Yüzen kaleye vardığımda Ariel bahçede bir çay partisi veriyordu. Sylvaril servis yapıyordu ama Perugius ortalıkta yoktu. Onun yerine Nanahoshi, Majestelerinin karşısında oturuyordu.
"Çay partisi verebildiğine göre durumundan pek endişe duymuyor olmalı," diye düşündüm ama hemen ardından yanıldığımı anladım. Ariel'in yüzünde fazla mesai yapmış bir maaşlı çalışanın bitkin ifadesi vardı.
Hımm, Luke'un yüzündeki bitkinlikle birebir örtüşüyor.
Ariel, yüzüne zarif bir gülümseme takınmaya çalışsa da gözaltı torbalarını gizleyemiyordu. Köşeye sıkışmış hissettiği belliydi. Nanahoshi'ye bakışları adeta "Hadi, neyim var diye sor bana! Sor!" diye haykırıyordu.
Nanahoshi onu tamamen görmezden geldi. Hatta orada oturmaktan rahatsız olduğu belliydi. Bir çay partisi davetini doğrudan reddetmezdi ama aynı zamanda Ariel ile Perugius arasındaki bu karmaşık duruma sürüklenmek istemediği de açıktı.
Tembel başrol arketipinin bir afiş kızı olsaydı, bu kesinlikle Nanahoshi olurdu.
Olay yerinden kaçma nedeninin tek sebebi, Ariel'in ölüm döşeğindeyken ona destek teklif etmesiydi. Ariel bize sadece büyülü aletinin kullanımını ödünç vermiş olsa bile, bu yine de bir yardım sayılırdı.
"Ah, Rudeus." Nanahoshi'nin ifadesi beni gördüğü an rahatladı. "Şuraya gelip biraz oturur musun?"
İki kızın arasına oturdum. Sylvaril fırsattan istifade bana bir fincan çay doldurdu. Fincanı önüme çarparak koyduğunda çıkan ses, onun gibi zarif biri için alışılmadık derecede sertti. Ona doğru baktığımda, maskesinin ardındaki soğukluğu hissedebiliyordum. Belki de Arumanfi'yi yanlışlıkla çağırmamdan dolayı sinirliydi.
Üzgünüm bunun için…
"Pekala, Rudeus, lütfen devam et," diye mırıldandı Sylphie, Ariel'in arkasında yerini alırken. Ariel onun varlığı sayesinde biraz daha rahatlamış görünüyordu.
Etrafıma bakındım ve arka planda Luke'u fark ettim. Buraya gelmeden önce onunla konuşmuştum. Prensesle iş birliği yapacağımı söylemiştim ve o da sevinçten havalara uçmuş, beni ikna etmeyi başardığı için Sylphie'ye iltifatlar yağdırmıştı.
"Pekala, Lord Rudeus," dedi Ariel. "Bayağı oldu görüşmeyeli. Ejderha Tanrı Orsted'in astı olduğunuz için sizi tebrik ederdim ama sormam gerek… Bu doğru bir seçim miydi, emin misiniz?" Sözlerinde her zamanki canlılık yoktu. Belirsiz konuşuyordu. Belki de Sylphie, Orsted hakkında ona zaten kötü konuşmuştu.
"Teşekkür ederim. Güçlü birinin hizmetinde olmak belli bir iç huzuru sağlar. Bu sadece benim için değil, herkes için geçerli," diye yanıtladım.
"Siz de oldukça güçlüsünüz. Sanırım benzer güce sahip insanlar birbirine çekilir. Benim gibi birine yüz bile vermezdi."
Vay canına. Kendini gerçekten küçümsüyor. Görünüşe göre işler oldukça kasvetli bir yöne gidiyor.
"Hey," diye fısıldadı Nanahoshi, böğrüme dürterek. "Orsted dün beni görmeye geldi."
"Evet? Ne oldu?"
"Ondan özür diledim ve beni affetti. İlişkimizi sürdürmeyi umduğunu söyledi."
"İyi haber," dedim.
Kısa bir konuşmaydı ama Nanahoshi'nin üzerinden büyük bir yük kalkmış gibiydi. İnsanlar sık sık, "Eğer özür dilemek her şeyi çözseydi, polise gerek kalmazdı," derlerdi ama ben çoğu şeyin samimi bir özürle çözülebileceğini savunurdum. Şahsen, beni kandıran, tuzağa düşüren ve neredeyse öldürten birini affetmeye gönüllü olmazdım… Ama bu, Orsted'in ne kadar cömert olduğunu gösteriyordu.
"Ben de Lord Orsted'i görme fırsatı buldum," dedi Ariel, sesi bir çan gibi hoştu. Sesinde tuhaf bir karizma vardı, insanı söylediklerine kulak vermeye itiyordu. O da çok güzeldi. Sarı saçları, şimdiye kadar gördüğüm herkesten daha parlaktı. Güzelliğin ta kendisiydi. Etrafım çekici erkek ve kadınlarla doluydu ama onları objektif olarak puanlamak gerekseydi, Ariel zirvede yer alırdı. O sıradan bir güzellik değildi; adeta bir sanat eseriydi. Sanki bir tablodan çıkıp gelmişti. Gerçi şu an her zamanki enerjisinden yoksundu ama bu da ona bitkin bir dulun geçici ışıltısını veriyordu.
