Ritmik ve derin nefes sesleri ağır ağır Klein’ın kulaklarına çalındı. Tüylerini ürperten, içini sebepsiz bir dehşetle dolduran bu seslere tekinsiz bir tehlike hissi eşlik etmiyordu.
Bu sesi tek duyan o değildi. Cattleya, Frank Lee ve diğer korsanlar da ne olduğunu anlamıştı. Kimisi başını dışarı çevirdi, kimisi silahına sarıldı, kimisi de tetikte beklemeye başladı. Denizcilerin tecrübesi her hâllerinden belli oluyordu.
Klein sesin nereden geldiğini çıkarmaya çalışırken bu şiddetli nefeslerin az ilerideki harabelerden yükseldiğini fark etti. Ses, taştan bir tepe ile dikili sütunların arasındaki bir noktadan geliyordu.
O sırada Kansız Heath Doyle gölgelerin arasından süzüldü. Ellerini kafasına yapıştırmış, acı içinde inliyordu.
“Bir ceset var…
Orada bir ceset var!”
Ceset mi? Böyle gürültüyle nefes alıp veren bir ceset mi? Klein’ın zihni hızla çalışmaya başladı. Kalın camlı gözlüklerini gayriihtiyari çıkarıp harabelere bakan Cattleya’nın yüzü bir anda ciddileşti. Yemekhanedeki korsanlara dönüp bağırdı: “Çabuk!
Hemen o bölgenin etrafından dolanın, sakın yaklaşmayın!”
Sesindeki büyüleyici emredicilik herkesi bir anda kendine getirdi. Denizciler yemekhaneden fırlayıp görev yerlerine koştu. Dümenci Ottolov ile Güverte Reisi Nina’nın talimatlarıyla yelkenleri ayarlayıp rotayı değiştirdiler; harabelerin epey uzağından geçip gittiler.
Taş sütunlarla kaplı tepe ufukta kaybolup gözden yitene kadar Heath Doyle ellerini indirmedi. Tehlike geçince yüzündeki acı ifade de silindi.
Bu manzarayı izleyen Klein gözlerini süzdü. Gelecek’in ikinci kaptanı olan bu Piskopos’un, bu yolculukta büyük bir saatli bomba olabileceğini düşündü.
Bu düşüncesi Sır Yalvaranı yolunun Beyonder’larına duyduğu bir küçümsemeden kaynaklanmıyordu; Yıldızlar Amirali’nin anlattıkları ile Heath Doyle’un verdiği tepkiyi birleştirince vardığı mantıklı bir sonuçtu.
Az önce gürültülü nefes sesini herkes duyduğu hâlde sadece Heath Doyle acıyla kıvranmıştı. Harabelerin altında bir cesedin gömülü olduğunu içgüdüsel olarak anlamıştı; Cattleya’nın gözlemlerinden sonra verdiği tepki de bunu doğrulamıştı.
Demek ki Heath Doyle, Hakiki Yaratıcı’nın sesine kulak kabartmasa bile sırf bir Dinleyici’nin gücüne sahip olduğu için sıradan ortamlarda bile normal insanlardan ya da çoğu Düşük ve Orta Sekans Beyonder’dan çok daha fazlasını duyabiliyordu. Bu yüzden de nefes seslerine yaklaştıklarında tehlikeden en çok etkilenen ve en çok bilgi edinen o olmuştu.
Ancak sorun sadece bu tür harabelerden uzak durmakla çözülemezdi. Cattleya’nın söylediğine bakılırsa bu sular bir yarı tanrıyı bile çıldırtabilecek, asla duyulmaması gereken seslerle doluydu. Heath Doyle günün birinde zihnen zayıf ya da fazla hassas bir anında yakalanırsa o ölümcül fısıltıları duyabilirdi.
Sekans 6 bir Piskopos, dinleme konusunda uzman bir yarı tanrının eline su dökemezdi belki ama aralarındaki fark da uçurum sayılmazdı. Olasılık Zarı açısından bakılırsa, 1 değil de 2 gelmesi bile Heath Doyle’un duymaması gereken sesleri duymasına, aklını yitirmesine ya da kontrolden çıkmasına yeterdi… Sayın Keşiş’i uyarmam gerekecek. Her ne kadar bunu çoktan öngörüp tedbirini almış olsa da… Klein gözlerini harabelerden çekti. O sırada karnından gurultular yükseldi.
Henüz kahvaltı yapmamıştı.
Şimdi ise zemin birayla ıslanmış, etrafa tereyağı saçılmıştı. Kızarmış balıklar, tostlar, somun ekmekler yere saçılmış, oraya buraya takılı kalmıştı. Hepsi kirlenmişti.
