Durumu kavrayan Klein, odadaki boy aynasına dönüp sordu: "Kralın sakladığı sır nedir?"
Başka bir dünyaya açılan bir kapıyı andıran aynanın yüzeyi, su gibi dalgalanan bir ışıkla çalkalandı ve ardından bir sahne belirdi:
Tarihin tozuna gömülmüş, karanlığın derinliklerinde gizli bir harabeydi bu. Ancak tamamen sapasağlam duruyordu.
Yani kralın sırrı Kan İmparatoru’nun kalıntılarında mı gizli? Arrodes doğrudan cevap vermeye cesaret mi edemiyor, yoksa görebildiği bu kadar mı? Klein bir an düşündükten sonra sihirli aynaya seslendi: "Sıra sende, sorabilirsin."
Boy aynasındaki görüntü hiç değişmedi. Sadece gümüş renkli kelimeler belirdi:
"Yüce Usta, başka bir sorunuz var mı?"
"Evet." Klein hiç nazlanmadan başını salladı ve sordu: "Beyaz Azize Katarina şu an nerede?"
Aynadaki gümüş kelimeler hızla solup kayboldu ama arka plan zerre değişmedi. Hâlâ Kan İmparatoru’nun harabeleri görünüyordu.
Kelimeler yanıp sönmese bu sihirli aynanın donduğunu sanacaktım. Katarina gerçekten Kan İmparatoru’nun harabelerinde mi saklanıyor? Gerçek olanlarda mı? Klein düşünceli bir şekilde başını salladı.
"Sıra sende."
Manzaranın üzerinde gümüş kelimeler tekrar süzüldü:
"Merhametli Usta, neden Backlund’dan ayrılmıyorsunuz?"
Güzel soru. Aslında niyetim buydu. Başta Backlund Sis Felaketi’ni araştırmamın sebebi, İhtiyar Kohler gibi masum yoksulların ölümüne duyduğum öfke ve asıl amacımı kaybetmenin verdiği boşluktu. Sonra kendimi Tanrıça’nın bir kutsanmışı olarak buldum. Daha sonra ise bir felaketi önlemeye, tanıdığım insanların güç sahiplerinin hırsları altında ezilmesini ve zamanın dalgaları arasında boğulmasını engellemeye çalıştım. Bazı riskleri göze almaya hazırdım.
Şimdi ise tüm dünyayı kasıp kavuracak bir savaşın eşiğinde olduğumuzu biliyorken ve Geçmişin Alimi kademesine geçiş ritüelinin sanki benim için özel olarak ayarlanmış gibi önüme serildiğini görmüşken, kaçmaya çalışsam bile kurtulamayacağımı fark ettim. Ya da şöyle demeliyim; Backlund’dan kaçsam bile alınyazımdan kaçmam pek mümkün değil. Öyleyse riskin üzerine doğrudan gidip gerçeği çözmeye çalışmak, bir hayatta kalma şansı bulup kaderimi kendi ellerime almak daha mantıklı. Klein’ın zihnindeki düşünceler bir süre çalkalandıktan sonra duruldu.
Ardından sakince cevap verdi: "Gitmek, sorunu gerçekten çözmeyecek."
Bunu söyledikten sonra ekledi: "Trissy şimdi nerede?"
Boy aynasındaki sahne nihayet değişti. Bu sefer her yer zifiri karanlıktı. Arada bir, yüzeyden kalın karaltılar kayıp geçiyordu.
Arrodes bile Trissy’nin durumunu göremiyor. Klein hafifçe başını sallayarak konuştu: "Sıra sende, sor."
Ayna su gibi dalgalandı ve gümüş parıltılar bir cümle oluşturdu:
"Yüce Usta, size söylemem gereken bir şey var. Müsaade eder misiniz?"
"Tabii, söyle," dedi Klein, meraklanmıştı.
Gümüş harfler yeni kelimelere dönüştü:
"Bundan sonra olacaklara karşı çok dikkatli olmalısınız!"
Ünlem işareti bile kullanmış. Arrodes tatsız bir şey mi fark etti? Klein birkaç saniye düşündükten sonra sordu: "Sence beni ne tehdit edebilir?"
"Bilmiyorum. Sadece öyle hissediyorum..." Arrodes kelimelerini yeniden düzenledi; gümüş renk yerini gri-beyaza bıraktı. Üzüntüsünü ve kendini suçladığını belli etmek istediği ortadaydı.