"O korkunç bir adam," diye devam etti Ariel. "Onu sadece uzaktan bir anlığına gördüm ama bu bile tüylerimin diken diken olmasına, tehlikeli olduğunu haykırmasına yetti."
Anladım, yani onu zaten görmüş.
O zaman onun emirleri altında çalıştığımı söylemek iyi bir fikir olmayabilirdi ama belki de fark etmezdi. Zaten onun astı olduğumu biliyordu.
Ariel devam etti. "Bu dün oldu. Leydi Nanahoshi ile çay içtikten sonra evine gitti. Tüm zaman boyunca kötü bir ruh halinde görünüyordu ama Leydi Sylvaril üzerine biraz çay döktüğünde ona hiç kızmadı."
Sylvaril Orsted'in üzerine çay mı döktü? Bunu bilerek yapmış olamaz, değil mi? Hayır, o kadar korkmuş olmalı ki eli kaymıştır.
"Ortam inanılmaz gergindi ama Leydi Nanahoshi'nin yüzünde daha önce hiç görmediğim kadar sıcak bir gülümseme vardı. Lord Orsted'in görünüşüne ve tavrına rağmen, oldukça cömert ve açık fikirli olmalı."
…Bir dakika, gerçekten mi? Bunu duymak beni şaşırttı. Belki de lanet, diğer herkes üzerindeki kadar etkili değildir onda. Bu en azından bizim lehimize. Yoksa bu, İnsan Tanrı'nın işi mi?
Gerçekten de, onun eylemlerini kontrol etmekten en çok o fayda sağlayacaktı. Luke'u kullanarak onu yönlendirmek yerine, tüm işin başında o olduğuna göre neden doğrudan iplerini eline almasın ki? Gerçi Orsted böyle bir olasılıktan hiç bahsetmemişti. Belki de İnsan Tanrı'nın ona dokunmayacağına inanmak için iyi bir nedeni vardı.
"Görünüşe göre herkes tarafından bu kadar nefret edilmesinin tek nedeni, taşıdığı bir lanet," dedim ona.
"Ah, gerçekten mi? Öyleyse belki de ona merhaba demeliydim. Uzaktan bile yeterince ürkütücüydü, bacaklarımın titremesine neden oldu. Sesini yakından duysam, altıma işeyebilirim." Güldü.
Şey, altıma işeyebilirim…?
"Gerçi, insanların önünde rahatlamak oldukça iyi hissettiriyor…"
"Affedersiniz?"
"Leydi Ariel!" diye azarladı Sylphie.
Az önce altın duşlardan zevk aldığından bahsettiğine emindim ama duymamış gibi yapacağım. Asura'nın üst tabakası sapıklarla dolu gibiydi. Klasik bir tablo güzelliğindeki bir kızın altın duşlardan bahsetmesini duymakta inanılmaz derecede ahlaksız bir yan vardı.
"Rudy! O ahlaksız sırıtışı yüzünden sil! Prensesin önündesin," diye bağırdı Sylphie.
"Evet, efendim." Elimle ağzımı kapattım. Yüzüm düşüncelerimi bu kadar kolay ele mi veriyordu? Elbette, bir sapıktım ama aslında sadece sevdiğim kızları erotik şeyler yaparken görmekle ilgileniyordum. Mesela Sylphie'yi. Gerçi ondan önümde işemesini isteyecek değildim. Benden nefret etmesini istemezdim.
"Öğğ." Nanahoshi burnunu buruşturdu, açıkça iğrenmişti ama onu görmezden gelmeye karar verdim.
"Ehem." Ariel boğazını temizledi. "Her neyse, Lord Rudeus, Lord Orsted'in emrinde çalıştığınızı duyduğumda bu bana gayet mantıklı geldi."
"Öyle mi? Neden?"
"Çünkü sizin gibi birini kontrol edebilmek için onun kadar güçlü birine ihtiyaç duyulacağına inanıyorum."
Gerçekten mi? Beni kontrol etmek için pek bir şeye gerek olduğunu sanmıyorum. Sylphie'nin geceleri yatakta tek yapması gereken "Hey, Rudy, senden bir ricam var," demekti ve ben de köpek gibi kuyruk sallayarak her şeyi yapmaya hazır olurdum. Açıkça söylemek gerekirse, Ariel'den bu tür şeyler beklemiyordum. Ondan tek ihtiyacım olan nakit paraydı. Ne de olsa ben iki şey için çalışan bir adamdım: para ve kadınlar.
Her neyse, lafı dolandırmayı bırakmanın zamanı gelmişti. Buraya iş birliği hakkında konuşmaya gelmiştim, Orsted hakkında sohbet etmeye değil.
"Güçlü birinden bahsederken, kendiniz gibi birinden de bahsetmiyor musunuz, Prenses Ariel?" diye sordum, nazlanır gibi.
Ariel elini ağzına götürdü ve gözlerini kıstı. "Öyle mi? İnsanlara böyle iltifat ettiğinizi fark etmemiştim."
Bu bir iltifat değildi. Son zamanlarda bu tür unvanlara karşı duyarsızlaşsam da, Ariel hala Asura Krallığı'nın prensesiydi. Önceki hayatımın terimleriyle, statü olarak İngiltere veliaht prensine biraz benziyordu. Resmi törenlerde bir anlığına görülebilirdi ama onunla doğrudan konuşmak söz konusu bile değildi, bırakın böyle bir masada onunla oturmayı. İşte o kadar önemliydi.