Dış kabuğunu soyarsam hâlâ yenir sanki… Klein masanın ayağına dayanmış duran bir ekmek parçasına bakarken ne yapacağı konusunda kararsız kaldı.
Ama bu durum Gehrman Sparrow’un duruşuna hiç uymuyordu!
Öğle yemeğini beklemeye karar verdiği sırada Cattleya aşçıya seslendi: “Kalanlar için yeniden kahvaltı hazırlayın.
Etrafa saçılanları da Frank’e bırakın. M-belki bir işine yarar.”
Yaratık beslemek için mi? diye geçirdi Klein içinden.
Bir süre sonra önüne pek de zengin sayılmayacak bir kahvaltı geldi. Füme domuz sosisi, çifte kavrulmuş iki dilim tost ve su niyetine içilen, sakinleştirici katılmamış hafif bir bira.
Anbean tehlikenin kol gezdiği bu sulara yelken açtıklarından Klein üniversite yıllarındaki hızlı yeme becerilerini konuşturdu. Tıpkı okul yemekhanesindeki gibi kahvaltısını iki dakikada silip süpürdü.
Yemekhaneden çıkıp güverteye geçti. Bir yandan hazım yürüyüşü yaparken diğer yandan etrafı gözlemliyordu.
Deniz hâlâ tepedeki parlak güneşin altında altın gibi ışıldıyordu.
Klein adımlarını durdurup uzaklara baktı. İleride büyüyen bir ışık noktası belirdi.
Güneş ışınlarının kırılmasıyla o ışık noktasından etrafa renk renk, göz alıcı parıltılar yayılıyordu. Devasa, şeffaf bir mücevheri andırıyordu.
Gelecek ilerledikçe ışık noktası netleşmeye başladı.
Işık hüzmesi aralandığında, saf elmastan oyulmuş dört devasa sütun ortaya çıktı.
Sanki denizi taşıyan efsanevi sütunlardı bunlar; suyun derinliklerine uzanıyor, üzerlerindeki devasa yüzen adayı sarsılmadan taşıyorlardı.
Yüzen adanın toprağı kapkaraydı, tek bir yeşillik kırıntısı bile yoktu. Adanın iç kısımlarından yayılan ışık öyle parlaktı ki tepedeki öğle güneşini bile gölgede bırakıyordu.
Derken adadan uzun, tiz bir çığlık yükseldi.
Vahşi ve dizginsiz bir çığlıktı bu; insanın tüylerini diken diken eden bir tehlike hissi yayıyordu.
Çok geçmeden nal sesleri duyuldu. Adadan dışarı, som altından dökülmüş gibi duran iki küheylan fırladı. Arkalarında yine altından yapılmış görkemli bir savaş arabası çekiyorlardı.
O anda Cattleya’nın sesi Gelecek’in her köşesinde yankılandı.
“Aşağı bakın!
Sakın ona bakmayın!”
Klein asla gereksiz cesaret gösterileri yapacak biri değildi. Bu uyarıyı duyar duymaz başını eğip deri çizmelerine baktı.
Güverteyi aydınlatan güneş ışığının önce aşırı derecede parladığını, ardından kararıp eski hâline döndüğünü fark etti.
“Tamamdır, geçti.” Cattleya’nın sesi gemide yeniden yankılandı, sesinde en ufak bir dalgalanma yoktu.
Klein ancak o zaman başını kaldırdı. Altın küheylanlar da arkalarındaki görkemli araba da kaybolmuştu. Elmas sütunlar, etraflarında dönen ışıltılı parıltılarla yüzen adayı sessizce taşımaya devam ediyordu.
Ne kadar devasa bir elmas… Ve ne garip bir ada. Başımı eğmeyip o altın arabanın gelişini izleseydim ne olurdu acaba? Klein etrafına bakınırken aniden kaşlarını çattı.
Yedi sekiz metre ötesinde duran bir korsan buhar olup uçmuştu. Adamın durduğu yerde simsiyah iki ayak izi kalmıştı.
Havada süzülen küllere bakan Klein, başını eğmemenin bedelini aşağı yukarı tahmin edebiliyordu.
Neyse ki Yıldızlar Amirali buralara daha önce birkaç kez gelmiş. Nereden kaçınacağını, ne zaman başını eğeceğini biliyor. Sayın Asılmış Adam’ı kiralamış olsaydım, o hayalet gemiyi kullansa bile şimdiye hepimiz kül olmuştuk… Yok canım, Gelecek vaktinden önce gelip beni hazırlıksız yakalamasaydı zaten gidip Will Auceptin’in fikrini alırdım. Bir büyücü asla hazırlıksız sahneye çıkmaz… Hem Sayın Asılmış Adam’la yola çıksam bile önce Sayın Keşiş’ten gerekli bilgileri satın alırdım… Klein iç çektikten sonra sakinliğini korudu.
