Alfred’in kendisine baktığını fark eden Klein, yüzüne hafif bir gülümseme yerleştirerek nazikçe başını salladı.
“Aniden bir tehlike sezinledim.”
Bunu söyledikten sonra gayet sakin bir tavırla arkasını döndü ve Haggis’in işaret ettiği arabaya doğru ilerledi.
“Tehlike...” Alfred bu kelimeyi fısıldayarak tekrarladı. Şüpheyle çevresini süzse de olağandışı hiçbir şey bulamadı.
Adımlarını yavaşlattı, çevresini pür dikkat gözlemlemeye devam ederek her zamankinden daha tetikte bir halde yakındaki üç katlı binaya geri döndü.
Yüzü asık Alfred’e bir bakış atan Pagani, şaşkınlıkla sordu: “Ne oldu?”
Silah pazarlığının yapıldığı yerden epey uzakta olduğu için konuşulanları duymamıştı.
Alfred pencere kenarına gidip mühimmat yüklendikten sonra yola çıkmaya hazırlanan konvoya baktı. Bir an düşündükten sonra, “Dwayne Dantès tehlike sezdiğini söyleyip aniden gitti,” dedi.
“Tehlike mi?” Pagani bu ihtimali tamamen göz ardı etmeyerek etrafa bakındı. Maysanchez’in adamları bölgeyi terk edip karanlığın içinde kaybolurken bile yolunda gitmeyen bir şey görmemişti.
Sonra bir kahkaha attı.
“Haha, Alfred, bence fazla hassas davranıyorsun. Dwayne Dantès’in sadece korkak biri olduğuna ve burada daha fazla kalmak istemediğine eminim!”
Alfred bakışlarını çekti ve kaşlarını çattı.
“Belki de.”
Oteline dönen Klein, melez bir delikanlı kılığına giren Enzo’ya elindeki valizi açtırdı. Altın sikkeleri ve külçeleri tek tek çıkarıp saymaya başladı.
Toplamda 30.000 Loen altın poundu değerindeydi!
Bereket versin ki Bayan Elçi ile önceki anlaşmam 10.000 Loen altın sikkesi üzerindeydi. Ekstra bir çeviri yapmama gerek kalmayacak... Klein, uzanma koltuğuna keyifle yerleşip mayaladığı kuklasının çalışmasını izlerken, bir yandan da ekşi tatlı ama ferahlatıcı Gwadar’ını yudumluyordu.
Enzo eşyaları ayırdıktan sonra maceracı mızıkasını çıkarıp üfledi.
Reinette Tinekerr, elinde dört sarışın, kırmızı gözlü kafa tutarak boşluğun içinden süzüldü. Sanki her an yakınlarda bir yerdeymiş gibiydi.
Sekiz gözü de kenara ayrılmış altın sikke ve külçe yığınına döndü.
Birkaç saniye sonra, Reinette Tinekerr’in elindeki dört kafa sırayla konuştu: “Çok iyi...” “Gelecekte...” “Görevler...” “Daha pahalı...” “Olacak...”
...Bunun mantığı nedir şimdi? Ödemeni bu kadar hızlı yapmama rağmen görevden sonra neden zam yapıyorsun? Şaşkına dönen Klein, koltuğunda dikleşerek sordu: “Neden?”
Reinette Tinekerr’in dört sarışın, kırmızı gözlü kafası ciddiyetle sallandı.
“Görev...” “Ücreti...” “Senin...” “Para...” “Kazanma...” “Yetenek...” “Seviyene...” “Bağlıdır...”
Bunu hiç beklemiyordum... Klein’ın ağzı bir karış açık kaldı ama itiraz edecek gücü kendinde bulamadı. Nihayetinde bu tür meselelerde karar tamamen yardımcıya aitti. Üstelik 4. Dizi’ye yükselip bir yarı ilah olduktan sonra, gelecekte kadının yardımına ihtiyaç duyacağı görevlerin zorluk ve tehlike seviyesi muhtemelen artacaktı. Fiyata zam yapılması bir bakıma mantıklıydı.
Reinette Tinekerr altın sikkeleri yutup odadan kaybolduktan sonra, Klein düşüncelerini toparlayıp mevcut servetini hesaplamaya başladı.
Son zamanlarda masraflarım epey arttı. Elimde 17.275 pound nakit ve 65 altın sikke kaldı... Bu altın külçeleri de 25.000 pound değerinde... Yani toplamda 40.000 pounddan fazla param var. Bu, koca Loen Krallığı’nda hafife alınacak bir miktar değil. Bu parayla şimdiden bir malikane ve tarım için arazi alabilirim... Silah kaçakçılığı gerçekten kârlı bir işmiş...
