Bir Seçim Düğümü

Klein, Tingen hakkında hissettiklerini kaleme aldıktan sonra, Gizem Muhafızı yani Seviye 1 olmak için gereken ritüeli tamamladığını kısaca belirtti. Ayrıca yıllardır ruhuna yük olan bir travmayı, Gizli Düzen’in lideri Zaratul’u nihayet ortadan kaldırdığını da ekledi.

İçine düştüğü zor durumu tüm ayrıntılarıyla anlatmadı. Sadece meleklerin çektiği zihinsel sıkıntıları ciddi bir dille ele almakla yetindi.

Mürekkep kalemini kaldırıp kağıdı katladıktan sonra, Sefirah Kalesi’nden Azik’in bakır düdüğünü çıkardı ve üfledi.

O ucuz kahvehanenin ortasında, bir fıskiye gibi fışkıran bembeyaz kemikler devasa bir ulak oluşturdu.

Ulak ardından bedenini küçülttü, sıradan bir insan boyuna geldi.

Aynı anda tek dizinin üzerine çökerek avucunu ileriye doğru uzattı.

“Benden korkmana gerek yok.” Bu manzarayı gören Klein hafifçe güldü. “Sana zarar verecek değilim ya?”

Konuşurken mektubu alıp iskelet ulağın avucuna bıraktı.

Ulak, artık neyi onaylıyorsa, başını birkaç kez sertçe salladı.

Sonra bedeni dağıldı; yerdeki çatlaklardan süzülen bir yığın kemiğe dönüşerek kayboldu.

Tam o sırada dükkan sahibi kahveyi, yulaf ekmeğini ve bezelyeli koyun etini getirdi.

Klein pek de lezzetli sayılmayacak ama tam bir burjuva havası taşıyan bu kahvaltının tadını çıkarırken bir yandan da pencereden dışarı bakıp sabah manzarasını izlemeye koyuldu. Yoldan geçen yayalar, faytonlar, ağaçlar, sis, yemekler ve etraftaki makineler birleşip gözünün önünde nedensiz bir huzur tablosu oluşturuyordu.

Kıyamet kapıda olmasaydı, Tingen’deki o sakin hayatı sürdürmek için en iyisi Seviye 7 bir Beyonder olarak kalmaktı. Hem olayların çoğuna gücü yeter hem de gayet rahat bir ömür sürerdi. Hazırlıklı bir Büyücü, cebindeki irili ufaklı pek çok numara sayesinde Seviye 6 veya Seviye 5 Beyonder’ların karşısında bile kolay kolay ezilmezdi. Yüzsüz veya Kuklacı olmaya kalksan rol yaparken kendi kimliğini kaybetme riski çok yüksekti. Üstelik bir üst seviyeye geçerken kontrolü kaybetmek işten bile değildi, son derece tehlikeliydi. Tabii insan mühürlenmiş bir Sürünen Açlık’a sahipse her şey mükemmel olurdu... Klein, Amon’un eline geçen Sürünen Açlık’ı hatırlarken zihninden bunlar geçiyordu.

Amon’un bu mühürlü eşyaya nasıl davranacağını bilmiyordu ama böyle bir eşyanın Zaman Meleği için hiçbir değeri olmadığını tahmin etmek zor değildi. Bir süre oynadıktan sonra onu muhtemelen karanlıktaki gizli bir depoya fırlatıp atardı.

Acaba onu geri alma şansım olur mu, diye düşündü. Bu düşünce zihninden geçer geçmez içini hafif bir suçluluk kapladı.

Çünkü Sürünen Açlık’ı Amon’un elinden söküp alsa bile götürüp bir hurda yığınının üstüne atacak, ona ihtiyacı olan bir kutsanmışa veya inananına bağışlayacağı günü beklemesini söyleyecekti.

Bunun Amon’un elinde durmasından hiçbir farkı yoktu.

Klein dikkatini hemen başka bir yöne kaydırdı.

Aynayı yine kaybettim.

Adam aziz seviyesindeki bir aynayla ilgilenmez herhalde. Belki onu geri alabilirim...

Yok, Arrodes Kaos Denizi’nden fışkırmış gibiydi. Belki de bazı hususlarda bir aracı işlevi görebilirdi... Ah, umarım Adam ona zarar vermez ve ben de onu kurtaracak vakti bulabilirim...

