sonra?"
"Bilmiyorum... Hey, yemin ederim bundan fazlasını bilmiyorum! Sadece tahmin yürütüyorum ama sanırım peşinde olduğunu öğrenip hemen ortadan kayboldu."
Sandor'la konuşan muhbir, çocuktan farksızdı ama Biheiril Krallığı'nın dedikodularını herkesten iyi biliyordu. Ya göründüğünden daha yaşlıydı ya da asıl bilgi simsarı tarafından kullanılan bir piyondu.
"Hey, beyefendi," dedi çocuk aniden, "Elimde ballı börek bir hikaye var ama bu ekstradan ücrete tabi."
Sandor cebinden bir gümüş sikke çıkarıp çocuğun önüne bıraktı. Çocuk da hemen cebine attı.
"Ormandaki iblisleri duydun mu?" diye sordu.
"İblisler mi?"
"Evet, hani şu bildiklerin. Meğer onlar Süperd'miş. Yabancı bir maceracı onları kızdırmış, onlar da koca bir köyü katletmişler."
"Vay canına. Ne pis insanlar yerleşmiş," dedi Sandor.
"Diyorlar ki krallık her an bir av partisi gönderecekmiş. Orman iblislerinin görünmez canavarları kendileri için savaştırdığı söyleniyor, o yüzden sonuçları ne kadar kötü olur kim bilir..."
Çocuğun hikayesinin geri kalanı aşırı abartılı dedikodulardan ibaretti. Kesin olarak doğrulanacak hiçbir şey yoktu ama sanki birileri tarafından kasten yayılmış bir dedikodu gibi geliyordu kulağa. O birisi de belli ki Geese'ti.
"Neyse, mesele şu ki, şu an av partisi için adam topluyorlar, o yüzden aradığın o maymun suratlı iblisin onların saflarında saklanıyor olabileceğini tahmin ediyorum."
"Anladım," dedi Sandor. "Bana epey bilgi verdin. Teşekkürler." Muhbire bir bakır sikke daha ödedikten sonra meyhaneden çıktı. Dışarıda gece tamamen çökmüştü. Ara sokak meyhanesinin etrafı çoğunlukla sessizdi ama bir kargaşa sesi duyabiliyordu.
"Bu bilgiyi Rudeus'a olabildiğince hızlı ulaştırmak istiyorum," diye mırıldandı Sandor, "ama geç oldu." Sözleri boş geceye karıştı.
Plana göre Rudeus'un o gün iki askerle birlikte şehre dönmüş olması gerekiyordu. İrelil İkinci Şehri'nde Sandor'la buluşacak, ardından Biheiril Krallığı'nın başkentine birlikte giderek müzakereler yürüteceklerdi. Güneş çoktan batmış, Rudeus ise dönmemişti.
Sadece bu olsaydı Sandor endişelenmezdi. Rudeus'un karakterini bildiği için, askerlere Süperd Köyü'nü anlatırken kendini kaptırmış olduğunu varsayardı.
"Öncelikle, Ejderha Tanrısı'na haber verelim." Sandor, bilgilerini paylaşmak için odasına döndü. Odasında bir iletişim tableti vardı. Onu kullanarak diğerleriyle iletişime geçerse, dedikoduların kaynağını ve Rudeus'u neyin geciktirdiğini öğrenebilirlerdi. Aman Tanrım. Ne modern kolaylıklar. Ya da daha doğrusu, sanırım bu Ejderha Tanrısı'nın gücüydü. Gözlerini iletişim tabletine dikti.
"Eh?" Geçen gün Rudeus kullandığında tablet sürekli mavi bir ışık yayıyordu. Şimdi ise sıradan bir taş parçasından farksız görünüyordu.
"...Bozuk musun sen?" Sandor tablete yumruğuyla gelişigüzel bir vuruş yaptı ve dokunduğu kısım öylece ufalandı.
"Oha, şimdi..." dedi, iç sesi anında "Ben kırdım!" diye haykırırken. Odaya dönmeden önce bir ara kararmış olduğu için, zaten kırılgan olduğuna inanmayı seçti.
"Bu, ama, bir çıkmaz..." diye mırıldandı. Sandor, büyülü aletleri kullanma konusunda kendine güveniyordu. Hayatı boyunca, ortalamadan daha fazla sayıda alet kullandığını gururla söyleyebilirdi. Ortalamadan daha fazlasını da kırmıştı ve onları tamir etme yeteneği konusunda kendine güvenmiyordu.
"Hmm." Eğer tamir edemezse, bilgisini doğrulayamazdı. Birkaç saniye bunun için endişelendi, sonra kararını verdi.
