Süt ve Bal

Tanrıların Terk Ettiği Diyar, Ay Şehri.

A’dal, Xin ve Rus, Başrahip’in sesinin tüm şehirde yankılandığını duyduklarında tarifsiz bir heyecana kapıldılar.

Neredeyse aynı anda ayağa kalkıp daha önceden hazırladıkları hayvan derisinden torbaları sırtlandılar.

Torbaların içinde paylaştırılmış mantar tozları, kurutulmuş mantarlar, çeşitli canavar derileri ve farklı aşamalara ait Beyonder özellikleri vardı.

Geleceğe dair içleri umutla ve heyecanla dolu olsa da, geçmişte çektikleri acılar onlara temkinli olmayı öğretmişti. Yanlarına alabildikleri kadar yiyecek almaya çalışmışlardı.

Birkaç şimşek çakımı öncesinde, Ay Şehri rahipleri Bay Budala’dan ilahi bir vahiy almış ve avcı ekiplerini dışarı göndermeyi durdurmuşlardı. Ayrıca her bir sakine, önemli eşyalarını toplayıp her an hareket etmeye hazır olmalarını tembihlemişlerdi.

Bir dakika bile geçmeden, ellerinde fenerlerle evlerinden çıkan A’dal ve arkadaşları kendilerini sokakta buldu.

Göz göze geldiklerinde, urlarla kaplı ya da doğuştan şekli bozuk yüzlerinde gizleyemedikleri bir sevinç okunuyordu. Ay Şehri’ni arkalarında bırakıp memleketlerinden ayrılacak olmak içlerinde en ufak bir burukluk yaratmıyordu.

Burası kabuslarının kaynağıydı; kim bilir kaç nesil, çocukluğun getirdiği o saf mutluluktan mahrum büyümüştü bu topraklarda.

Yüksek bir platformun bulunduğu meydanda toplandıklarında heyecanlarını bastırmaya çalışarak düzenli bir şekilde sıraya girdiler, bir yandan da komşularının gelip gelmediğini kontrol ettiler.

Çok geçmeden, tüm Ay Şehri sakinleri meydandaydı. Başrahip Nim platforma çıkıp gülümseyerek konuştu: "Herkes dinlesin, ilahi bir vahiy aldım.

Bay Budala bu lanetli diyarı terk etmemize ve yeni bir hayata adım atmamıza yardım etmek üzere.

Bay Budala’ya şükürler olsun!"

Sağ avucunu sol göğsünün üzerine bastırarak ilk selamı kendisi verdi.

Bu, Bay Budala’yı yüceltmek için kendi geliştirdikleri bir selamlaşma şekliydi ve Bay Budala buna hiçbir zaman itiraz etmemişti.

"Bay Budala’ya şükürler olsun!" Ay Şehri sakinleri de sağ avuçlarını sol göğüslerine bastırarak minnet ve bağlılıklarını sundular.

Sesler meydanda yankılanırken kır saçlı Nim, elini kaldırıp herkesi sessizliğe davet etti.

"Önce Gümüş Şehri’ne gidip oradaki hayatta kalanlarla buluşacağız. Ardından, hep birlikte ışığın dünyasına doğru yola çıkacağız.

Endişelenmeyin. Bay Budala bizi koruyacak.

Şimdi gözlerinizi kapatın ve dua etmeye başlayın."

Bunu söyledikten sonra Başrahip ellerini birleştirip dudaklarına götürdü. Yüce varlığın, Ay Şehri halkının iki üç bin yıldır, nesiller boyu biriktirdiği o en büyük arzuyu gerçekleştirmesini dileyerek içtenlikle dua etti.

Bir sonraki an, Gece yolu yarı tanrısı etrafındaki değişimleri keskin duyularıyla hemen hissetti. Gözlerini açıp çevresine bakındığında taş sütunların giderek netleştiğini gördü. Sütunlara asılı fenerlerin ışığında, uzun boylu silüetler hızla beliriyordu.

