Güm! Güm!
Backlund’daki bir yer altı sığınağında, üzerinde avcı kıyafetleri olan Audrey, uzaktan gelen patlama seslerini dinliyordu.
Arkasını döndüğünde Melissa’nın ona kafa karışıklığı içinde baktığını gördü.
Henüz reşit olmuş bu genç kız, rüyadaymışçasına bir tonla sordu: “Bayan Audrey, eğer tamamen yenilirsek savaş biter mi? Artık bombardımanlar, baskınlar ve yemek kıtlığı için endişelenmemiz gerekmez mi?”
Audrey ona derin bir bakış fırlattı. “Ancak böyle bir şey olursa, inancını değiştirmek zorunda kalırsın.”
Melissa ne cevap vereceğini bilemeyerek tereddüt etti. O sırada duvara büzülmüş halktan biri söze atıldı: “Ben Buhar ve Makine Tanrısı’na inanıyorum! Feysac ve Intis kazansa bile inancımı değiştirmeme gerek yok!”
O gün geldiğinde, hayat eski sıcak ve huzurlu haline dönecekti!
Bu sözler sığınakta saklanan kalabalığı hareketlendirdi. Kendi aralarında fısıldaşıp olası gelişmeleri tartışmaya başladılar. Aralarında azımsanmayacak kadar Gecekuşu mümini vardı.
Çoğu insan için inanç, hayatta kalmanın yanında o kadar da önemli değildi. Ne de olsa gerçek bir ilah eninde sonunda onları korumaya devam ederdi.
Sığınaktaki düzeni sağlayan polis memurları bu kargaşaya engel olmadı. Soğuk gözlerle izliyorlardı; hatta bazılarının bakışlarında bir parça beklenti bile vardı.
Oysa mağlup olanlar, hayal edebileceğinizden çok daha ağır bedeller ödeyecekler. Bu sadece bir inanç değişimiyle geçiştirilecek bir şey değil... Gerek tarihten aldığı dersler gerekse insan psikolojisinden çıkardığı sonuçlar, Audrey’yi oradaki herkesten daha karamsar kılıyordu.
Etrafına bakındı ve içini çekmeden edemedi.
“Tanrıça’nın çıpası şimdiden fena halde sarsılmış durumda... Eğer daha önceki tahıl desteği olmasaydı, tamamen çökmüş olabilirdi...”
Audrey bu durumun ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Gözlerini kapattı, başını hafifçe yana eğdi ve kendi kendine fısıldadı: “Tanrıların savaşı başlamak üzere...”
Nihai sonuç ortaya çıkmak üzereydi.
Melissa’ya hafifçe başını sallayan Audrey arkasını dönüp oradan ayrıldı ve sığınağın girişine geldi.
Altın tüylü köpek Susie, işinin ehli bir muhafız gibi orada oturuyordu.
“Sen... Geri dönmeyi planlamıyor gibisin?” Susie burnunu kırıştırarak bastırılmış bir sesle sordu.
Audrey, bugün başlayan kuşatmanın başından beri bu sığınakta gizleniyordu; bu yüzden İmparariçe Mahallesi’ndeki kendi malikanesine dönmeye vakti olmamıştı. Çatışmaların şiddeti biraz azalınca Kont Hall, asilzadelere ayrılan sığınağa gitmesi için onu çağırmaya şimdiden iki kişi göndermişti.
Audrey başını salladı ve hafif bir gülümsemeyle, “Yapmam gerekeni yapmalıyım,” dedi.
Susie’nin cevap vermesini beklemeden ekledi: “Benim yerime burada kal ve onları gizlice teskin et. Burada bir karışıklık çıkmasına izin verme. Eğer seni sevmek isterlerse, buna müsaade et.”
Susie iki saniye duraksadıktan sonra, “Pekala,” dedi.
Audrey başka bir şey söylemedi. Sığınağı koruyan asker topluluğu tarafından tamamen görmezden gelinerek oradan ayrıldı.
Dışarıda gökyüzü karanlıktı ve pek çok bina yerle bir olmuştu. Binalar sönmek üzere olan alevlerle yanıyordu. Sokaklar boştu; ne bir fayton ne de bir yaya vardı.
Bu, Audrey’nin hafızasındaki Backlund’dan tamamen farklıydı.
Backlund aslında mavi, sarı ve bej renklerin hâkim olduğu; canlı, hareketli ve hayat dolu bir yerdi. Ama şimdi gri, siyah ve al kan rengine bürünmüştü. Perişan, darmadağın ve bir nebze sessizdi.
