Bayan Adalet’in o hüzünlü ve kafa karışıklığı dolu sözlerini duyunca, Klein onun hissettiklerini yüreğinde duyumsadı. Ne de olsa benzer düşünceler daha önce kendi zihninden de geçmişti.
Hafızasındaki kişisel gelişim kitaplarından kırıntılar toplayıp üzerinde biraz düşündükten sonra konuştu: “Bir babanın ölümü, Loen’in bütünü için belki de çok önemsiz bir ayrıntıdır. Her gün benzer bir veya birden fazla olay yaşanıyor olabilir; ancak o babanın evlatları ve ailesi için bu, kaderlerini kökten değiştiren bir yıkımdır.”
“Benzer şekilde, eğer melek seviyesine ulaşamazsak hepimizin akıbeti mühürlenmiş demektir; ölmek ve toprağa gömülmek. Fakat bu durum, doğduğumuz an ile öldüğümüz an arasında geçen sürenin anlamsız olduğu manasına gelmez.”
Audrey bunu duyunca hafifçe başını salladı. Yine kendine acıyan bir tonda, “Bunların hepsini biliyorum aslında,” dedi. “Ancak bahsettiğiniz o sırlar üzerimde öyle büyük bir etki bıraktı ki duygularıma hakim olamadım.”
“Bir psikiyatrist olarak, gerçekten de birinin bana danışmanlık yapmasına ihtiyaç duydum...”
Klein gülümseyerek karşılık verdi: “Bu çok normal değil mi? Çoğu zaman başkalarının durumunun normal olup olmadığını şıp diye anlarız ama kendi sorunlarımızı net bir şekilde göremeyiz. Siz de Susie ile zaman zaman birbirinize danışmanlık yaptığınızdan bahsetmemiş miydiniz?”
Dwayne Dantès, golden retriever cinsi Susie’yi daha önce gördüğü için Audrey, sohbetleri sırasında köpeğiyle ilgili gerçekleri gizleme gereği duymamıştı.
Audrey usulca onayladı: “Evet... Haklısınız.”
“Düşüncelerimi zaten toparladım. Elimden geleni yapmalı ve geriye hiç pişmanlık bırakmamalıyım.”
Zihinsel durumunu yavaş yavaş düzene sokuyordu.
Klein devam etti: “Mesele sadece pişmanlık bırakmamak değil; kıyamete karşı direnen güçlere bir nebze de olsa katkıda bulunabiliriz.”
“Bütüne bakıldığında bu katkı önemsiz görünebilir ama unutmayın ki en uçsuz bucaksız çöller bile kum tanelerinden oluşur. Sınırsız okyanuslar damlaların birleşmesiyle meydana gelir. Herkes içindeki sıcaklık kadar ışık saçsa, bu bile bir umut ışığı yakmaya yetebilir.”
“Herkes içindeki sıcaklık kadar ışık saçsa...” Audrey, Gehrman Sparrow’un sözlerindeki bu ifadeyi kendi kendine usulca tekrarladı.
Klein gülümseyerek, “Benden alıntı yapmayın,” diye ekledi.
Audrey’nin dudak kenarları yukarı kıvrıldı; yüzünde belli belirsiz bir tebessümle sordu: “Yoksa İmparator Roselle’in sözlerinden biri miydi?”
Onu ben de bilmiyorum... Sözlerini karıştırırken hissettiğim o utanç duygusuna katlanmak zorunda kalıyorum. Bunca zamandır hepsini okuyup bitiremedim zaten... Klein ne onayladı ne de reddetti. Bunun yerine konuyu değiştirdi: “Beni hipnotize etmeye başlayın. Kozmosla ilgili her şeyi unutmamı, sadece gerekli uyarıları hatırlamamı sağlayın.”
“Biraz daha bekleyin lütfen. Bir konuda daha tavsiyenize ihtiyacım var.” Audrey isteğini açıkça dile getirdi. Bu fırsatı değerlendirerek son zamanlarda neler yaptığını, karşılaştığı zorlukları ve kafasını kurcalayan karmaşayı anlattı. “...Bay Dünya, bu konuda öneriniz nedir? Savaş bitmeden Backlund halkının çektiği acıları hafifletmek için ne yapmalıyım?”
Savaşı durdurma konusuna gelince; bunu her ne kadar istese de böyle bir güce sahip olmadığını biliyordu.
Aynı zamanda Bay Dünya’nın bile bunu başaramayacağını anlamıştı. Bay Aptal bizzat müdahale etse dahi, en fazla gidişatı tersine çevirebilirdi. Savaşı tamamen durdurmanın bir yolu yoktu. Sonuçta bu dünya savaşı, özünde tanrılar arası bir kavgaydı.
Birkaç saniye tereddüt ettikten sonra Klein, sakin bir sesle konuştu: “Seyirci yolu her ne kadar mümkün mertebe perde arkasında kalmaya çalışsa da ve ben yaptığım her işte ihtiyat ve dikkat kelimelerini aklımdan çıkarmayıp kendimi tehlikeye atmamaya çalışsam da...”
