Duvardaki saate bakıp vaktin sekizi geçtiğini gören Alger, elindeki alkol dolu kupayı masaya bıraktı. Ayyaşların arasından omuz atarak sıyrılıp sokağa çıktı.
Kömür yatakları bakımından zengin olan Rorsted Takımadaları sayesinde Bayam; Backlund veya Pritz Limanı gibi ana kara şehirlerini andırıyordu. Caddeler boylu boyunca siyah, yüksek fener direkleriyle donatılmıştı. Yanan gazın ışığı metal ızgaralardan dışarı süzülüyor, nispeten temiz olan sokakları aydınlatıyordu.
Alger başındaki eşarbı çözüp ağır adımlarla bir ara sokağa saptı. Sokağın çıkmaz ucuna geldiğinde burnuna alkolle karışık keskin bir idrar kokusu çalındı. Amyris Yaprağı Barı’nın bir tuvaleti olsa da, yoğun saatlerde müşterilere yetmediği aşikardı. İçip de zapt edemeyen ayyaşlar, çareyi kendilerini rahatlatacak kuytu bir köşe bulmakta alıyordu.
Kızıl ay ışığı bulutların arasından sızıp sokağa düştü. Alger, daha inandırıcı bir rol yapıp yapmamayı tartarken arkasından tok ve baskın bir ses duyuldu.
“Pırıl hakkındaki bilgiyi bize bilerek mi sızdırdın?”
Aptal değilmiş... diye içinden mırıldanan Alger, sanki bir baskına hazırlanıyormuşçasına yavaşça arkasına döndü.
Yedi sekiz adım ötesinde, duvara yaslanmış bir figür duruyordu.
Yaklaşık bir yetmiş sekiz boylarındaki bu adamın başında kayık tipi bir şapka vardı. İnce ve keskin yüz hatlarına saldırgan bir ifade hakimdi. Bir tutam siyah saçı alnından aşağı dökülüyor, sol tarafındaki koyu yeşil gözünü yarı yarıya kapatarak o soğuk çehresini bir nebze yumuşatıyordu.
Arananlar posterindeki resimle kişinin aslı arasında genelde dağlar kadar fark olsa da, pek çok ünlü korsan şehirde dolaşırken kılık değiştirme gereği bile duymazdı. Kilise’nin bir ajanı olan Alger, ritüellerle çizilmiş ve neredeyse fotoğraf netliğindeki pek çok portre görmüş, korsan toplantılarına katılmıştı. Karşısındaki adamı, ödül ilanlarındaki o isimle eşleştirmesi uzun sürmedi.
Bunu belli etmeyerek mahsus duraksadı ve sordu: “Sakin Fırtına?”
Çelik Maveti’nin sağ koluydu bu adam; duygularını dizginlemekte ve soğukkanlı düşünmekte usta bir Beyonder’dı. Ancak merhametten yoksundu ve başına bin beş yüz pound ödül konmuştu. Adam siyah trençkotunu şöyle bir çekiştirip boş bir gülümseme takındı.
“İnkar etsem ne fayda?
“Gerçi pek mümkün görünmüyor. Tıpkı senin Pırıl’dan Oamaru’ya bilerek bahsettiğini inkar edemeyeceğin gibi. O pek kafa yormayı sevmez, tam aksine benim zıddımdır.”
Alger dürüstçe cevap verdi: “Yalan söylemek gibi bir niyetim olmadı zaten. Sadece benden aldığınız haberin karşılığını almak istiyorum. Tek tabanca takılan Pırıl ile arkası bu kadar sağlam olan Çelik arasında, aklı olan herkes kimin tarafını seçeceğini bilir. Elbette bunun bir sır olarak kalmasını isterim. Buzdağı Koramiralinin peşime düşmesini hiç istemem.”
Squall ağır ağır başını salladı. “Anlat bakalım, nedir işin aslı?”
“Daha önce de dediğim gibi. Altın Sikke Kumarhanesi’nde Pırıl ile karşılaştım ve onu tanıdım. Çelik’in nerede olduğunu takip etmem için bana görev verdi. Heh heh, görünüşe göre bir kontratak peşinde,” dedi Alger, alaycı bir tavırla. “Bir buluşma noktası belirledik. Bence bu istihbarat en az bin pound eder.”
“Bin pound mu? Şu kızıl aya bir bak bakalım. Rüya mı görüyorsun sen!?” Squall alay etmekten geri durmadı. “Bu bir tuzak olabilir. Bunu anlamıyor musun? Pırıl çoktan kendine yardımcılar bulmuş olabilir, bize meydan okumasının sebebi budur belki de.”
