Sırlar ve Vedalar

O gece Nanahoshi ile konuştum. Ev sessizliğe bürünmüştü, diğer herkes mışıl mışıl uyuyordu. Sadece ay ışığı ve şöminenin aydınlattığı oturma odasında, kadeh şaraplarımızı yudumlarken yüz yüze oturmuştuk.

Konuşmamız havadan sudandı. Perugius'un hobileri, Sylvaril'in ona ne kadar bağlı olduğu gibi şeyler. Orsted ile Perugius'un pek iyi anlaşamadıkları ama yine de birbirlerini kabullendikleri... Mahalle dedikodusundan farksızdı. Hafif sohbetimizin ortasında, Nanahoshi daha ciddi bir konuya geçti.

"Rudeus, gerçekten de iyi bir adam olmuşsun."

"Öyle mi dersin?"

"Seni ilk tanıdığımda ilkokul çocuğu gibiydin. Sonraki görüşmemizde ortaokullu gibiydin. Hatta bir ara benden genç olduğunu düşünmüştüm... Ama şimdi gerçek bir yetişkinsin. Evli, çocuklu falan."

"Hadi canım, bunlar insanı yetişkin yapmaz ki."

Bu "çocuk" ve "yetişkin" muhabbetini pek anlamıyordum. Önceki hayatımda koca bir çocuktum, oysa fiziksel olarak büyümüştüm.

"Evet. Ama son zamanlarda benden daha yetişkin duruyorsun."

"Öyle mi dersin?"

"Evet. Çocuklarını, aileni ve daha birçok şeyi düşünüyorsun... Buna kıyasla ben hiç büyümemiş gibiyim..."

"Hayır, bu doğru değil."

Nanahoshi eskisine göre çok değişmişti. Önceden kimseyi yanına yaklaştırmazdı. O, yenilmez Sessiz Yediyıldız'dı.

"Eski Nanahoshi çocuklarımla oynamazdı."

"Belki... Ama bunun bir kısmı senin bana yardım etmen sayesinde oldu. O zamana kadar bu dünyanın insanlarıyla iç içe olmak gibi bir isteğim yoktu."

"Peki, eski dünyanda küçük çocuklara bakar mıydın?"

"Hmm... Muhtemelen... Hayır. Sanırım ders çalışmama engel olduklarını düşünürdüm. O zamanlar üniversite sınavları yaklaşıyordu."

Üniversite sınavları ve testler, öyle mi? Bu kelimeler kulağa nostaljik geliyordu.

"Acaba orada kaç yıl geçti..."

"Öğğ, bunu düşünmek bile istemiyorum..."

"Ah, kusura bakma."

Buraya geleli yaklaşık on beş yıl olmuştu. Eğer orada da on beş yıl geçtiyse, bu tıpkı Urashima Taro masalı gibi olurdu. Belki Nanahoshi geri ışınlandığı anda on beş yaş birden yaşlanırdı.

"Dürüst olmak gerekirse, orada pek zaman geçmediği hissine kapılıyorum."

"Nedenmiş o?"

Ona sarhoş kafayla düşündüklerimi anlattım.

"Seninle aynı gün o kamyon çarpmıştı bize, değil mi? Ama ben bu dünyaya neredeyse on yıl daha önce gelmiştim. Belki zaman burada ve orada farklı akıyordur. Eminim iyi olacaksın."

"Ha. Öyle mi dersin?"

Nanahoshi bir an bir şeyler düşünür gibi baktı.

"Bekle... Bir saniye. Aynı gün o kamyonun bize çarptığını söylerken ne demek istiyorsun?"

Eyvah.

"Yani sen de oradaydın mı demek istiyorsun?"

"Şey, yani..."

"Dur. Bekle. Bir dakika..."

Nanahoshi şakaklarına bastırıp gözlerini kapadı, sanki hatırlamak için çok uğraşıyordu. Aniden yüzünü kaldırdı.

"O şişko."

Ah, aah... Ne yaptım ben şimdi...?!

Kesin alkolün etkisiydi. Üstelik bunca zaman bu kadar dikkatli davranmışken... Hem de ne cüretle birine şişko dersin! Yani, evet, şişman olabilirim ama...

"Vay be, demek sendin. O adamın Rudeus'a dönüştüğünü düşünmek... Dur bir dakika, yani aslında yakışıklı mı oldun sen?"

Nanahoshi gözleri faltaşı gibi açılmış bir halde elini çenesine götürdü. Aman Tanrım. Şimdi tamamen uyanmıştı. Tiksineceğini sanmıştım ama şimdi nedense mutlu görünüyordu.

"Şey, affedersiniz, Bayan Nanahoshi... Ama şey, bunu diğerlerinden sır olarak saklayabilir misiniz acaba? Minnettar kalırım."

"Nedenmiş o?"

"Yani... Bilseler kimsenin benimle kalacağını sanmıyorum."

"Seni sırf görünüşün için seçtiklerini sanmıyorum, biliyorsun..."

