Verilen Karar

Orsted’in verdiği yüzüğü kullanarak onunla iletişime geçtim. Yaklaşık bir saat sonra, kulübemin dışında, kenarda buluşmamızı söyleyen bir mektup aldım. Görünüşe göre, ben ona ulaştığımda hâlâ yakınlardaymış. Mektup göndermek yerine doğrudan gelip beni görebilirdi aslında…

Her neyse, emrettiği gibi anlaşılan yere gitmek üzere yola çıktım. Vardığımda onu kolları kavuşturmuş, uyukluyormuş gibi bir hâlde buldum. Belli ki beni bekliyordu. Daha erken gelmediğim için biraz suçluluk hissettim.

“Seni bu kadar beklettiğim için üzgünüm,” dedim.

“Hayır. Ben de az önce geldim.”

Yeni tanışmış bir çift gibiydik. Her neyse. En son görüştüğümüzden beri yaşananları, yeni Koruyucu Canavarımız Leo'dan başlayarak ona anlattım. Bunda bir sorun görmedi. Hatta bu kadar önemli bir hayvanın çağrıma kulak vermesine şaşırmıştı. Ailemin güvenliğinin Kutsal bir Canavar tarafından korunmasıyla garanti altında olduğunu söyledi. Anlaşılan Leo, sandığımdan daha büyük bir isimdi.

Kendi kendine, “Belki de Roxy’nin çocuğu gerçekten özeldir,” diye mırıldanması dikkatimi çekti. Bunu duyduğumda genişçe sırıttım.


Cliff’in onun lanetini kaldırmayı denemesini de önerdim. Orsted bunu denemeye istekli görünüyordu. Bu düzenlemeye göre, Cliff birkaç günde bir kulübeye gelip onun lanetine karşı koyabilecek büyülü bir eşya geliştirmek için çalışacaktı. Cliff’in çabalarının ne zaman sonuç vereceğini bilmediğimizden, Orsted’e bu süre zarfında ailemi rehin tuttuğu izlenimini sürdüreceğimi söyledim. Açıklamam boyunca ifadesiz kaldı, sonra sadece başını salladı. “Pekâlâ.”

Ariel’e henüz ulaşmadığımı itiraf ettiğimde, beni azarladı. Ona Eris ve Leo için endişelendiğimi ya da Ghislaine’i Ariel’le tanıştırmak için iyi bir fırsat beklediğimi söyleyebilirdim, zira bu ona yakınlaşmak için mükemmel olurdu, ama bunlar sadece bahaneler olurdu. Sahip olduğumuz bir aylık süreyi hafife almıştım. İhmalkâr davrandığımı kabul edebilirdim.

Ben oyalanırken Orsted, Perugius ile görüşmeye gitmişti. Perugius’tan Ariel’in taht mücadelesine destek vermesini istemiş, ancak reddedilmişti. Perugius, Ariel’in bu pozisyona uygun olduğundan emin olana dek duruşunu değiştirmeyeceğinde inat ediyordu.

Cidden cesur bir adamsın, Lord Perugius. Orsted’den epey korkmuş gibiydin, ama yine de onu kesin bir dille geri çevirdin. Buna hayran kalmamak elde değil.


Bunu bir kenara bırakıp Orsted’e Luke’un ziyaretinden bahsettim. Yardım çağrısının İnsan Tanrı adına olabileceğini ve Ariel’e yardım etme konusunda ne kadar endişeli olduğumu da dile getirdim. Son olarak, asıl planını değiştirme niyeti olup olmadığını sordum.

Orsted yılmadan, “Hayır. Ariel’i kral yapacağız,” dedi.

İnsan Tanrı’nın bu sonucu istediği ihtimalini reddetti. Ariel’in tahtta olması onun için son derece önemliydi. Luke ile nasıl başa çıkmamız gerektiğini sorduğumda, Orsted’in hemen bir cevabı yoktu.

Birkaç dakika düşündükten sonra nihayet mırıldandı: “Belki de onu öldürmeliyiz…”

Ağzım açık kaldı. Bunlar, bu kadar rahat söylenecek korkunç sözlerdi.

“Onu öldürecek misin?”

Orsted sessizdi, ama yüzündeki ifade korkunçtu.

Dur, hayır. O her zaman böyle bakar.

Bakışlarını masaya indirdi ve tek bir noktaya dik dik baktı – ya da bana göre, öfkeyle süzdü.

Evet, fikrimi değiştirdim. Kesinlikle korkunç bir yüz ifadesi takınmıştı.

“İnsan Tanrı’nın havarilerinden birinin ne yapacağı belli olmaz. Onu öldürmek, her türlü belirsizliği ortadan kaldırmanın en iyi yolu olur,” dedi Orsted.

“S-sanırım öyle…”

Luke’u öldürmek mi? Gereken her şeyi yapmaya kendimi zaten hazırlamış olmalıydım, ama midemin endişeyle düğümlenmesine engel olamadım. Luke, Ariel’e yardım etmek için bu kadar çabalarken biz onu öldürecek miydik? Elde ettiğim ve yaptığım her şeye rağmen, daha önce hiç kimseyi öldürmemiştim. Elbette, Begaritt’teyken bazı haydutlar büyümün hedefi olmuştu ve muhtemelen birkaçı ölmüştü, ama bunu yaparken gözlerinin içine bakmamıştım.

