Kaderin Truva Atı

Kocaman taş tahtta oturan Yarı Budala'ya bakarken, az önceki sahneler ve Gece Ülkesi'ne dair tüm o anılar Klein’ın zihninden bir film şeridi gibi geçti. İçinde derin düşünceler filizlendi.

Antigonus hakkında pek bir şey bilmiyordu. Hatta bir zamanlar "O"nun "Hornacis... Flegrea..." fısıltıları yüzünden az kalsın kontrolünü kaybedip yaratığa dönüşecekti. Bu yüzden şu an hissettiği şey acıma duygusu değildi; olsa olsa tuhaf bir empatiydi.

Zihinde asılı kalan o anılar, hiç şüphesiz geçmişin en güzel kırıntılarıydı.

Her ne kadar doğuştan olağanüstü bir varlık olsa da Antigonus, o küçük, huzurlu ve dış dünyadan soyutlanmış ülkeye yürekten bağlı görünüyordu.

Klein, sakalı gür, siyah ve keskin hatlı bu adamdan gözlerini kaçırıp derin bir nefes verdi. Bakışları hemen yan taraftaki devasa taş tahta kaydı.

Oraya pirinçten yapılma, ince, sarımsı bir kitap sessizce bırakılmıştı. Üzerindeki cıva rengi üç kural satırı sürekli silinip yeniden yazılıyordu.

0-02, Trunsoest Pirinç Kitabı.

Mühürleme işlemini "Aşılama" benzeri güçlerle mi tamamlamışlar? Evet, hatta bir adım öteye geçmişe benziyor. Sadece başlangıç doğrudan sona bağlanmakla kalmamış, Trunsoest Pirinç Kitabı'nın iradesi de kandırılmış. Arada atlanan kısımları tamamen göz ardı ediyor, durumu değiştirmeye bile yeltenmiyor. Sadece aynı eylemleri tekrar edip duruyor... Klein 0-02'ye göz gezdirip içinden söylenmeye devam etti.

Bu durum, Budala'nın yetenekleri hakkında bazı ipuçları yakalamasını sağladı.

Üzerinde daha fazla düşünmeyi bırakıp Gizem Muhafızı kuklasına başlangıç ve bitiş noktalarını "Aşılamasını" emretti. Ardından devasa taş tahta doğru ilerleyip Trunsoest Pirinç Kitabı'nı eline aldı.

Bir yandan olası pürüzleri ortadan kaldırmak, diğer yandan Antigonus’un mevcut durumunu tartmak istiyordu.

Yarı Budala'nın hâlâ derin bir uykuda olduğunu ve bu sonsuz uykudan uyanamadığını görünce içini rahatlatan derin bir nefes aldı. Kuklasına kitabı verip sarayın girişinde beklemesini emretti.

Bu Derece 0 Eser'i kendi bedenine almaması mantıklıydı; sefira ile bir şekilde bağlantısı olan bu kitabın, Budala'nın Eşsizliği'ni bünyesine kattığı o kritik anda olumsuz bir etki yaratmasından çekiniyordu. Küçük bir pürüz bile her şeyin felaketle sonuçlanmasına yol açabilirdi.

Mühürlü Eserler'in yan etkilerinden kaçınmak söz konusu olduğunda, kuklalar elbette bedenlerden çok daha güvenliydi.

Yıldız Asası'nı yanına almama sebebi de buydu. Yanında patlamaya hazır bir saatli bomba taşıyamazdı.

Normalde sorun olmazdı; Seviye'sine, konumuna ve yeteneklerine dayanarak asayı zorla bastırabilirdi. Ancak Eşsizlik'i özümseme sürecinde son derece zayıf düşecekti. Etrafındaki insanlara veya nesnelere müdahale edecek gücü kalmayacaktı. Yapacağı en ufak bir hata, anında kontrolü kaybetmesine neden olabilirdi.

