Çevrelerini saran o ilahi ışıltı tamamen kaybolup gittiğinde, Cattleya başını öne eğip yavaş yavaş kendine gelmeye çalışan Frank Lee'ye seslendi: "Şunları bir yatıştır."
Sözünü ettiği kişiler, güvertede hâlâ acı içinde kıvranmakta olan tayfaydı.
Yıldızlar Amiralı, sözlerini bitirir bitirmez pencereler kapanırken geriye doğru çekildi.
Tam o anda Klein, yeşil bir sarmaşığın yukarı doğru uzayarak Amiral'i kat kat sarmaladığını hayal mayal seçebildi.
Civarında herhangi bir tehlike yahut kötülük hissetmediği için bunun, Matmazel Keşiş'in yaralarını sarmak ve enerjisini toplamak adına başvurduğu mistik bir tedavi yöntemi olduğunu düşündü.
Kendi yolculuğunun getirdiği bir yetenek miydi bu, yoksa sahip olduğu gizemli bir eşyadan mı kaynaklanıyordu? Etraftaki hengameyi Frank'e bırakıp hiç tereddüt etmeden kendini iyileştirmeye koyulduğuna göre, Ölüm Habercisi'nin peşlerine düşmesinden korkmuyor olmalıydı. Gelecek, o son hamlesinde acaba ne kadar uzağa "uçmuştu"?
Klein artık boynunu doğrultmayı bırakıp Frank Lee'ye doğru döndü.
Hem zehir uzmanı hem de usta bir hekim olan bu birinci süvari, tulumunun cebinden kıvrılmış esnek bir hortum çıkarmıştı bile. Hortumun bir ucu küçük bir cam şişeye bağlıydı, diğer ucunda ise saplı, ince ve sivri bir iğne duruyordu.
Frank Lee, yaşadığı dehşetin izlerini hâlâ üzerinde taşırken zoraki bir tebessümle, "Kendi hazırladığım bir sakinleştirici," dedi.
Ben de daha önce buna benzer bir şey satın almıştım. Hepsini Zombi Maric'e vermiştim... Klein etrafı gözden geçirip konuştu: "Bu kadarı yetmeyebilir."
"Yok, bu onlar için değil zaten. Bana bir yardımcı lazım. Diğerlerinin işini sakinleştirici etkili birayla çözeceğiz. Ha ha, sarhoş olunca çok yaygara koparıyorlar, ben de fıçıların çoğuna gerekli malzemeyi katıverdim," diye rahatça açıkladı Frank.
İçkilerine habersizce ilaç katmak... Klein'ın dudağının kenarı hafifçe seğirdi.
O an, "Zehir Uzmanı" lakabının adama ne kadar da cuk oturduğunu derinden kavramış oldu.
Sırf sarhoş olduklarında gürültü yapıyorlar diye, en ufak bir suçluluk ya da utanç duymadan alkollü içeceklerin çoğuna dozajı ayarlanmış sakinleştirici katmıştı. Sanki dünyanın en sıradan işini yapıyordu.
Bu adam bazı açılardan cidden doğru sözlü ve samimi biri ama diğer açılardan bir iblisten bile daha ürkütücü. Çünkü yaptığı şeyin kötülük olduğuna inanmıyor... Toprak Ana Kilisesi böyle çılgın bir bilim insanını nasıl yetiştirebildi ki?
Klein duygularını bastırıp Frank Lee'yi güvenli bir mesafeden takip etti. Güverte kapısının gölgesinde kıvranıp duran güverte reisi Nina'yı buldular.
Abartılı vücut hatlarına sahip bu korsan, acı içinde bükülmüş halde orada yatıyor, ahşap zemini tırmalayıp duruyordu. Tırnaklarının arkasında kanlı izler bırakırken çıkardığı o kulak tırmalayıcı ses, insanı çıldırtacak cinstendi.
Bu manzarayı izlemek bile Klein'ın parmaklarının sızlamasına yetti.
"Gehrman, çırpınmasını engellemek için bana yardım et, bastır şunu." Frank elindeki iğneyle hortumu havaya kaldırdı.
Klein itiraz etmedi ama tek bir kelime de etmedi. Sakince kadının yanına çömelip omuzlarına bastırdı.
Dokunduğu anda elleri kaydı, kadını kavramakta bir hayli zorlandı. Sanki bir insanı değil de kaygan pullarla kaplı devasa bir balığı tutmaya çalışıyordu.
Klein hareketini anında düzeltti. Bir Cambaz'ın kusursuz beden kontrolünü kullanarak Nina'yı omuzlarından sıkıca yakaladı.
Ancak Nina'nın direnci beklenmedik derecede güçlüydü, Klein'ın gücünü katbalat aşıyordu. Çok geçmeden parmakları sızlamaya başladı, kadını tutmakta zorlanıyordu.
