Birleşmenin Eşiğinde

Küt! Küt!

Backlund, Trier, Lenburg ve St. Millom’daki tüm kapılar, en ufak bir rüzgâr dahi esmediği halde aynı anda açılıp kapandı.

Bilgi ve Hikmet Tanrısı’nın merkez karargâhındaki beyaz kulenin içinde...

Yeraltındaki nöbetinde olan Lucca, ters giden bir şeyler olduğunu sezip aniden ayağa kalktı.

Bir peygamber olarak, büyük bir şeylerin dönmekte olduğunu iliklerine kadar hissetmişti.

Pirinç işlemeli beyaz cübbeli kıdemli, hemen mistik bir teknik kullanarak yeraltı alanının girişine ulaştı. Kapıyı iterek açmaya çalıştı.

Ne var ki, bir yarı tanrı için zerre kadar ağır sayılmayacak o kapı, sanki görünmez bir güçle mühürlenmişçesine milim bile kıpırdamadı.

Lucca Brewster kapıyı zorlamaya çalışmadı; bunun yerine gözlerini yeraltının derinliklerine dikti.

Ortalığı derin bir sessizlik kaplamıştı. Çıt çıkmıyordu.

Bu hiç normal değil... Lucca burada bir sorun olduğunu anlamak için mucizevi güçlerine başvurmak zorunda bile kalmamıştı.

Zira normalde, yerin en derin noktasından insanı dehşete düşüren, tüylerini diken diken eden sesler eksik olmazdı. Oysa şimdi, o sesler sanki hiç var olmamış gibi tek bir iz bırakmadan kaybolup gitmişti.

Başkaları bilmeyebilirdi ama Bilgi Kilisesi’nin üst düzey bir üyesi olarak Lucca, o sesin detaylarını kendisinin bile bilmediği dehşet verici bir dereceli mühürlü eserden geldiğini çok iyi biliyordu. Böyle bir şeyin durduk yere buharlaşıp gitmesi imkânsızdı.

Mevcut durum tek bir anlama gelebilirdi:

Ya mühürlü eser üzerindeki kısıtlamalardan sıyrılıp çok daha tuhaf bir evreye geçmişti ya da dış dünyayı etkilemesini tamamen önleyecek şekilde daha da derine mühürlenmişti.

İhtimal ne olursa olsun, etrafta pusuda bekleyen korkunç bir tehlikenin varlığına işaretti. Çünkü bu mühürlü eserin numarası şuydu:

0-01!

Bayam’da ayakta kalan tek çan kulesinin tepesinde, Amon’un monoklundaki ışık yavaşça sönerek normale döndü.

Hata Efendisi, "Kendi" yeni güçlerini sergilemekten çekinmemişti. Bunu "Kendisini" izleyen tüm varlıklara açık bir mesaj vermek için yapmıştı:

"Kendisi" artık Door’un benzersizliğini bünyesine katmış ve ona karşılık gelen otoriteyi eline geçirmişti!

Bu fırsatı kullanarak dünya üzerindeki kapı kavramıyla ilişkili her şeyi dışarıya kapatmış, mevcut tüm mühürlerin etkisini muazzam şekilde güçlendirmişti.

Bu durum, kadim kiliselerin ve gizli örgütlerin kısa bir süreliğine de olsa mühürlü eserleri kullanmasını tamamen engellemişti; zira artık kimse o mühürleri kaldırabilecek durumda değildi.

Gerçek bir ilah astral alemden yeryüzüne inse bile, bu kısıtlamaları kırması belirli bir zaman alacaktı.

Böylece Amon, yaklaşan tanrılar savaşında 0. Seviye mühürlü eserlerin büyük çoğunluğunu denklemden çıkarmış oldu. Artık onların yaratacağı parazitleri düşünmesine gerek kalmamıştı.

Elbette, Hata Efendisi tüm enerjisini bu işe yatırmadığı sürece böyle bir otoritenin tüm dünyayı uzun süre etkisi altına alması mümkün değildi. Zaten tam da bu yüzden hamlesini önceden yapmamıştı. Ancak Klein’ın çıpalarındaki dalgalanmayı fark ettiği an yıldırım hızıyla harekete geçmişti.

bir 0. Seviye mühürlü eser ne kadar güçlüyse, getireceği olumsuz etkiler de o kadar korkunç olurdu. Hele ki bir tanrı seviyesinde etki yaratanlar... 0. Seviye gerçek bir ilah bile bu etkilere uzun süre dayanamayabilirdi. Bu yüzden gerçek tanrılar mecbur kalmadıkça onların mührünü kaldırmazdı; aksi takdirde bu durum kendi varlıklarında çok daha büyük bir sarsıntıya yol açar, astarı yüzünden pahalıya patlardı.