Bir cevap beklemeden, aynada gri-beyaz kelimeler birbiri ardına belirdi:
"Yüce Usta, size göstermek istediğim bir sahne daha var. Sakıncası var mı?"
"Olur," dedi Klein ağır ağır.
Boy aynasının yüzeyinde halkalar oluştu ve zifiri karanlık değişmeye başladı.
Görüntü gitgide derinleşti, elmas gibi ışıldamaya başladı.
Bu, muazzam ve uçsuz bucaksız bir geceydi.
Arrodes’in gösterdiği bu sahne bizzat yıldızların kendisi olan Tanrıça’ya mı işaret ediyor, yoksa kozmosun derinliklerinden gelen bir bakış mı? Doğrudan ifade etmeye cesaret edemiyor gibi. Klein bir an düşündü ve daha fazla zorlamamaya karar verdi.
"Bugünlük bu kadar yeter."
"Peki!" Gri-beyaz kelimeler tekrar gümüşe büründü ama nedense belirme hızları yavaşlamıştı. "Yüce Usta, f-gelecekte başka sorularınız olduğunda sadık hizmetkarınız Arrodes’i tekrar çağıracağınızı söylemediniz..."
Prosedürlere bağlı kalması gereken bir ayna işte. Klein eğlenerek cevap verdi: "Elbette, başka sorularım olduğunda seni yine çağıracağım."
"Evet, Usta! Elveda, Usta!" Aynadaki gümüş kelimeler normal hızına döndü ve durmadan el sallayan bir figüre dönüştü.
Her şey normale döndüğünde, Klein çağırma sembollerinin olduğu kağıdı yakıp perdeleri çekti. Bir kez daha soğuk ve karanlık gökyüzüne dikti gözlerini.
Empress Bölgesi, Gecekuşu Kilisesi’nin küçük bir katedrali.
Xio ve Fors, Bay Aptal sayesinde Bayan Adalet’ten gelen güncellemeyi almışlardı; sorunun çözüldüğünü ve kralın sırrının neye benzediğini artık biliyorlardı.
"...Gerçekten etkileyici." Buhar ve Makine Tanrısı’na inanan Fors, karanlık ve sessiz dua salonunda gözlerini açtı, başını çevirip alçak sesle içini çekti.
Aslında Bay Dünya’nın ya da Gehrman Sparrow’un ne kadar etkileyici olduğunu doğrudan söylemek istemişti ama bir daha öyle bir hata yapmaya niyeti yoktu.
Geçen bir hafta, ona gizemli dünyada on yıl geçirmiş gibi hissettirmişti.
Xio da gözlerini açtı ama önce Tanrıça’ya karşı saygısızlık etmiş olabileceği düşüncesiyle pişmanlığını göstermek için göğsünde kızıl bir ay çizdi.
"Evet, o bir..." Xio cümlesini bitiremeden, anlatmak istediği şey Fors’un zihninde canlandı.
Söylemek istediği, Hvin Rambis’in gerçek bir yarı tanrı olduğuydu. Fors ile katedrale girmelerinin üzerinden on dakika bile geçmemişti ama Gehrman Sparrow onun işini bitirmişti.
Azize mertebesindeki kişiler arasında bile bu kadar büyük bir fark vardı!
"Belki de bir meleğin kutsamasıdır..." Fors, doğaüstü olaylardaki tecrübesi ve yazdığı romanların verdiği hayal gücüyle üstü kapalı bir tahminde bulundu.
Dua salonu karanlık ve sessiz olduğu için uzun uzadıya konuşmak uygun değildi. Xio, Fors’a doğrudan cevap vermedi; sadece başını sallayıp ayağa kalktı ve koridora yöneldi.
İkili dua alanından çıkıp kapıya yaklaştıklarında Xio derin bir nefes verdi: "Bir gün benim de bu kadar güçlü olabilmeyi ne çok isterdim..."
"Ara sıra ben de öyle düşünüyorum." Fors gülümsedi. "Öyle ya da böyle, araştırmanı tamamladın, değil mi? Sırların derinliklerine inmek gerekse de meselenin ana hatları oldukça netleşti."
Xio önündeki kapıya bakarken birkaç saniye dalgın bir halde durdu.
"Ama ne anlamı var? Bu konuda elimden hiçbir şey gelmiyor."