Statüsünü bir kenara bırakırsak, Ariel nüfuzunu artırmak için çok çalışıyordu. Sharia'daki kilit pozisyonlardaki neredeyse her kişinin onunla bir bağlantısı vardı. Akademinin müdürü ve müdür yardımcısı, Büyücüler Loncası'nın üst düzey yetkilileri, büyülü alet atöyesinin başı, bir şirketin üst düzey yöneticisi ve yerel Maceracılar Loncası'nın şube lideri vardı. Bunlar benim şahsen bildiğim bağlantılardı. Onun adını çağırmak, gittiğiniz hemen her yerde olumlu muamele görmeyi beklemek anlamına geliyordu. Nüfuzunun Sharia'nın kilit sektörlerinin en üst seviyelerinde hissedildiğini söylemek abartı olmazdı.
Kısacası, bağlantı eksikliği yoktu. Bolca gücü vardı.
"Sizi astım olarak görme fikrini aklımdan geçirdim," dedi Ariel.
"Geçirdiniz mi?"
"Bu fikirden çabucak vazgeçtim. Birçok nedenden dolayı ama en başta gücünüz benim başa çıkamayacağım kadar fazla olduğu için." Yana doğru baktı. Çarpıcı bahçenin ötesinde, uzaklara uzanan bembeyaz bulutlar ve açık gökyüzü vardı. O yöne doğru bakarken kendi kendine mırıldandı: "Kendini aşan bir güce sahipsin. Bu senin sonun olacak."
Bir an, bana konuştuğunu sandım ama yanılmıştım.
Ariel dikkatini tekrar bana çevirdi ve açıkladı: "Gençken sarayda bir oyun izlemiştim. Bu, Büyük İblis İmparatoriçesi Kishirika Kishirisu'dan bir alıntıydı."
Bunu asla söylemediğine oldukça emindim. Muhtemelen başkasının uydurduğu bir replikti. Tanıştığım o küçük kız, o kadar zekice bir laf edebilecek kapasitede değildi.
"Altın Şövalye Aldebaran onu yendiğinde, Kishirika ölürken onu bu sözlerle lanetlemişti," dedi Ariel.
"Hıh."
“Aldebaran, sonrasında insanların kralı oldu, ama herkes ondan korkuyordu. Nihayetinde, maiyeti ona ihanet edip canına kıydı.”
Gördüğü bu oyun, insan doğasının karanlık yüzünü kesinlikle gözler önüne seriyordu; ancak benim bildiğim tarihten oldukça farklıydı.
“O oyun, kraliyet ailesinden biri hayatındaki önemli bir dönüm noktasını kutladığında her zaman sahnelenir.”
Bu dönüm noktaları, kişinin beşinci, onuncu ve on beşinci doğum günleriydi. Asura Krallığı'nda bu vesileler her zaman görkemli partilerle kutlanırdı. Kraliyet ailesi de görünüşe göre bir oyun sahneliyordu.
“Tarihten sapıyor,” diye kabul etti Ariel, “ama bir kraliyet mensubunun sahip olması gereken zihniyeti vurguladığı söyleniyor.”
Demek ki şüphelendiğim gibi tarihsel olarak doğru değil. Bu şaşırtıcı değildi. Benim bildiğim tarihten tamamen farklıydı. Altın Şövalye Aldebaran ve Kishirika Kirisu savaşta birbirlerini alt etmişlerdi. Dur, hayır, belki de İblis Ejderha Kral Laplace ile Savaş Tanrısı arasındaki hesaplaşmayı düşünüyordum.
Aman neyse, o kadar da önemli değil.
“Bu nasıl bir zihniyetmiş peki?” diye sordum.
“Bir kralı kral yapan temel ilkeler: savaşmak, kazanmak ve tebaasının üzerinde hüküm sürmek.”
Kaşlarımı çattım.
“Ancak, eğer mesele gerçekten bundan ibaretse, Aldebaran’ın halkı neden ona ihanet edip canına kıydı? Bu oyunu yazdıran kral, kendisinden sonraki nesli lanetlemeye mi çalışıyordu? Gençken bu şüphelerden kurtulamıyordum. On beş yaşıma geldiğimde aniden fark ettim. ‘Kendinden öte bir güce sahipsin. Bu senin sonun olacak.’ Bu sözler, ana mesajı kusursuzca özetliyordu.”
Duraksadı, uzaklara bir kez daha dalıp gitti ve devam etti: “Fazla güç, insanı yıkım yoluna sürükler. Bu yüzden, kişi yalnızca kontrol edebileceği kadar gücü kullanmalı. Eğer kral olmak istiyorsa, emrindeki her şeye hâkim olabilmeli. Şimdi bile, bunun doğru olduğuna inanıyorum.”
Ariel başını eğdi, uzun kirpikleri yanaklarına gölgeler düşürüyordu. “Lord Perugius’un da sizin de boyumu aşan kişiler olduğunuzun gayet farkındayım.” Her zamanki nazik gülümsemesi yüzündeydi, ama sanki gözyaşları dökmek üzereydi. “Lord Perugius’tan bir kez daha yardımını isteyeceğim, ama beni reddederse, onu ikna etme çabasından vazgeçeceğim sanırım.”
