BAŞLIK: Yol Ayrımı
İçimde bir ağırlıkla yatakta uyandım. Sylphie endişeli bir ifadeyle bana bakıyordu.
"Ah, Rudy! İyi misin? Uykunda inliyordun."
"Evet, iyiyim..."
O mektubu aldıktan sonra ne olmuştu? Ayrıntıları pek hatırlamıyordum. Sayfaya şaşkınlıkla baktığımı anımsıyordum, ama rüyam dışında başka hiçbir şey yoktu aklımda.
Son zamanlarda her şey fazla yolunda gidiyordu. Sanırım şok beni fena çarpmıştı.
Geese'in mektubu endişe vericiydi. Belli ki bir şeyler ters gitmişti. Yine de İnsan Tanrı'nın sözlerini göz önünde bulundurmam gerekiyordu. Eğer şimdi yola çıkarsam, ailemle yolda birbirimizi pas geçme ve hayatımdan birkaç yıl kaybetme ihtimalim vardı.
Belki fazla iyimserdim ama... Geese'in o mektubu sadece bir anlık panikle göndermiş olma ihtimali vardı. Yani, bana yazan Paul değildi. Geese'ti. Maymun suratlı hücre arkadaşım.
Neden o bana böyle bir mektup yazsın ki? Zenith'i o da mı kurtarmaya çalışıyordu? Ama Paul'un son mektubunda ondan bahsedilmemişti. Geese'in Zenith'i kendi başına bulmuş olması muhtemeldi.
Mektup altı ay önce yazılmıştı. O zamanlar yalnız ve çaresiz hissetmiş olabilir ama o zamandan beri Paul ve diğerleriyle buluşmuş da olabilirdi. Belki Paul'a da benzer bir mektup göndermişti. Güçlerini birleştirip annemi birkaç hafta sonra kurtarmış bile olabilirlerdi.
Bunların hepsi sadece ihtimallerdi elbette. Bu kadar uzaktan durumun gerçekte ne olduğunu bilmemin hiçbir yolu yoktu.
Sylphie'nin çocuğunu da düşünmek gerekiyordu. Ne kadar hızlı seyahat edersen et, Begaritt Kıtası'na ulaşmak en az bir yıllık sağlam bir yolculuk demekti. Doğu Limanı'na giden yolu son büyük yolculuğumdan biliyordum, bu yüzden seyahat süresini önemli ölçüde kısaltmam mümkündü. Ama oraya bir şekilde altı ayda ulaşmayı başarsam bile, en az bir yıl eve dönemezdim.
Bu olmazdı, değil mi? Hamile karımı tek başına bırakıp bir maceraya atılamazdım.
"Bu o mektupla ilgili, değil mi?"
"..."
Cevap veremedim. Sylphie'ye bir daha ortadan kaybolmayacağıma söz vermiştim. Ona söz vermiştim.
Her şeyi önceden açıklarsam teknik olarak "ortadan kaybolmak" olmazdı. Ama bu sadece laf cambazlığıydı. Önceden konuşsak bile – ya da ona ayrıntılı bir mektup bıraksam bile – geride kalmak onun için yine de acı verici olurdu.
"Şey, Rudy... Benim için çok fazla endişelenmene gerek yok, tamam mı? Aisha burada bana bakacak."
Sylphie'nin yüzünde hafif bir ıstırap izi vardı. Endişeliydi elbette. Bu onun ilk hamileliğiydi. Karnı her geçen gün büyüyordu bile. Er ya da geç merdiven inip çıkmak bile onun için zorlaşacaktı. Ve bu yolculukta ölebilme ihtimalim vardı. Ona asla geri dönemeyebilirdim.
Bu korkuyu bastırarak o sözleri söylemişti.
"...Hiçbir yere gitmiyorum. Seninle kalacağım, Sylphie," dedim.
Bunu söylediğimde gülümsedi, gerçi hala biraz kararsız görünüyordu.
İnsan Tanrı'nın sözleri zihnimde yankılanmaya devam ediyordu. Hangi seçimi yaparsam yapayım, pişman olacağımı ısrarla belirtmişti.
***
Sonraki üç gün uzun ve zordu.
