Kendi Aşırı Özgüveninin Kurbanı Olmak

Gri sisin üzerinde, devasa taş sütunların ayakta tuttuğu o heybetli sarayda...

Derrick başından geçenleri hızla Bay Aptal’a aktardı.

Karanlık Melek Sasrir... Melek Kralları'nın isimleri de unvanları da tarihin tozlu sayfalarında kaybolup gitmiş gibiydi. Neredeyse hiç kimse onları tanımıyordu. Küçük Güneş Tanrıların Terk Ettiği Diyar’da o isimlere rastlamasa ya da kendisi bizzat Kızıl Melek olduğundan şüphelenilen o kadim kötü ruhla burun buruna gelmese, muhtemelen kendisi bile tek bir Melek Kralı tanımıyor olacaktı. En fazla Amon ailesinin adını duymuş olur, Şirret hakkında daha derine inme imkânı bulamazdı. Peki bu Karanlık Melek şu anda neredeydi? Hâlâ hayatta mıydı? Gül Kurtuluşu örgütünün üst kademelerinde yer almaya devam ediyor muydu? Klein’ın zihni derin düşüncelerle dolup taştı.

Küçük Güneş’in kendisine cevaplayamayacağı sorular sormasından çekinen Klein, düşüncelerini hemen bir kenara bıraktı. Koltuğunda arkasına yaslanıp kayıtsız bir edayla konuştu: “İçinde bulunduğun zor durumdan kurtuldun. Yoldaşların çok geçmeden seni bulacaktır.”

Böyle diyerek Küçük Güneş’e tek bir kelime etme fırsatı dahi vermeden bağlantıyı aniden kesti.

Küçük Güneş’in bu tuhaf durumunun fark edilmesi halinde yapacağı açıklamaya gelince... Klein ona yalan bir hikaye uydurmasını tembihlemeyi lüzumsuz gördü.

Esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolup sonra aniden yeniden beliren birinin etrafında her türlü garip olayın dönmesi zaten son derece doğal değil miydi?

O anlarda Derrick, Bay Aptal’ın kendisine başka soru sormamış olmasına için için şükrediyordu. Çünkü alternatif İkindi Kasabası’ndan kaçtıktan sonra kendisini o ölümcül karanlığın ya da saklanan canavarların kucağında bulmaktan ölesiye korkuyordu. Bu yüzden bir an önce bedeninin kontrolünü yeniden kazanmak ve gerekli önlemleri almak için sabırsızlanıyordu. Yine de Bay Aptal bir soru sormuş olsaydı, içinde bulunduğu durumu büyük bir ciddiyet ve sabırla açıklamaktan geri durmazdı.

Bilinci bedenine geri dönerken Derrick hızla kendine gelmeye başladı.

Gözlerini açtığında tükenmek üzere olan bir mum gördü. Fitildeki cılız alev rüzgârda sallanıp duruyordu.

Hemen ardından, Lider’in ne zaman geldiğini anlamadığı bir şekilde yanı başında dikildiğini fark etti. İki adım geride ise uzun boylu Haim ile kırmızı eldivenli Joshua teyakkuz halinde bekliyordu.

Beni ne zamandır böyle izliyorlar acaba... Derrick gri sisin üzerinde bir gerekçe tasarlamış olsa da suçluluk hissetmekten ve gerilmekten kendini alamadı.

Colin’in kırışık yüzü son derece ifadesizdi. Derrick Berg’e bakarken sıradan bir ses tonuyla sordu: “Ne ile karşılaştın?”

Derrick hemen cevap vermedi. Aksi takdirde lafı önceden hazırladığı izlenimine kapılabilirlerdi. Asılmış Adam’ın öğrettiği taktiği uyguladı; kasıtlı olarak birkaç saniye duraksadı. Olayları hatırlamaya çalışıyormuş gibi yaparak, kesik kesik anlatmaya başladı: “Yeraltı odasına girdikten sonra o sunağı gördüm. Bir sunak olduğundan şüphelenip üzerindeki kalıntı kelimeleri ve sembolleri sökmeye çalıştım. Üç isim tanıdım. Biri Kader Meleği Ouroboros’tu... Tam o anda fenerin ışığı söndü. Başımı çevirip baktığımda Haim ve Joshua ortadan kaybolmuştu. Bir ışık kaynağı yaratıp yeraltı odasından dışarı çıktım ve dışarının... hâlâ İkindi Kasabası olduğunu gördüm. Ancak binaların çoğunda, sanki... sanki içlerinde insanlar yaşıyormuş gibi mumlar yanıyordu.

Binadan çıkmaya cesaret edemedim ve yeraltı odasına döndüm. Yaptığım şeyi tekrar denedim. Şey, Liderim, o İkindi Kasabası’ndaki sunakta yazan kelimeler son derece eksiksizdi. Toplam üç dil vardı. Biri Jotun dili, diğeri Ejderha dili, üçüncüsünü ise tanıyamadım. Fakat ilk iki dil aynı şeyleri ifade ediyordu. Üç meleğin isimleri ve unvanları ile Gül Kurtuluşu yazıyordu...

