Boşaltılmak üzere olan tıp fakültesi binasının içinde, az önce sona eren toplantıdan ayrılmak için dolambaçlı yollardan geçen Audrey, aniden kendini boşlukta süzülür gibi hissetti. O tanıdık, yoğun gri sisi ve çok yukarılarda, tam merkezde oturan o bulanık figürü gördü.
“Bu bir ipucu.”
Bay Aptal’ın vakur sesine, sanki bir film şeridinden fırlamış, hem de renkli sahneler eşlik ediyordu!
Pek kaslı sayılmasa da boyu iki metreye yakın bir adam, siyah bir rahip cübbesi içinde, gölgelerin arasında dikiliyordu. Hafif kıvırcık, açık sarı saçları vardı; koyu kahverengi gözlerinden adeta nefret süzülüyordu. Dudak kenarlarının hafifçe aşağı sarkması, ona yırtıcı bir kurt çehresi kazandırıyordu.
Bir ipucu mu? Doğu Yakası’ndaki Dharavi Caddesi’nde gerçekleşen bombalamanın ve Gavin’in boğulmasının ardındaki iz mi? Bu adam katil mi? Audrey bir an öylece kalakaldı, ardından durumu hemen kavradı.
Bay Aptal zaten bir ipucuna sahipmiş... Gerçekten büyüleyici. Hayır, o her şeye kadir. Kendi kendine içini çektikten sonra Fors’a döndü.
Fors maskesini ve cerrah bonesini çıkarıp faytona bindiği anda, Bayan Audrey’nin üzerindeki o tuhaf bakışlarını fark etti. Şaşkınlıkla sordu: “Yüzümde bir şey mi var?”
“Yok.” Audrey bakışlarını kaçırdı, koltuğuna yerleşti ve kılık değiştirmek için kullandığı aksesuarları çıkardı.
Fors toplantıyı anımsayarak merakla sordu: “Bayan Audrey, neden Gözlemci formülünü satın almak istediğinizi duyurmadınız? Bu sayede Psikoloji Simyacıları ile bağlantı kurabilirdiniz.”
Cömertliğiyle bilinen Bayan Audrey’nin çoğu zaman sessiz kaldığını, sadece birkaç manevi malzeme satıp diğer taleplere de yer yer karşılık verdiğini hatırlıyordu.
Audrey hafifçe gülümsedi. “Bu çevredeki ilk toplantımdı. Gözlem yapmanın ve beklemenin daha önemli olduğunu düşünüyorum.
İksir formülünü, hatta mistik eşyaları dört gözle bekliyorum ama kendime acele etmemem gerektiğini söyledim. Harekete geçmeden önce ortama alışmak çok daha mantıklı bir strateji.”
Bu aynı zamanda Gözlemci yolunun profesyonel bir alışkanlığıydı. Üstelik, Bay Dünya’nın aradığı Kara Desenli Panter Omurilik Sıvısı veya Elflerin Baharı İlik Kristalleri gibi beyonder malzemeleri de ortalıkta yoktu... diye içinden ekledi Audrey.
Henüz on sekizine bile basmamış bu kıza bakan Fors, onun her zamankinden daha olgunlaştığını hissetti.
Aniden kendi haline gülerek konuştu: “O zamanlar ben de senin gibi olsaydım, o kadar değerli fırsatları çarçur etmezdim.”
Audrey bu sözlere ölçülü bir gülümsemeyle karşılık verdi: “Sabah Dharavi Caddesi’ndeki bombalama hakkında bilgisi olabilecek bazı özel arkadaşlarıma danışacağım. Xio ile beraber aynı yerde haber bekleyin.”
“Peki.” Fors hiç tereddüt etmeden başıyla onayladı.
Klein, Minsk Caddesi’ne dönmek yerine Doğu Yakası’ndaki Kara Palmiye Caddesi’nde tuttuğu tek odalı apartman dairesinde uyumuştu.
Siyah rahip cübbeli o katil zanlısının suç ortakları olmasından ve sokak sokak kendisini aramalarından çekiniyordu.
Onlarla karşılaşma ihtimali düşük olsa da ve önceden kılık değiştirdiği için tanınması zor olsa da yaptığı kehanet bir risk olduğuna işaret ediyordu. Tedbiri elden bırakmayan Klein, şartları zorlayarak geceyi Doğu Yakası’nda geçirmeye karar vermişti.