"Sanırım geri döneceğim." Belki başkaları için farklıydı ama kendi başına bırakılırsa iyi bir sonuca varmayacağını biliyordu. Işınlanma çemberine döndü.
Ama—
O bodrumda Sandor, ışınlanma çemberine sessizlik içinde baktı. Kullanıma hazır olması gerekiyordu ama parlamıyordu. Sandor'un alarm zilleri daha yüksek sesle çaldı. Büyülü iletişim aleti bozuktu ve şimdi büyülü ulaşım aracı da çalışmıyordu. Sandor deneyimli bir savaşçıydı, bu yüzden tuzağa düştüğünü hissetti. Burası mükemmel hazırlanmış bir çıkmazdı; kaçacak yeri olmayan daracık bir bodrum. Sürpriz bir saldırı için adeta yalvaran bir konumdaydı. Kapsamlı dövüş deneyimi, ona düşmanların üst katı havaya uçurup kendisini diri diri gömdüğü görüntülerini getirdi… Ama hayır, eğer plan buysa şimdiye kadar havaya uçurmuş olurlardı. Düşmanı, öldüğünden emin olmak için bunu kendi elleriyle yapmak istiyor olmalıydı.
"Zaten kendini göstermeye ne dersin?" dedi, bodrumun girişine dönerek. Planları muhtemelen, Sandor panikleyip gitmeye çalışana kadar çıkışta pusuya yatıp, sonra bıçağı sırtına saplamaktı. Sandor sürpriz saldırılara alışkındı.
Küstah bir sesle, "Orada olduğunu biliyorum," dedi. Silahını – bir asayı – çıkışa doğrulttu. Hiçbir şey hissetmemişti ama onu öldürmeye gelen birinden bu kadarını beklemesi gerektiğini tahmin ediyordu. Bekledi. Hiçbir yanıt gelmedi. Zaten onları ortaya çıkarmışken ne kadar da aptalcaydı.
Sandor homurdandı, sonra sanki keyifli bir yürüyüşe çıkıyormuş gibi hafif adımlarla ilerledi. Ne aradığını bilen herkes, bu kararlı yürüyüşü görünce tüyleri diken diken olurdu. Böylece Sandor, saldırının geleceği anı yakalamak için etrafına bakışlarını gezdirerek bodrumdan çıktı. Ne zaman olursa olsun, hazır olacaktı. Bunu dışarıya kadar sürdürdü. Orada, kendisini bekleyen bir tabur asker... hiçbir yerde yoktu. Sokak ıssızdı. Sandor asası dövüşe hazır bir şekilde ortaya çıktığında, yoldan geçen birisi ona şüpheyle baktı.
Sokağa doğru yola çıktı. Elinde hâlâ asasını sıkıca tutan şüpheli bir figür çiziyordu; kasaba halkı arasında bir ilgi uğultusu yayıldı. Sandor onlara hiç dikkat etmedi. Kasaba kapılarından geçip şehirden böyle çıktı. Hareketlerinden sıradan bir yoldan geçen biri olmadığını anlayan muhafızlar, ayrılışını engellemeden şehirden çıkmasına izin verdiler. Belki dışarıdan şehre girmeye çalışsaydı onu durdurmak için harekete geçerlerdi ama ayrılan birine seslenmeye gerek yoktu.
Sandor güvenle çıktı. Buna rağmen asasını indirmedi. Kasabanın duvarlarını göremeyene kadar yürüdü. Görüş mesafesi iyi olan boş bir ovaya vardığında nihayet gardını düşürdü ve bir an bile tereddüt etmeden koşmaya başladı. Süperd köyüne doğru gidiyordu. Korkunç bir şeyler ters gitmişti. Eğer hedef kendisi değilse, bir başkasıydı.
"...Gerçekten birilerinin orada olduğunu sanmıştım," dedi kendi kendine. Bodrumda söylediklerini hatırlayınca biraz utandı.
Sandor, Süperd köyünün ormanına hızla ilerledi ve yolda hiçbir kasaba ya da köyde durmadı. Işınlanma çemberinde saldırıya uğramamıştı ama bir pusuya karşı tetikteydi. Potansiyel saldırganlarını caydırıyor muydu yoksa en başta hiç saldırgan yok muydu, bilemiyordu ama yolculuğu sorunsuz geçti. Ormandan çıktı ve vadiye yaklaştı. Ürperten derinlikleri geçmeye gittiğinde, Sandor aniden bir şeylerin yanlış olduğunu fark etti.