Onları her gördüğümde, Sylphie, Aisha ve Norn'un yüzlerinde endişeli ifadeler vardı. Onlara Begaritt Kıtası'na gitmeyeceğimi söylemiştim ama düşündükçe kendimi daha belirsiz hissediyordum. İki seçeneğim arasında kalmıştım ve tavsiye alabileceğim çok fazla kişi yoktu.
İlk olarak Elinalise, niyetimi anlattığımda başını salladı. "Bence bu akıllıca, Rudeus. Bu sefer geride kalman daha iyi."
Bunu ifade ediş şekli beni şaşırttı. Başka planları olduğunu düşündürüyordu. "Sen mi gideceksin, Elinalise?"
"Sylphie benim torunum, Rudeus. Bu işi üstlenmem, senin kadar onun da hatırı için doğru olan."
Görünüşe göre o da aynı mektubu almıştı. Ve benden farklı olarak, buradaki hayatını geride bırakmak anlamına gelse bile gitmeye hazırdı ve istekliydi.
"Prenses Ariel'i koruman gerekmiyor muydu ama?"
"Bu okula kayıtlıyken hayatı için çok az gerçek tehlike var. Dürüst olmak gerekirse pek bir şey yapmıyordum."
Bu çoğu zaman doğruydu muhtemelen, ama işlerin ne zaman tehlikeli bir hal alacağını asla bilemezdiniz. Koruma bulundurmanın tüm amacı buydu. Ama elbette bu Ariel'in vereceği bir karardı ve Elinalise esasen iyi niyet göstergesi olarak gönüllü olmuştu. Prensesin onun geri çekilmesine itiraz edeceğinden şüpheliydim.
"Peki ya Cliff?"
"Onu bırakmak zorunda kalacağım. Belki beni sonsuza dek nefret eder ama pek seçeneğim yok."
"Neden en azından durumu açıklamıyorsun? Eminim anlardı."
Elinalise başını hüzünlü bir gülümsemeyle salladı. Bu, onun alışıldık sırıtmasına pek benzemiyordu.
"Cliff, saf kalpli genç bir adam. Yeteneği, azmi ve vizyonu var. Bir gün papa olursa şaşırmam. Beni sadece gençlik hatası olarak hatırlaması daha iyi."
Bu da beni adam için fena hissettirdi.
Millis kilisesi üyelerinin tek bir kişiye sadık kalmaları beklenirdi. Elinalise birden ortadan kaybolursa, Cliff'in inancının temellerini sarsabilirdi. İradesi güçlü biriydi ama dinini kaybetmenin ona ne yapacağını bilmek zordu.
"Ve ayrıca... Geçen sefer sana burada kalmanı söyleyen bendim. Bu karmaşayı temizlemek benim sorumluluğum, sence de öyle değil mi?"
Elinalise'nin sözleri o kadar kararlı ve netti ki, söyleyecek söz bulamadım.
Bunu bir onay olarak algılayarak başını salladı. "Bunu bana bırak ve burada bekle, canım. Geri döndüğümde beni bekleyen mutlu bir torun çocuğu görmek istiyorum."
Söyleyebileceğim hiçbir şeyin fikrini değiştirmeyeceği açıktı.
***
Sonra Zanoba'ya danışmak için yöneldim. Hikayeyi anlatırken ifadesi bile değişmedi.
"Anlıyorum," dedi sakince. "Pekala, eminim bu meseleyi kolayca halleder ve çok geçmeden dönersin. Ben burada kalıp araştırmalarıma devam edeceğim ama en kısa zamanda dönmeni umuyorum."
"Gitmememi isteyeceğini sanmıştım Zanoba. Ya da beni de yanında götürmemi talep edeceğini."
Shirone Krallığı'nda ayrıldığımızda ağlamış ve bana sarılmıştı. İçimin bir yanı benzer bir şey ummuştu. Ama bu sefer tavrı çok farklıydı.
"Bana eşlik etmemi istersen, reddetmekten çekinmem. Ama uzun yolculuklara alışkın değilim ve bir yük olmaktan korkuyorum. Ve elbette..." Julie'ye göz ucuyla baktı. "Kızı böyle bir yolculuğa çıkaramazdım."
Julie hala küçük bir çocuktu. Onu burada Ginger'ın bakımına bırakmak bir seçenekti ama bu, çalışmalarını ve araştırmalarını askıya almak anlamına gelirdi. Ve eğer o da gelirse, tüm manasını tüketerek kendini yormaya devam etmesi tehlikeli olurdu.