Sonra kendimi tekrar burada buldum.”

Anlattığı her şey gerçekti ve oldukça ayrıntılıydı. Tek yaptığı, geri dönüş sürecindeki detayları saklamaktı.

Derrick’in Lider’i kandırmak gibi bir beklentisi yoktu. Sıkıştırıldığı takdirde kafası karışmış gibi davranmayı ve olayı kendi bedenindeki anlayamadığı anormalliklere bağlamayı planlıyordu.

Bu durum Lider’in şüphelerini kesinlikle artıracak ama hem Bay Asılmış Adam hem de Seyirci yolundan Bayan Adalet, onun bu tür konularda çok fazla soru sormayacağını söylemişti. Anormal görünerek gözünde daha mı önemli kılınacağım yani? Kıdemli Lovia’yı dengelemek için kullanılabilecek bir piyon olarak görüleceğim... Dış dünya gerçekten çok karmaşık. Zihniyetlerini tam olarak kavrayabilmem daha yeni gerçekleşti... Derrick iç çekmeden edemedi.

Bu acımasız coğrafyada, gücün her bir damlasının tükenmesi Gümüş Şehri için daha fazla tehlike demekti. Geçmişte bu tür güç oyunlarına pek rastlanmazdı. Rastlansa bile genelde Altı Kişilik Konsey içinde sınırlı kalırdı. Diğer Beyonder’ların devriyelerde ve maceralarda öğrendiği ilk şey dayanışmaydı.

Colin başıyla hafifçe onayladı. Sunağa doğru yürüyüp Derrick’in tarif ettiği şeyi denedi fakat ortadan kaybolmadı. Olduğu yerde öylece durmaya devam etti.

“Görünüşe göre kalıntı güçler görevini zaten tamamlamış,” diye kendi kendine mırıldandı Canavar Avcısı.

Bir gerekçe uydurmama gerek bile kalmadı... diye düşündü Derrick, hafifçe utanarak.

Colin bir an düşündükten sonra başını çevirip Derrick’in yüzüne baktı.

“Medici ve Sasrir’in unvanları neydi?”

“Kızıl Melek ve Karanlık Melek.” Derrick dürüstçe cevap verdi.

Colin düşünceli bir tavırla başını salladı.

“Az sayıdaki bazı kitaplarda Kızıl Melek’ten bahsedilir ama ismi geçmez. Karanlık Melek Sasrir’e gelince... ‘O’ tamamen tarihe gömülmüş.”

Derrick hazır fırsat bulmuşken diğer Melek Kralları hakkında da soru sormak üzereydi ki, yeraltı odasındaki mum ışığının sanki dışarıdan bir gölge içeri süzülüyormuşçasına karardığını fark etti.

“Şimdilik buradan ayrılalım,” dedi Canavar Avcısı Colin temkinli bir sesle. O da aynı şeyi hissetmişti.

Elinde Kasırga Baltası ile Derrick, onlarla savaş formasyonu oluşturmak için hemen Haim ve Joshua’ya doğru yaklaştı.

Ancak daha tek bir adım atmıştı ki Haim’in iki metre yana çekildiğini gördü. Joshua ise kırmızı eldivenli sol elini kaldırmıştı. İkisi de şüphelerini gizlemiyor, keskin gözlerle onu süzüyorlardı.

Derrick bunun son derece normal bir tepki olduğunu biliyordu. Keşif derslerinde bu durum açıkça öğretilirdi: Dikkatli olun ve tuhaf bir durumdan henüz kurtulmuş yoldaşlarınızla teması en aza indirin!

Üstelik o garip İkindi Kasabası’ndan nasıl kurtulduğumu da tam olarak açıklayamadım... Derrick durumu izah etmek için ağzını açtı ama sessizce geri kapattı.

Dudaklarını bükerek utanç ve kırgınlıkla karışık bir hisse kapıldı. Kasırga Baltası’nı sıkıca kavrayıp Lider’in peşine takıldı ve adım adım yeraltı odasından çıktı.

Dörtlü çok geçmeden çıkışa ulaştı ve ayrılmaya hazırlandı. Şaşırtıcı bir şekilde, binaları gölgelerle kaplı İkindi Kasabası’nın biraz daha karardığını gördüler.

Neredeyse aynı anda, farklı binaların farklı pencerelerinden mum ışıkları sızmaya başladı. O cılız, sarımsı ışıklar kimi yerde birleşiyor kimi yerde kopuyordu; kasvetli ve sessiz bir manzara oluşturmuşlardı.

Klein gri sisin üzerinde fazla oyalanmadı. Hızla banyoya dönüp malzemelerini topladı.

Umarım Küçük Güneş tarafında başka bir aksilik çıkmaz. Sürekli banyoya girip çıkmam hiç hoş durmuyor. İşi bilenler bir sır sakladığımı anlar ama bilmeyenler Gehrman Sparrow’un mesane sorunu olduğunu düşünecek. Karizmam yerle bir olur!

