Alevler titrerken Derrick ve yanındakiler, bilinçsizce koyu kırmızı uzun masaya baktılar. İlk fark ettikleri, onlara en yakın duran figür oldu.
Üzerinde sade, keten bir cübbe olan bu figürün uzun gümüş rengi saçları vardı ama yüz hatları seçilemiyordu. Colin, Lovia ve Derrick, bu silüeti tuhaf bir şekilde tanıdık buldular.
O an zihinlerinde adeta bir şimşek çaktı ve bulanık anıları bir anda aydınlandı.
“Kader Meleği, Ouroboros!”
Gümüş Şehri ekibindekilerin gözbebekleri korkuyla büyürken figür arkasına döndü ve onlara baktı.
Olağanüstü ve gizemli halkalar belirdiği anda, ifadesiz bir çift göz görüş alanlarını tamamen kapladı.
Derrick, dalgın bir haldeyken önünde bir figür gördü. Yakışıklı, ışık saçan ve enerji dolu bir adamdı bu. Saf beyaz bir cübbe giymişti ve kısa altın sarısı saçları vardı.
Onun ortaya çıkışıyla etraf anormal derecede aydınlandı. Yayılan sıcaklık hissi bir ışık hüzmesi gibiydi, her köşeyi anında doldurmuştu.
Derrick, efsanelerde anlatılan o gün kavramına şahitlik ediyormuş gibi hissetti; bir an için nerede olduğunu ve ne yaptığını unuttu.
Adam öne doğru bir adım attı ve bulanık silüeti Derrick ile üst üste bindi.
Ardından Derrick, kendini koyu kırmızı uzun masanın kenarında, arkalıklı yüksek sandalyelerden birinde otururken buldu.
Gizli bir toplantıya katılan o yakışıklı ve ışık saçan adama dönüşmüştü.
Aynı zamanda, yüzü eski yaralarla dolu, kır saçlı Gümüş Şehri Lideri Colin de benzer, belirsiz ve hayali bir figürle karşılaştı.
Figürün boyu yedi sekiz metreyi buluyordu. Gümüş rengi tam takım bir zırh giymişti ve gözleri şafak vakti ışığı gibi parlıyordu.
Elindeki uzun kılıcı kaldırdı ve bir asa gibi Colin Iliad’ın alnına dayadı.
İblis Avcısı Colin bir an direndi ama turuncu bir ışıkla sarmalandığında hızla sakinleşti.
Böylece önündeki devle bütünleşti. Koyu kırmızı masaya doğru ilerleyip sağdaki ikinci koltuğa oturdu.
Çoban Lovia ise siyah, uzun cübbeli bir adamla karşılaştı. Adamın omuzlarına dökülen siyah kıvırcık saçları vardı ve gözleri sanki gölgelerle örtülüydü. Yüzünü net seçmek zordu ancak kıyafetindeki gümüş iplikler, karmaşık desenler ve görkemli aksesuarlar kadının zihnine doğrudan kazınmıştı.
Lovia titredi ve elinde olmadan başını eğdi; adamın sırtındaki kat kat siyah kanatların kendisini sarmalamasına izin verdi.
O adama dönüştü ve koyu kırmızı masanın sonuna doğru yürüdü.
Orada karmaşık desenlerle süslenmiş iki yüksek sandalye duruyordu. Lovia soldakini seçti.
Gümüş Şehri keşif ekibinin geri kalan üyeleri de benzer durumlar yaşadılar ancak karşılaştıkları figürler farklıydı.
Onlar koyu kırmızı masanın iki yanındaki yerlerini aldıktan sonra, başköşedeki boş sandalyenin etrafı karardı ve sisler içine gizlenmiş bir kadın silüeti belirdi.
Hemen ardından, kadim zamanlardan kopup gelmiş gibi duran bir ses katılımcıların kulaklarında yankılandı.