Reinette Tinekerr altın sikke istediği için, elinde kalanlar altın külçeleriydi.
Ayağa kalkan ve altın külçelerini gri sisin üzerine gönderen Klein, pencereye gidip bakışlarını kuzeye çevirdi.
Buradaki işlerin sonuna yaklaşırken artık Backlund’a dönmeye hazırdı.
Ufka bakarken aniden sessizce içini çekti.
Backlund...
Kuzey Bölgesi, Backlund Teknoloji Üniversitesi.
Audrey, Loen Hayırsever Burs Vakfı’nın birkaç çalışanıyla birlikte kampüsü geziyordu.
Üzerinde sade, açık yeşil bir elbise vardı. Belinde beyaz, gösterişsiz bir deri kemer bağlıydı. Sarı saçlarının üzerindeki kurdeleli ve çiçekli tül şapka ona oyuncu bir hava katıyordu. Sol bileğindeki gümüş bilezik dışında hiçbir aksesuar takmamıştı. Dışarıdan bakıldığında, ancak orta halli sayılabilecek bir aileden gelen bir kız öğrenciden farkı yoktu.
Son birkaç gündür Varoş Doğu Bölgesi’ne komşu devlet ilkokullarını ve Backlund Köprüsü civarındaki teknik okulları ziyaret etmişti. Artık bu tür ortamlar için nasıl giyinmesi gerektiğini biliyor, hayır işlerini bir sosyalleşme alanı olarak görmüyordu.
Berrak yeşil gözleri etrafta geziniyor, gelip geçen öğrencileri hafif bir gülümsemeyle izliyordu.
Backlund Teknoloji Üniversitesi kabul mektuplarını yeni göndermişti ve bugün yeni sınıflar için kayıt günüydü.
Aslında kayıtların ağustos sonu veya eylül başında olması gerekirdi, ancak yeni yapılandırılmış bir üniversite olduğu için Backlund Teknoloji Üniversitesi’nin giriş sınavları diğerlerinden daha geç yapılmıştı. Bu durum sonuçların açıklanmasını da geciktirmişti; yani okula başvuran öğrenciler muhtemelen başka üniversitelerin sınavlarına da girmiş, hatta kabul edilmiş olabilirlerdi. Bu yüzden, kesin kayıtlı sayısını belirleyip ne kadar yedek öğrenci alınacağına karar vermek için kayıt işlemlerini öne çekmişlerdi.
Bu sebeple Audrey ve vakıf personeli, onaylanan ilk aday grubunun kayıt işlemlerini tamamlamalarına yardımcı olmak için buradaydı.
Baktığı her yerde, kampüsteki öğrencilerin yüzünde parıldayan bir ifade görüyor, her hareketlerinden net bir özgüven okunuyordu. Sözlerinde ve tavırlarında, geleceğe dair büyük bir umut beslediklerini gösteren, ışığı görmüş insanlara özgü tarif edilemez bir canlılık vardı.
Bu his, Audrey’nin daha önce ziyaret ettiği devlet ilkokullarındaki atmosferden tamamen farklıydı. Oradaki öğrenciler ya kaba ve gürültücü ya da sessiz ve kasvetliydi. Ortak özellikleri ise huzursuz ve kafası karışık olmalarıydı. Ne zaman yüksek statülü bir yabancıyla karşılaşsalar, içlerini bir korku kaplıyordu. Gözleri ferini yitirmişti, gençlerin sahip olması gereken o ruh ateşinden yoksundular.
Keşke o çocukların da yükseköğrenim görme şansı olsa ve buradaki öğrenciler gibi daha iyi bir gelecek için çabalayabilseler... Audrey sessizce içini çekerek bakışlarını muhtemelen kardeş olan bir çifte çevirdi.
Ağabeyin iş hayatına atılıp çalışmaya başladığı belliydi. Başında silindir bir şapka, üzerinde ise oldukça ince siyah bir takım elbise vardı. Otuzlu yaşlarında görünüyordu ve bir devlet memuru havası taşıyordu.
Bir yerden oldukça eski bir fotoğraf makinesi ödünç almış, onu bir üçayağın üzerine yerleştirmişti. En iyi açıyı yakalamaya çalışırken kız kardeşine kıpırdamamasını ve pozunu düzeltmesini işaret ediyordu.
Kız on yedi ya da on sekiz yaşlarındaydı, siyah saçları omuzlarından aşağı sade bir şekilde dökülüyordu. Kahverengi gözlerinde hafif bir bıkkınlık olsa da tek kelime etmeden ağabeyinin komutlarını ciddiyetle dinliyordu.
Kampüsün her yerinde bu tarz manzaralar vardı. Kimi anne babasıyla, kimi arkadaş gruplarıyla gelmişti.