"Köprü yok mu...?" Rudeus'un inşa ettiği taş köprü kısmen çökmüştü. Aşırı sağlam görünüyordu ama sanırım sonuçta sadece sihirle yapılmış derme çatma bir şeydi. Sandor sihir hakkında pek bir şey bilmiyordu ama bu tür aceleyle yapılmış sihirli köprülerin çökmeye meyilli olduğunu belli belirsiz biliyordu. Bu ona garip gelmedi. Dikkatini çeken şey, kırık köprünün yanındaki orijinal köprüydü. Yakınında yerde bir şey vardı: bir kılıç kını. Hafızası yanıltmıyorsa, Biheiril Krallığı Ordusu'nun sıradan askerlerinin taşıdığı kınlardandı.
"...Bu burada ne arıyor?" diye yüksek sesle düşündü, alarmı yeniden yükselirken. Kendi içgüdülerini yeterince iyi biliyordu; bir şeyler yanlış hissettiğinde hayal etmiyordu. Elbette bazen olayları fazla abarttığı olurdu ama yine de içgüdülerine güvenebilirdi.
Yalnız olduğundan emin olmak için köprünün etrafına bakındı, sonra yavaşça karşıya geçmeye başladı ve yarı yola geldiğinde tanıdık bir manzarayla karşılaştı. Lekeli, siyah izler. Kan lekeleri. Kimin olduğunu anlayamadı ama rengine bakılırsa muhtemelen insana aitti. Kan, kırık taş köprüden fırlamış gibi görünüyordu.
Köprü çökmüştü. Orijinal köprünün yakınında bir kın yatıyordu. Sandor bir teori oluştururken kaşlarını çattı.
"Bu, Rudeus ve askerlerin köprüde saldırıya uğradığı anlamına mı geliyor?"
Koşmaya başladı. Bir an içinde köprüyü geçti, karşı tarafa güvenle ulaştı. Köprünün ortasında saldırganların onu sıkıştırmasından korkmuştu ama şimdi karşı tarafta olmasına rağmen hiçbir saldırı gelmedi. Köprünün sonunda, tehlike arayarak asasını birkaç saniye havada tuttu. Hiçbir şey gelmediğini anladığında, tekrar koşmaya başladı.
Sandor Süperd köyüne yaklaşırken, gizlilik moduna girdi. Uzaktan, hiçbir düşmanın köyü işgal etmediğini doğruladı... ve sonra köyden bazı Süperd savaşçıları onu karşılamak için dışarı çıktı. Bir tehdit olmadığını onayladı ve böylece onlar da köye geri döndüler.
Sandor, hastalıktan hâlâ iyileşmekte olsa da en çok güvendiği savaşçının konutuna yöneldi.
"Usta Ruijerd!"
Ruijerd, Rudeus'un küçük kız kardeşi Norn ile yemek yiyordu ama Sandor içeri koşarak girdiğinde hemen ayağa kalktı, dövüşmeye hazırdı. Bu, sadece efsanevi bir kahramanda görülebilecek türden hızlı bir değişimdi. Sandor kalbinin çarptığını hissetti.
"Ne oldu?"
"Usta Rudeus nerede?" diye sordu.
"Birkaç gün önce asker eşlikçileriyle köyden ayrıldı."
BAŞLIK: Kayıp İzler
İşte o an Sandor'un aklına dank etti. "Sanırım birileri –belki İkinci Şehir'den, belki Toprak Ejderi Kanyonu Köyü'nden– köprüde ona saldırdı! Rudeus kayıp! Bir arama partisi kurun!"
"Anlaşıldı!" Ruijerd mızrağını kaptığı gibi evden dışarı fırladı.
***
"Ha...?!" Norn'un ağzı açık kaldı. "Ha...?!" Konuşmayı takip edememişti ve şaşkınlık ile korkuyla bakakaldı. Sandor ona nazikçe gülümsedi.
"Korkma, Norn Hanım," dedi şaşkın kıza. "Abin Ejder Tanrısı'nın sağ kolu. Kolay kolay pes etmez. Buna güvenebilirsin. Saldırıdan sağ çıktığına ve bir yerlerde saklandığına eminim. Onu kurtaracağımdan hiç şüphen olmasın!"
"Ş-şey, peki."
Bunun üzerine Sandor, hızlı çalışan Ruijerd'in beş savaşçıyı topladığı köy meydanına koştu.
"Gitmek için hazırız."
"O zaman yola koyulalım." Savaşçılar da Norn gibi kafa karışıklıklarını gizleyemiyorlardı ama hızlı tepkileri eğitimlerini gösteriyordu. Sandor'u tek bir itiraz bile etmeden takip ettiler.