Adaya çıkıp keşif yapmayı teklif etmedi. Gelecek’in adanın yanından geçip yoluna devam etmesini izledi.
Günün geri kalanında deniz, dış dünyadaki gibiydi. Sadece dalgalar, sonsuz bir enginlik, derin bir sessizlik…
Klein zaman zaman suyun üzerinde yüzen kor parçaları görüyordu ama deniz kızları da dâhil hiçbir deniz canlısına rastlamadı.
Zaman su gibi aktı, öğle yemeği vakti geldi.
Klein yemekhaneye gitmek üzere güverteden ayrılacağı sırada etrafın aniden karardığını fark etti!
Az önce öğle güneşinin aydınlattığı gökyüzü bir anda zifiri bir karanlığa büründü.
Bu değişim öyle ani ve çabuk olmuştu ki Klein’ın aklına gelen ilk şey birinin ışıkları söndürüp söndürmediği oldu.
Gelecek, çıt çıkarmadan, her yönü aydınlatan parlak yıldızlardan örülü bir örtüyle kaplandı.
Cattleya’nın büyüleyici sesi bir kez daha herkesin kulağında çınladı.
“Kamaralarınıza dönün ya da bir kuytu bulup uyumaya çalışın.
Kendiliğinizden uyanana kadar da bekleyin.”
Frank Lee şaşkınlıkla bağırdı: “Uyumazsak ne olur?”
Sesi kükreyen bir ayıyı andırıyordu.
Kaptan kamarasının penceresinden dışarı bakan Cattleya cevap verdi: “Uyandığımızda seni aramızda bulamayız. Bir daha da izine rastlanmaz.”
Buradaki gece bu kadar mı tehlikeli? Klein merak etmişti ama uyanık kalmayı denemek gibi bir niyeti yoktu.
Kamara sığınağına çekildi. Gelecek’in üzerindeki sönmeyen yıldız ışığından faydalanarak kağıttan bir turna açtı. Eline bir kurşun kalem alıp hızla yazmaya başladı:
Sonia Denizi’nin en doğusundaki bu tehlikeli sularda seyahat ederken nelere dikkat edilmeli?
Deniz kızlarını burada nerede bulabilirim?
Kalemi bırakıp kağıttan turnayı katladı. Ceketini bile çıkarmadan yatağa uzandı. Derin Düşünce tekniğinin yardımıyla kısa sürede uykuya daldı.
Puslu bir âlemin ortasında aniden kendine geldi. Rüyada olduğunu net bir şekilde biliyordu.
Kimse içeri sızmıyor. Klein etrafını süzdü ve kendini bir dağ zirvesinde buldu. Arkasında ve yanlarında siyah, manastır avlularını andıran binalar uzanıyordu. Önünde ise kurumuş bir ağaç ile dışarı doğru çıkıntı yapmış devasa bir kaya parçası vardı.
Kayanın tepesinde Cattleya tek başına oturuyordu. Dizlerini göğsüne çekmiş, gövdesini öne doğru eğerek karşılarındaki dağa gözlerini dikmişti.
Üzerinde hâlâ o gizemli havayı yansıtan klasik siyah cübbesi vardı. Yüzünde ise tarif edilemez bir kafa karışıklığı okunuyordu.
O an hiç kımıldamadı; sanki taş bir heykelden farksızdı.
Neden benim rüyamda? Klein birkaç adım öne çıkıp kayanın üzerine sıçradı.
Soru sormaya fırsat bulamadan, gözlerinin önüne serilen o muazzam manzara karşısında dona kaldı. Bu, ruhunu da bedenini de derinden sarsan bir hissi beraberinde getirdi.
Kayanın hemen önü dipsiz bir uçurumdu. Uçurumun karşı tarafında ise sayısız saray, kule ve heybetli şehir surlarıyla kaplı devasa bir dağ yükseliyordu.
Halka halka dizilmiş bu binalar göz alıcı bir ihtişama sahipti. Tek bir tanesi bile bir insanın yaşayamayacağı kadar devasaydı. Hepsi bir araya geldiğinde, sanki efsanelerden veya mitlerden fırlamış gibi tarif edilemez bir destansı heybet sunuyordu.
Güneş uzakta asılı kalmış, batan ışıklarını şehrin üzerine devirmişti. Zaman durmuş, ışık donup kalmış gibiydi.
Cattleyadizlerini kucaklamış halde, sanki hülyalara dalmış gibi konuşmaya başladı. "Bu, hepimizin paylaştığı bir rüya..."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.