Proje ekibini bulup durumun iç yüzünü kavradıktan sonra, edindiğim bilgileri derleyip toparlamak epey vaktimi aldı. Saat öğleden sonra üç gibi şirketten çıktım; soruşturmayı yürüten görevlilerle görüşmek üzere emniyet müdürlüğüne doğru yola kaytuldum.
Binadan adımımı atar atmaz telefonumu çıkardım, ulaşım uygulamasını açıp gideceğim adresi girdim.
İş çıkışı trafiği henüz başlamadığı için birkaç saniye içinde bir sürücü eşleşti.
Yakındaydı, bir dakikalık mesafede… Bildirime şöyle bir göz atınca çok beklemek zorunda kalmayacağıma sevindim.
Bir dakika çabucak geçti ama etrafa bakındığımda zihnimde kalan o plaka numarasını bir türlü göremedim.
Yanlış hatırladığımdan şüphelenip durumu teyit etmek için alelacele telefonun kilidini açtım.
Tam o sırada kulağıma bir bisiklet zili sesi geldi.
Gözlerimi gayriihtiyari yukarı kaldırdığımda yeşil-turuncu renklerde bir şehir bisikletiyle karşılaştım.
Bisikletin üzerindeki genç adam koyu renk bir beyzbol şapkası ve ince siyah bir ceket giymişti.
Çın! Çın! Çın!
Sağ ayağını yere basıp bisikleti durdurdu, tam karşımda dikildi.
Geniş bir alnı, süzgün bir yüzü vardı. Dalgalı siyah saçları kısacıktı. Gözleri ise sıradan bir insanınkinden çok daha koyu, adeta zifiri siyahtı.
En dikkat çekici yanıysa, sanki bir cosplay etkinliğinden fırlamışçasına sağ gözüne taktığı kristal monokldu.
Bir eliyle gidonu tutarken diğer eliyle monoklunu düzeltti. Yüzünde bir tebessümle bana baktı. "Araç çağıran siz miydiniz?"
Çağırmasına ben çağırmıştım da otomobil istemiştim, bisiklet değil…
Cevap verip vermemek arasında gidip gelerek kalakaldım.
O an varoluşsal sorgulamalara bile girdim: Ben kimim? Neredeyim? Nereye gidiyorum?
"Emniyete gideceksiniz, değil mi?" Monokllu genç adam sessiz kalmamı hiç umursamadan gülümseyerek sormaya devam etti.
Yok artık… Harbi harbi bisiklet seçeneği var mıydı bu uygulamada? Yanlışlıkla onu mu seçmiştim yani? Yavaşça başımı salladım.
Zihnimde sadece iki net düşünce dönüp duruyordu:
Acaba fotoğrafını veya videosunu çekip sosyal medyada paylaşsa mıydım?
Yoksa doğrudan müşteri hizmetlerini arayıp şikâyet mi etseydim?
Derken monokllu genç adam binanın yan tarafını işaret etti. "Bir dakika daha bekleyin, arabam orada park halinde."
Konuşurken telefonunu çıkarıp hafifçe salladı.
"Ha?" Olayı hâlâ kavrayamamıştım.
Monoklunun kenarına bastırıp gülümsedi.
"Az önce yakındaki ara sokakta bir işim vardı. Arabayla geçemedim, buraya kadar yürümek de biraz uzun sürecekti; ben de kiralık bir bisiklete atladım.
Üzgünüm, lütfen bir iki dakika idare edin."
Karşımdaki adam durumu böyle açıklayınca ve benim de zaten çok acelem olmaması sebebiyle nezaketle karşılık verdim. "Sorun değil."
Genç adam hemen telefonunu cebine atıp bisikletini binanın yanına doğru sürdü.
Çok geçmeden beyaz bir otomobil yanaştı ve önümde durdu.
"Tamamdır, binebilirsiniz." Arabanın camı indi, arkasından yine o monokllu yüz belirdi.
Kapıyı açmaya yeltendiğim sırada aniden bir detay kafamı kurcaladı:
Uygulamada görünen araba siyahtı!
Tam plaktan emin olmak için arabanın arkasına dolanıyordum ki sürücü ön yolcu koltuğunun üzerinden telefonunu bana doğru salladı.
"İki arabam var da.
Bugün bunu kullanıyorum ama hesabıma diğerini tanımlamıştım.
Bakın, telefonumdaki bilgiler doğru."
Bunu söylerken bir yandan da beni aradı.
Ekranda beliren numaranın eşleştiğini görünce ve daha önce de benzer durumlarla karşılaştığımı hatırlayınca içim rahatladı. Kapıyı açıp bindim.
Gündüzün ortasında, kentin en işlek yerindeydik sonuçta. Neden korkacaktım ki?
Yine de platformun denetim ve doğrulama süreçlerinde ciddiye alınması gereken açıklar vardı.
Koltuğa oturduğumda monokllu sürücü gözlerini yoldan ayırmadan bir sigara paketini arkaya doğru uzattı.
"Sigara içer misiniz?"