“Tuzak olup olmadığını tartmak bana düşmez. Beş yüz pound. Daha azına razı olmam, o zaman hiçbir şey olmamış gibi yoluma giderim.” Alger, ödül için mantıklı bir zemin kurmaya yeltendi.
“Üç yüz pound. Benimle bir yere geleceksin ve bir süre orada kalacaksın. Bu haberi başkalarına satıp planımızı bozmanı istemeyiz. Pırıl’ı senin verdiğin bilgiyle paketlediğimizde ya da ruhunu sorguladığımızda paranı alırsın. Merak etme; yemek, içki ve yatak bedava. Her halükarda şanslısın! Eğer senin yüzünden bir aksilik çıkarsa, hehe, sanırım sonunun ne olacağını biliyorsundur,” diyerek itiraz kabul etmeyen bir tonda teklifini sundu Squall.
Tam da beklediğim gibi. Geçmişim belirsiz ve çok tehlikeli görünmediğim için beni ortadan kaldırmak yerine geçici olarak alıkoymayı seçme ihtimalleri daha yüksekti... Yine de en kötü senaryo için hazırlığımı yaptım. Çok dikkatsiz davranmadığım sürece kaçmak sorun olmayacaktır... Alger mahsus tereddütte kalmış gibi yaparak konuştu: “İki günü geçmesin, yoksa mürettebatım gemiyle birlikte basıp gider.”
“İki günü aşarsa onlara haber uçar.” Squall’un avucunda ne ara çıktığı belli olmayan keskin bir neşter, bir akrobatın elindeymişçesine parmakları arasında dönüp duruyordu.
Alger, Amyris Caddesi numara on beşteki buluşma noktasını ve iletişim yöntemlerini tüm detaylarıyla anlattıktan sonra Squall daha fazla konuşmadı. Arkasını dönüp Alger’e yol gösterdi. Köşe bucak geçtikten sonra, isimsiz bir sokaktaki sıradan bir eve vardılar.
“Uzun zaman oldu, hayalet geminin mavi saçlı kaptanı.” Kapıyı, saçları kırlaşmış yaşlı bir adam açtı. Yerel halktan biri gibi giyinmiş, bol şalvar pantolonlar kuşanmıştı.
“İhtiyar Quinn. Demek gerçekten de Kan Amirali’nin istihbaratçısı sensin...” dedi Alger, yapmacık bir şaşkınlıkla.
İhtiyar Quinn kıkırdadı. “Söylentilerin her zaman bir doğruluk payı vardır. Senin yalan sandığın şeyler pekala gerçek olabilir.”
Gaz lambasını yakmadı. Elindeki gümüş şamdanla Alger ve Squall’u karanlık holden geçirip, penceresiz ve geniş bir bodrum katına indirdi.
“Bir süre burada kalacaksın. Ben ve arkadaşlarım hem sana göz kulak olacağız hem de içkini, yemeğini eksik etmeyeceğiz,” dedi İhtiyar Quinn, gülerek. “Samimiyetimizin nişanesi olarak silahlarını da almıyoruz.”
“Pekala.” Alger kendi rızasıyla bodrumdaki alçak yatağa doğru ilerledi.
İhtiyar Quinn arkasından ağır taş kapıyı kapatıp kilitledi.
Squall orada fazla oyalanmadan, takip edilip edilmediğini defalarca kontrol ederek hızla uzaklaştı.
Kiralık bir arabaya binip Bayam’daki Loen yerleşkesine geçti. Burası sosyetenin yaşadığı bölgeydi.
Bahçeli bir köşke girdiğinde, Maveti’nin salondaki kanepede onu beklediğini gördü. Diğerleri ise bir yarım ay oluşturacak şekilde etrafa yayılmıştı; kuklalar ve zombiler birer muhafız gibi çevrelerini sarmıştı.
Çelik lakaplı adamın dudakları etli, teni esmerdi. Saçları, fabrikalarda görmeye alışık olunan çelik yünleri gibi kıvırcıktı.
“İstihbarat sağlam mı?” Kollarındaki kaslar seğiriyor, etrafa muazzam bir güç dalgası yayıyordu. Ancak tüm benliği, sanki canlı bir varlık değilmişçesine soğuk ve tekinsiz bir hava yayıyordu.
Squall başıyla onayladı.
“Para için çalışan bir korsan kaptanıymış. Onu İhtiyar Quinn’in yerine kapattım. Eğer bir bit yeniği varsa oradan canlı çıkamaz zaten. Bunun farkında olduğunu sanıyorum.”
Tam bu noktada Squall soğuk bir gülüş sergiledi.