“...Kendimizi kurtarmaya ve aynı zamanda bu dünyanın dengesini korumaya çalışıyoruz...”
“...Ayrışma ve sapma, şüphesiz en temel düzendir...”
“...Bu aynı zamanda O’nun düşünceleriyle de örtüşüyor...”
“...Hepimizin kendine has sinsi düşünceleri ve arzuları olduğunu inkar edemem ama bu çok normal...”
“...Ölüm ve kan dökülmesi kaçınılmazdır. Gül Kurtuluşu adına...”
Gri sisin üzerinde, Klein can kulağıyla dinliyordu. Bu sesin söyleyeceği daha fazla şeyi duymak için sabırsızlanıyordu.
Ancak gerek sahne gerekse ses bir döngüye girdi. Sanki bir dakikadan kısa süreli bir kesite sabitlenmiş gibiydi.
Gül Kurtuluşu’nun kuruluş sahnesi mi bu? Kızıl Melek kötü ruhu, buranın yozlaşmış melekler tarafından kurulan son derece gizli bir örgüt olduğunu söylemişti. Şimdi bakınca durum pek de öyle görünmüyor... Muhtemelen bunu söyleyen Medici değil, ya Sauron ya da Einhorn’du. Gül Kurtuluşu hakkında aslında pek bir şey bilmiyorlardı... Klein, kuklalar gibi aynı hareketleri tekrarlayan; masaya yaklaşan, oturan, dinleyen ve ayrılan Gümüş Şehri ekibine bakarken içinden mırıldandı.
Salonun etrafındaki meşaleler birbiri ardına yanarken Klein, gerçek görüş yeteneğiyle alışılmadık bir şey fark etmişti bile.
Duvardaki fresklerin canlandığını, hızla genişleyip salonla iç içe geçtiğini gördü. Binlerce yıldır soğuk olan masayı, sandalyeleri ve yer karolarını yeniden ısıtmıştı bu değişim. Bir zamanlar bu gizli toplantıda bulunmuş figürlerin zamanın sınırlarını aşarak eski koltuklarında canlanmalarını ve geçmişteki sözlerin yeniden duyulmasını sağlamıştı.
Bu figürlerin çoğu Klein’a tanıdık geliyordu.
Onlardan biri Kader Meleği Ouroboros’tu.
Hâlâ Gül Kurtuluşu’nun bir üyesi olan bu Melekler Kralı, tüm o hayali silüetler arasında en gerçekçi görüneniydi.
Sahnelerin sürekli döngüye girmesiyle birlikte Klein, bu freskleri bırakan kişinin Kuyruk Yiyen Ouroboros olduğundan şüphelenmeye başladı.
Önceki tapınak kalıntılarında ve Tanrıların savaştığı o yıkıntılarda da O’nun bıraktığı freskler vardı...
Dev Kralı’nın Sarayı’nda da benzer freskler ve o güçlerin izleri var. Biri çıkıp da bunu yapanın O olmadığını söylese hayatta inanmam... Bu Melekler Kralı freskleri ne kadar çok seviyor böyle? Gittiği her yere bir şeyler çiziyor... Klein, içinden Ouroboros’u tiye almadan edemedi.
Fark ettiği ikinci figür, Kader Meleği Ouroboros’un yanında oturuyordu. Üzerine kan sıçramış gibi görünen siyah bir zırh giymişti. Ateşi andıran kızıl saçları vardı; genç ve yakışıklı görünüyordu.
Bu figüre dikkat etmesinin sebebi, onu daha önce rüyalarında görmüş olmasıydı.
Ayrıca bu kişi, tüm figürler arasındaki en küstah olanıydı. Sadece sandalyesine yayılmakla kalmamış, ayaklarını koyu kırmızı uzun masanın üzerine uzatmıştı. Etrafındakilerin kendisiyle aynı statüde, üst düzey kişiler olmasını zerre umursamıyordu.
Kızıl Melek, Medici!