Bir Gizem Muhafızı olup Sefirah Kalesi üzerindeki hakimiyetini derinleştiren Klein, artık Gizleme alanında belirli bir otoriteye sahipti.

Ne zaman önemli meseleler üzerine düşünse etrafında kimsenin göremediği ince bir gölge beliriyordu.

Bu durum, müstakbel ilahi krallığının, yani Gizemler Diyarı’nın ilk emareleriydi.

İşte bu yüzden Adam’ın adını direkt zihninden geçirmeye cüret edebiliyordu.

İç çektikten sonra aniden bir şey hatırladı. Sefirah Kalesi’nde nöbetçi olan Ruh Solucanları’nı hemen devreye sokup Seviye atlarken sabitlediği ruhlar dünyasındaki belli bir bölgeyi Aşılama yeteneğiyle birbirine bağladı.

Hemen ardından tabağındaki son koyun etini, çorbaya batırdığı yulaf ekmeğinin son kırıntısını bitirdi ve yanındaki kahveyi kafasına dikti.

Şapkasını takıp ayağa kalkan Klein, ileriye doğru bir adım atarak Ütopya’ya denk gelen ruhlar dünyasına adım attı.

Ardından Aşılamayı kaldırıp Ütopya’nın kalıntılarına geri döndü.

Aşılama yeteneğini ve ruhlar dünyasına özgürce girip çıkabilme becerisini birleştirerek dolaylı yoldan bir Işınlanma etkisi yaratıyordu. Tabii bunun ön koşulu, ruhlar dünyasındaki ilgili bölgenin konumunu tam olarak tespit edebilmekti. Sefirah Kalesi’nin sahibi olan Klein bu konuda benzersiz bir avantaja sahipti. Zaratul ve diğer Gizem Muhafızları ise sadece yaptıkları ön hazırlıklara güvenmek zorundaydı.

Ütopya’nın harabelerine adım atar atmaz etrafı süzdü. Yıkılmış evlerin ve yanmış cesetlerin farklı renklerde parıldadığını gördü.

Bunlar, canavar kuklaların içindeki Beyonder özellikleriydi; Klein’ın Tanrıların Terk Ettiği Diyarlar’da biriktirdiği servetti.

Belki artık kendisine bir faydası yoktu ama inananlarının ve kutsanmışlarının sayısı her geçen gün artıyordu. Bir tanrı olarak, ihsan edebilmek için kenarda biraz Beyonder özelliği bulundurmak zorundaydı.

Neyse ki Fırtınalar Lordu fırsattan yararlanıp bunları silip süpürmemiş... Klein kendi kendine mırıldanırken Leodero’ya içten içe teşekkür etmekten kendini alamadı.

East Chester Bölgesi, Hall ailesinin malikanesi.

Güneş nihayet doğduğunda, bütün gece çile çeken insanlar uykusuzluklarını gidermek için birer birer odalarına çekildi. Geride sadece Alfred, Kont Hall’un özel korumaları, diyakozlar ve dün geceki olayın nedenini araştırmak üzere Gecekuşları tarafından gönderilen görevliler kalmıştı.

Audrey, durumun gidişatını altın retriever cinsi köpeği Susie aracılığıyla takip ettikten sonra yatak odasının kapısını açıp içeri girdi.

Perdelerin arasından süzülen zayıf gün ışığında, büyük bir oyuncak bebek gibi yüksek bir taburede sessizce oturan bir karaltı vardı.

Bu, devasa, kar beyazı bir tavşandı.

Audrey’nin kaşları seğirdi. Kısık bir sesle, “Bay Gazap,” dedi.

Bu gelen, zihin ejderhası Ariehogg’un peşine düşen Psikoloji Simyacıları’ndan Bay Gazap’tı. Hermes’in kimliklerinden biri olduğundan şüpheleniliyordu.

Audrey konuşurken elini uzatıp kapıyı kapattı.

O böyle yapınca elinin üstünde yıldız gibi parıldayan kızıl bir dövme belirdi.

“Özür dilerim, seni kullandım.” Kapı kapandığında dev beyaz tavşan söze ilk giren taraf oldu. “Ancak ben de başkası tarafından kullanılmış olabilirim.”

Gece yarısı açılan kapıları ve pencereleri hatırlayan Audrey iki adım öne çıktı. Düşünceli bir tavırla cevap verdi: “Özür dilemenize gerek yok. Bundan sonra beni rahat bırakın yeter.”