Ormanın içinden koştular. Yolda birkaç Görünmez Kurt yollarını kesti ama Superd savaşçıları onları, sanki dalları kenara itiyormuş gibi kolayca alt ettiler. Kısa sürede kanyona vardılar. Ruijerd, Rudeus'un yaptığı sıradan taş köprüyü görünce kaşlarını çattı.
"Bir kavga izleri var. Köprü çökmüş."
Efsanevi bir savaşçının bunu tek bir bakışta görmesine şaşmamalı, diye düşündü Sandor, kalbi yine hızla çarpıyordu. Aniden Ruijerd'in gözleri fal taşı gibi açıldı ve köprüye doğru koştu. Sandor'un gördüğü kan lekeleri oradaydı.
"Bu Rudeus'un kanı," dedi Ruijerd.
"Yani burada mı saldırıya uğradı?"
Ruijerd cevap vermedi. Sadece köprüde, Toprak Ejderi Köyü'ne giden tarafa doğru ilerledi. Sona ulaştığında diz çöktü ve yere dikkatle baktı.
"Rudeus'un ayak izleri burada yok," dedi. Sandor otomatikman kanyona baktı. Köprüde bir saldırı olmuştu ve şimdi diğer tarafta, ikisi de Rudeus'a ait olmayan iki çift ayak izi vardı.
Bu da demek oluyordu ki...
"Öldürülüp aşağı mı atıldı?" diye sordu Sandor. Ruijerd sessizdi ama ciddi ifadesinden, ihtimalin yüksek olduğunu tahmin etti.
Rudeus ölmemiş olsa bile, altlarındaki kanyon Toprak Ejderleriyle doluydu. Rudeus güçlü bir büyücüydü ama o bile böyle bir yerden tek başına çıkamazdı.
***
Sandor ne yapacağını düşünürken, aniden Ruijerd uçurumun kenarına çömeldi ve bacaklarını aşağı sarkıtmaya başladı.
"Ne yaptığını sanıyorsun?" diye sordu Sandor.
"Bu apaçık ortada."
"...Ne hissettiğini biliyorum ama bu kadroyla kanyona inersek, geri çıkamayız." Ruijerd efsanevi bir savaşçı olabilirdi ama kanyonun dibi bir Toprak Ejderi inine dönmüştü. Giderlerse büyük tehlikeye düşeceklerdi, bu kesindi. Hayatlarını boş yere feda etmiş olurlardı.
"Peki ne yapmalıyız o zaman?!" diye sordu Ruijerd.
Sandor bunu düşündü. Gerçekten de zor bir durumdu. Her şeyden önce, Rudeus'un kanyona düştüğünden emin değillerdi. Diğer ikisinin onu taşıyarak köye doğru yola çıkmış olma ihtimalini bile göz ardı edemezlerdi, her ne kadar bu ihtimal zayıf olsa da.
"...Ah." İşte o an Sandor bir şeyi hatırladı. Böyle bir durumun yaşanmaması için bir önlem almıştı.
"Köprüye giden yolda kaç çift ayak izi vardı?" diye sordu.
Ruijerd, alakasız soruya kızmış gibi dik dik baktı ama cevap verdi. "Dört."
Sandor etrafına bakındı. Sadece boş orman gördü. Ne ağaçlar devrilmişti ne de toprak yarılmıştı. Her yer sakindi. Bunu teyit ettikten sonra koşmaya başladı. Köprünün sonuna doğru ilerliyordu. Vadi köyüne giden tarafa. Orada Sandor dikkatini yere çevirdi. Tek bir ayak izi gördü. Sıradan bir adamınkinden daha büyük, ama insan kalıbının dışında olmayan, belirgin bir izdi. Ruijerd'e geri döndü.
"Bunu bana tekrar teyit et. Sadece Usta Rudeus'un kanını buldun, değil mi?"
"Evet."
"Pekala, o zaman sorun yok," dedi Sandor kararlı bir şekilde.
"Ne?"
"Usta Rudeus'u şimdilik bırakalım," dedi Sandor. "Düşmanlarımızın yolda olduğunu tahmin ediyorum." Bu sözler ağzından çıkar çıkmaz Ruijerd onu yakasından yakaladı.
"Rudeus'u terk etmeyi mi düşünüyorsun?" diye sordu.
"Hayır," diye yanıtladı Sandor sakince. "Usta Rudeus'un bize geri döneceğine dair sana kesinlikle garanti veriyorum." Sözleri, onları tuhaf bir şekilde ikna edici kılan bir inançla doluydu. Ruijerd hala şaşkındı ama yavaşça Sandor'u bıraktı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.