Sefirah Kalesi'nin mühürlenmesi ve güçlerini kullanamama ihtimaline karşı, yanında "Işınlanma" yeteneği sağlayan bir Mühürlü Eser getirmek zorundaydı. Bu yüzden Sürünen Açlık'ı seçmişti.

Tam o anda, Eşsizlik'e hükmeden bir Melekler Kralı'nın karşısındayken sol elindeki eldivenin tir tir titrediğini hissetti.

Sağ eliyle Sürünen Açlık'ı hafifçe okşadı ve şakayla karışık fısıldadı: "Korkma. Sen sadece Tarihsel Boşluk'tan çıkarılmış bir yansımadan ibaretsin."

Gergin sinirlerini bu şekilde yatıştıran Klein, çevreyi son kez süzüp yapacak başka bir şey kalmadığından emin oldu.

Hemen ardından elini göğsüne koyup Antigonus’a doğru derin bir saygıyla eğildi.

Gövdesini doğrultup başını kaldırdığında, alnında karmaşık, gizemli ve silik bir simge belirdi.

Bu simge, mavimsi siyah lekelerle kaplı garip bir ışık kapısını andırıyordu. İçinden sürekli gri-beyaz bir sis sızıyordu.

Ertesi saniye sağ elini uzattı. Mesafe ne çok uzak ne de çok yakındı. Antigonus’un bedenini parmaklarının arasına "hapsetti".

Parmaklarını hızla kapatıp bileğini burkarak "Hırsızlık" hamlesini tamamladı.

Hiçbir şey elde edemedi.

Bu deneme başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

Klein moralini bozmadı. Bir kez daha Antigonus’un kimliğini, kaderini ve öz bilincini çalmaya koyuldu.

Her ne kadar kendisi de artık bir Melekler Kralı olsa da çalma yeteneğinin kaynağı Sefirah Kalesi'ydi. Şu an sadece Dizi 1 seviyesindeydi; Antigonus ise Gizemlerin Lordu tarafından kirletilmiş, Eşsizlik'i bünyesine katmış gerçek bir Melekler Kralı'ydı. Aralarındaki fark hâlâ açıkça görülüyordu.

Bu yüzden, Antigonus geçici bir sonsuz uykuya dalmış ve direnemeyecek durumda olsa bile Klein defalarca başarısız oldu.

Yine de ne endişeye kapıldı ne de hayal kırıklığına uğradı. Zaten bunu en başından hesaba katmıştı. Sonuçta çalma işlemi tamamlanmadığı sürece Gece Tanrıçası gizleme etkisini kaldırmayacak, buradaki kaderin gerçek dünyayla temas etmesine izin vermeyecekti. Dışarıdan bir müdahale de söz konusu olamazdı. Klein'ın denemelerine devam etmek için bolca vakti ve güvenli bir ortamı vardı.

Sayısız başarısızlığın ardından Klein’ın zihninde birden bir şimşek çaktı, bir şeyler hissetti.

Sağ elini tekrar uzattı, parmaklarını kapattı ve hafifçe büktü.

Aniden, gözle görülmeyen bir şeyin Antigonus’un bedeninden ayrılıp kendisine doğru süzüldüğünü hissetti.

Aynı anda, karşısında sayısız kollara ayrılan, kelimelerle tarif edilemez genişlikte bir ışık nehri belirdi.

O hayali nehir akmaya devam ediyor, yan kolları birer birer yutarak ana gövdesine katıyordu.

Bu, kaderin simgesiydi. Yavaşça dönen dilimli bir çark ya da başı ile kuyruğu birleşmiş devasa bir yılan gibi farklı biçimlerde de tezahür edebilirdi. Kaderler yer değiştirdiği o anda Klein, ışık nehrini tüm berraklığıyla gördü.