"Yine de, sır olarak kalmasını tercih ettiğim şeyler var."

"Hmm... Haklısın."

Nanahoshi tekrar kanepeye oturdu. Gerçekten anlayıp anlamadığından emin değildim ya da konuyu uzatırsa yarın iş birliği yapmayacağımdan mı endişeleniyordu, bilemedim.

"Çünkü benim aksime, sen bir reenkarnasyon'sun."

"Evet."

Doğruydu, ben bir reenkarnasyon'dum. Eskisi gibi olamazdım. Geçmişimle ilgili her şeyi gömmek niyetinde değildim ama zorunda kalmadıkça da bahsetmeyecektim. Kaldı ki, eski halim utanç vericiydi. Geçmişte o sefil herif olmak beni bugünkü insan yapmıştı belki ama onunla gurur duymuyordum.

"Anladım. Kendime saklayacağım."

"Teşekkürler... Lütfen öyle yap."

Bu bana eski hayatımla ilgili bir şeyi daha hatırlattı.

"Doğru ya, az kalsın unutuyordum."

"Ne oldu?"

"Çünkü benim sır kimliğimi biliyorsun... Yani, tam da bu yüzden değil ama yine de—bunu eski dünyamdaki aileme ulaştırmanı rica ediyorum."

Bununla birlikte, masaya tek bir zarf bıraktım. Biraz kabarık olan mektup, kardeşlerime söylemek istediğim her şeyi içeriyordu.

Buraya geleli yirmi yıl olmuştu. Çok şey yaşamıştım. Başımı dik tutarak o zamanki halimden farklı biri olduğumu söyleyebilirdim. "Farklı" kelimesine vurgu yapıyorum, dikkat edin. Hiçbir şekilde kendime saygın biri demezdim. Mektubu hatalarım için özürlerle, paylaştığımız anıların hatırlatıcılarıyla, şimdi ne yaptığımla ve daha fazlasıyla doldurmuştum. Gerçi Nanahoshi o dünyaya bir günden az zaman geçmişken Japonya'ya inse, mektup saçmalık gibi gelebilirdi...

Olsun. Buna katlanabilirdim. Mektup sadece onlar için değildi, benim için ve söylemem gerekenler içindi.

"Anlaşıldı," dedi Nanahoshi, mektubu özenle cebine koyarken. "Oraya ulaşmasını sağlayacağım."

"Teşekkürler, sana güveniyorum."

Japonya'ya ışınlanacağının ya da ışınlandıktan sonra Japonya'ya geri döneceğinin garantisi yoktu. Yolculuk yıllar sürebilirdi. Kardeşlerim taşınmış olabilir ve bulunmaları imkansız olabilirdi.

Bu belirsizliklere rağmen başını salladı.

"Bir de bu," dedim, ona öncekinden çok daha ince başka bir mektup uzatarak. "Ne olur ne olmaz, eğer o dünyada yıllar geçmişse ve gidecek bir yerin, güvenecek kimsen yoksa... Bu mektubu eski kardeşlerime sana göz kulak olmalarını söylemek için yazdım. Azıcık bile olsa."

"...!"

Nanahoshi bu mektubu titreyen ellerle kabul etti.

"Ama ben yapamazdım..."

"Şey, bak, ben orada baş belasından başka bir şey değildim, bu yüzden seni doğrudan reddedebilirler... ama biliyorsun işte."

"Baş belası mıydın?"

"Evet, işsiz bir asalak."

Benden duyması daha iyiydi. Kardeşlerimle karşılaşırsa, onlar zaten ona anlatırdı.

Nanahoshi, sanki bir ezik olduğuma dair işaretler arıyormuş gibi yüzüme derinlemesine baktı. "İnanması biraz güç."

Belki de bu inançsızlık, ne kadar çok çalıştığımın bir kanıtıydı. Bu mutlu bir düşünce değil miydi?

"Pekala, eğer teklif ediyorsan, onur duyarım kabul etmekten," dedi Nanahoshi, mektubu göğsüne bastırıp başını eğerek. "Yaptığın her şey için sana ne kadar teşekkür etsem az."

Nanahoshi yarın evine dönecekti.

Deneyler kusursuz gitmişti. O büyü çemberi'nde en ufak bir hata bile yoktu. Ama yine de içimde atamadığım bir endişe kıvrılıyordu.

Olası her hazırlığı yapmış, yapabileceğimiz her hesabı tamamlamıştık. Nanahoshi kendinden emindi. Kimse başarısız olacağını düşünmüyordu.

Hala son bir endişe kaynağı vardı. Yüksek sesle adını anmaya cesaret ederek daha fazla yaymak istemediğim bir şeydi bu. Nanahoshi'nin de kalbinde mutlaka bildiği. Ve eğer biliyorsa, o da bahsetmeyecekti. Belki de zaten kontrol altına almıştı.

Bu yüzden öylece bıraktım.

"Yarın... seni evine gönderelim."

"Evet."

İnançların yeterince güçlüyse, gerisi sadece ayrıntıdır.


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.