Amon bunu yaptıktan sonra avucunu kaldırdı ve hafifçe yukarı sıçradı. Gerçek bir tanrıya yakışmayacak kadar laubali bir tavırla çan kulesinin tepesindeki parmaklığa tünedi.

Gözlerini ufuk çizgisine, denizin sonsuzluğuna dikerek gizlemenin kalkmasını sakince beklemeye başladı. İşte tam o an, Klein’ın The Fool’un benzersizliğini bünyesine katma ritüeli resmen başlayacaktı.

Ve o an geldiğinde, Amon onun için ölüm çanlarını çalacaktı.

Gece Yarısı Tanrıçası’nın gizlenmiş dünyasında...

Kutsamalar Sunan Göklerin ve Yerlerin Cennetsel Efendisi’nin uyanışı ile Antigonus’un öz bilinci ve zihinsel izinin tekrarlanan darbeleri altında Klein’ın bilinci, fırtınanın ortasında kalmış tek yelkenli gibiydi. Bazen yükseklere fırlatılıyor, hemen ardından sertçe dibe vuruyordu. Kâh zihinsel bir çürümeye maruz kalıyor, kâh savrulup duruyordu.

Bu durum düşüncelerini tam bir kaosa sürüklemişti. Zihni, Antigonus ve Gizemlerin Rabbi olarak adlandırılan iki farklı kişiliğe bölünmenin eşiğindeydi.

Aynı zamanda avatarı da tüm sağduyusunu yitirmişti. Kurtçuklardan oluşan bir girdaba dönüşüp çökmek üzereydi. Sadece kuklası, hiçbir kontrol mekanizması kalmadığı için orada öylece dalgın bir halde duruyordu.

İnananların duaları Klein’ın kulaklarında yankılanıyor, zihninde bildiği o kutsal imgeyi şekillendiriyordu.

Bu, kabaran bir coşkun selin önüne çekilmiş sağlam bir baraj gibiydi.

Klein bu duruma pek de yabancı değildi. Attendant of Mysteries seviyesine geçip Zaratul’un Beyonder karakteristiğini yuttuktan sonra da benzer şeyler yaşamıştı. Bu yüzden çıpalarının yardımıyla o ilk kaos fırtınasını atlatmayı başardı. Büyük bir tecrübeyle, Antigonus’un öz bilincini ve zihinsel izini Kutsamalar Sunan Göklerin ve Yerlerin Cennetsel Efendisi’nin uyanmakta olan iradesine doğru yönlendirdi. Böylece iki tarafın birbirini kemirmesini, birbirleriyle meşgul olmasını sağladı.

Zihindeki fırtına bir nebze hafifleyerek Klein’ın öz bilincine nihayet nefes alacak bir alan bıraktı.

Henüz sakinleşmeye fırsat bulamadan, binlerce çıpanın şekillendirdiği o tanrısal imgesini hemen bu iki zihinsel yozlaşmanın arasındaki amansız savaşa dahil etti ve yeni bir denge kurmaya çalıştı.

Ancak işler umduğu gibi gitmiyordu. Öncesiyle kıyaslandığında, Antigonus’un zihinsel izinin özü, direnci ve deliliği Zaratul’unkinden katbekat güçlüydü. Ne de olsa karşı karşıya olduğu varlık, benzersizliği bünyesine katmış ve Yarı-Budala olarak anılan bir Melekler Kralı’ydı.

Üstelik Klein, karşı tarafın kimliğini ve kaderini de çalmıştı. Bu durum iki farklı olumsuz etkiyi beraberinde getiriyordu.

Kişiliği sürekli bir bölünmenin eşiğindeydi. Zaman zaman kendisini Antigonus sanıyor, "O’nun" zihinsel izini kendi zihniyle birleştirmeye kalkışıyordu. Antigonus’un kontrolü kaybetme kaderini üstlendiği için de bedeninin her bir parçası kontrolden çıkarak çökmeye başlamıştı. Bu da zihnine çok daha fazla yozlaşma yüklüyordu.

Bunun da ötesinde, Antigonus’un zihinsel izi ile Cennetsel Efendi’nin uyanan iradesi birbirine tamamen yabancı değildi. "Aralarındaki" o çetin "savaşın" bazı noktalarında, sanki aynı kaynaktan besleniyorlarmışçasına birleşme belirtileri gösteriyorlardı.