Denizci yolunun 7. Seviye bir Beyonder'ından da bu beklenirdi zaten. Bense bilek gücüyle ön plana çıkan bir Beyonder değilim... Eğer besleme derdi olmasaydı, Sürünen Açlık'ı aktifleşirip Çelik Maveti'nin ruhuna geçer ve bir Zombi'nin gücüyle bu işi tereyağından kıl çeker gibi hallederdim...
Zihninden bu düşünceler geçerken Frank'in yaklaştığını, eğilip dizini Nina'nın sırtına dayadığını gördü.
Kasları şişen adam, Nina'nın çırpınışlarını anında bıçak gibi kesti.
Eken Biçen yolunun Beyonder'larında da bayağı bir kaba kuvvet var demek ki... Fakat Bay Frank Lee, bir kadına karşı böyle ayı gibi davranırsanız kendinize bir kız arkadaş bulmanız biraz zor... Tabii siz kesin bunu dert etmiyorsunuzdur. Çocuğunuzu topraktan bile yetiştirebilirsiniz nasıl olsa...
Klein içinden adamla dalga geçerken Frank Lee'nin iğneyi Nina'nın elinin arkasına saplamasını izledi.
Küçük şişedeki sakinleştirici zerk edildikçe Nina çırpınmayı bıraktı. Klein ellerini çekip ayağa kalktı.
Olayın üzerinden birkaç saniye geçmemişti ki Nina saçını başını düzeltip yuvarlanarak ayağa dikildi. Frank Lee'ye söylenmeye başladı: "Neden her seferinde ayının teki gibi bu kadar kaba olmak zorundasın ki? Başka bir yol denesen ölür müsün?"
Konuşurken acı dolu yüz ifadesini gizlemeye gerek duymadan kollarını esnetti.
Aramıza az önceki dalışta katıldığı halinden farklı olarak, şimdi üzerinde keten bir gömlek ve kahverengi bir ceket vardı. Sıradan bir korsandan hiçbir farkı kalmamıştı.
Frank, Nina'nın söylenmelerine istifini bozmadan şaşkınlıkla sordu: "Neresi kabaymış ki?
Neyse, şimdi bu konuyu tartışmayalım. Önce diğerlerine yardım edelim.
Git de bira fıçısını getir. Şunlara içirmek için el birliği yapalım.
Gehrman, senin için de bir sakıncası yoktur herhalde?"
Klein güvertedeki tayfalara şöyle bir baktı. Birkaç saniye düşündükten sonra sordu: "Amaç onları yatıştırmak, değil mi?"
"Aynen öyle." Frank Lee başını azimle salladı.
"Onları doğrudan bayıltsam olmaz mı?" Klein'ın sesi oldukça sakindi.
İçinden ekledi: Bu da sakinleştiricili birayla aynı hesaba geliyor işte, üstelik çok daha pratik...
Nina şaşkınlıkla başını çevirdi, bir an için nutku tutuldu.
Frank Lee ise durumu ciddi ciddi düşündü.
"Olur."
"Pekala." Klein gözünün bir süredir takıldığı palalardan birine doğru yürüdü, silahı eline aldı ve küt tarafıyla sahibinin kafasına indirdi.
Küt!
Kusursuz alan kontrolü sayesinde, acı içinde kıvranan korsan bir anda yatışıp kendinden geçti.
Nina'nın yüzü bir saniyeliğine donakaldı, ardından kendini topladı.
Klein'ın yanından geçerken adımlarını yavaşlattı. Kıkırdamasını bastırmaya çalışarak, "Hakkındaki söylentileri duymuştum ama söylentilerden bile daha çatlak olacağını hiç tahmin etmezdim. Genelde tam tersi olurdu," dedi.
"Evet... Düşünce yapın gerçekten çok ama çok özel. Diğer insanlardan tamamen farklısın, daha çok Frank'inkilere benziyor. Belki de bu yüzden seni bu kadar kısa sürede dostu olarak görebildi."
Yok, deliler arasında da seviye farkı var. Gehrman Sparrow henüz Frank kadar kafayı sıyırmadı... Klein dışarıya renk vermeden içinden böyle bir yanıt verdi.
Nina'yı cevapsız bırakıp elindeki palayla güverteyi turlamaya başladı. Karşısına çıkan tayfaları teker teker bayıltıyor, kendi kendilerine uyanmalarını bekliyordu.
Frank de aynı yöntemi uygulamak istedi ama Nina'nın, "Adamlara sadece bayıltacağını, öldürmeyeceğini garanti edebilir misin?" sorusu üzerine bu fevri fikrinden vazgeçti. Kamaraya girip bir bira fıçısı çıkardı ve ilk baştaki planına sadık kaldı.
Bam! Bam! Bam!
Klein vurarak pruvaya kadar ilerledi. Tam o sırada, sivri kasketli, ellilerinde kıdemli bir denizci yavaş yavaş kendine geliyordu.
Soğuk ve tekinsiz tavırlı maceracının kendisine doğru yaklaştığını görünce aceleyle ayağa kalkmaya çalıştı, panikle ağzından döküldü: "Yok, istemez!
Ben iyiyim artık. Gerçekten iyiyim!"