"Hayır, hayır. Düşmanlarını düşünürsek, o kişinin kimliği ulaşılamaz değil. En azından doğrudan yüzüne bakabileceğimiz biri." Fors, arkadaşını ciddiyetle teselli etti. "Gücünde köklü bir değişim yaşadığında, bu meseleye dahil olabilecek yeteneğe kavuştuğunu göreceksin. En azından daha yüksek seviyeleri ilgilendirmeyen kısımlarında."
Tarot Kulübü’ne uzun zaman önce katılan Fors, Bay Aptal’ın planladığı işlere bizzat şahit olmuştu. "O", kutsanmışını ve Tarot Kulübü üyelerini kullanarak Gerçek Yaratıcı’nın inişini engellemiş, Bansy’nin sırrını çözmüş, Fırtına alanından bir miktar otorite koparmış ve 0-08’in akıbetine müdahale etmişti. Bu işlere karışan melekler, Meleklerin Kralı ve hatta gerçek tanrılarla kıyaslandığında, Kral III. George tek başına pek de özel sayılmazdı.
Xio yavaşça kapıya doğru yürüdü ve bir anlık sessizliğin ardından konuştu: "Ne demek istediğini anlıyorum."
"Doğu bölgesine döneceğiz. Taşınmak için acele etmeyeceğiz. Yargıç iksirinin formülünü ele geçirdiğim an ortadan kaybolup gizleneceğiz. Bugünkü olaydan sonra bize bulaşmaya cesaret edemeyeceklerine inanıyorum."
"Kesinlikle. Onlar sadece gün ışığı görmeyen köşelerde, karanlıkta pusuya yatmış durumdalar," diye onayladı Fors ve heyecanla ekledi: "Tek umudum, tekrar yer değiştirmeden önce öğretmenime yazdığım mektubun ulaşması."
Xio sarı saçlarını çekiştirerek kilise kapısından dışarı çıktı ve kararlı bir tavırla dedi ki: "Formülü alır almaz o düğmeyi satın alacağım ve en kısa sürede kademe atlamaya çalışacağım."
"Güzel. Savaşçı ruhun yerine gelmiş," diye takıldı Fors gülümseyerek.
Xio başka bir kelime etmeden, ciddi bir yüz ifadesiyle ilerlemeye devam etti.
Birkaç düzine adım attıktan sonra aniden durdu ve arkasına bakmadan mırıldandı: "O-o düğmeyi alacak kadar param olduğunu sanmıyorum. Vakti gelince bana biraz borç verir misin..."
"Söz, kesinlikle geri ödeyeceğim."
Fors bir an şaşırsa da kıkırdamaktan kendini alamadı.
"Tamam.
Eğer tahminim doğruysa, devamındaki malzemeleri öğretmenimden temin edebilirim."
Perşembe öğleden sonra. Biraz dinlenme bahanesiyle ana yatak odasına geçen Klein, banyoya girdi. Saat yönünün tersine dört adım atarak gri sisin üzerine ulaştı.
İksirle dolu cam şişenin artık emilimi tamamladığını düşünüyordu.
Aptal’ın yüksek arkalıklı koltuğuna oturup elini sallayarak bariyeri kaldırdı ve hedefindeki nesneyi yanına çekti.
Şeffaf cam şişe artık koyu bir renge bürünmüştü. Yüzeyinde hafifçe parıldayan ağ benzeri desenler oluşmuş, şişeye sanatsal bir hava katmıştı.
İçinde iksirden tek bir damla bile kalmamıştı. Şişenin geniş ağzı, ışıldayan bir sis tabakasıyla kaplıydı. Klein, şişenin ağzına baktığı an bakışlarının içeri çekildiğini hissetti.
Şişenin içinden bir ses yükseldi:
"İçine yüz altın sikke atarsan, bir dileğin gerçek olabilir...
İçine yüz altın sikke atarsan, bir dileğin gerçek olabilir..."
Bunu kimden öğrendin acaba... İtiraf etmeliyim ki, bu tekdüze sözlerin insanı hipnotize eden bir tarafı var. İçeriye yüz altın sikke atmak, Ruh ve Zihin Bedeni’nin kapılarını ardına kadar açıp şişenin kölesi olmaktan farksız olurdu.
Klein, kısa bir analizin ardından elini uzatarak Gölgesiz Çarmıh’ı yanına çağırdı. Gri sisin yarattığı baskıdan da güç alarak çarmıhı şişenin ağzına sertçe tıktı.
“Seni iblis!”
Şişenin içinden yükselen ses, gri sis tarafından acımasızca boğulmadan hemen önce kulak tırmalayan bir çığlık attı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.