Yani ilk cinayetim Luke mu olacaktı? Cinayetle tanışmam bu şekilde mi gerçekleşecekti? Bu düşünce kanımı dondurdu. Aynı zamanda, içimin bir yanı başka seçeneğim olmadığını söylüyordu. Eğer düşman olacak ve aileme bir tehdit oluşturacaksa, ondan kurtulmak en iyisiydi. Duygularımın araya girmesine izin veremezdim. Sonra başıma iş açabilirdi.

Ama “başka seçeneğim yoktu” diye birinin canını almayı gerçekten haklı çıkarabilir miydim?

Burada ahlak dersi vermeye çalışmıyordum, ama bu fikir içime sinmiyordu. Bu düşünceye ne kadar tepki verdiğime bakılırsa, öldürme fikrine sandığımdan çok daha fazla karşıydım.


“Onun henüz İnsan Tanrı’nın havarilerinden biri olduğundan emin değiliz, değil mi?” diye sordum, sesim boş bir umutla titriyordu.

Orsted başını salladı. “Hayır. Luke’un eylemlerinin zamanlaması göz önüne alındığında, öyle olduğundan şüphe yok.”

“Bununla ne demek istiyorsun?”

“Perugius ile müzakere girişimleri henüz tamamen suya düşmedi ve kralın hastalandığı haberi de henüz onlara ulaşmadı. Yine de Luke, tam da bu anı seni bulmak için seçti. Bu açıkça İnsan Tanrı’nın işi.” Orsted son sözleri tiksintiyle tükürdü.

İnsan Tanrı’dan gerçekten de varlığının her zerresiyle nefret ediyordu.

“Öyleyse neden benden Ariel’e yardım etmemi istesin ki?” diye sordum. “Tam tersini yapması gerekmez mi? Eğer Ariel’in kral olmasını istemiyorsa, beni ondan uzak tutmaya çalışmalıydı.”

“Büyük ihtimalle bizi bir tuzağa çekmek için Asura Krallığı’ndan birini kontrol etmeye çalışıyor. Şu anda İnsan Tanrı seni doğrudan göremiyor, bu yüzden Luke’u kullanıyor. Bu, seni gözlemleme yöntemi. Sanki biri, diğer tarafta ne olup bittiğini duymak için kulağını duvara dayamış gibi düşünebilirsin.”

“Yani Luke beni mi izliyor?”

“Yaptığı tek şey bu olmayabilir,” dedi Orsted. “Bir noktada bir şeyler deneme ihtimali var. Ondan kurtulmak daha güvenli bir seçenek.”

Hareketlerim veya sözlerimle Orsted’in amacını ele verebilirdim. Hal böyleyken, İnsan Tanrı’nın beni gözetlemesi şaşırtıcı değildi. Ariel’e hedefine ulaşmasında yardım ederken Luke’u tamamen dışarıda tutmak imkânsız olurdu.

“Bir an için Luke’u öldürdüğümüzü varsayalım,” dedim. “Bunun Majesteleri’ni veya başkasını olumsuz etkilemeyeceğinden emin misin?”

Orsted gözlerini kıstı. “Ne demek istiyorsun?”

Orsted’in daha önce anlattıklarına dayanarak Luke’u öldürmenin olası sonuçlarını analiz etmeye başladım.

“Daha önce bahsettiğin bir adam vardı – Derrick Redbat’tı sanırım adı – başlangıçta başbakan olacaktı, ama artık aramızda değil. Onun yokluğunda, Ariel’in manevi destek için tamamen Luke’a bağımlı olması çok muhtemel.”

Ariel gerçekten de ona güveniyordu. Sylphie gibi başka hizmetkârları olsa da, Luke onun yakın destekçileri arasında en büyük rolü oynuyordu. Bu bir sevgi ya da romantizm değildi, daha çok Cliff ve Zanoba ile paylaştığım bağa benziyordu. Ne olursa olsun, bana asla ihanet etmeyeceklerinden emindim. Ariel de Luke hakkında benzer şeyler hissediyordu.

“İnsan Tanrı, Luke ile olan bağlantısını keşfedeceğimizi düşünmüş olabilir. Belki de tüm amacı bizi onu öldürmeye kışkırtmaktır,” dedim.

Luke ölürse Ariel’e ne olacağı belli olmazdı. İnsanlar zayıftı. Dışarıdan ne kadar güçlü görünseler de, doğru koşullar altında dağılacak kadar kırılgandılar. Bu konuda kişisel tecrübelerim vardı. Paul öldüğünde yolumu tamamen şaşırmış, kendimi kaybetmiştim.

Elbette, eğer tek istediğimiz bir kukla olsaydı, belki de Luke olmadan daha iyi olurdu.

İçsel tartışmamı sürdürürken Orsted’in ifadesini inceledim. Adam nihayet başını sallayarak onayladı, yüzü daha önceki kadar korkunçtu. “Bu gayet mümkün. Tanıdığım Ariel, Luke’a çok değer verirdi. O olmadan, krallığa giden yolda başarılı olamayabilir.”