Şafak vakti, üzerine koyu mavi bir işçi üniforması geçirip kafasına açık kahverengi bir kasket taktı ve odadan çıktı. Merdivenlerden inip sokağa karıştı.
O sırada etrafı sarımtırak bir sis kaplamıştı. Yanından geçen insanlar sisin içinde birer gölge gibi seçiliyor, sabahın soğuğu kıyafetlerin iliklerine işliyordu.
Klein, tıpkı işe yetişmek için erkenden yollara düşen diğerleri gibi başını önüne eğip hızlı adımlarla ilerledi.
Yürürken önünde ellili yaşlarına merdiven dayamış bir adam gördü. Adamın üzerinde kalın bir ceket vardı, şakakları kırlaşmıştı. Olduğu yerde debeleniyor, titreyerek bir sigara arıyordu. Sonunda ceketinin iç cebinden boş bir kibrit kutusu çıkardı.
Kibrit kutusunu açtığı anda sağ eli titredi ve buruşmuş sigarası yere düşüp Klein’ın önüne kadar yuvarlandı.
Klein durdu, sigarayı yerden alıp adama uzattı.
“Sağ ol, çok sağ ol! Bu eski dost olmadan yaşayamam. Zaten birkaç tane kaldı,” dedi adam minnetle sigarayı alırken.
Yüzü solgundu ve belli ki epey zamandır tıraş olmamıştı. Göz kenarlarından yorgunluk akıyordu. Dertli dertli konuştu: “Yine bir geceyi uykusuz geçirdim, ne kadar dayanırım bilmiyorum. Umarım Tanrı yüzüme güler de bugün bir sığınmaevine girebilirim.”
Sokaklardan kovulmuş bir evsizdi bu. Klein öylesine sordu: “Kral ve bakanlar neden parklarda uyumanıza izin vermiyor?”
“Kim bilir? Ama bu havada dışarıda uyursan bir daha hiç uyanamama ihtimalin çok yüksek. Gündüzleri yine iyi, daha sıcak bir yer bulabiliyorsun. İç çeker Ama bu sefer de iş arayacak zamanımız veya gücümüz kalmıyor.” Adam sigarasını yaktı ve keyifle içine çekti.
Sanki bir nebze güç toplamış gibi Klein’ın yanında yürümeye başladı. Hedefi sisin sonu muydu yoksa derinlikleri mi, belli değildi.
Klein’ın havadan sudan konuşmaya niyeti yoktu, adımlarını hızlandırıp uzaklaşacaktı ki demin gayet düzgün konuşan adamın yere eğilip siyah bir şey aldığını gördü.
Bu, üzerinde tek bir parça et kalmayana dek kemirilmiş bir elma koçanıydı.
Adam yutkundu ve o çamura bulanmış koçanı ağzına attı. İyice ezilene kadar çiğnedi ve büyük bir alışkanlıkla yuttu. Tek bir parça bile kalmamıştı.
Klein’ın şaşkın bakışlarını görünce ağzını sildi, omuzlarını silkti ve acı acı gülümsedi.
“Neredeyse üç gündür boğazımdan tek lokma geçmedi.”
Bu cümle Klein’ın yüreğine bir ok gibi saplandı; tarif edilemez bir duygu fırtınasına kapıldı.
Sessizce içini çekerek gülümsedi: “Kusura bakma, az önce kendimi tanıtmadım. Ben bir muhabirim, şu sıralar evsizler hakkında bir yazı dizisi hazırlıyorum. Seninle bir röportaj yapabilir miyim? İlerideki kafeye gidelim.”
Adam bir an duraksadıktan sonra gülümsedi: “Olur tabii, içerisi sokaktan çok daha sıcaktır.
Röportaj bittikten sonra biraz daha kalmama ve içeride yarım saat uyumama izin verirsen... Hayır, on beş dakika bile yeter! O zaman çok daha iyi olur.”
Klein’ın ağzı bir karış açık kaldı, bir an ne diyeceğini bilemedi. Hiçbir şey demeden "görüşmeci"sini sokağın sonundaki ucuz kafeye götürdü.