“Vaz mı geçeceksiniz?” diye sordum.
“Evet. Kral olmaktan vazgeçmeye niyetli olmadığım aşikâr, ama onun desteğini kazanma çabalarımı durduracağım. Onun gücü boyumu aşsa da, Asura tahtı aşmaz.”
Hiçbir şey söylemedim, ama neredeyse içimi çekecektim. Birinin “boyunu aşıp aşmadığına” fazlasıyla takılmıştı.
“Prenses Ariel,” dedim.
“Evet, ne var Lord Rudeus?”
“Bende bu kadar güçlü bulduğunuz ne var sizce?”
Ariel, güçlü ve özel olduğumu söylemişti. Her zaman böyle görülmeyi hayal etmiştim, ama şu anki durumda kendimi kesinlikle olağanüstü bulmuyordum. Bu, bence taraflı bir görüş bile değildi. Henüz etkileyici denilebilecek bir seviyeye ulaşmamıştım.
“Ah, tüm inanılmaz niteliklerinizi saysam, liste uzar giderdi. Sanırım en büyüğü, etkileyici mana havuzunuz olurdu.”
“Mana havuzum, öyle mi?”
Doğruydu, mana havuzum çoğu insanınkini cüce bırakıyordu. Laplace Özelliğine sahip olmak bana etkileyici bir tane bahşetmişti. Belki de o kadar ki, sıradan bir insan sadece çabayla asla bana denk olamazdı. Geçmişte birden fazla kez faydalı olduğunu da kabul edebilirdim. Yine de, geniş bir mana havuzu her şeyin çözümü değildi. Karşılaştığım tüm sorunlar başka çözümler gerektiriyordu.
“Belki mana havuzum karşılaştığım her sorunu çözebilseydi, güçlü bir insan olduğumu kabul ederdim,” dedim.
“Ne gibi sorunlar bunlar?”
“Somut bir örnek vermek zor, zira bu sorunlar günlük bir durum. Şu an her gün, aileme olup biteni nasıl açıklayacağımı dert ederek geçiriyorum.”
İnsan Tanrı’dan dehşete düşmüştüm, Orsted’den de korkuyordum. Detayları geçiştirmiş, onlara nasıl açıklayacağıma dair daha iyi bir fikrim olmadığı için aileme yalanlar söylemiştim. Yine de Ariel bana güçlü mü diyordu? Güldürmeyin beni.
“Lord Perugius adına konuşamam,” dedim, “ama ben güçlü değilim, en azından. Ben sadece yakın arkadaşınızın, çoğu insandan daha büyük bir mana havuzuna ve bir sürü tuhaf tanıdığa sahip olan kocasıyım. Ama ben sadece sıradan bir büyücüyüm, gerçekten. Sürekli bir şeyler için endişelenen biri.” Ne kadar utanç verici derecede klişe gelse de, bunlar benim dürüst hislerim.
Masadan uzanıp Ariel’in elini tuttum. Teninin yumuşaklığı, parmaklarının narinliği o kadar fazlaydı ki, neredeyse avucumda kırılacaklarından korktum. Sylphie köşesinde dudak bükse de, şimdilik buna katlanmak zorunda kalacaktı.
“Prenses Ariel, bugün buraya basit bir sohbet için gelmedim.”
“Beni pohpohlamaya mı geldiniz yani?” Ariel nazik gülümsemesini korudu, elimi aniden tutmamdan hiç de telaşlanmamıştı. Arkasında bir miktar yorgunluk sezsem de, aksi takdirde kusursuz bir poker yüzüydü.
“Eğer kalbinizi kazanmak bu kadar kolay olsaydı, bu aslında biraz çekici olabilirdi… Ama aslında, buraya gelmemi isteyenler Luke ve Sylphie’ydi.”
Alışılmadık bir telaşla, Ariel başını hızla çevirip ikisine baktı. Sylphie dimdik dururken, Luke hızla başını eğdi.
“Benden size yardım etmem için yalvardılar.”
Narin parmakları, benimkileri çelik bir mengene gibi sıktı, beklediğimden çok daha fazla güç sergileyerek beni irkiltti.
“İkisi mi dedi bunu…?” diye mırıldandı.
“Buraya size tepeden bakmaya, yardımıma muhtaç olduğunuzu alaycı bir şekilde söylemeye gelmedim. Aslında, tam tersi.” Normal, kendinden emin haliyle olsaydı, elimi aniden tutmama ve tüm bunları söylememe nasıl tepki verirdi merak ettim. “Lütfen sizinle birlikte çalışmama izin verir misiniz?”
Ariel’in gözlerinden bir gözyaşı süzüldü. Güzeldi. Yine de tuhaf bir şekilde, ağlamasına şaşırdım.
Neden acaba? diye düşündüm.
Ariel boşta kalan eliyle gözyaşlarını hızla sildi. Zoraki bir gülümseme takınıp dedi ki: “Beni iliklerime kadar sarsmayı başaran bir tanışma cümlesi duyduğum ilk an bu.” Şaka yapmadığı belliydi; ifadesini kontrol altına almıştı, yanakları kızarmıyordu ve artık ağlamıyordu da. Tamamen vakur bir prenses gibi görünüyordu.