Ardından, zihninde parça parça görüntüler ve sahneler belirmeye başladı:

Tepenin üzerinde yeni doğmuş, sekiz bacaklı bir iblis kurdu yatıyordu. Bedenini kaplayan gür, siyah ve kısa tüylerinin arasında şeffaf, yamuk yumuk kurtçuklar kaynaşıyordu. "O", kadim tanrı Flegrea’nın en küçük oğluydu; doğuştan bir Mitos Yaratığı'ydı. O an kız kardeşinin, erkek kardeşinin ve kabilesinin bir kısmının cesetler arasında oyun oynamasını izliyordu. Avlarına karşı kullandıkları kaba saba yöntemleri hor görüyordu. Konumlarına yakışır şekilde, avın önce yukarı asılması ve yavaşça, tadı çıkarılarak yenmesi gerektiğine inanıyordu.

Yarı tanrı sayılabilecek bu iblis kurdu, en çok babasından; o güçlü, korkunç ve çıldırmış kadim tanrıdan korkardı. Flegrea içgüdüsel çiftleşmelerle sayısız evlat dünyaya getirmiş, Beyonder özelliklerinin büyük kısmını üzerinden atmış olsa da durum kontrol edilebilir gibi değildi. Gelişimini garantiye almanın bir yolu yoktu. Bu yüzden hâlâ vahşi, acımasız, kanı bozuk ve yıkım arzusuyla dolu bir yaratıktı. Kendi soyundan gelen birkaç evladını gözünü kırpmadan öldürmüştü.

Mucizeler yaratabilen, her türlü dileği gerçekleştirebilen bu iblis kurdu, avlarının peşinden koşar, onları parçalar ya da katleder, böylece saf bir hazza ulaşırdı.

Babasının diğer yarı tanrı çocukları hakkında pek bir fikri yoktu. Sadece Dilek Tanrısı Kotar'dan nefret ettiğini net bir şekilde hatırlıyordu. İkisi de iblis kurdu olmasına rağmen durum değişmiyordu.

Ayrıca Ölüm Tanrısı Salinger’dan da hoşlanmazdı. Onu kasvetli, tek tabanca ve etrafa çürümüş, tiksindirici bir aura yayan biri olarak görürdü. Öte yandan Talihsizlik Tanrıçası Amanises, hem bir iblis kurdun hem de bir insanın güzellik anlayışına tam anlamıyla uyuyordu. Nazik bir kişiliği vardı, ruhları yatıştırmakta uzmandı. Hiç de sinir bozucu değildi ama bu dişi yarı tanrı ortalıklarda pek görünmezdi. Her zaman bir gölge gibi, kolayca fark edilemeyecek köşelerde saklanırdı. Elbette iblis kurdu, bazı büyük kardeşlerinin Amanises’e karşı cephe aldığını ve Onun konumunu ele geçirmek istediğini hatırlıyordu.

İblis kurdu, babasının ölümüne, o güçlü kadim tanrının yok oluşuna tanıklık etti. Kadim tanrının kanının Talihsizlik Tanrıçası Amanises’in üstüne başından aşağı saçıldığını gördü. O kaos ortamında Eşsizlik ve bir Dizi 1 Beyonder özelliği Tanrıça'nın avuçlarına düşmüştü.

O ve bir kız kardeşi, iblis kurtlarının krallığından kaçıp her yerde saklanmak zorunda kaldı.

Babalarının koruması olmayınca, iblis kurdu ve kız kardeşi geçmişteki o tasasız hayatın hiç de normal olmadığını anladılar. Acı ve tehlike her adımlarını takip ediyordu. En sonunda denizi aşıp Kuzey Kıta'sına geldiler. Kimsenin yaşamadığı Hornacis dağ sırasında gizli bir krallık kurdular.

İki kardeş kendilerini açık etmeye cesaret edemiyordu. Tek yaptıkları mümin toplamak ve nüfusu artırmaktı. Bu süreçte iblis kurdu, canlıların ülkesiyle yan yana var olan bir Ölüler Şehri yarattı. Ölmüş müminlerini birer kuklaya dönüştürerek yükseliş ritüelini tamamladı.