Kafedeki masa ve sandalyeler yağ bağlamıştı. Duvarlar ve pencereler sayesinde içeride epey müşteri vardı ve sıcaklık sokaktaki dondurucu havaya kıyasla çok daha yüksekti.
Adam boğazını kaşıyarak, yiyecek kokularıyla oynamaya başlayan adem elmasını gizlemeye çalıştı.
Klein ona oturmasını işaret edip sipariş vermeye gitti: İki büyük fincan çay, taze bezelyeli kuzu yahnisi, iki somun ekmek, iki dilim kızarmış ekmek, bir miktar düşük kalite tereyağı ve yapay krema... Toplam 17,5 peni tutmuştu.
“Bir şeyler atıştır. Karnını doyurunca röportaja başlarız.” Yemekler hazır olunca tepsiyi masaya taşıdı.
“Bunlar benim için mi?” diye sordu adam, gözlerinde büyük bir umut ve şaşkınlıkla.
“Bir dilim kızarmış ekmek ve bir çay hariç hepsi senin.” Klein gülümseyerek karşılık verdi.
Adam gözlerini sildi ve titreyen bir sesle mırıldandı: “... S-siz gerçekten çok iyi bir insansınız.”
“Bunca zaman aç kaldıktan sonra çok hızlı yememeye dikkat et,” diye uyardı Klein.
“Biliyorum, eski bir dostum tam da bu yüzden öldü.” Orta yaşlı adam, yavaş yemeye çalışarak yemeğine gömüldü; ara sıra çayından büyük yudumlar alıyordu.
Klein kendi dilimini çabucak bitirdi ve sessizce adamın yemeğini bitirmesini bekledi.
“Oh be, üç aydır, hayır—altı aydır hiç bu kadar doymamıştım. Sığınmaevinde verdikleri yemek sadece ayakta tutmaya yetiyor.” Bir süre sonra adam kaşığını bıraktı; önündeki tabaklar pırıl pırıl olmuştu.
Muhabir rolüne bürünen Klein öylesine sordu: “Nasıl evsiz kaldın?”
“Tamamen şanssızlık. Eskiden iyi bir hayatı olan bir işçiydim. Karım, biri oğlan biri kız iki dünya tatlısı çocuğum vardı. Ama birkaç yıl önce salgın bir hastalık onları benden aldı. Ben de uzun süre hastanede yattım; bu süreçte işimi, birikimimi ve ailemi kaybettim. Ondan sonra dikiş tutturamadım. Ne kira verecek param ne de karnımı doyuracak ekmeğim kaldı. Sokaklarda, parklarda sürtmeye başladım. Bu da beni çok zayıf düşürdü, iş bulmamı daha da zorlaştırdı...” Adam, tüm o hissizliğinin ardında nostalji ve keder dolu bir sesle anlatıyordu.
Çayından bir yudum aldı, içini çekti ve devam etti.
“Sadece bir sığınmaevine girebilmek için fırsat bekliyorum. Ama biliyorsun, her sığınmaevi kısıtlı sayıda kişi alıyor. Şansım yaver giderse ve vaktinde sıraya girersem, birkaç gün huzur içinde kalıp biraz güç topluyorum, sonra geçici bir iş buluyorum. Evet, sadece geçici. Çok geçmeden yine işsiz kalıyorum ve her şey başa sarıyor. Buna daha ne kadar dayanabilirim, hiçbir fikrim yok.
Oysa ben iyi bir işçiydim.”
Klein bir an düşündü ve sordu: “Kaç sigaran kaldı?”
“Pek kalmadı.” Orta yaşlı adam acı acı gülümsedi. “Sahip olduğum son varlığım bunlar; ev sahibi beni kapı dışarı ettiğinde elimde kalan tek şey. Heh, sığınmaevine sokmak yasak ama onları elbisemin dikişlerine saklayacağım. Sadece en zor anlarımda bir umut olsun diye bir tane yakarım. Daha ne kadar dayanırım bilmiyorum ama şunu bil, ben zamanında gerçekten iyi bir işçiydim.”
Klein profesyonel bir gazeteci değildi ve bir an için başka ne soracağını bilemedi.
Başını çevirip pencereden dışarı baktı; camın öteki tarafında, yüzlerine açlığın gölgesi çökmüş insanlar geçip gidiyordu.