Belli ki o da tahtta cansız bir kukla istemiyordu.

“Bu yüzden şimdilik Luke’u kendi hâline bırakmalıyız diye düşünüyorum,” dedim.

Evet, tamam, bu kısmen onu öldürmek istemediğim içindi. Ama Luke aynı zamanda Sylphie’nin en iyi arkadaşlarından biriydi ve kuzenimdi. İkimiz çok yakın olmasak da, ölmesini istemeyecek kadar bir bağımız vardı. Üstelik, en başta öldürme eylemine karşı kişisel bir tiksintim de vardı.

Belki de bunu sezmişti, Orsted sessizce yanıtladı: “Pekâlâ. Öyleyse senin tavsiyene uyacağız.”

“Teşekkür ederim.”


Orada bir kurşunu atlattım, ama sonunda yine de Luke’u öldürmek zorunda kalabilirdik. Eğer iş o noktaya gelirse, Sylphie bana kin duyabilirdi. Hatta boşanmaya bile yol açabilirdi. Bu düşünce midemi düğüm düğüm etti. Yine de, o köprüden geçmek zorunda kalma ihtimaline karşı kendimi hazırlamalıydım.

Her neyse, Luke meselesi hallolmuştu.


Konu açılmışken, aklımda başka sorular da vardı. “Daha önce İnsan Tanrı’nın aynı anda bir sürü insanı kontrol edemediğini söylemiştin, değil mi?” diye sordum. “Peki, aynı anda yaklaşık kaç kişiyi kontrol edebilir?”

Orsted laf arasında İnsan Tanrı’nın aynı anda koca bir kalabalığı kontrol edemediğinden kısaca bahsetmişti, ama bu birden fazla kişiyi kontrol edebileceği anlamına geliyordu, değil mi?

“Sana kesin bir sayı veremem, ama büyük ihtimalle üç kişi civarındadır.”

Sadece üç mü, ha? Beklediğimden az.

“Peki, bundan daha fazlasını kontrol etme ihtimali nedir?” diye sordum.

“İmkânsız değil, ama beni öldürmeye çalıştığında sadece üç kişiyi kullandı. Diğerlerinin hiçbiri doğrudan peşimden gelmedi. Muhtemelen sadece üç kişi olduğunu varsaymak güvenli.”

“Bunlar hangi üç kişiydi?”

“Kılıç Tanrısı, Kuzey Tanrısı ve bir İblis Kral.”

Ve anlaşılan, Orsted hepsinin oyununu bozmuştu.

Yedi Büyük Güç’ten ikisine ek olarak bir İblis Kral, ha? Bu kadar ateş gücü bile Orsted’den kurtulmaya yetmediyse, İnsan Tanrı’nın o rotadan vazgeçmesine şaşmamak gerek.

Üzerime böylelerini salarsa, muhtemelen hiç şansım olmazdı. Gerçi yapabilseydi, zaten şimdiye kadar yapmış olurdu. Bunun yerine, bana yaptığı gibi, insanların kaderlerini uzun zaman dilimlerinde yavaş yavaş değiştirdiğinden şüpheleniyordum.

Herhalde Rube Goldberg makinesi videolarının büyük bir hayranı olurdu.

“Acaba neden sadece üç kişiyi kontrol edebiliyor…” diye mırıldandım.

“Çünkü öngörü yeteneklerinin sınırı bu.”

“Yani aynı anda sadece üç kişinin geleceğine bakabiliyor ve daha fazlası imkansız mı demek istiyorsun?”

“Aynen öyle.”

Geleceklerine bakmadığı takdirde dört kişiyi kontrol edebileceği anlamına mı geliyordu bu, diye düşündüm.

Yok canım, hile yapıp geleceğe bakabilen biri, o özel yeteneğinden vazgeçerek asla kumar oynamazdı. Sadece üç kişiyi kontrol edeceği ve daha fazlasını yapmayacağı varsaymak mantıklıydı.

“Yani Luke o üç kişiden biriyse, bu da kontrolü altında iki kişi daha olduğu anlamına geliyor,” diye çıkarım yaptım.

“Şu an üç kişiyi kontrol ettiğine dair hiçbir kanıt yok.”

Omuz silktim. “Haklı olabilirsin ama Asura Krallığı’nda en az bir kişiyi parmağının ucunda tuttuğuna dair iyi bir şans olduğunu düşünüyorum.”

“Neden böyle düşünüyorsun?” diye sordu Orsted.

“Eğer İnsan Tanrı gerçekten Ariel’in tahta geçmesini istemiyorsa, ona karşı çıkan ve onunla birlikte çalışan birini kontrol etmesi mantıklı olur. Bilgi toplamak ve yaymak için mükemmel, değil mi?”

“İnsan Tanrı’nın o kadar ileri gitmesine gerek yok… Hayır, sanırım hareketlerini muhalefete bildirmekte bir değer var.” Başlangıçtaki reddine rağmen, Orsted kendini benimle aynı fikirde olmaya ikna etti.

Ama şimdi düşününce, İnsan Tanrı insanların kalplerini görebiliyordu. Belki de bilgi toplamasına gerek yoktu. Ariel’in gelecek beklentileri benim varlığım sayesinde görüş alanından gizlenmiş olsa da, bizi göz kulak olabilecek biri onun için fazlasıyla yeterliydi.