Açıklama yapmana gerek yok, gayet net anlaşılıyor... Klein eğlencesini belli etmemeye çalışarak yüzünü pruvaya döndü.
O sırada denizci kendini tanıttı: "Ben Gelecek'in dümencisiyim, Ottolov."
Dümenci mi? Klein başını çevirdiğinde Ottolov'un etrafına saçılmış birkaç kitap fark etti. Kimi kapağı açık, kimi kapalı, kimi düz kimi ters öylece yerde yatıyorlardı.
"Ha ha, yukarıdan düşerken bunları da yanımda getirdim. Neredeyse aklımı kaçıracaktım," diye açıkladı Ottolov.
Klein gözlerini adama çevirdiğinde, mavi gözlerinde derin denizlerin rengini gördü.
Gündüz vakti beni izleyen o gözler bu adamınki değil... Ama hissettirdiği şey Yıldızlar Amiralı'nınkine benziyor... Aynı yoldan mı ilerliyorlar acaba?
Klein bakışlarını çekip Nina ile Frank Lee'nin diğer tayfaları sakinleştirmesini izledi.
Ölüm Habercisi'nin takibi sürdürüp sürdürmediğini görmek için arkasına bakacağı sırada Ottolov aniden bağırdı: "Dikkat et!"
Hışşşt!
Devasa bir dalga geminin burnunu döverek Gelecek'i şiddetle sarstı.
Eğer Cambaz yeteneklerinden gelen o üstün denge hissi olmasaydı, Klein da Frank gibi yere kapaklanacaktı. Başından aşağı yağan devasa su serpintisi, silindir şapkasını ve çift düğmeli ceketini sırılsıklam etti.
Burada bir buharlı ütü vardır herhalde... Çılgın bir maceracının kendi kıyafetlerini yıkaması karizmasını bozmaz herhalde. Yıkamazsa garip kaçar zaten... Rorsted Takımadaları yerlilerinin tarzında bir şeyler giymeliymişim!
O an Klein'ın içini derin bir sızı kapladı.
İleride dalgaların dağ gibi yükseldiği, çılgın rüzgarların ve gürleyen şimşeklerin bir birbirine karıştığı şiddetli bir fırtına görünüyordu.
G-güvenli rotanın sınırlarına mı geldik yani? Az önceki o "uçuş" Ölüm Habercisi'ni izimizden silip atmamızı sağladı belki ama gemiyi de rotasından çıkardı galiba?
Klein; Ottolov, Nina, Frank ve nereden peydah olduğu belli olmayan Kansız Heath Doyle'un ayılttıkları tayfayı görev yerlerine koşturmasını, Gelecek'in dümene geçip çılgınlar gibi çabalamasını izledi.
Tayfanın hummalı çalışması sayesinde Gelecek zamanında yön değiştirip devasa dalgaları yardı, çakan şimşeklerden sıyrılarak yeniden güvenli rotaya girmeyi başardı.
Etraf nihayet sakinleştiğinde, Klein Deniz Tanrısı alanına ait tılsımı serbest bırakıp derin bir nefes aldı.
Geriye dönüp baktığında Ölüm Habercisi'nden hiçbir iz kalmadığını gördü. Gece hiç de sakin geçmemişti ama sonunda rahat bir nefes alabilmişti.
Göz gezdirip başlarını ovan, nefes nefese kalmış, bitkinlikten tükenme noktasına gelmiş korsanları görünce, hafif bir suçluluk duygusuyla güverteden ayrıldı. Kamaraya doğru yürürken iç çekti.
Gargas Takımadaları'ndan daha yeni ayrılmıştık, az kalsın gemi tuzla buz oluyordu. Deniz kızlarını bulmak gerçekten hiç de kolay olmayacak gibi...
Üst kata çıkan merdivenleri tırmanan Klein, kaptan kamarasının yanından geçerken adımlarını yavaşlattı. Bir süre kapıyı süzdü. Kapı aralığının yeşil yapraklarla kaplandığını, içerideki her şeyin dış dünyadan tamamen izole edildiğini gördü.
Bakışlarını kapıdan çekip kendi odasına döndü. Gri sisin üzerine çıkıp yakındaki suları incelemeyi, gelen duaya yanıt vererek Ölüm Habercisi'nin izini sürmeyi düşündü. Hiçbir mantıklı sebep yokken millete saldıran Ölümsüzlük Kralı Agalito'ya, kendi tattırdığı zehri bizzat içirmek istiyordu.
Yine de duraksadı. Hayır, etrafta gözetleyen gözler vardı. Bu tarz şeylerden olabildiğince uzak durmalıydı. Üstelik yapacağı şey Ölümsüzlük Kralı'na sadece ufak bir ders verecek, onu ciddi şekilde yaralamayacaktı. Alacağı riske değmezdi. Öfkesinin mantığının önüne geçmesine izin vermemeliydi. Başarıyla seviye atladıktan sonra bu konuyu tekrar düşünecekti. Klein içindeki o güçlü isteği bastırmayı başardı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.