Dışarıdakilerin bir kısmı görece aklı başında görünüyordu; bunlar Doğu Yakası’nın yerlileriydi. Diğerlerinin yüzünde ise insanlıktan eser kalmamış, yerini uyuşuk bir ifade ve bitkinliğe bırakmış bir hal vardı. Onlar sokaklarda yaşayan evsiz barksızlardı.
Bu iki grup arasında belirgin bir uçurum yoktu; ilki, her an kolayca ikincisine dönüşebilirdi. Tıpkı önümdeki bu beyefendi gibi… Klein bakışlarını tekrar içeri çevirdiğinde, adamın sandalyeye kıvrılmış halde uyuyakaldığını fark etti.
Birkaç dakikalık sessizliğin ardından Klein, adamı hafifçe dürterek uyandırdı ve avucuna bir avuç bakır peni bıraktı.
“Bu, röportajın ödemesi.”
“Tamam, tamam! Çok teşekkür ederim, çok sağ olun!” Adam neler olduğunu tam kavrayamamıştı bile. Klein kapıya yöneldiğinde sesini yükselterek arkasından bağırdı: “Ucuz bir pansiyona gidip yıkanacağım. Güzelce bir uyku çektikten sonra da iş bulacağım!”
Öğle vakti geldiğinde Klein, Sammer ailesinin verdiği bir partiye katıldı. Toplam on konuk vardı.
Elma suyu eşliğinde sunulan biftekler, kızarmış tavuklar, tavada balıklar, sosisler, kremalı çorbalar ve daha nice lezzet masayı süslüyordu. Yanında da iki şişe şampanya ile bir şişe kırmızı şarap açılmıştı.
Tuvaletten dönerken Bayan Stelyn Sammer ile karşılaştı. Klein içtenlikle teşekkür etti: “Görkemli bir öğle yemeğiydi. Gerçekten keyif aldım. Misafirperverliğiniz için teşekkür ederim.”
“Hepsi toplam 4 pound 8 soli tuttu. En pahalıları şu üç şişe şarap ama onlar zaten Luke’un koleksiyonundandı. Kendine ait bir içki dolabı var.” Güzel Bayan Stelyn gülümseyerek karşılık verdi.
Klein’ın konuşmasına fırsat bırakmadan ekledi: “Sadece Mary’nin meselesinden on pound kazandın. Eğer şansın böyle yaver gitmeye devam ederse, yakında sen de böyle bir ziyafet verebilirsin. Bizim sınıfımızdaki insanlar için ayda bir kez arkadaşları davet etmek ve onlar tarafından davet edilmek bir zorunluluktur.”
Kadının bu tavırlarına artık alışmış olan Klein, nezaketle karşılık verdi: “Eh, sizin gibi olabilmem için gelirimin yıllık dört yüz pound civarında sabitlenmesini beklemem gerekecek.”
Stelyn bu sözler üzerine anında çenesini yukarı kaldırdı ve yüzündeki o mağrur gülümsemeyi gizlemeye çalıştı.
“430 pound. En az 430 pound olmalı.”
Rıhtım bölgesi, Doğu Balam Rıhtımı, İşçi İttifakı Meyhanesi.
Xio, boyunu epey uzun gösteren çizmelerini giymiş, yüzüne de gür bir sakal yapıştırmıştı; dışarıdan bakıldığında kısa boylu bir adama benziyordu.
Bayan Audrey’nin verdiği portreyi anımsamaya çalıştı. Katil olması muhtemel adamın yüzünü zihnine kazımaya uğraşıyordu.
Eğer Gavin onun tarafından öldürüldüyse, katil muhtemelen bu meyhaneye sık uğruyordur diye düşündü. Xio, bir bardak çavdar birası ile öğle yemeği menüsü sipariş edip bir köşeye büzüldü. Yemeğini yavaş yavaş yerken, bir yandan da gizlice etrafı süzerek hedefini arıyordu.
Bir süre sonra meyhanenin kapısı tekrar açıldı. Xio refleks icabı oraya baktı.
Gördüğü şeyle birlikte gözbebekleri iğne ucu kadar küçüldü; adeta taş kesilmişti.
İçeri giren müşteri neredeyse iki metre boyundaydı!
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.