Bu durum Klein’ın şüphelerini doğrular nitelikteydi. Doğal bir Mistik Yaratık olan Antigonus, doğuştan itibaren Cennetsel Efendi’nin iradesinden bir parçayı içinde taşıyordu. Attendant of Mysteries seviyesine yükseldiğinde bu sorun birdenbire büyümüş, "Kendisi" farkına bile varmadan beklenmedik değişimlere uğramasına yol açmıştı. The Fool’un benzersizliğini bünyesine katmayı başardığında ise delilik artık "O’nun" öteki yüzü haline gelmişti.

Yani Antigonus, kontrolünü tamamen kaybetmeden önce bile bir bakıma zihni yamalı bir canavara dönüşmüştü. "O’nun" öz bilinci ve zihinsel izi, Cennetsel Efendi’nin bir parçasıydı ve bu durum "Hırsızlık" ile sökülüp atılabilecek bir şey değildi.

"O’nunla" kıyaslandığında Zaratul’un zihinsel izi çok daha temiz kalıyordu. Cennetsel Efendi’ye ait sadece küçücük bir kırıntı vardı; geri kalanı Zaratul’un ölüm döşeğindeki yoğun duygularından ibaretti.

İkisi arasındaki bu uçurumun sebebi, Antigonus’un benzersizliği bünyesine katmasının yanı sıra, Dördüncü Devir’in başlarında Attendant of Mysteries seviyesine ulaşmış olmasıydı. O dönemde Cennetsel Efendi’nin iradesi henüz Beşinci Devir’in sonlarındaki kadar zayıflamamıştı.

Yeni bir denge kurulamayınca Klein’ın zihinsel yıkımı daha da hızlandı. Bedeninin yarıdan fazlası saydam ve biçimsiz kurtçuklara dönüştü; etrafa kaygan, tekinsiz dokunaçlar saçılmaya başladı.

Tam bilincini korumak ve yeni bir denge arayışından vazgeçmemek için direndiği sırada; çöken bedeni, Antigonus’un çıldırmış zihni ve Cennetsel Efendi’nin bilinci birdenbire derin bir uykunun koynuna düştü.

Bu gelişme, tüm o dehşet verici değişimleri bıçak gibi kesti ve her şeyi bir anda durulttu.

Klein’ın öz bilinci ise rüyalara ve zihinsel saldırılara karşı sahip olduğu o doğal direnç sayesinde berraklığını korumayı başardı.

Doğru ya... Çaldığım kader, çıldırma ve kontrolü kaybetme kaderinin yanı sıra sonsuz bir uykuya dalma kaderini de kapsıyor... Bense bu sonsuz uykunun etkilerine bir dereceye kadar direnebiliyorum... Klein o incecik berraklık kırıntısına tutunarak mevcut durumunu kavramayı başardı.

Bu onun için bulunmaz bir fırsattı.

Gece Yarısı Tanrıçası’nın bu işe girişirken neden Sonsuz Karanlık Nehri’nin suyuna ihtiyaç duyduğunu ancak şimdi tam olarak anlayabiliyordu.

Bu sadece benzersizliği bünyesine katmış bir Melekler Kralı’nı ve "O’nun" içinde uyanan Gizemlerin Rabbi’nin iradesini geçici bir sonsuz uykuya sokmanın zorluğundan ibaret değildi. Bu durum Klein için muazzam bir avantaj yaratıyordu: Diğer tüm parazitler uykudayken, zihninde tek bir berraklık kırıntısıyla baş başa kalabileceği kusursuz bir ortam!

Aynı zamanda Klein kesin bir şeyin daha farkına vardı:

Bir rüyanın içinde veya zihnine sızıldığında bilincini koruyabilmesinin sebebi Sefirah Kalesi’nden gelen özel nitelikler değildi. Çünkü şu anda bedenindeki Cennetsel Efendi de uykudaydı.

Gizemlerin Rabbi’nin uyanışı hâlâ büyük ölçüde kısıtlanmış olsa da, "O’nun" seviyesi ve Sefirah Kalesi ile olan bağı tartışmasız bir şekilde Klein’dan çok daha güçlüydü. Eğer "O" bile bu sonsuz uyku haline tamamen direnemiyorsa, Klein bunu kendi gücüyle nasıl başarabilirdi ki?