Burası Gümüş Şehri mi? Çoktan Gümüş Şehri’ne varmışız bile... Bir ilahın kudreti işte böyle bir şey... Bay Budala’ya şükürler olsun! A’dal, Xin ve diğerleri merakla etraflarını incelediler.

İçten içe Gümüş Şehri’ne karşı bir sempati besliyorlardı. Tanrı’nın elçisi Ekselansları Gehrman Sparrow, bu lanetli, terk edilmiş diyara ilk ayak bastığında yolu önce Gümüş Şehri’ne düşmüştü.

Burası, Tanrı’nın ihtişamının sonsuz karanlığa ilk yayıldığı yer, tüm umutların başlangıç noktasıydı.

Silüetler kısa sürede tamamen netleşti. Çoğu iki metrenin üzerindeydi. Yüz hatları ve bedenleri oldukça normal görünüyordu, hiçbir bozukluk göze çarpmıyordu. Onlar da meraklı ve temkinli gözlerle Ay Şehri sakinlerini süzüyorlardı.

Karşılarındakilerin heybetli boyları ve o gıpta edilesi normallikleri Xin, Rus ve diğerlerini biraz germişti. Kendilerini ister istemez aşağılanmış ve huzursuz hissettiler.

Ancak göz ucuyla etrafa bakındıklarında, Gümüş Şehri sakinlerinin birçoğunun dışı közlenmiş mantarları ısırdığını gördüler. Arada bir, tombul beyaz mantarların içindeki sıcak suyu höpürdeterek içiyorlardı.

Bu tanıdık manzara, Ay Şehri halkının yavaş yavaş rahatlamasını sağladı; bu yarı devleri artık kendilerinden biri gibi görmeye başlamışlardı.

Altı kişilik konseyin lideri Waite Chirmont, başıyla selam verip Ay Şehri’nin önderi olduğunu tahmin ettiği Nim’e döndü: "Hazır mısınız?"

Bakışları sakin ve doğaldı. Karşısındakileri o ürkütücü dış görünüşleri yüzünden hor görmüyordu.

Bir aksilik çıkmasından çekinen Nim hemen yanıtladı: "Hazırız, yola çıkabiliriz."

Waite Chirmont bakışlarını tekrar Gümüş Şehri sakinlerine çevirdi.

"Yemeğinizi üç dakika içinde bitirin ve duaya başlayın."

Bir dakika bile geçmeden Gümüş Şehri sakinleri içeceklerini bitirip ellerindeki kalan yiyecekleri kaldırdılar. İçtenlikle Bay Budala’ya dua etmeye başladılar.

Ay Şehri’nin kadim sakinlerinin mucizevi bir şekilde karşılarında belirmesi, Tanrıların Terk Ettiği Diyar’dan çıkabileceklerine olan inançlarını iyice perçinlemişti. Artık Bay Budala’ya tüm kalpleriyle inanıyorlardı.

Birkaç saniye sonra, Gümüş Şehri’nin eğitim alanındaki herkes bir anda gözden kayboldu.

Koca şehir tamamen sessizliğe gömüldü. Çok yakında sokakları ve evleri yozlaşmış otlar kaplayacak, canavarlar buralarda cirit atacaktı.

Göz açıp kapayıncaya kadar geçen o kısa sürede, Gümüş Şehri ve Ay Şehri sakinleri kendilerini Devler Kralı’nın sarayının önünde buldular; burası alacakaranlığın donup kaldığı o efsanevi yerdi.

Bu, Klein’ın özellikle planladığı bir ritüeldi. Tanrıların Terk Ettiği Diyar’ın bu kadim insanlarının, geçmişlerine layıkıyla veda etmelerini istiyordu.

Devler Kralı Sarayı’nın o devasa, epik ve efsanevi ihtişamı karşısında büyülenen Gümüş Şehri sakinleri, gayriihtiyari başlarını çevirip aşağılara, uzaklara baktılar.

Kızıl turuncu alacakaranlığın ötesinde, yeryüzü tamamen karanlığa gömülmüştü. Arada bir çakan şimşekler kadim binaların, heybetli dağların ve şekli bozuk bitkilerin silüetini anlık olarak ortaya çıkarıyordu.