Ne güzel bir manzara... Audrey bakışlarını kaçırdı ve ilerlemeye devam etti.
Burası bir meydandı ve ortasında hizmet dışı bırakılmış bir buharlı lokomotif duruyordu. Dev gövdesiyle orada gururla yükseliyor, Backlund Teknoloji Üniversitesi’ne endüstriyel bir hava katıyordu.
Vuf!
Devasa bir canavarı andıran buharlı lokomotif, dumanlar püskürterek uzun gövdesini perona yanaştırdı ve yavaşlayarak durdu.
Oyuncak bebeğe benzeyen yedi sekiz yaşlarında melez bir kız çocuğu, uzun kuyrukta beklerken annesinin elini tutuyordu. Loen ve Balam kanı taşıyan melez babasına Desi Körfezi hakkında sorular soruyordu.
Kalabalığın arasında itişip kakışırken, beyaz favorili, silindir şapkalı ve altın işlemeli bir baston tutan bir beyefendinin kahverengi tenli uşağıyla birlikte birinci sınıfa doğru yürüdüğünü gördü.
Uşak merakla etrafına bakınıp, “Efendim, son durum hayal ettiğimden çok farklı,” dedi. “Balamlıların sefil, kaos dolu, fakir ve baskı altında, çok zor bir hayat sürdüğünü sanıyordum. Ama hiç de öyle değil. Gwadar bile içtik, Doğu Balam sigarası tüttürdük. Hatta bisiklet alabilen insanlar bile vardı. Şey, bildiğiniz gibi damarlarımda Balam kanı olsa da ben Backlund’da doğdum. Güney Kıtası’na hiç gelmemiştim. Tabii Dutanecem hâlâ fena sayılmaz.”
Oldukça soylu görünen orta yaşlı beyefendi kıkırdayarak bastonunu salladı.
“Çünkü biz sadece durumu çok da kötü olmayan şehirlere ve bölgelere gittik. Balam’ın en kederli insanları köylerde, plantasyonlardadır. Geri kalanlar fabrikaların çevresine yerleşip varoşları oluşturur. Onları görme şansımız hiç olmadı.”
Kızın bakışlarını hissetmiş gibi, derin mavi gözlü beyefendi ve uşağı o tarafa bakıp sıcak bir şekilde gülümsediler.
Dudaklarının kenarları kıvrıldı, sekiz dişlerini sergileyen nazik bir selamla başlarını sallayıp bakışlarını çektiler ve yollarına devam ettiler.
Çok geçmeden kız ve ailesi buharlı lokomotife binip yerlerini buldular.
Düdük tekrar çaldığında, kız koyu kahverengi tenli, yumuşak yüz hatlarına sahip ve yanağında kırmızı yumrular olan bir adamın başı önde yürüyerek geldiğini gördü. Adam şapkasını eliyle bastırarak koridorda hızla ilerledi ve trenin başına doğru yöneldi.
Adam bölmeye vurduktan sonra hızla makinist kabinine girdi ve tren sürücüsüne, “Tüm tren görevlileri bizim adamlarımızla değiştirildi. İlerideki köprü, kurban töreninin yapılacağı yer,” dedi.
Pala bıyıklı makinist başını salladı: “Tanrı bu trendeki kurbanlık eşyalardan razı olsun.”
“Umalım da krallıkta sonsuz yaşama kavuşalım.”
Vuf!
Buharlı lokomotif, devasa bir köprünün altından süzülüp geniş bir viyadüğü geride bıraktı. Uzun ve yorucu yolculuğun ardından nihayet varış noktasına, iskeleye ulaştı.
Oyuncak bebeği andıran melez kızın uykusu gelmişti, o eski neşesinden eser kalmamıştı. Anne ve babasının peşine takılarak kalabalıkla birlikte kapıya doğru ağır adımlarla ilerledi.
Kapıda, yolcuların bagajlarını indirmelerine yardım eden az sayıda görevli bekliyordu.
Küçük kız ve ailesi yanlarından geçerken, görevliler dudaklarını kıvırıp dişlerini sergileyerek onlara sıcak ama bir o kadar da tuhaf bir gülümseme sundular.
Kız platforma atladıktan sonra gayriihtiyari arkasına dönüp baktı. Kapının önünde durmuş, bir şeyler tartışan silüetler gördü. Aralarında tren kondüktörü ve yanağında şişlikler olan o adam da vardı.
Saniyeler sonra, hepsi birden başlarını çevirdi. Dudaklarını aynı şekilde kıvırıp dişlerini göstererek kıza baktılar.
Küçük kız gözlerini onlardan kaçırdı ve ailesiyle birlikte sekerek platformdan uzaklaştı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.