Audrey sağına soluna bakıp avcı kıyafetleri içinde yönünü tayin etti ve şehrin sınırlarına doğru yürümeye başladı.
Yapmak istediği şey basitti:
Savaşa katılmak ve tanrıların savaşı bitene kadar Loen’un çökmemesi için elinden geleni yapmak.
Eğer tanrıların savaşını karşı taraf kazanırsa; askerlerin, subayların ve yetenek kullanıcılarının öfkelerini boşaltmalarını engellemek ve savaşın getirdiği yıkımı azaltmak için “İma”, “Hipnoz”, “Zihinsel Veba” gibi çeşitli yöntemler kullanacaktı.
Audrey, titreyen alevlerin arasından hızla geçerek uzaklara doğru koştu.
Rorsted Takımadaları, Cömertlik Şehri, Bayam. Dalgalar Katedrali’nin en tepesindeki bir oda.
Siyah pelerinli Danitz, Fırtına Kilisesi’nin efsanevi kardinali ve Cezalandırıcılar’ın kıdemli diyakozu, Deniz Kralı Jahn Kottman ile bir araya geldi.
Rahip cüppesini dolduran kaslara bir göz atan Danitz, söyleyeceği sözleri yuttu. Bir an duraksayıp, “İyi niyetle geldim,” dedi.
Nedense cildi uyuşuyor, sanki üzerinde görünmez yıldırımlar dans ediyordu.
“İyi niyet mi?” Uzun boylu, kaslı ve sert hatlı Jahn Kottman homurdandı.
Peh, Denizci yolundan gelenlerin şaka ile iğneleme arasındaki farkı anlayamayacak kadar asabi olduklarını zaten hesaba katmıştım. Öfkeleri bir patladı mı genel durumu bile gözleri görmez. Yoksa böyle konuşmama gerek bile kalmazdı... Lanet olsun! Danitz gülümsemesini bozmadan içinden söyleniyor, bir yandan da Direniş’in niyetini açıklıyordu.
Jahn Kottman, Altın Rüya ile bağlantısı hâlâ gizemini koruyan bu korsana dik dik baktı ve aniden dudak büktü.
“Eğer gücümüzün büyük kısmını çekersek, Bayam’ı ve takımadaları savunabilir misiniz?
Eğer savunamazsanız, Feysac ve Feynapotter’ın birleşik donanmaları savunma hattını yardığında Loen göçmenlerinin çıkarlarının korunacağını nasıl garanti edeceksiniz?”
Bir yarı tanrı olarak Deniz Tanrısı Kalvetua’nın çoktan öldüğünden adı gibi emindi. Ancak “Deniz Tanrısı” adını kimin kullandığını veya bu varlığın Rorsted Takımadaları’nı koruma yeteneğine sahip olup olmadığını bilmiyordu.
Güzel soru... Sadece soruların olduğu yerde başarılı bir müzakere alanı oluşur... Aslında Danitz, Loen’un güçlü isimleri Backlund’a geri çağrıldıktan sonra Direniş’in Feysac ve Feynapotter’a karşı burayı nasıl savunacağını hiç düşünmemişti. Gehrman Sparrow’un ve arkasındaki Bay Budala’nın burayı koruma gücüne sahip olduğuna inancı tamdı.
Zihni hızla çalışırken, Danitz üzerindeki baskısı iyice artan Deniz Kralı’na baktı. “Rabbime dua edeceğim ve ‘O’ndan Rorsted Takımadaları’nı korumasını isteyeceğim.”
“Öyle mi?” Deniz Kralı Jahn Kottman gözlerini kısıp bir adım öne çıktı.
Zalim yolunun aurası, Danitz’in istemsizce iki adım geri gitmesine neden oldu. Danitz başını eğdi ve olduğu yerde dua etmeye başladı.
“Denizin ve ruhlar dünyasının kutsanmışı, Rorsted Takımadaları’nın koruyucusu, deniz altı yaratıklarının hükümdarı, tsunami ve fırtınaların efendisi, yüce Kalvetua, lütfen Rorsted Takımadaları’nı korumak için güçlerini gönder...”
Duadan sonra Danitz dikkatle pencereden dışarı baktı ama olağandışı bir şey görmedi.
Jahn Kottman onu birkaç saniye süzdükten sonra, “Tanrın pek cevap veriyor gibi görünmüyor...” dedi.
“Öhöm.” Danitz boğazını temizledi; kalbi davul gibi güm güm atıyordu.
Tam o sırada dışarıda gökyüzü aniden karardı. Sanki sayısız kara bulut akın ederek güneşi örtmüştü.