“Tamamen başka bir şeye karışmış olması pekala mümkün,” diye kabul ettim. “Mesela, evden çıktığımda aileme saldırmak için bekliyor olabilir.”

“Kutsal Canavar ailenin koruyucusu olarak hizmet ederken, İnsan Tanrı onların peşine kolayca düşemez. O yaratığın yeterli gücü var, bu konuda endişelenmene gerek yok.”

Ona dik dik baktım. “Arumanfi’den daha mı güçlü?”

Orsted homurdandı. “Perugius’un ruhları yanına bile yaklaşamaz.”

Leo henüz kendini kanıtlamamışken söylediklerine inanması zordu ama bu, Ejderha Tanrısı konuşuyordu. Elbette, söylediklerine güvenebilirdim. Dürüst olmak gerekirse, her iki durumda da bilmemin bir yolu yoktu.

“Konudan saptım,” dedi Orsted. “İnsan Tanrı’nın Krallıkta bir kuklası olduğu konusunda muhtemelen haklısın.”

Başımı salladım. “O zaman zaferin anahtarı bu kişiyi bulup ortaya çıkarmak olacak, öyle mi varsayıyorum?”

“Gerçekten de. Üçüncü havarisi hakkında hiçbir şey bilmiyorum, bir tane bile olsa. Bu kişi ayrı çalışıyor ve Asura tahtıyla ilgisiz olabilir. Teyakkuzda ol.”

İnsan Tanrı’ya karşı zafer elde etmek için, onun üç kuklasını tespit etmeli, onları yenmeli ve bu süreçte kendi hedeflerimizi başarmalıydık. Muhtemelen bu süreci defalarca tekrarlamamız gerekecekti. Şimdiki hedefimiz Ariel’i tahta çıkarmaktı. Henüz doğrulanmamış olsa da, Luke büyük ihtimalle onun uşaklarından biriydi. Diğer ikisinin kimlikleri ise bir sır olarak kalıyordu.

“Mutlak bir kesinlikle onun tarafında olmadığını bildiğin biri var mı?”

İmkansızı istediğimi bilerek sordum bunu. İnsan Tanrı’nın kuklaları kim olursa olsun, hedeflerimiz değişmeyecekti. Yine de, Zanoba veya Cliff’i kontrolü altına alır ve Orsted beni onları öldürmem için görevlendirirse, ne yapacağımı bilemezdim. Yıkılırdım.

“Ailen onun etkisinden güvende. Giydiğin bilekliğe ek olarak, Koruyucu Canavar’ın da himayesindeler.”

“Peki ya Cliff ve Zanoba?”

Kısa bir duraksamadan sonra, “Olası hedefler olabilirler. Onların etrafında dikkatli ol,” dedi.

Ciddi misin? Duymak istediğim cevap bu değildi.

“Onların onun eline düşmemelerini sağlamak için yapabileceğimiz bir şey var mı?” diye sordum.

Orsted başını salladı. “Hayır. Gerekli görürsen, kendini İnsan Tanrı olarak adlandıran birinin sözlerine kulak vermemeleri konusunda uyarabilirsin. Gerçi pek bir faydası olacağını sanmıyorum.”

Faydasız yani, öyle mi? Bu beni zora sokuyor.

Şans meselesiydi. İnsan Tanrı herkese rastgele musallat olmuyordu. Zanoba ve Cliff’in onun hedeflerinden biri olmasınlar diye—başka bir tanrıya—dua etmekten başka çarem yoktu.

“Şimdilik,” dedim, konuyu değiştirerek, “Ariel’e krallık yolunda yardım etmek için Perugius’un desteğini almak için çalışmalıyım, değil mi? Bu plan değişmedi?”

“Doğru. Yine de İnsan Tanrı’nın havarisine karşı tetikte olmalısın. Eğer bir şey önermeye başlarsa, bana hemen haber ver.”

“Pekala.”

En azından saldırı planımız şimdilik aynı kaldı.

“Her neyse, Ariel kendini epey köşeye sıkıştırmış gibi görünüyor.” Çenemi okşadım. “Anladığım kadarıyla, Perugius’un fikrini değiştirecek hiçbir şeyi yok.”

“Hmm.” Orsted sadece homurdandı.

“En son ikisiyle birlikteyken, sanırım ona kral olmak için gerekli unsurun ne olduğunu sormuştu ve o da yeterince cevaplayamamıştı.”

“Ah, evet. Ne kadar da Perugius’a özgü bir soru.”

“Sen… cevabı biliyor musun acaba?” diye sordum.

Orsted bana dik dik baktı.

Eyvah! Bana kötü kötü bakmana gerek yok. Anladım. Bu, kral olmak istiyorsa aşması gereken bir engel, değil mi?

“Hiçbir fikrim yok,” dedi. “Ancak, Perugius’un taht için desteklediği tek kişi Gaunis Freean Asura’ydı. Onu araştırırsan, sana doğru yolu gösterecek bir ipucu bulabilirsin.”

Dur, sen de mi bilmiyorsun? Neyse, en azından bir ipucu verdin.