Şimşek söndüğü anda karanlık yeniden hücum ediyor, her şeyi yutuyordu.

Ardından Gümüş Şehri ve Ay Şehri sakinleri başlarını çevirip bakışlarını Devler Kralı’nın sarayının derinliklerine diktiler.

Orada açık bir kapı vardı ve o kapının ardında parıldayan altın sarısı bir okyanus uzanıyordu.

Güneş ışığından gözleri kamaşan insanların etrafındaki her şey bir anda bulanıklaştı ve manzara tuzla buz oldu.

Kırılan parçalar hızla yeniden bir araya gelerek derin mavi bir okyanusa, burunlarına çalınan balık kokusuna, dalga seslerine ve ufka henüz yaklaşmamış kızıl turuncu güneşe dönüştü.

Ay Şehri ve Gümüş Şehri sakinleri şaşkınlık ve umut dolu gözlerle etraflarına bakındılar. En ufak bir bozulmaya uğramamış, gür ormanı gördüler. Henüz onarılmamış taş binaları gördüler. Liaval ve arkadaşlarını, limana doğru uzanan yolu ve orada demirlemiş olan gemiyi gördüler.

Birçoğunun gözleri, sanki kutsal bir ışıkla yıkanıyorlarmış gibi yaşlarla doldu.

Burada hiçbir yozlaşmanın, pisliğin ya da tekinsiz bir gücün olmadığını hücrelerine kadar hissedebiliyorlardı.

Gümüş Şehri ve Ay Şehri sakinlerinin büyük kısmı dizlerinin üzerine çöküp toprağı öperek yüksek sesle Bay Budala’ya şükrettiler. Toprağın o tatlı kokusunu içlerine çektiler.

Ayakta kalanlar ise Bay Budala’ya minnet duymadıklarından değil, karşılarındaki manzaranın büyüleyiciliğinden donakaldıklarından hareket edemiyorlardı. Ruhlarının her zerresi şaşkınlıkla sarsılmıştı.

İlk şoku atlattıktan sonra Liaval, karısı ve kızını karşılamak için öne çıktı.

Onlara doğru adımlarken içindeki heyecanı ve sevinci zapt edemiyordu. Ağzını açtı, bu süre zarfında gördüklerini ve duyduklarını bir çırpıda anlatmak istedi. Ancak paylaşmak istediği o kadar çok şey vardı ki, hepsi coşkun nehirler gibi boğazına yığıldı, sesi çıkmadı.

Birkaç saniye sonra zorlukla konuşabildi: "Bizim... Yeni bir evimiz var artık..."

Sözünü tamamlayamadan, neredeyse iki buçuk metre boyundaki yarı dev aceleyle elini cebine atıp karısına ve kızına doğru uzattı.

"Bunu bize Elçi verdi, adı süt şekeriymiş. Herkes çok lezzetli olduğunu söylüyor..." Liaval’ın yüzünde kocaman bir tebessüm belirdi.

Avucunda başparmak büyüklüğünde, ince kâğıtlara sarılı iki şey duruyordu. Sıcağın etkisiyle biraz kırışmış, üzerlerine hafifçe ter sinmişti.

"Süt şekeri mi..." Liaval’ın karısı bu kelimeyi tam olarak anlayamadı. Dev dilinde "süt" ve "bal" kelimelerinin birleşiminden oluşan yepyeni bir kelimeydi bu.

Kızları ise babasının heyecanından cesaret alarak şekerlerden birini hemen kaptı ve ağzına atmaya yeltendi.

"Hayır, hayır, önce dışındaki kâğıdı soyman gerek." Liaval hemen şekerleri geri alıp kâğıtlarını soydu ve birini karısına, diğerini kızına uzattı.

Küçük kız şekeri ısırıp dişlerinin arasında güçlüce ezdi, çıtır çıtır bir ses duyuldu.

Yavaşça gözlerini süzdü, yüzünde tarifsiz bir haz belirdi.

O an dünyayla bağlantısı kesilmiş gibiydi, tek kelime edecek hali yoktu.

Kızının bu halini gören Liaval’ın karısı da şekeri ağzına attı.