O bunları söylerken Audrey gayriihtiyari içinden geçirdi: Denizlerde dolaşan onca söylenti, Fors ve diğerlerinin anlattıkları ve bizzat tanık olduğum o yarı tanrı savaşı düşünülünce, sizde o ihtiyat ve dikkati pek göremiyorum doğrusu. Sadece baskınlık ve radikallik var... Hmm, gerçi bunları yapıp sadece kaba kuvvetle hayatta kalmak da mümkün olmasa gerek...
Bayan Adalet’in yeşil gözlerini dikmiş, büyük bir dikkatle kendisini dinlediğini gören Klein devam etti: “Bu dünyada hiçbir şey risk almadan kolayca çözülmez.”
“Bazen, ucunda ölümün olduğunu bile bile bir şeyler yapıyorum.”
Audrey’nin zihnindeki fısıltılar kesildi. Bir süre sessiz kaldıktan sonra yavaşça konuştu: “Ne demek istediğinizi anlıyorum.”
“Çoğu zaman, mutlak güvenliği sağlayarak istediğinizi yapamazsınız. Birinden birini seçmek zorunda kalırsınız.”
Klein başını salladı. Bayan Adalet’in bir şeyler yaparken aşırı idealist davranıp hata yapmasını önlemek için dünyanın gerçeklerini daha iyi anlamasını istiyordu.
“Az önce bahsettiğiniz yöntem, en düşük riskli ve en uygulanabilir olanı. Backlund halkına yardım edebilecek olanlar soylular, kiliseler, tüccarlar ve kraliyet ailesidir.”
Audrey gayriihtiyari, “Neden Feysac, Intis ve Feynapotter ordularının yiyeceklerini çalmıyoruz?” diye sordu.
Klein sakince yanıtladı: “Çünkü üç ordu da zaten Loen Krallığı sınırlarına girdi. Bir yarı tanrının dikkatinden kaçıp yiyecekleri çalmayı başarsanız bile bu onları çökertmez. Karınlarını doyurmak için kesinlikle çevre halkın elindeki yiyeceklere el koyarlar. Bunun kısa vadede pek bir etkisi olmaz. Uzun vadeye gelince, o kadar bekleyecek vaktimiz olmayabilir.”
Böyle bir durumda gerçek kurbanların kim olacağı Audrey için gün gibi ortadaydı.
Tanrılar arasındaki savaşla sıradan savaş arasındaki fark tam da buydu.
“Ayrıca, bunu yapmaya gücüm de yetmez. Gezgin Çantası'nın kapasitesi sınırlı. Leymano’nun Seyahatleri kitabına kaydedilen ışınlanma yeteneği için de aynı şey geçerli.” Adalet Audrey, bir yandan düşüncelere dalıp bir yandan kendi kendine telkinde bulunurken sordu: “Eğer soylulardan, tüccarlardan ve kraliyet ailesinden gerçekten yiyecek temin edersem, kilise müdahale ettiğimi anladığında buna nasıl tepki verir?”
Klein önceki ses tonunu koruyarak, “Zımni bir rıza gösterirler,” dedi.
“...” Audrey bu cevabın doğru olduğunu seziyor ama nedenini tam olarak kestiremiyordu.
Klein devam etti: “İnananlar, tanrıların dayanak noktalarıdır. Her bir inanan bir çapa demektir. Bu açıdan bakıldığında, bir soylu ile fakir biri arasında fark yoktur. Özünde kimse kimseden daha asil veya aşağılık değildir.”
“Normal şartlar altında soylular ve tüccarlar; statülerini, güçlerini, zenginliklerini ve nüfuzlarını kilisenin sistemini korumasına ve inancını yaymasına yardım etmek için kullanırlar. Bu yüzden daha değerlidirler. Fakat şu anki durumda hangisi daha önemli; binlerce çapa mı, yoksa milyonlarca çapa mı?”
“Bu aslında çok basit bir matematik problemi.”
Önündeki o kutsal perdenin böylece yırtılıp atılmasıyla gerçekle yüzleşen Audrey, bir an için nutku tutulmuş gibi kaldı.
Bunu gören Klein ekledi: “Bu bakış açısıyla, geniş çapta yapmak istediğiniz her şeyin bir anlamı var.”
“Gecekuşu Tanrıçası ve Fırtına Lordu’nun dayanak noktalarını sabitlemelerine yardım etmiş olacaksınız. Gelecekte bu, kıyamete direnmek için hayati bir önem taşıyabilir.”
Audrey dudaklarını birbirine bastırdı, bir süre öylece kaldıktan sonra yüzünü gevşetti. Kıkırdayarak, “Şu soylu kimliğimle aslında biraz gurur duyduğumu şimdi fark ediyorum,” dedi.
“Asalet statüde değil, karakterdedir,” diyerek onun cümlesini tamamladı Klein.
Audrey derin bir nefes vererek zihnindeki karmaşayı yatıştırdı. Hemen bir karar vermemişti.