“Pekala. O zaman ben de işimi halletmeye gideyim.” Bu, Ariel ile iletişime geçmek için kullanacağım kozdu.

Ben ayrılmadan önce, Orsted bana büyülü eşyalarından birini ödünç verdi. Ödünç verdi diyorum çünkü o buna hediye dese de ben iş ekipmanı olarak görüyordum. Bir cüppeydi ve yaratılışında hiçbir payım olmasa da uygun bir şekilde griydi. Giydiğimden biraz daha koyuydu.

“Bu cüppeyi ulu Bilge Titiana bir milenyum önce giymişti,” dedi Orsted. “Ölüm Engereği Faresi derisinden yapılmış, büyülü ipliklerle dokunmuş. Yüksek büyü direncine sahip ve bıçak geçirmez. Büyük ihtimalle uzun bir süre bir labirentte bırakıldıktan sonra büyülü bir eşyaya dönüştü ve giysiyi giyenin ağırlığını yarı yarıya azaltma yeteneği geliştirdi; yani gerekirse rüzgar gibi hareket edebilir. Savaş Aurası kullanamadığın için işine yarayacaktır.”

Söylediklerine inanılacak olursa, oldukça inanılmaz bir eşyaydı.

“Yani…” Dudaklarımı yaladım. “Bunun gibi bir şey ne kadar ederdi?”

“Bunu en son görüştüğümüzden bu yana geçtiğimiz birkaç gün içinde Ejderha Halkı’nın Deposu’ndan aldım. Satsaydın iyi bir miktar kazandırırdı ama kendini koruyabilmen için sana veriyorum. Giymelisin.”

Of. Beni avucunun içi gibi okudu.

Ejderha Halkı’nın Deposu neydi acaba diye düşündüm. Orada bunun gibi bir sürü eşya mı depolanmıştı? Muhtemelen evet. Gözümde canlandırdım—tekmeledikleri her hazine sandığını açabilen çizmeler, gizli odaları ortaya çıkarabilen bir trompet…

Her neyse, bu cüppe savaş yeteneğimi artıracaktı. Büyülü Zırhım’dan büyük bir düşüştü elbette ama bu boşluğu kendi bilgim ve cesaretimle kapatabilirdim.

Bekle, ama bu ikisine de sahip değilim. Ah, neyse, yine de elimden gelenin en iyisini yapmalıyım.

Bu gece, Sylphie’yi odama çağırdım. Ariel’e yardım edecektim, bu yüzden önce eşimle konuşmam gerekiyordu. Sylphie ciddi bir mesele olduğunu hissetmiş olmalıydı çünkü geldiğinde pijama yerine normal kıyafetleriyleydi. Açacağım konuyu düşününce bu benim için sorun değildi.

“Peki, Rudy, ne konuşmak istemiştin?” diye sordu Sylphie, ifadesi temkinliydi.

Temkinli olmasını pek yadırgayamazdım. Son birkaç seferdir onu buraya resmi olarak çağırdığımda, ona saçma sapan şeyler olarak düşündüğü şeyleri aktarmak içindi.

“Sylphie, doğrudan konuşacağım,” dedim.

“Pekala.”

“Prenses Ariel’e kral olma yolunda yardım etmem emredildi.”

Şüpheyle kaşlarını çattı, sonra yüzü aydınlandı ama neredeyse aynı hızla tekrar kaşlarını çattı. “Emredildi mi?” diye tekrarladı.

“Aynen öyle.”

“Yani kendi özgür iradenle yapmıyorsun yani?”

“Kararları veren Orsted.”

Tavrı tamamen değişti. Orsted’in dahil olduğu gerçeğini söylemek konusunda tereddüt etmiştim ama geçmişte ona yaptığım şeyler yüzünden çok suçluluk duyuyordum. Bu sefer, en azından, ona güvenmek ve gerçeği söylemek istedim. Burada konuştuğumuz kişi onun yakın arkadaşlarından biriydi.

Sylphie bir an ağzı açık bana baktı, sonra çenesini kapatıp gözlerini kıstı. “Peki Prenses Ariel’i kral yapmasındaki amacı ne? Bundan bir şekilde fayda sağlayacak mı?”

“Benim aracılığımla Asura Krallığı ile bağlantılar kurmasını sağlayacak. Şu an bir şey istiyor gibi görünmüyor ama gelecekte yardım isteyebilir.”

“Ama o Ejderha Tanrısı. Büyülü Zırhını kullandığında bile seni perişan edene kadar döven kişi. Asura Krallığı’nın dünyanın en güçlü ülkesi olarak görüldüğünü biliyorum ama onun gibi birinin neden onlarla böyle ilişkiler kurmak isteyeceğini anlayamıyorum.”

“Sadece siyasi etkiyle çözülebilecek, tek başına güçle değil, bazı meseleler var,” diye mantık yürüttüm. “Orsted’in bunu emrinde istemesi gayet doğal, böylece ihtiyaç duyduğunda kullanabilir.”