“Yardımınız için minnettar olurum, itiraf etmeliyim,” dedi Ariel başını sallayarak. “Ancak…” Çenesini indirdi ve niyetimi anlamaya çalışarak beni dikkatle süzdü. “Şimdi Lord Orsted’in astısınız, değil mi? Gerçekten böyle bir şeye izin verir mi?”
“Onunla bu konuda zaten konuştum,” diye güvence verdim.
“Yani onun emirleri doğrultusunda hareket ediyorsunuz, öyle mi?”
Laneti onun üzerinde tamamen etkili görünmüyordu, bu yüzden dürüstçe cevap vermek belki de zarar vermezdi. Ama plana sadık kalmaya ve amacını sır olarak saklamaya karar verdim.
“Hayır, kesinlikle değil.” Başımı salladım. “Size yardım etmek istediğimi söyleyen bendim, o da dilediğimi yapmakta özgür olduğumu belirtti.”
Kısa bir duraksamanın ardından Ariel dedi ki: “Pekâlâ. Çok iyi. Ona minnettarlığımı iletmeyi unutmayın o zaman.”
Sylphie, durumu ele alış şeklimden hoşnutsuz bir şekilde dudaklarını büktü, ama böyle olması gerekiyordu.
“O halde, desteğinizi sabırsızlıkla bekliyorum,” dedi Ariel.
“Ben de sizinle çalışmayı dört gözle bekliyorum.” Birbirimizin ellerindeki tutuşumuzu düzelttik ve anlaşmayı mühürledik.
Bu meseleyi hallettiğimize göre, detaylara geçme zamanı.
“Sizi kral yapacaksak, bu konuda Lord Orsted’in yardımını alabiliriz… ama açıkçası, Asura Krallığı’nda pek bir etkisi yok. Size pek yardımcı olacağını sanmıyorum,” diyerek asıl konuma giriş yaptım. “Bu nedenle, Lord Perugius’un yardımının çok önemli olacağını düşünüyorum.”
“Katılıyorum,” dedi Ariel ciddiyetle, sandalyesinde daha dik oturarak.
Belki sadece hayal ediyordum, ama Sylphie ve Luke, birkaç dakika öncesine göre daha ciddi görünüyorlardı şimdi.
Orsted de Perugius’u Ariel’i desteklemeye ikna etmenin çok önemli olduğunu belirtmişti; bu da Perugius’un Asura’da ne kadar yetkiye sahip olduğunu daha da pekiştiriyordu. Sorun, onu nasıl ikna edeceğimizdi.
Perugius bize daha önce bir soru sormuştu, o da şuydu…
“Bir kralın sahip olması gereken en önemli nitelik nedir? Eğer bu cevabı bana kendiniz getirebilirseniz, o zaman size desteğimi vereceğim,” dedim, Perugius ile önceki konuşmamızdan hatırladıklarımı tekrarlayarak.
Ariel’in gözleri seğirdi. Bu sorunun cevabı için defalarca kafa yormuştu.
“Gerçekten nasıl bir cevap istiyor acaba,” dedim.
Daha önce Ariel, “Bilge olmaları, kabine bakanlarını dinlemeleri ve toplumdaki konumlarını unutmamaları,” diye cevap vermişti, ama Perugius bunu yanlış diye reddetmişti. Sonra soruyu bana yöneltmiş, ben de cevap vermiştim: “Kendi yeteneklerine güvenen biri yerine, sıradan halkın yerine kendini koyabilen bir hükümdarı tercih ederim sanırım.” Perugius bu cevabı “tercih edilebilir” bulmuştu, ama bu da doğru cevap olmadığını ima ediyordu.
Orsted’e inanılacak olursa, Derrick Redbat’ın bu meydan okuma kendisine sorulduğunda doğru cevabı bulmuş olması gerekiyordu. Orsted ayrıca cevabın muhtemelen Gaunis Freean Asura ile ilgili olduğunu öne sürmüştü. Elbette, tarih değiştiği için Derrick’in bizim şu an karşılaştığımız soruya aynı cevabı verdiğine dair bir garanti yoktu, ama araştırmaya değerdi.
“Yanılmıyorsam, Kral Gaunis, Lord Perugius’un yakın bir arkadaşıydı, değil mi?” diye sordum.
Ariel başını salladı. “Evet, dostluklarının hikâyesi meşhurdur. Lord Perugius da sohbetlerde adı geçtiğinde çok nostaljik görünüyor.”
“O halde, bu nitelik ne olursa olsun, Kral Gaunis’in ona sahip olması gerekir. Doğru mu?”
“Belki.”
“Onu araştırabilirsiniz, değil mi? Hakkında bazı kayıtlar olmalı.”
Önerimin kusursuz olduğunu düşünmüştüm, ama nedense, Ariel ve iki koruması pek hevesli görünmüyordu.
“Üzgünüm ama size şunu söylemeliyim ki…” dedi Ariel.
"Ne? Garip bir şey mi söyledim?"
"Hayır, ama Kral Gaunis'i zaten araştırmıştık. Ne bu yüzen kaledeki arşivlerde ne de Ranoa'nın kütüphanesinde kayda değer bir şey bulamadık."
Ah, yani o rotayı zaten denemişlerdi. Mantıklıydı. Perugius'un Gaunis ile ilişkisi dört bir yanda biliniyordu. O ipucunu takip etmeselerdi daha garip olurdu.