Bunun çok kıymetli bir şey olduğunu sezmişti. Hemen ısırıp parçalamak yerine, dilinin üzerinde yavaşça erimesine izin verdi.

Ağzına yayılan o benzersiz süt kokusu ve yoğun tatlılık, kadının başını döndürdü.

Liaval karısının yüzündeki o ifadeyi görünce gülümsemesi daha da büyüdü ve az önce boğazında düğümlenen sözleri tamamladı:

"Elçi, Bayam Şehri’nde iş bulabileceğimizi, çalışıp altın sterlin kazanabileceğimizi söyledi. Böylece daha çok süt şekeri alabiliriz. Ayrıca ihtiyacımız olmayan Beyonder özelliklerini ve canavar derilerini Deniz Tanrısı Kilisesi’ne satabilirmişiz...

Deniz Tanrısı, Bayam Şehri’nde Bay Budala’nın maiyetindeki bir ilahmış...

Yakında hava kararacak. Sizi sahile götürüp gün batımını izleteceğim. Gerçekten çok güzel. Ben her gün izliyorum. Siz geldiğinizde buraya birlikte gelmeyi o kadar çok hayal ettim ki..."

Nihayet bitti. Çıpam gözle görülür şekilde dengelendi. Üstelik Gümüş Şehri ve Ay Şehri sakinlerinin dileklerini gerçekleştirmek, Mucize Yaratan iksirinin epeyce sindirilmesini sağladı. Yine de bu, Sürekli Şehir'i eski haline döndürmek kadar etkili olmadı. Anlaşılan o ki bir dilek tanrısı gibi davranmak, rol yapmanın en kusursuz yolu değil. Gri sisin üzerinde, Klein yavaşça içini çekti ve Yıldızların Asası'nı tekrar döküntü yığınının içine fırlattı.

Bundan sonra da dolaşmaya ve mucizeler yaratmaya devam edecekti. Arada sırada Tanrıların Terk Ettiği Diyar'a gidecek, yaklaşan ayine hazırlık yapmak için bazı canavarları kuklalara dönüştürecekti.

Mucize Yaratan rolünün bir sonraki aşaması için planı hazırdı. Ay Şehri halkının şekil bozukluklarını düzeltip orada bir mucize yaratabilmek için öncelikle dış görünüşü ve fiziği değiştirmeye yönelik küçük dilekleri biriktirecekti.

Bu aslında o kadar da zor değil. Birçok genç kızın ve kadının sivilcelerinden kurtulmak, çift göz kapaklı olmak ya da burunlarını daha dik kılmak gibi dilekleri var. Benim de bunu gerçekleştirecek yöntemlerim mevcut. Böylece basitten zora doğru ilerleyerek, Ay Şehri'nin şekil bozukluklarından muzdarip insanlarını tedavi etmek sadece bir zaman meselesi olacak. Dış dünyada kendilerini çok daha eksik ve ezik hissediyorlardır zaten. Klein kendi kendine böyle mırıldandıktan sonra birden alaycı bir şekilde güldü.

O zaman kendime güzellik sektörünün hükümdarı, mimarların ve inşaat işçilerinin koruyucusu, uzun mesafeli seyahatlerin mucize yaratıcısı diyebilirim.

Güvenli bir deniz rotası bulunmayan sulara girdikten sonra, Gizem Kraliçesi Bernadette zaman duyusunu yitirmiş gibiydi. Kaptan kamarasındaki hassas duvar saati olmasa, bu tehlikeli bölgeye adım atalı kaç gün olduğunu kesinlikle unuturdu.

Şiddetli rüzgarlar ve bardaktan boşanırcasına yağan yağmur, gemiyi zaman zaman havaya fırlatıyor, bazen de bir yana yatırıyordu; sanki yaklaşan kıyametin bir provası gibiydi.

Bernadette, Şafak'ın bu hırpalanışına müdahale etmeden, sabırla bekleyerek olan biteni sakince izledi.

Bir süre sonra fırtına nihayet dindi.

Tam o anda, uzakta siyah bir karaltı belirdi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.