Laf arasında, “Bizim Tarot Kulübü ile kilise... Şey, Gece Kilisesi ile aramız pek bir iyi sanki,” dedi.
“Bay Aptal ile Gecekuşu Tanrıçası müttefik mi?”
Bu soru beni köşeye sıkıştırıyor... Tanrıça ile müttefik olmayı gerçekten isterdim ama "O" pek oralı olmayabilir... İçinden birkaç kez söylendikten sonra Klein, ciddi bir sesle yanıtladı: “Onları şu an için müttefik olarak düşünebilirsiniz.”
İleride gerçekler yüzüne bir tokat gibi çarpmasın diye özellikle "şu an için" diyerek vurgu yapmıştı.
Aynı zamanda içinden gerçek cevabı mırıldandı:
Mevcut duruma bakılırsa Tanrıça, Tarot Kulübü’nün melek yatırımcısı, hatta büyük hissedarıydı...
Audrey yavaşça başını salladı ve birdenbire gülümsedi.
“‘Şu an için müttefikler’ derken içinizden neler mırıldandığınızı merak ediyordum. Tıpkı Liveseyd’i keşfettiğimiz zamanlardaki gibi, kesin ilginç bir şeyler geçiyordu zihninizden.”
...Hanımefendi, bir psikiyatristin hastasıyla bu tür konularda şaka yapması hiç uygun değil... Son yarım yıldır çok sık sohbet ettiğimiz ve birbirimize fazlasıyla aşina olduğumuz için mi gerçek yüzünüzü gösteriyorsunuz? Lütfen karşınızdaki, soğukluğu ve çılgınlığıyla nam salmış bu maceracıya biraz saygı gösterin... Evet, kabul etmeliyim ki Seyirci yolunun kendi duygularını kontrol etme yeteneği gerçekten etkileyici... O zamanki her şey Leonard’ın suçuydu... Klein önce bir anlığına şaşırsa da hiçbir şey olmamış gibi davrandı ve arkasına yaslandı.
“Hadi başlayalım.”
Audrey anında duygularını dizginledi ve ciddiyetle, büyük bir dikkatle onu hipnotize etmeye girişti.
Her şey bittikten sonra Klein, Bayan Adalet gerçek dünyaya döndüğünde kızıl yıldız aracılığıyla onun Ulu Eskiler'in gözetimi altında olup olmadığını teyit etti.
Elbette Ulu Eskiler veya Dış Tanrılar hakkındaki her şeyi çoktan unutmuştu. Sadece Bayan Adalet’in durumundan olağandışı bir şey olmadığını anlayabiliyordu.
Oh be... Klein derin bir nefes aldı. Hafızasını uyandıracak olan kağıt parçasını ıvır zıvır yığınının içine fırlattı ve kendine bir melek olana kadar beklemesini söyledi.
Backlund, Köprü bölgesi, bir apartman dairesi.
Emlyn White, aniden karşısında biten Maric’e baktı. Şapkasını çıkarıp son derece beyefendi bir tavırla selam verdi.
“Hayırdır?” Maric, ellerini birleştirip öne doğru eğilerek koltuğa oturdu.
Emlyn bir sandalye çekip oturdu. Gülümseyerek sordu: “Gül Okulu’nun müsamaha grubundaki o önemli figürlerle hâlâ hesaplaşmak istiyor musun?”
Maric kayıtsızca, “Bir ipucun mu var?” diye sordu.
Emlyn, bu ziyareti gerçekleştirmeden önce dersine iyi çalışmıştı. Hiç acele etmeden, kendinden emin bir tavırla konuşmaya başladı. "Backlund'daki Gül Okulu sorumlusuna dair elimde somut bir iz yok."
Bir an duraksadıktan sonra devam etti: "Fakat savaşın şiddeti arttıkça Güney Kıta’daki Doğu ve Batı Balam, Yıldız Yaylaları, Paz Vadisi ve Haagenti Ovaları tam bir kaosun içine sürüklendi. Gül Okulu’nun pek çok yarı tanrısı artık saklandıkları deliklerden çıkıp sahnede boy göstermeye başladı. Onları kıstırmak eskisi kadar zor değil."
Maric, karşısında oturan o kırmızı gözlü ve ince dudaklı Emlyn’i uzun uzun süzdü. "Sanguine soylularından hangi dük veya marki adına buradasın?" diye sordu.
Emlyn çenesini hafifçe yukarı kaldırıp yüzüne yerleşen bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Sadece kendimi temsil ediyor olamaz mıyım?"
Maric, muhatabının bu tavrını ciddiyetle başını sallayarak geri çevirdi. "Sen henüz sadece 5. seviye birisin. Böylesi bir meselede söz sahibi olacak kadar nitelikli değilsin."
Bu sözler o kadar doğrudan ve çiğ bir dürüstlükle söylenmişti ki, Emlyn bir an ne diyeceğini bilemeyerek sessizliğe gömüldü.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.