"Gitmem gerektiğini düşünüyor musun, Zanoba?"
"Bu senin kararın, Usta."
Şimdi neredeyse umursamaz bir tonda konuşuyordu. Gerçek bir tavsiye ummuştum...
"Ancak, bir gözlemde bulunabilir miyim?" dedi.
"Hmm?"
"Bir çocuğun doğumu, bir babanın varlığını gerektirmez. Ebeveynlerin için endişeleniyorsan, neden onlara yardıma gitmiyorsun? Yokluğunda eşinin ve kız kardeşlerinin güvenliğini garanti ederim."
Zanoba'nın sözlerinde gerçek bir inanç vardı. Kraliyet mensuplarının bu tür şeylere farklı bir bakış açısına sahip olması mantıklıydı gerçi. Çoğu kral muhtemelen cariyelerinin doğum yapmasını izlemek için acele etmezdi.
"Elbette seni sürekli yanımda bulundurmayı tercih ederim," dedi, "ama seçim senin."
"Mantıklı noktalar dile getirdin, Zanoba. Tavsiyen için teşekkürler."
Sylphie burada yalnız değildi. Aisha, Zanoba ve Prenses Ariel'in maiyeti vardı. Yalnız değildi. Yalnız değildik.
Günün sonunda ne yapmam gerekiyordu? Kalmak mı, gitmek mi?
Elinalise, o Begaritt'e yalnız giderken benim burada beklememi istiyordu. Zanoba ise benim gitmemi, buradaki işleri ona bırakmamı istiyordu. Hangi yol daha mantıklıydı? Şu anda en çok nerede ihtiyaç vardı bana?
Zanoba'nın mantığı sağlam görünüyordu. Sylphie sağlıklı kaldığı sürece her şey yolunda olacaktı. Benim varlığım bir fark yaratmayacaktı. Yine de bu tavır içime sinmiyordu. Ben bir kral değildim ve öyle davranmak istemiyordum. Sylphie için benim burada olup duygusal destek sağlamam açıkça daha iyiydi.
Sylphie beni gitmeye teşvik etmiş, endişelenmememi söylemişti... ama bu onun ilk hamileliğiydi. İçten içe, dehşete kapıldığını biliyordum. Muhtemelen yıkılıp gitmemem için yalvarma isteğiyle savaşıyordu.
Ona defalarca çocuk istediğimi söyleyen bendim. O zamanlar o kadar ciddi bile olmayabilirdim ama o açıkça ciddiye almıştı. Ve şimdi gerçekten hamileyken, dünyanın bir ucuna seyahat ederken onu geride bırakmayı düşünüyordum. Bu ciddi bir ihanet gibi hissettiriyordu.
Öte yandan... Paul'a yardım etme sorumluluğumu uzun zamandır ertelediğimi itiraf etmeliydim. Yıllardır kendi mutluluğumu ön planda tutmuştum. Hatta "performans" sorunlarımı düzeltmeyi, annemi aramaktan daha öncelikli hale getirmiştim.
Belki de bu bir uyanış çağrısıydı. Belki de sonunda bedelini ödeme zamanım gelmişti.
...Karar veremiyordum. Her iki seçenek de bana çok pahalıya mal olacaktı.
***
Mektubun gelişinin dördüncü günüydü. Bu sürenin çoğunu ikilemimi düşünerek geçirmiştim. Hiç iyi uyuyamıyordum ve o sabah her zamanki antrenman rutinime zahmet etmeye kendimi motive edemiyordum. Sadece birinci katta, uykulu gözlerle, öylece oturuyordum, özel bir şey yapmadan.
Sabahlar burada, yazın bile serindi ve kendimi düpedüz uyuşuk hissediyordum. Bir süre sadece güneşin doğuşunu izledim.
"...Ah!"
Bir süre sonra arkamdan küçük bir şaşkınlık nidası duydum. Arkamı döndüğümde, ön kapımızın açık olduğunu ve Norn'un önünde durduğunu gördüm. Sırtında büyük bir çanta vardı – benim maceracı olduğum günlerde kullandığımın aynısı. Ağzına kadar doluydu.