Bu gizli toplantıya katılan Melekler Kralları bunlar mı? Başka kimler var... Klein’ın zihni hızla çalışırken, öncelikle kader döngüsünden çıkamayan Gümüş Şehri halkını kurtarmaya karar verdi.
Bu konuda epey tecrübelidi.
Evet, döngünün aracısı salonun kendisi. Ancak burayı yıkmaya çalışmaya gerek yok. Kader döngüsü geçici olarak kırılabilirse, dışarıdaki alacakaranlık içeri sızacak ve tüm anormallikleri dağıtacaktır... Onlar doğrudan tanrı krallığına aitler. Statü bakımından Ouroboros’un bıraktığı güçten ya daha üstündürler ya da ona denktirler... Birkaç saniye gözlemledikten sonra Klein hızla bir sonuca vardı.
Kehanet için bir altın sikke havaya attıktan sonra maneviyatını hemen Güneş’i temsil eden kızıl yıldıza doğru yaydı.
Derrick Berg’in ruh bedeni o anda kader döngüsünü yırtarak görünmez bir çatlak oluşturdu.
Sarayın dışındaki alacakaranlığın turuncu parıltısı, yüksekteki pencereden içeri süzülüp salonu doldurdu.
Gerçek Yaratıcı’nın onu tespit etmesinden korkan Klein, Küçük Güneş’in durumu kavramasını beklemeden onu hemen gerçek dünyaya geri döndürdü.
Derrick daldığı rüyadan sıyrıldı ve farkında olmadan koyu kırmızı masanın kenarına oturmuş olduğunu anladı.
Şaşkınlıkla başını kaldırdığında Lideri, Kıdemli Lovia’yı, Haim’i, Antiona’yı ve diğerlerini gördü. Suratlarında hâlâ o kafa karışıklığının izleri vardı.
Az önce yaşadıklarını düşünen Derrick tetikteydi; durumu tartarak konuştu: “Kader döngüsü...”
“Kesinlikle.” Bunu daha önce deneyimlemiş olan Colin Iliad, hafifçe başını sallayarak ayağa kalktı.
Etrafına bakındı ve gözleri son zamanlarda gördüğü en büyük freske takıldı.
Fresk, şu an içinde bulundukları salonun tıpatıp aynısını tasvir ediyordu. Aynı sütunlar, meşaleler, koyu kırmızı masa, karmaşık yapılı yüksek sandalyeler ve eşya düzeni oradaydı.
Yüksek sandalyelerde on bir figür oturuyordu. En uçta iki koltuk, masanın geri kalanı boyunca ise solda beş, sağda dört kişi vardı.
Gümüş Şehri ekibi de Lider’in baktığı yöne dönerek sahneyi incelemeye başladı.
Soldaki beş figür; gümüş saçlı güzel adam, kızıl saçlı ve küstahça oturan adam, yüzünün sadece ağzını, kırışıklıklarını ve sakalını açıkta bırakan bir kukuleta takmış yaşlı adam, siyah zırhlar içinde vakur bir orta yaşlı adam ve beyaz cübbeli yakışıklı bir adamdı.
Sağdaki dörtlü ise sargılara sarılmış siyah cübbeli bir mumya, yüz hatları Güney Kıtası yerlilerini andıran orta yaşlı bir adam, gümüş zırhla kaplı bir dev ve esnek, güzel, vakur bir kadından oluşuyordu.
En uçtaki iki yüksek sandalyede ise siyah kıvırcık saçlı bir adam ve sisler içinde kaybolmuş bir kadın oturuyordu.
O sırada Muhafızlardan biri sağ elini kaldırarak beyaz cübbeli yakışıklı adamı işaret etti.
“Onun silüeti gizemli sembollerden oluşuyor. Bu sembollerin anlamı...”
“Beyaz Melek, Aucuses...”
Muhafız cümlesini bitiremeden, vücudundan altın rengi alevler fışkırırken acı dolu bir çığlık attı.