"Asura'daki ulusal kütüphaneyi kontrol edebilsek, belki yayımladığı bir şey bize daha iyi bir fikir verebilirdi ama..."
Doğruydu, Asuralı bir kral hakkında bilgi edinmek için en iyi yer krallığın kütüphanesi olurdu. Ancak bariz sebeplerden ötürü, şu an orayı ziyaret etmekte zorlanırdık.
"Pekala, bu can sıkıcı," dedim. "O halde..."
Belki de Derrick hakkında sormak daha iyi olurdu. Ama nasıl soracaktım ki? Onun hakkında en başından beri bilgi sahibi olmam hepsine garip gelirdi.
"Şey, bunu daha fazla tartışmadan önce..." Ariel kısaca Sylvaril'e baktı. "Bundan emin misin? Lord Perugius söylediklerimizin hepsini duyabilir."
Başımı yana eğdim. "Ne olmuş? Sanırım tüm bunları eğlenceli buluyor."
"Bu konuyu grupça tartışmamıza izin vermeyebilir diye endişeleniyorum," diye açıkladı Ariel.
Ah, demek istediği buydu. Ariel, onun bu mesele üzerinde kendi başına düşünüp bir cevap bulmasını istediğini sanıyordu. Ben ise bunun onun amacı olduğundan pek emin değildim.
Sylvaril'e baktım. Kanatlarını nazikçe çırptıktan sonra, "Lord Perugius için cevabına nasıl ulaştığın önemli değil. Eğer doğruysa, sana destek verecektir," dedi. Kelimeler söylenmemişti ama tonu her şeyi anlatıyordu: Bu zaten belli olmalıydı. Ne de olsa çok cömert bir kişidir.
"Yani en başından beri başkalarına danışmalı mıydım demek istiyorsun?" diye sordu Ariel.
Sylvaril başını salladı. "Aslında Lord Perugius, en başından beri neden kendi başına çözmeye çalıştığına çok şaşırmıştı."
Ariel acı acı gülümsedi. "Gereğinden fazla düşünerek kendimi köşeye sıkıştırmışım, anladım." Kendi kendine mırıldandı, sonra ayağa kalktı, ruhu tazelenmişti. Kollarını kaldırdı, sarı saçları yukarı doğru savruldu. Gerinirken, elleri havada kenetli bir şekilde omuzlarına geri düştü. Ardından boynunu çıtlattı ve yanaklarına vurdu.
Bir prensesten beklenecek türden bir davranış değildi bu.
Bazen insanlar gereğinden fazla düşünerek kendilerini sınırlayabilirlerdi. İşlerin belirli bir şekilde olması gerektiğine ve başka alternatiflerin olmadığına dair inançlarla sık sık yüklenirlerdi. Bu önyargılar ve saplantılar, insanları doğru yoldan uzaklaştırırdı. Bir kişi yanıldığını, aynı şeyi başarmanın birkaç yolu olduğunu fark ettiğinde, görüş alanı genişler ve kendilerini hiç olmadıkları kadar özgür hissederlerdi. Roxy beni ilk kez dışarı sürüklediğinde ben de benzer bir şey yaşamıştım.
"Pekala!" diye ilan etti Ariel. "Sylphie, Luke, yerlerinize oturun."
"Emrettiğiniz gibi!"
"Pekala."
İkisi neşeyle masaya oturdu, bu da Nanahoshi'yi daha da rahatsız hissettirdi.
"Şimdi, toplantımıza başlayalım," dedi Ariel, ilk tanıştığımızda ondan gördüğüm aynı özgüveni yayarak.
Alkışlamaya mı başlasam? Hayır, en iyisi yapmamak.
Bunun yerine elimi kaldırdım ve "Başlamadan önce, hepimizin aynı sayfada olduğundan emin olmak isterim. Sakıncası var mı?" dedim.
"Aynı sayfada mı?" diye yankıladı Ariel.
"Demek istediğim, Majesteleri, sizin hakkınızda pek bir şey bilmiyorum."
"Sanırım öyle... Peki, ne öğrenmek istersin?" Yanakları kızardı ve Sylphie bana anlamlı bir şekilde baktı.
Ah, hadi ama. Burada onun hayati istatistiklerini sormuyorum. Ciddi bir sohbet etmeye çalışıyorum.
"İlk olarak, sakıncası yoksa, neden kral olmak istediğinizi duymak isterim."
Kral olmak istediğini biliyordum ama motivasyonları hakkında sadece parça parça bilgiler edinmiştim. Onun için kaç kişinin öldüğünden bahsetmişti. Derrick'in de muhtemelen onlardan biri olduğunu varsaydım.
"Motivasyonlarımı size zaten söylediğimden oldukça eminim," dedi Ariel.
"Ne? Söyledin mi?"
"Evet, sen ve Sylphie evlendiğinizde."
"Öyle miymiş..." Başımı kaşıdım. "Pekala, yine de bana hatırlatmanızı rica edeceğim."
"Kral olmazsam, bana inanan ve benim için ölen insanların yüzüne bakamayacağımı söylemiştim."
Başımı salladım. "Anladım. Yani bunu sizin için hayatlarını feda eden insanlar için yapıyorsunuz... Bu kişiler hakkında daha fazla bilgi verebilir misiniz?"