Bu dönem endişeyle dolu olsa da iblis kurdun hafızasındaki en güzel zaman dilimiydi. Kız kardeşinin müminlerinin günden güne arttığını, kendi kukla şehrinin eksiksiz bir hâl aldığını gördükçe, dış dünyadaki dertleri ve tehlikeleri unutmuş gibiydi. Doğduğundan beri ilk kez huzurlu bir dönem geçiriyordu.

Müminlerin etkisiyle, kız kardeşiyle birlikte yavaş yavaş "insanlık" dediğimiz o hissi kazanmaya başladılar.

Büyük Felaket'in ardından nihayet Gizem Muhafızı seviyesine yükseldi ve kendini bir insana dönüştürdü. Antigonus soyadını alarak Hornacis dağ sırasından ayrıldı ve gizli krallığın dışındaki gerçek dünyaya adım attı.

İşte bu andan itibaren Antigonus’un anıları ve bilgileri parça parça olmaya başladı. Birçok kez kendini tanıyamaz hâle geldi.

Budala'nın Eşsizliği'ni bünyesine kattıktan sonra durum daha da kötüleşti...

Zihninde akıp giden görüntülerin arasında Klein hızla gerçeği kavradı.

Ben Antigonus'um, ben Yarı Budala'yım!

Kulakları sağır eden bir gürültüyle vücudu sürekli biçimde şekil değiştirmeye başladı. Bir bakıyordun siyah saçlı, kahverengi gözlü, Zhou Mingrui'nin çehresiyle harmanlanmış entelektüel edalı bir Klein Moretti oluyordu. Bir bakıyordun Antigonus gibi uzun beyaz saçlı, gür siyah sakallı bir adama dönüşüyordu. Kimi zamansa yüzünü karterten kapkaranlık bir pelerine bürünüyor, bu gizemli figürün böğründen dışarı sürekli kaygan dokunaçlar fışkırıyordu.

O an Klein’ın zihni karmakarışıktı. Akıl sağlığı tamamen çığrından çıkmıştı.

Öz farkındalığını güç belâ koruyabiliyordu. Üzerine çöken iki devasa zihinsel fırtınanın darbeleri altında bocalayıp duruyordu.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi, bir de Antigonus’un kontrolü kaybetme kaderini devralmıştı; zihni yıkımın eşiğindeydi.

Kulağında ardı arkası kesilmeyen dualar çınlamaya başladı. Övgü dolu her bir kelime bir birine karışıyor, bu kaos meydanına dahil olan hayali bir siluet oluşturuyordu.

Rorsted Takımadaları, Bayam. Budala Kilisesi’nin çan kulesi.

Sivri şapkalı, tek camlı gözlük takan genç bir adam ansızın belirdi orada. Korkuluğun arkasında dikilmiş, kentin tamamını süzüyordu.

Bay Hata Amon!

Bir saniye sonra, sanki bir el silgiyle haritadan silmişçesine Bayam’ın, ilerideki Yeni Gümüş Şehri’nin ve Yeni Ay Şehri’nin gözlerinin önünden kaybolup gittiğine tanık oldu.

“Ne kadar da sıkıcı.” Bu manzarayı gören Amon tebessüm ederek başını salladı. Pek de hayal kırıklığına uğramış sayılmazdı.

Sadece Klein’ın ya da Gece Yarısı Tanrıçası’nın bu husustaki hatayı yamayıp yamamadığını test etmek istemişti.

Çana vurduktan sonra, bir bakıma Budala’nın Zaman Meleği sayılabilirdi. Bu açığı kullanarak onun demir attığı inanç bağlarının bir kısmını doğrudan çalabilirdi.

Böyle bir hırsızlığın tek başına pek bir kıymeti yoktu elbette; ancak bir ritüelin en kritik anında hayati bir kozdu.

İnanç bağlarının bir anda zayıflaması dengeleri kesinlikle altüst eder, Klein’ın oracıkta kontrolünü kaybetmesine yol açardı!

Amon gözlerini kentten çekti. Elini kaldırıp sağ gözündeki tek camlı gözlüğü düzeltti.

Billur mercekte sanki bir anda yıldızların ışığı parıldadı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.