Bu, yalnızca bir ön hazırlıktı. Açıklaması güçtü fakat Ariel'i şimdi tahta çıkarmak, yüz yıl sonra faydalarını görmesini sağlayacaktı. Orsted, geleceğin nasıl şekilleneceğine dair bütünsel bir resme sahipti. Ariel'i en nihayetinde nasıl kullanacağını ya da onu hiç kullanıp kullanmayacağını bilmiyordum. Gelecekteki benliğimin günlüğünde okuduğuma göre, Ariel'in kral olması İnsan Tanrı'nın işini zorlaştıracaktı. Bu yüzden onu tahta çıkaracaktık. Elbette, bunun bir kısmı İnsan Tanrı'nın sinirini bozmak içindi ama aynı zamanda rakibinin istediğini yapmasına izin vermemek de savaşın temel bir kaidesiydi.

Bu plan, benim için olduğundan çok daha fazlasını ifade ediyordu Orsted için. Aslına bakılırsa, benim için neredeyse hiçbir anlamı yoktu. Bana göre eksileri artılarından ağır basıyordu. Ariel'in tahta geçmesine yardım edersem, herkes beni onun destekçilerinden biri olarak gösterecekti ve bu da soylu siyasetinin o yapışkan, yozlaşmış bataklığına çekilmek anlamına geliyordu. Şahsen, krallıkta bir yer edinmek, bu işlere bulaşmaya değmezdi.

Hayır, Ariel'e yardım etme arzum tamamen kişiseldi. Bana çok yanımda olmuştu ve ona borcumu ödeme vakti gelmişti. Belki de artıları ve eksileri düşünmek yerine, meseleye daha basit bir açıdan bakmak daha iyiydi. Ariel kral olursa havalara uçardı. Sylphie, yakın arkadaşı hedefine ulaşmayı başarırsa havalara uçardı. Ve eğer İnsan Tanrı'nın emellerine ulaşmasını engellemeyi başarırsak, Orsted de memnun kalırdı. Ben de kazançlı çıkardım; Sylphie'nin bana olan sevgisi derinleşir, Orsted de işe yararlığıma ikna olurdu.

Evet, en doğrusu böyle düşünmek.

“Şey, Orsted’in gelecekteki talepleri bir yana, bu noktada Prenses Ariel’in yalnızca kazançlı çıkacağını düşünüyorum,” dedim.

“Hmm…” Sylphie elini çenesine attı. “Şey, evet, sanırım haklısın. Asura Krallığı’nda birçok tatsız tip var ve eğer bunu kötüleri birbirine düşürmek olarak düşünürsek, kötü bir hamle sayılmaz.”

Vay canına. Sylphie lafını esirgemiyordu. Orsted hakkında gerçekten ne düşündüğünü merak ettim. Kötü bir adama benzediğini kabul ediyordum ama düşündüğümden daha da tehditkâr ve güvenilmez mi geliyordu gözüne? İlk gördüğünde birini öldürebilecek biri gibi miydi sence?

Tamam, sonuncusuna itiraz edemem.

“Prenses Ariel, onun yardımını kabul edip etmeyeceğimize karar vermeli,” dedi, gözlerini kısarak. “Şahsen, bize ihanet etmeyeceğine dair bir garanti istiyorum.”

“Bir garanti mi?”

“Evet. Bize ihanet etmeyeceğinden neden bu kadar eminsin?”

Aslında emin değildim. Hatta benden bir şeyler gizlediği aşikârdı. Ama en azından İnsan Tanrı’dan daha güvenilir geliyordu. Onu çağırdığımda anında geliyordu.

“Yapmayacak demem doğru olmaz,” dedim, “ama bana karşı dürüst davrandığına inanıyorum. Ona karşı çalışmadığım ve işe yarar olmaya devam ettiğim sürece, düşmanımız olacağını sanmıyorum.”

“Sen öyle diyorsan…” Dudaklarını büzdü, tam olarak ikna olmamış bir haldeydi. “Pekala, Orsted’e güvenilip güvenilemeyeceği meselesini şimdilik kapatıyorum.”

“Emin misin?”

“Tartışmaya devam etmemiz bir işe yaramaz, değil mi? Ve ona güvendiğin ortada.”

Omuz silktim. “Evet, doğru.”

“Buna devam edersek sadece bitmek bilmeyen bir söz dalaşına gireriz.” Sylphie derin bir nefes aldı, sırtını dikleştirdi ve gözlerini bana tekrar dikti. “Daha da önemlisi, planlarını konuşmalıyız sanırım. Sen – ya da daha doğrusu Orsted – onu nasıl tahta çıkarmayı düşünüyorsunuz?”

Sylphie alışılmadık derecede ciddiydi. Şu an karım olarak değil, Ariel’in koruması olarak buradaydı. Bu, nadiren şahit olduğum bir yanıydı. İfadesi, doğal erkek çocuksu mizacıyla birleşince, onu seçkin bir asilzade gibi gösteriyordu.

“Şimdilik, onu desteklemesi için Lord Perugius’u ikna etmeyi düşünüyoruz.”

“Ama eğer Ejderha Kralı ile Ejderha Tanrısı arasında bir karşılaştırmaysa, ikincisi – yani Orsted – daha üstün konumda olmaz mıydı? Yine de Perugius’u bize yardım etmeye ikna etmek mi istiyor?”