Gülümsedi ve başını yana eğdi. "Bunun mevcut sorunumuzla bir ilgisi var mı?"
Ah, bir reddediş bakışı gördüğümde anlarım. Bu konuda konuşmak istemiyor.
"İlgisi olup olmadığını bilmiyorum," diye itiraf ettim. "Ama benim bakış açımdan, Lord Perugius sizi test ediyor gibi görünüyor. Bu durumda, belki geçmişinizi ve motivasyonlarınızı derinlemesine incelersek, aradığımız cevaba götürecek ipuçları bulabiliriz."
"Ne demek istediğini anladım."
Bunu sadece bir bahane olarak ortaya atmıştım ama aslında biraz mantıklıydı. Açıkçası, gerçek bir kralı neyin kral yaptığını ya da Perugius'un buna ne demek istediğini bilmiyordum. Krallar hakkında, uzun zaman önce bir romanda okuduklarım dışında, zerre kadar bilgim yoktu. Şöyle bir cümle hatırlıyordum: "Bir kral halkı için yaşar. Hayır, bundan daha fazlası; halka rehberlik etmek için vardır." Bu konudaki cehaletim, soru üzerinde kafa yormamın pek verimli olmayacağı anlamına geliyordu.
"Pekala o zaman. Sizi uyarmalıyım ki, çok sayıda ölen oldu. Asura'dan kaçtığımızda özellikle çok sayıda kayıp verdik. On üç kişi, tam olarak. Dört şövalye Alasdair, Callum, Dominic ve Cedric'ti. Üç büyücü Kevin, Johan ve Babette'ti. Altı hizmetkarım Marcellin, Bernadette, Edwina, Florence ve Corinne'di. Yaşadığım sürece isimlerini asla unutacağımı sanmıyorum. Yolculuğumuz acımasızdı. Birlikte savaştık ve pek çok engeli aştık. Her biri benim kral olmamı umutsuzca arzuladı ve bunu gerçekleştirmeye çalışırken öldü."
Dur, ne? Derrick onun listelediği isimler arasında bile yok. Bu garip...
Orsted, Derrick'in öldüğünden bahsetmişti ama Ariel ondan hiç söz etmemişti bile. Belki de onun için o kadar önemli değildi? Belki hayatta olsaydı, az önce bahsettiği on üç kişiden bir ipucu öğrenebilirdi.
"Her biri hakkında daha fazla bilgi ver," dedim.
"Pekala. Bunu yapmak oldukça zaman alacak. Sizin için sorun olur mu?"
Başımı salladım. "Sakıncası yok. Her biri önemli olmalıydı, bu yüzden hiçbirini atlamak istemem."
Bunu söyler söylemez, atmosfer daha az gerginleşti. Ariel genişçe sırıtınca Luke şaşkınlıkla ağzı açık kaldı. Nedense Sylphie gururla gülümsüyor gibiydi. Sadece Nanahoshi rahatsız görünüyordu.
"Pekala, o halde..."
Ariel, kaybettiği on üç kişi hakkında yavaş yavaş konuşmaya başladı. Bana nerede doğduklarını, nasıl yetiştirildiklerini ve onlarla nasıl tanıştığını anlattı. Ayrıca neleri sevip neleri sevmediklerini, kişiliklerini, en çok neyle gurur duyduklarını, hangi sohbetleri ettiklerini, onları neyin güldürdüğünü, neyin kızdırdığını ve neyin ağlattığını da detaylandırdı. Hiçbir ayrıntıyı es geçmedi. Kimin kiminle iyi anlaştığını, kimin kimi sevdiğini ve kimin kimden nefret ettiğini bile söyledi. Son olarak, her birinin nasıl öldüğünü açıkladı. Herkesin kendine göre bir draması vardı ama hepsi yaşamış ve ölmüş gerçek insanlardı.
Bu sohbet, on üç kişinin her biri hakkında bilmem gereken her şeyi bana anlattı. Sylphie ve Luke da ölenlerle ilgili kendi anılarını ara sıra paylaştılar. Üçü de kaybettikleri grup hakkında paylaşabilecekleri zengin bilgilere sahipti, onları o kadar iyi hatırlıyorlardı ki. Ariel'e hizmet eden ve şu anda orada olmayan diğer iki kızın da aynısını yapabileceğini tahmin ettim.
Gelecekteki benliğim, Sylphie'nin Ariel'e katılmak için onu terk ettiğini, çünkü ondan hayal kırıklığına uğradığını söylemişti ama ben şahsen, yine de ayrılıp ayrılmayacağını merak ettim. Grupları arasındaki bağlar o kadar güçlüydü ki bu olasılığı göz ardı edemezdim. Dürüst olmak gerekirse biraz kıskandım. Hayatlarını Ariel için verdiler, onu korurken öldüler. Bunun ağırlığı, çok iyi bildiğim bir şeydi. Ve Sylphie'nin de bunu bilmesinin iyi bir şey olduğunu düşündüm.
"Hepsi bu," dedi Ariel bitirdiğinde.
"Hm, ilginç..."
Ne yazık ki, söylediklerinin hiçbiri "gerçek bir kral" olmak için gerekenlerle ilgili görünmüyordu. Bir bakıma, onlarla kurduğu bağlar, bu role uygun olduğuna dair bana yeterli kanıt gibi geldi. Kral Arthur'un yuvarlak masasında da on üç sandalye vardı ne de olsa.