Yüzsüz iksirini tamamen sindirmiş olsam da Kuklacı Rosago sırayla ilerlemiş bir Beyonder’dı. Geriye bıraktığı Beyonder kalıntısı doğal olarak bir Yüzsüz iksiri de içeriyor... Bu kalıntıyı ana malzeme olarak kullanmak, fazladan birer Yüzsüz, Büyücü, Palyaço ve Müneccim iksiri –hatta belki daha fazlasını– içmişim gibi etki yapacak...

Off, önceden çıkardığım ilkeleri harfiyen uygulamaya devam etmeliyim ki bünyemdeki bu fazlalıkları tamamen sindirebileyim. Klein biraz soğuk suyla yüzünü yıkadıktan sonra banyodan çıktı.

Tam akşam yemeği vaktinin gelip gelmediğini merak edip cebinden altın köstekli saatini çıkarmaya hazırlanıyordu ki, gözlerinin önündeki manzara birdenbire simsiyah kesildi. Zifiri karanlıkta göz gözü görmüyordu.

Yine gece oldu... Bu aralıkların hiç şaşmaz bir kuralı yok sanırım... Bir canavarla denk gelip amansız bir savaşa tutuşsak, tam o sırada hava aniden kararsa ne olacak? Canavarlar da canlı sonuçta, onların da uyuması gerekir; yoksa gecenin içinde yok olup giderler... Ha ha, savaşa tutuşan iki taraf da silahları bırakıp yatıp uyuyacak, uyanınca da kaldığı yerden devam edecek yani... Bu gerçekten sansürden geçebilecek bir hikaye mi şimdi?

İlerlemesini başarıyla tamamladığı için rahatlayan Klein, kendi kendine dalga geçerek hızla yatağına doğru yürüdü.

Yatağa girer girmez zihnine takılan bir soruyla duraksadı.

Buradaki gece çok tehlikeliydi. Canlılar uyumadığı takdirde iz bırakmadan kayboluyorlardı.

Tanrıların Terk Ettiği Diyar’ın, dolayısıyla Gümüş Şehir’in üzerindeki karanlık da benzer şekilde ölümcüldü. Karanlığı dağıtacak bir ışık yoksa, beş saniyeden fazla karanlıkta kalan insanlardan geriye tek bir iz bile kalmıyordu.

Birbirine ne kadar da benziyor... Gerçekten aralarında bir bağlantı olabilir miydi?

Klein başını iki yana salladı ve Derin Düşünce tekniğiyle bir rüyaya daldı.

Rüyanın ortasında bilinci berraklaştığı an, mekânın yine değiştiğini fark etti!

Rüyadan en son ayrıldığında, Yıldızlar Amirahı Cattleya’nın dizlerini göğsüne çekerek oturduğu o büyük kayanın üzerindeydi. Bu kez ise bir merdivenin karşısında duruyordu.

Tepedeki renkli camlardan süzülen gün batımı ışığı, heykellerle bezenmiş siyah helezonik merdivenleri büyüleyici bir güzelliğe bürüyordu.

Klein gayriihtiyari yan tarafına baktı. Mistik Kraliçe'yi merdivenlerin en üstünde dikilirken gördü.

Kestane rengi uzun saçlı kadın bu kez yırtmaçlı elbisesini giymemişti. Üzerinde dantelli ve çiçek desenli şeritlerle süslü beyaz bir gömlek, onun üstünde ise sade, koyu mavi bir ceket vardı. Altına yine bej rengi bir pantolon ile siyah deri çizmeler çekmişti. Klein, Mistik Kraliçe'nin gardırobunda—hatta belki de koca bir odada—aynı tarzda pantolonlar ve deri çizmeler dizili olduğuna artık kesin gözüyle bakıyordu.

"Bir sorun mu var?" diye sordu Klein, söze ilk giren olarak.

Mistik Kraliçe sağ eliyle tırabzanı okşayarak ağır adımlarla aşağı inmeye başladı.

"Güven, kimi zaman bir zayıflığa dönüşebilir.

O bakır düdüğüne ve kâğıttan turnana fazla güveniyorsun. Günün birinde felaketin tam da bu yüzden gelebilir."

Klein bu sözlerle içten içe huzursuzlansa da renk vermedi.

"Ne demek istediğinizi anlayamadım."

"Güven, kimi zaman bir zayıflığa dönüşebilir," diye tekrarladı Mistik Kraliçe. "Cattleya da Heath Doyle'a verdiği mühürlü esere fazla güveniyordu. Gemide ben olmasaydım Nina, Frank Lee ve kendisi çoktan ölmüş olurdu. Ama sen... sen belki hayatta kalabilirdin."

"Yani o mühürlü eser aslında bu sulardaki uğultuları engellemeye yetmiyor mu? Heath Doyle bu yüzden mi dönüştü?" Klein lafın nereye varacağını anında sezmişti.

Mistik Kraliçe başını salladı.

"Normal şartlar altında engeller. Ama bu suları dolduran o hezeyanların kime ait olduğunu biliyor musun?"

Klein'ın cevap vermesini beklemeden lafını tamamladı.

"Gerçek Yaratıcı'ya."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.