Başımı salladım. “Lord Perugius’un Asura Krallığı’nda daha fazla siyasi etkisi var ve sözlerinin oradaki insanlar üzerinde daha fazla ağırlığı var. Aksine, Orsted’in Asura’da kesinlikle hiçbir otoritesi yok.” Sadece adamın bizzat bana anlattıklarını tekrarlıyordum.

“Ama Lord Perugius kolay kolay ikna olacak gibi değil. Prenses Ariel ne derse desin, onu dinlemez. Luke ve ben onun adına onu ikna etmeye çalıştık ama boşuna oldu.”

“Evet, işler oldukça çetin görünüyor.”

Perugius, Orsted’in ona yardım etme isteğini bile geri çevirmişti. Ejderha Kralı’ndan ne kadar korktuğunu düşününce, her emre boyun eğeceğini sanmıştım ama durum hakkında kendine özgü görüşleri olduğu belliydi.

“Ama,” diye devam etti Sylphie, “Zanoba onun gözüne girmiş anlaşılan. Hatta sana da ısınmış gibi, Rudy. Aradaki fark ne ola ki?”

“Tahmin etmem gerekirse, ikimizin de kral olma peşinde olmamamızdan kaynaklandığını söyleyebilirim,” dedim.

“Tahta göz dikmek onu bir şekilde gücendiriyor mu?”

Biraz basitti ama Perugius’un krallara dair kişisel görüşünden pek de farklı değildi.

Sylphie içini çekti. “Acaba en başından beri ona yardım etme niyeti hiç olmadı mı?”

“Hayır, eğer öyle olsaydı, onu doğrudan reddederdi. Onu sınıyor gibi görünüyor.”

“Gerçekten mi? Hmm…” Sylphie kollarını kavuşturdu ve başını eğdi.

“Her neyse, önümüzdeki birkaç gün içinde Prenses Ariel ile doğrudan konuşmama izin verirsen memnun olurum. Sakıncası var mı?”

“Elbette. İşleri senin için ayarlarım. Luke’a da haber veririm. İkimiz de konuşmanızda hazır bulunacağız. Sakıncası yok, değil mi?”

Başımı salladım. “Bana uyar. Ancak, Orsted’in katılımını sır olarak saklamak ve bunu sizinle Luke’un beni ikna etmesiyle yardım ediyormuşum gibi göstermek istiyorum. Yapabilir misin?”

“Neden Orsted hakkındaki gerçeği gizleyelim ki? Artık onun emrindeki olduğuna göre, bunu emirle yaptığını bilmek Prenses Ariel’e gönül rahatlığı verebilir.”

Başka bir deyişle, Ejderha Tanrısı’nın desteğine sahip olduğunu duymak içini rahatlatırdı. Ancak, İnsan Tanrı’nın havarisinin – yani Luke’un – kesinlikle gerekenden fazla bilgiye sahip olmasını istemiyordum. Onun bir kukla olup olmadığını henüz doğrulamamış olsak bile.

“İnsan Tanrı’nın gözü kulağı her yerde olabilir. Orsted’in hedeflerini ve emirlerini ihtiyatlı tutmak isterim.”

Sylphie duraklayıp sordu, “Orsted bu İnsan Tanrı denilen kişiyle savaşıyor, değil mi? Gerçekten bu kadar kötü mü?”

“Kötü olsun ya da olmasın, Roxy’yi öldürmeye çalıştı, seni hedef almaya çalıştı ve beni Orsted’e karşı kışkırtarak ortadan kaldırmaya çalıştı. Bizim düşmanımız o.”

“Ne? Beni mi hedef almaya çalıştı?” Başını hızla çevirdi, etrafımıza göz gezdirdi. “Hala peşimde mi?”

“Bilemem ama pes ettiğinden şüpheliyim.”

“Bu durumda, tetikte olacağım,” dedi Sylphie.

“Özellikle geceleri.”

Sylphie kıkırdadı. “Bu kasabada geceleri peşime düşmeye çalışacak tek kişi sensin, Rudy.”

Hahaha, evet, haklıydı. Belki de bu gece tam da bunu yapmalıyım.

Her neyse, en azından Ariel ile buluşma planımızı netleştirmeyi başardık.

“Peki, Rudy…”

Konuşmanın bittiğini sanmıştım ama Sylphie devam etti. “Majesteleri’ne yardım edeceksen, bu Asura Krallığı’na da gideceğin anlamına geliyor, değil mi?”

“Evet, elbette gideceğim. Perugius’u yardıma ikna edip sonra onu gönderip meseleden elimi yıkayamam.”

Ayrıca, İnsan Tanrı’nın krallıkta pusuya yatırdığı havarisi kimse onu yenmem gerekecekti. Bir de bu Tristina denen kişinin izini sürmem gerekiyordu. Bu da Orsted’e gidip gitmem gerektiğini danışmama bile gerek olmadığı anlamına geliyordu. Belli ki gitmem şarttı.

“Beni de yanında götürmeni istiyorum,” dedi Sylphie.

“…Ne?”