Uzun bir yolculuğa hazırlandığı belliydi. Ancak henüz on yaşında olduğu için, daha çok bir pikniğe gidiyormuş gibi duruyordu.
Uzun bir an sessizce ona baktım. Norn, gözlerini diktiğim bakışlarımdan kaçındı. Sanki yaramazlık yaparken suçüstü yakalanmış bir çocuk gibiydi.
“Nereye gidiyorsun?”
…
Norn cevap vermeyince, sorumu yineledim. “Nereye gidiyorsun, Norn?”
Dudağını ısırarak nihayet gözlerimin içine baktı. “Ş-şey… sen yardım etmeyeceksen, Rudeus, sanırım benim gitmem gerekecek.”
Bir an yüzünü inceledim. Nereye gidecekti ki? Cidden Begaritt Kıtası’nı kastetmiyor, değil miydi?
Norn hâlâ çok küçüktü. Bahsettiğimiz kişi on yaşında bir çocuktu.
…
O çantanın bu yolculuk için ihtiyacı olan hiçbir şeyi barındırması imkânsızdı. Muhtemelen biraz parası vardı ama bunu akıllıca harcamayı biliyor muydu? Gideceği rotayı bile biliyor muydu? Yolda karşılaşacağı tehlikelerle nasıl başa çıkmayı düşünüyordu? Şehirden adımını attığı an köle tacirleri tarafından kaçırılabilirdi.
“Norn, buna izin veremem,” dedim.
“Ama ben… ben… Rudeus, lütfen! Annemle babam başı dertte!” Gözleri dolmuştu ama bakışlarını benimkilerden ayırmıyordu. “Neden… neden onlara yardım etmiyorsun?”
Neden mi? Yakında bir çocuğum olacaktı da ondan. Eşimi düşünmek zorundaydım.
“Benden çok daha güçlüsün, Rudeus! Nasıl yolculuk edileceğini biliyorsun! Neden gitmiyorsun ki?!”
Haksız sayılmazdı. Elinalise kadar tecrübeli olmasam da, beş yılımı yollarda bir maceracı olarak geçirmiştim. En azından nasıl yapılacağını biliyordum. Dışarıda benden çok daha güçlü insanlar olsa da, bir kavgada kendimi koruyabilirdim.
Şimdiki halimle, Ruijerd’in yardımı olmadan bile İblis Kıtası’nı geçmeyi başarabilirdim.
…
Hepsi doğruydu. İstesem bunu yapabilirdim.
Günlerdir gitmenin artılarını ve eksilerini tartıyordum ama bu, seçme lüksüm olduğu içindi. Norn’un böyle bir seçeneği yoktu. Yardım etmek istiyordu ama edemiyordu. Benim ise Begaritt Kıtası’na ulaşıp, anne babamıza yardım edip sağ salim geri dönme yeteneğim vardı.
Geese’in o mektubu bana, başkasına değil, bana göndermesinin tüm sebebi buydu.
“Pekâlâ, Norn. Haklısın.”
“R-Rudeus?”
Sylphie’ye benim için bakabilecek başka insanlar vardı. Ama anne babamı kurtarmaya gidebilecek tek kişi bendim.
Bu işi ben yapmalıydım. Begaritt Kıtası’nı geçip Rapan şehrine ulaşabilirdim. Paul ve diğerlerinin karşılaştığı sorunları çözebilirdim. Bu görevi emanet edebileceğim başka kimse yoktu.
“Ben gideceğim. Benim için eve göz kulak olabilir misin?”
Norn’un yüzü aydınlandı. Ama bir an sonra, dudaklarını sımsıkı birbirine bastırıp, yapabildiği en ciddi ifadeyle başını salladı. “Kesinlikle!”
“Aisha ile kavga etme. Ve elinden geldiğince Sylphie’ye yardım et, tamam mı?”
“Elbette!”
“Pekâlâ. Aferin kızıma.”
Sylphie’ye ve bebeğimize bunu yaptığım için kendimi çok kötü hissediyordum. Eğer bu yüzden beni terk ettiyse, onu suçlamazdım. Ama böyle düşünmemeliydim. Eşime güvenmem gerekiyordu.
“O zaman Begaritt Kıtası’na gideceğim.”
Şimdi kararımı vermiştim. Anne babamı kurtaracaktım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.