Bir anda kömürleşmiş bir cesede dönüştü; sanki dokunulduğu an küle dönüşecek gibiydi. İblis Avcısı Colin ve Çoban Lovia ona zamanında yardım edememişlerdi.
“O sembolleri ayırt etmeye çalışmayın. İçlerinde muazzam bir güç barındırıyorlar,” diyerek diğerlerini hemen uyardı Colin.
Gri sisin üzerinde ise Klein başka bir şeyi düşünüyordu:
Beyaz Melek Aucuses. Ebedi Parlayan Güneş’in gerçek adı bu mu?
Eğer Dev Kralı’nın Sarayı yansıtılan güçlerden kendini yalıtmasaydı, bu ismi Dev Dili’nde okumak bile O’nun dikkatini çeker ve ilahi bir cezaya yol açardı...
Düşüncelere dalan İblis Avcısı Colin, kılıçlarını önüne saplayarak görünmez bir bariyer oluşturdu.
Sonra, Gümüş Şehri Lideri o figürleri oluşturan sembolleri ve etiketleri tek tek tanımlamaya başladı.
Soldan başlayarak, her bir kelimeyi tane tane ve kararlı bir sesle okumaya koyuldu.
“Kader Meleği, Ouroboros…
Savaş Meleği, Medici…
Bilgelik Meleği, Herabergen…”
Tam o anda, sürekli sarsılan görünmez bariyer aniden duruldu. Bu sessizliğin sebebi, zikredilen ismin Gümüş Şehri halkı için hiç de yabancı olmamasıydı.
Bu, Bilgelik Ejderhası’nın gerçek ismiydi!
Bilgelik Ejderhası, daha sonra Rabbin yanındaki Bilgelik Meleği mi olmuştu? Herkesin zihninde benzer sorular filizlenirken, Klein tuhaf bir detayı fark etti.
Gümüş Şehri kayıtlarında Herabergen ismi zaten mevcuttu. Üstelik günlük hayatta kullandıkları dil, çevredeki doğa güçlerini harekete geçirebilen Dev Dili’ydi.
Bu durum şu anlama geliyordu: Geçtiğimiz iki üç bin yıl içinde, Gümüş Şehri’nde birileri mutlaka Herabergen ismini telaffuz etmiş veya bir yere yazmıştı; ancak Bilgi ve Bilgelik Tanrısı’ndan en ufak bir tepki gelmemişti. Bilgi ve Bilgelik Kilisesi de Tanrıların Terk Ettiği Topraklar’ı bulmayı bir türlü başaramamıştı.
Colin Iliad, o saniyelerde duygularını dizginleyerek okumaya devam etti:
“Rüzgar Meleği, Leodero…
Beyaz Melek, Aucuses…
Karanlık Melek, Sasrir…
Gece Tanrıçası, Amanises…
Savaş Tanrısı, Badheil…
Toprak Ana, Omebella…
Ölüler Tanrısı, Salinger…
Ruhani Yaratıkların Tanrısı, Tolzna.”
Klein bu tabloyla karşılaşmayı bekliyor olsa da yine de donup kalmaktan kendini alamadı.
Vaktiyle Gül Kurtuluşu denilen organizasyon, dehşet verici bir güce hükmetmişti!
Bugünkü yedi ilahın altısı bir zamanlar bu oluşumun üyesiydi. Ayrıca listede Ölüm, Ruhani Yaratıkların Tanrısı ve üç melek kralı da vardı.
Bu manzara, Kızıl Melek kötü ruhunun bir zamanlar söylediklerini anımsattı:
“Gül Kurtuluşu ile Gerçek Yaratıcı’nın doğuşu arasında kopmaz bir bağ vardır. Bazı şahsiyetlerin bir zamanlar Gül Kurtuluşu üyesi olduğunu, fakat sonradan oradan ayrıldıklarını hayal bile edemezsin...”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.