“Muhtemelen burada kalıp Lucie’ye bakmamı istediğini biliyorum. Prenses Ariel ve Luke’un da burada, Sharia’da yaşamaya devam etmemi istediğini biliyorum. Ama dürüst olmak gerekirse, yardım etmek istiyorum. O kadar uzun zamandır onlarlayım ki.” Uzandı ve elimi tuttu, yumuşak parmakları benimkileri sıkıca kavradı. “Lütfen, Rudy. Beni de yanında götürmeni istiyorum.”

Elini sıktım. Açıkçası, kalmasını istiyordum. Bu muhtemelen bencilliğimin konuştuğu bir andı ama onun emniyette olmasını, Lucie’ye bakabileceği bir yerde olmasını istiyordum. Beni yanlış anlama, bir kadının hayattaki yerinin erkeğinin arkasında sessizce durmak olduğunu düşünen tiplerden değilim. Sadece… İzah edemiyordum ama Sylphie’nin tehlikede olmasını istemiyordum.

Yine de, Sylphie yıllarını Ariel ve Luke’un yanında geçirmişti. Yer Değiştirme Olayı’ndan beri yoldaşlık etmişlerdi. Onlar Sylphie için Ruijerd’in benim için ifade ettiği şeydi ve eğer Ruijerd kendini zor bir duruma düşürseydi, her şeyi bırakıp yardımına koşardım. Bana bu kadar çok şey yaptıktan sonra ona bu denli borçluydum. Elbette, ona yardım etme ile ailemin hayatını koruma arasında bir seçim yapmak zorunda kalsaydım tereddüt ederdim ama o hala önceliklerimin başında geliyordu. Sylphie’nin Ariel ve diğerleri hakkında da aynı şeyleri hissettiğinden emindim. Aile hala onun için önemliydi ve Lucie’yi büyütmeye yardım etmesi gerektiğini biliyordu. Buna rağmen, arkadaşları yardıma ihtiyaç duyduğunda, onlar için orada olmak için elinden gelen her şeyi yapmak isterdi. Bu son derece doğaldı.

“Pekala,” dedim. “Öyleyse bana desteğini ver, Sylphie.”

“Tamam!” Sylphie’nin yüzü aydınlandı, ağzı genişçe sırıtarak kulaklarına vardı.

İşte o an, İnsan Tanrı’nın bana söylediklerini hatırladım – Sylphie’nin Asura Krallığı’nda öleceğini. Bu ihtimali düşünmekten nefret ediyordum ama bu onun ömrünü kısaltacak mıydı acaba? Fazla mı düşünüyordum? Tarihin akışı değişmişti. İşler gelecekteki benliğimin günlüğünde yazıldığı gibi gitmeyebilirdi. Yine de, bunu söylemek zorundaydım.

“Sylphie.”

“Evet?”

“İnsan Tanrı doğrudan işe karışmayacak ama bize engel olmak için başka insanları kullanacak.”

“Yani seni Orsted ile savaşmak için kullandığı gibi mi?” diye sordu.

“Kesinlikle.”

Sylphie kaşlarını çattı. “O zaman onun kontrolü altında olabilecek herkesten sakınmalıyız.”

“Doğru. Ama… şey, sana yakın biri olabilir.”

“Bana yakın biri mi?” Gözlerini kırpıştırdı. “Kim gibi?”

“Luke gibi.”

Yüzü sertleşti. “Rudy, bu söz konusu bile olamaz. Eğer Orsted Prenses Ariel’i kral yapmak için çalışıyorsa, İnsan Tanrı da bunu baltalamaya çalışacaktır, değil mi? Yani onu durdurmaya uğraşacak. Bu durumda Luke’un peşine düşmesi imkansız. Luke, Prenses Ariel’e asla ama asla sırtını dönmez.”

“İnsan Tanrı onu tatlı dille ikna etmenin bir yolunu bulabilir. İnsanları yoldan çıkarma konusunda ustadır.”

Sylphie bana dik dik baktı. Bakışlarında ölümcül bir düşmanlık sezdim. Muhtemelen bana böyle baktığını ilk kez görüyordum.

“Eğer Luke kendini kaybeder ve Majestelerine zarar vermeye kalkarsa…” Sesi kısıldı. “O zaman onu öldürürüm.”

Bunu öyle bir kararlılıkla söylemişti ki içimi ürpertti. Onu ilk kez bu kadar korkutucu bulmuştum.

“Ne Luke ne de ben Majestelerine ihanet etmek isteriz,” diye devam etti Sylphie. “Eminim ki o, biri tarafından aldatılıp Prenses’i sırtından vurmaktansa ölmeyi tercih eder. Ben de öyle.”

Onun ne hissettiğini anlayabiliyordum. Eğer ben Ruijerd’e zarar verecek bir şey yapsaydım, Eris bile bana karşı gelebilirdi. Burada da durum aynıydı.

“Anlıyorum. Durup dururken bunu açtığım için üzgünüm,” dedim.

Sylphie başını salladı. “Hayır, özür dilemene gerek yok. Beni uyardığın için minnettarım.” Sakince gülümsedi.

Onun yüzündeki bu ifadeyi görmek, sonunda kendimi hazırlamama yardımcı oldu. Luke’un ölmesi gereken bir zaman gelirse, bunun Sylphie’nin ellerinden olmasına izin veremezdim. Bu işi yapması gereken ben olmalıydım.


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.