Deniz Kralı Jahn Kottman içgüdüsel olarak başını çevirip pencereden dışarı baktı. Denizin ufuk çizgisiyle birleştiği yerde devasa bir gölgenin çöktüğünü gördü.
Kardinalin takımada suları üzerindeki kontrolü sayesinde, genel durumun görüntüleri zihninde hızla canlandı.
Rorsted Takımadaları ve çevresindeki denizler yoğun bir sisle kaplanmıştı. Her şey belirsiz ve gerçeküstü bir hal aldı.
Bir deniz kuşu uçarak iskeleye konmaya yeltendi ama sis perdesini geçemedi, karaya ayak basamadı.
Takımadadaki halk ise yaklaşan fırtınayı fark etmeleri dışında normal hayatlarına devam ediyordu.
Bu... Jahn Kottman’ın koyu mavi göz bebekleri iyice büyüdü. Bilinçaltının etkisiyle başını çevirip Deniz Tanrısı’nın Kutsanmışı Alevli Danitz’e baktı.
Danitz’in ağzı hafifçe açık kalmıştı; kapatmayı unutmuştu. Yaşadığı şok, Deniz Kralı’nınkinden az değildi.
Birkaç saniye sonra sis dağıldı ve gölgeler solup gitti. Rorsted Takımadaları’ndaki her şey normale döndü.
“...” Danitz gözlerini kırpıştırdı. Deniz Kralı Jahn Kottman tekrar ona baktığında, Danitz kıkırdayarak, “Rabbim dualarıma cevap verdi,” dedi.
Konuşurken, on bin pounddan fazla ödülü olan bu korsan içinden kendine bir tokat attı.
Lanet olsun! Bay Budala’dan şüphe etmeye nasıl cüret edersin! Bu bizzat Bay Budala’nın kudreti değil miydi?
Jahn Kottman birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra, “Önerini dikkatle değerlendireceğim. Bu konuyu görüşmek üzere Bayam’daki kilit isimleri derhal toplantıya çağıracağım. Sana bir saat içinde cevap veririm,” dedi.
Danitz çenesini hafifçe yukarı kaldırdı ve güldü.
“Sabırla bekleyeceğim.”
Bunu söyledikten sonra, bir avcı olarak içgüdülerine uydu ve kayıtsızca selam verip odadan çıktı.
Gıcırtı sesleri arasında, Jahn Kottman’ın mavi gözlerinde gümüş rengi şimşekler çaktı.
Sislerin üzerindeki kadim sarayda.
Klein “perdeyi” tekrar “metal tencerenin” içine attı ve ağzını mühürledi.
Dizi 1 Gizem Hizmetkârı’nın gücünü kullanmış ve Jahn Kottman üzerinde sarsıcı bir etki yaratmak için Sefirah Şatosu’nun gücünü harekete geçirmişti.
Yarım gün sonra Gizem Hizmetkârı yetenek özelliği ayrışmış olacak ve geri kalanı Mucize Yaratan iksirini hazırlamak için kullanılabilecek. Evet, sadece Dizi 2 seviyesindeyken Sefirah Şatosu’nun gücünü kullanarak onu parçalamaya yeltenebilirim; böylece Geçmişin Alimi ve Tuhaf Büyücü gibi yetenek özelliklerinin daha kısa sürede sızmasını sağlayabilirim. Bu, iksirin getireceği riski azaltacaktır... Klein hızlıca gerçek dünyaya dönmeden önce bunları mırıldandı.
Artık karanlık bataklıklarda değil, Dev Kralı Sarayı’nın donmuş alacakaranlığındaydı.
Gümüş Şehri keşif ekibi İkindi Kasabası kampına varmadan önce Dev Kralı Sarayı’na girmişti.
Turuncu ışığın altında ezilen Klein, bedeninin yavaş yavaş tükendiğini ve yozlaşmanın etkilerini hissetti. Gözlerini yukarılarda yükselen o görkemli ve büyüleyici yapılara dikti.
Sayısız saray ve kule, sanki efsanelerin ete kemiğe bürünmüş hali gibiydi; İkinci Devir’den kalma o kadim şanı hâlâ üzerlerinde taşıyorlardı.
Hayır, burası bir efsaneden çok daha fazlasıydı.
Gümüş Şehri keşif ekibi resmen harekete geçmeden önce Klein, Karanlık Melek Sasrir’in uykusunda olduğu o sarayın kapılarını açmaya yeltendi.
Böylece bir aksilik çıkarsa, Gümüş Şehri kafilesinin özel hazırlıklar yapacak vakti olacaktı. Klein ise tarihsel bir projeksiyon kullandığı için diğerlerine kıyasla şüphesiz çok daha güvendeydi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.