Dolayısıyla Klein, bu durumun büyük olasılıkla Gece Yarısı Tanrıçası’nın lütfundan, hayata yeniden gözlerini açtığı an aldığı o hediyeden kaynakandığına inanıyordu.

Düşler aleminin gücüne hükmeden hakiki bir tanrıçanın bahşettiği lütuflar; Sefirah Kalesi’nin ona kazandırdığı aura, güç ve büyü kuvvetiyle birleşerek böylesine özel bir nitelik yaratmıştı.

Rüyanın derinliklerinden gelen yumuşak bir melodi sanki zihninde yankılandı. Klein’ın bilinci biraz daha netleşti.

Tereddüt etmeden bedenindeki uyku mührünü ve yozlaşmayı derhal ayarlayarak yeni bir denge kurdu.

Ardından, üzerinde garip desenler bulunan kaygan dokunaçlarını uzattı. Sefirah Kalesi’nin gücünü kullanarak Antigonus’un bedenindeki Budala’nın Eşsizliğini çalmaya koyuldu.

Belki de artık Antigonus’un yerini aldığı için, birkaç küçük başarısızlığın ardından çalma girişimi başarıyla sonuçlandı.

Antigonus’un bedeninden Budala simgesi taşıyan yarı saydam bir maske havalandı.

Gür siyah sakallı adam, sanki sonsuza dek uyuyacakmış gibi hâlâ derin bir uykudaydı.

Aynı anda sis dağıldı ve illüzyondan ibaret yıldız ışıkları salona süzüldü.

Bu kadim saray, Hornacis dağ sırasının zirvesinde, karanlık ve gizemli astral dünyada birdenbire belirdi.

Gizleme büyüsü kalkmış, kaderler el değiştirmeye başlamıştı.

O an Tanrıların Terk Ettiği Diyarlar’da, dağ zirvelerinden birinde duran devasa bir haçın yüzeyinde gölgeyi andıran bir perde belirdi. Perde yarıldı ve içinden bir adam çıktı.

Bu, sade beyaz bir cübbe giymiş, gür sarı sakallı Adam’dı. Arkasında beş başı olan yoğun bir gölge uzanıyordu.

Bu gölge Adam ile kısmen bütünleşmişti fakat henüz tamamen tek bir vücut olmamıştı.

Adam başını kaldırıp yetkilerin ve sembollerin etkisiyle çarpılmış olan astral dünyaya baktı. Sakince gülümseyerek arkasındaki gölgeye konuştu.

“Bu kez neden altyapı olarak Hayalperest’i seçtiğimin sebebini kavrayamamış gibi görünüyorlar.

Bu araştırmanın sonuçlarını daha önce kimselere anlatmamıştım.”

Bunu söyler söylemez, heybetli ve derin bir sesle ilan etti: “Ben Bir’im ve aynı zamanda Sonsuzluk’um; Başlangıç’ım ve Son’um.”

Gözleri aniden hülyalı bir hal aldı. Çevresinde akla gelebilecek tüm renkleri barındıran bir okyanus belirdi.

Adam elini kaldırıp göğsünde sallanan gümüş haç kolyeyi kavradı.

Başının üzerinde aniden parıl parıl yanan ama gerçek dışı bir güneş belirdi. Solunda şimşekler, fırtınalar ve dalgalardan oluşan kibirli bir siluet; sağında ise üzerinde sayısız pirinç göz bulunan beyaz bir kule yükseldi.

Adam’ın hayalinde canlandırdığı tüm yetkiler ve semboller, Kaos Denizi’nin etkisiyle birer birer bedenine akmaya başladı.

Sonunda, Adam’ın sırtına sıkı sıkıya yapışan gölge küçülerek bedeninin içinde kayboldu.

Tüm renkleri barındıran deniz birdenbire kabardı. Adam, dünyayı ayakta tutabilecek kadar devasa bir gölgeye dönüştü.

Gölge, illüzyondan ibaret o kaotik karanlığın su yüzeyinde ağır ağır ilerledi. Astral dünyaya doğru parmağını uzatıp heybetle haykırdı: “Işık olsun!”

Göz açıp kapayıncaya kadar tüm astral dünya aydınlandı. Gizli kalabilecek hiçbir sır kalmamıştı. Astral dünyanın Dünya ile birleşen kısımları, tüm astral alem ve evrenden ayrılan o görünmez bariyer bile görünür hale geldi.

O an, tarif edilemez devasa yüzler, saydam ve çatlak bariyere yapışmış gibi içeride yaşananları sessizce izlemeye başladı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.