“Yine de her türlü aksiliğe karşı tetikte olmalıyız. Pırıl’ın kurduğu bir tuzak olabilir.”
“Bir fikrin var mı?” diye sordu Maveti, doğrudan konuya girerek.
O sırada koltuğa uzanmış bir korsan dikkat çekti. Yerel tarzda kahverengi bir gömlek giymiş, parmaklarıyla sarımtırak bir hasır şapkayı çevirip duruyordu. Bu adam, Maveti’nin bu operasyondaki yardımcısıydı; Alacakaranlık Koramirali ile girilen savaşta kaybedilen altıncı geminin kaptanı, başına üç bin sekiz yüz pound ödül konan “Kanlı Çalı” Hendry’den başkası değildi.
“Squall’un bir planı olduğu belli,” dedi Hendry, hasır şapkasıyla solgun yüzünü örterken.
Squall kıkırdayarak anlatmaya başladı: “Şu maceracı John Smith, içimize sızması için Mordor’u göndermemiş miydi? Haberi ona bilerek sızdıralım. Hala destek beklediğimizi, ancak yarından sonra veya üç gün içinde harekete geçebileceğimizi sanmasını sağlayalım.
O açgözlü maceracı sürüsü Pırıl’ın peşini asla bırakmaz. Kesinlikle birbirlerini çiğneyip üstüne atlarlar. Vakti geldiğinde biz bir köşeye çekilip şovu izleriz. Bir aksilik çıkarsa kabak onların başında patlar. Her şey yolunda giderse, iş bittiğinde onları da aradan çıkarırız!”
“Güzel.” Çelik Maveti’nin gözbebekleri hafifçe titredi, etrafa yoğun bir kan arzusu saçıldı.
Sabahın ilk ışıklarına doğru her şey hazırdı.
Kanlı Çalı Hendry deri bir çanta getirdi, içinden tavus kuşu mavisi bir halı çıkarıp yavaşça önüne serdi. Halının üzerinde insan elinden çıkmadığı belli olan pek çok gizemli desen vardı.
Maveti, Squall, diğer iki Beyonder ve yanlarındaki sekiz zombi ile kukla halının üzerindeki yerlerini aldılar.
En son Hendry adımını attı. Gözlerini yarı yarıya kapatıp Elf dilinde tek bir kelime fısıldadı: “Uçuş!”
Tavus kuşu mavisi halı aniden gerildi ve yerden yükseldi. Üzerindekileri havaya kaldırarak Amyris Caddesi’ne doğru süzülmeye başladı.
Bu sırada Hendry siyah bir mendil çıkarıp bileğini silkeledi; mendil sanki gece gökyüzünün bir parçasına dönüşerek ay ışığı altındaki tüm izlerini sihirli bir şekilde örttü.
Yedi sekiz dakika içinde Amyris Caddesi numara yirminin civarına vardılar. Hedefledikleri ev tam çaprazlarında kalıyordu.
İleri gitmediler. Bunun yerine, uçan halıyı gür bir ağacın tepesinde sessizce havada asılı bıraktılar ve yere yatarak durumu gözlemeye başladılar.
Saniyeler saniyeleri kovaladı. Hendry gizemli eşyayı ustalıkla dengede tutuyordu, ruhsal gücünde herhangi bir azalma belirtisi yoktu.
Gece yavaş yavaş çekildi, ufuk çizgisi hafif kızıl bir tona büründü. Güneş doğmak üzereydi. Çelik Maveti liderliğindeki korsan grubu, gündüz gözetlemesi için daha uygun bir yer bulma hazırlıklarına başlamıştı.
Tam o anda, bir figür çevik hareketlerle çatılar arasında süzüldü ve eğilerek Amyris Caddesi on beş numaranın tepesine ulaştı.
Siyah bir pelerin giymişti; kaşları sarı, gözleri koyu maviydi. Yüz hatları nispeten yumuşaktı. Bu gelen, Pırıl Danitz’den başkası değildi!
Danitz, bir an çevresini ihtiyatla süzdü. Ardından yükselen bacaya tırmanıp elini içeri daldırdı ve kendini boşluğa bırakarak aşağı süzüldü.
Gerçekten de geldi mi? Çelik Maveti, Kanlı Diken Hendry, Squall ve yanındakilerin moralleri bir anda yükseldi.
Tam o anda, on üç, on dört ve on yedi numaralı binaların bacalarından ve çevrelerinden birkaç figür fırladı. Çevik ve sert hamlelerle hedefe yöneldiler. Kimi camları indiriyor, kimi kapıları tekmeyle zorluyor, kimi ise bacayı kullanarak farklı noktalardan on beş numaraya dalıyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.