Tamam, hayatta kalanları da sayarsan aslında on üç etmiyor ama yine de.
"Ah, Tanrım, çok önemli başka birini unutmuşum," dedi Ariel.
İşte bunu bekliyordum. Kesinlikle...
"Derrick Redbat."
Gördün mü, biliyordum! İşte bunu bekliyordum.
Sessiz kaldım, devam etmesini bekledim ama Ariel sadece yüzünü buruşturarak kaşlarını çattı.
"Sorun ne?" diye sordum.
"Ah, şey... Doğrusunu söylemek gerekirse, onu o kadar da iyi tanımadığımı birden fark ettim."
Öğğ, harika. Demek onunla yakınlaşamadan ölmüş.
Bu bir sorundu. Eğer orijinal zaman çizgisinde olduğu gibi ikisi yan yana savaşmış ve hayatlarını riske atarak güven inşa etmiş olsalardı, onun hakkında daha fazla söyleyecek şeyi olabilirdi. Ama ne yazık ki öyle değildi. Eğer ikisi birlikte anı biriktirmemiş olsalardı, o zaman Derrick'in nasıl biri olduğunu bilemezdi ve ben de bu bilgiyi Perugius'u nasıl etkilediğini anlamak için kullanamazdım.
"Onun hakkında hiçbir şey hatırlıyor musun?" diye sordum. "Önemsiz görünse bile fark etmez. Önemli biri olduğunu söylemiştin, bu yüzden bir şeyler olmalı, değil mi?"
Tek seçeneğim, onu cevaplar için zorlamaktı.
"Bakalım... Çok ciddi ve profesyonel bir insandı."
Ariel detay vermeye devam etti ama anlattıkları bana oldukça… sıradan geldi. Tipik, bilgiç bir büyücüden farksızdı. Her şeye takılan, burnunu her işe sokan, arkadaşlarının tuhaflıklarına bıkkınlıkla iç çeken biriydi. Ariel kendi başına bir şeyler yapmaya kalkıştığında, onu yargılayıcı bir gözle süzer, hemen uyarır veya sorgulardı. Onun çizdiği portre bana Cliff'i hatırlattı. Ya da belki Müdür Yardımcısı Jenius'a daha çok benziyordu. Ne olursa olsun, Ariel'in geleceği hakkında sürekli endişelenen, meraklı bir büyükanne ya da büyükbaba gibiydi.
“O zamanlar, davranışlarım tahta layık birine yakışmıyordu. Tembel bir hayat sürüyordum. Kral olmayı hayal bile etmiyordum… İşte o zaman Yer Değiştirme Olayı yaşandı. Aniden bir canavar ortaya çıktı ve Derrick beni korurken öldü. Son dileği, kral olmamdı. Bu yola işte bu yüzden girdim.”
“…Anlıyorum.”
Anlattıklarının hiçbiri bana onun ruh halini ya da ne için çabaladığını söylemiyordu. Bu talihsiz bir durumdu, çünkü buraya gelirken ölen on üç kişi hakkında fazlasıyla bilgi vermişti. Bu konuşma da herhangi bir ipucu vermemişti.
"Bir şeyler olmalı," diye düşündüm. "İhtiyacım olan bilgiyi çekip çıkarmanın bir yolu..."
Kendi kendime mırıldanarak bir çözüm düşünürken, aniden biri konuştu.
“Şimdi düşününce, Prenses Ariel'in bir sonraki kral olacağından hiç şüphe etmedi,” dedi Luke. Bildiklerini hatırlarken elini çenesine götürüp düşünceli bir edayla devam etti: “Tahta geçmesi gerektiğini önermek için eline geçen her fırsatı değerlendirdi. Belki de cevabı biliyordu – gerçek bir kralı neyin kral yaptığını. Bu, onun kral olacağından neden bu kadar emin olduğunu açıklardı, çünkü o niteliğe sahip olduğunu biliyordu.”
Aferin, Luke!
Düşününce mantıklı geldi: Luke da Ariel gibi Derrick'le yakındı.
Ama söylediklerine dikkat etmeliyim. Bunları sadece İnsan-Tanrı'dan aldığı tavsiyelere dayanarak paylaşıyor olabilir.
Luke'un önerdiği her şeyin tehlikeli olabileceğini varsaymak en iyisiydi, adamın kendisi kötü niyetli olmasa bile.
“İlginç. Bu kesinlikle mümkün,” dedi Ariel. Sanki Derrick'in ona söylediği sözler, bu ek bağlamla nihayet anlam kazanmış gibi başını salladı.
“Ne yazık ki, artık aramızda değil,” diye hatırlattı Luke.
Herkes sustu. Derrick'in ne düşündüğünü bilmemizin bir yolu yoktu. Sessizlik uzadıkça, hava ağırlaştı. Belki de aramızdan ayrılanlara çok fazla zaman ayırmıştık.
“Ş-şey, neyse, üzerinde düşünmeye devam edelim ve başka ipuçları bulabilir miyiz bakalım,” dedim.
Sözlerim, masanın üzerine çöken kasvetli havayı dağıtmaya yetmedi. O gün sonunda, yapıcı hiçbir seçenek bulamadık.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.