"Araçta sigara içmek yasak değil miydi?" diye ağzımdan kaçırdım.
"Ben dert etmediğim sürece sorun yok." Zayıf sürücü dikiz aynasından bana bakıp gülümsedi.
"Kullanmıyorum." Gayriihtiyari başımı salladım.
Direksiyonu tek eliyle tutuyor, yoldaki akışa pek de aldırış etmiyor gibi görünüyordu.
"İçmemeniz iyi. Ben de kullanmam. Sigara insanı hortlak gibi gösteriyor."
"Madem öyle, yanınızda neden sigara var ki…" Çabucak lafa girdim.
Araç yolda ilerlerken sürücü boşta kalan eliyle sağ gözündeki monokla dokundu.
"Görüşmek istemeseniz bile yüz yüze bakmak zorunda olduğunuz dostlarınız olur bazen."
"Doğru söze ne denir." Başımı sallayarak onayladım.
O an yan binadaki Başkan Yardımcısı Wu geldi aklıma. Adam sigara tiryakisiydi ama kesinlikle bir hortlağa benzediği söylenemezdi. Tabii bunu sesli söylemeye lüzum yoktu, durduk yere bir yabancıyla münakaşaya girecek değildim.
"Hiç ulaşım sürücüsü gibi bir havanız yok." Ön konsoldaki pahalı sigara paketine ve arabanın lüks iç döşemesine göz gezdirdim.
"Heh heh," diye karşılık verdi sürücü sırıtarak. "O kadar belli oluyor mu?"
"Hayatını bu işten kazanan birine benzemiyorsunuz. Daha çok varlıklı bir aileden gelmiş gibisiniz." Aklıma gelen ilk mantıklı sebebi öne sürdüm.
Nasıl olsa aksini kanıtlayamazdım.
"Heh heh, zengin bir ailede doğmak bu işi yapmama engel değil ki. Geçmişimden bambaşka bir hayatı tecrübe etmemi sağlıyor. Türlü türlü insan görmek benim için bir nevi eğlence. Sizce de ilgi çekici değil mi?"
Bayağı derin felsefe yapıyordu… Başımı sallayıp öylesine lafa karıştım. "Öyle olabilir tabii ama bana kalırsa siz sadece arada bir yolcu alıyorsunuz, asıl zamanınızı başka işlere harcıyorsunuzdur."
"Evet, az önce sizin binaya da bir inceleme için uğramıştım." Sürücü yine dikiz aynasına baktı. Yüzündeki o gülümseme içimde garip bir huzursuzluk yarattı.
"İnceleme mi…" Ne diyeceğimi bilemedim.
"Karanlık bir örgütle ilgili. İnsanlara zarar vermek için otomatları kullanmayı seviyorlar." Sürücünün dudaklarının kenarı kıvrıldı.
Meseleyi zaten önceden biliyor olmasaydım, kesinlikle soğukkanlılığımı kaybederdim!
"Özel dedektif misiniz yoksa? Sherlock Moriarty adında birini tanıyor musunuz? Belki de bu onun takma adıdır." Aniden zihnimde bir şimşek çaktı.
Sürücü elini kaldırıp monoklunun kenarını tuttu ve kıkırdadı.
"Elbette. Eski dostum olur kendisi."
Bana mı öyle geldi bilmiyorum ama "eski dostum" kelimelerini üzerine basa basa söylemişti.
"Bir şey… bir şey bulabildiniz mi bari?" Mümkün olduğunca olayın dışında kalmaya çalışan bir üçüncü şahıs gibi davranmaya gayret ettim.
Sürücü başını hafifçe arkaya çevirip göz ucuyla bana baktı. Yüzünde imalı bir tebessümle, "Tahmin et," dedi.
Tam da insanın yüzüne bir tane patlatası gelen cinsten bir gülüştü… Duygularımı dizginledim.
"Bence buldunuz."
"Madem öyle diyorsun, öyle olsun," dedi sürücü; "Çok şey biliyorum ama tek bir laf bile etmem" der gibi bir edayla.
"..." Tam verecek bir cevap arıyordum ki aniden doğrulup bakışlarını yola dikti.
Ardından sağ gözündeki monoklu hafifçe itti.
Zihnime birdenbire sayısız imge doluşmaya başladı.
Üst üste binen yollar, tüneller, birbirine karışan renkler, farklı tabelalar, yayalar, geriye doğru hızla kayan arabalar…
Tümü aynı anda zihnimde patlak verdi. Aşırı araba tutmasından muzdaripmişim gibi midem bulandı, başım döndü.
"Geldik." Sürücünün sesi bir saniye sonra kulağımda çınladı.
Sersemlemiş bir halde arabadan indim. Her an kusacakmışım gibi hissederek yol kenarına çömeldim.
Biraz kendime geldiğimde araç çoktan gözden kaybolmuştu.
Geriye dönüp düşündükçe vücudumdan bir ürperti geçti.
O sürücü… The Star'ın bahsettiği o emojinin ta kendisiydi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.