Psikoloji Simyacıları’ndan ayrılmak istediğini, bir daha kimsenin kapısını çalmamasını umduğunu kibarca dile getiriyordu.

Dev beyaz tavşan parlak kırmızı gözlerini birkaç saniye boyunca ona dikti. “Daha önceki dileğin aileni ve anne babanı korumaktı, ama sence de fazla baş belası işlere bulaşmadın mı? Onlara getirdiğin tehlike, sağladığın faydadan daha büyük değil mi?”

Audrey sessizliğe gömüldü. Uzun süre tek kelime etmedi.

“Normalde bir aziz, ailesine ve yakınlarına gerçekten daha fazla güvenlik sağlayabilir. Ama bunun şartı, melekler ya da tanrılar arasındaki savaşlara müdahil olmamaktır. Veya arkasını dayayabileceği, kelimenin tam anlamıyla güçlü bir örgüte mensup olmaktır.” Dev beyaz tavşan bunu söyledikten sonra ağır ağır devam etti: “Aramızdaki bu durumu telafi etmek için sana iki hediye sunuyorum. Birini seçebilirsin.”

“İki mi?” diye sordu Audrey alçak sesle.

Dev beyaz tavşan uzun kulaklarını oynatarak başını salladı.

“Birincisi, Psikoloji Simyacıları’nın gerçek anlamda Bayan Gurur’u olmak. Diğer tüm sırlarını görmezden gelebiliriz ve bize zarar vermediğin, bizi tehlikeye atmadığın sürece gizli işlerine göz yumabiliriz. Tabii bunun bir dezavantajı olacak. Bazı sorumlulukların yükünü taşıyacaksın ve başın sık sık belaya girecek. Tek fark, bolca yardım alacak olman ve zamanında kurtarılmandır.”

“Peki ya ikincisi?” Audrey’nin Psikoloji Simyacıları’ndan bir tazminat almaya niyeti yoktu. O gizli örgütün kendisini bir daha rahatsız etmemesi onun için en büyük özürdü.

Üstelik Bay Gazap’ın bu özür arkasındaki gerçek niyetinin yeni bir sömürü biçimi olduğundan şüpheleniyordu.

Dev beyaz tavşan sakince cevap verdi: “Senin için başka bir kimlik yaratmana yardım edebilirim. Böylece o yeni benliğin aileni korumaya ve onlara duygusal destek olmaya devam eder. Sen ise onlardan uzaklaşır, bu dünyada bambaşka bir kimlikle yaşamını sürdürürsün.

Böylece sen belayı çeksen bile korumak istediğin insanlara zarar gelmez.

Müstesna durumlarda, doğaüstü dünyada mesafeni korumak, sevgini ve korumanı göstermenin en iyi yoludur.”

Audrey’nin durgun bir gölü andıran yeşil gözleri derin bir sessizliğe büründü.

“Bana hemen cevap vermek zorunda değilsin. Veya bu iki yöntemi birleştirebilirsin.” Dev beyaz tavşan yüksek tabureden aşağı indi. “Aden Bahçesi’ne nasıl gidileceğini biliyorsun.”

Konuşurken silueti kolektif bilinçaltı denizinde yavaşça kayboldu.

Bayam, Deniz Tanrısı Kilisesi’ndeki odalardan biri.

Süslü bir cübbe giymiş olan Kahin Danitz, bir sandalyede oturmuş, sessizce Alger Wilson’a bakıyordu.

Gece yarısı uykusundan uyandırılmanın verdiği mahmurluk, geçirdiği dehşetle uçup gitmişti.

Fırtına Kilisesi’nin kardinalı resmen Deniz Tanrısı Kilisesi’ne sığınmak, taraf değiştirmek istiyordu!

Bu durum din dünyasında, gizemcilik aleminde ve uluslararası siyasette yer yerinden oynatacak kadar büyük bir olaydı!

Fırtına Kilisesi’ni yüzeysel olarak tanısa da Danitz, adamların tarzını bildiğinden bu işin peşini asla bırakmayacaklarına emindi. Rorsted Takımadaları’nı yerle bir edecek devasa bir felaket belki de çoktan yola çıkmıştı.

Üstelik bir kardinal, Fırtınalar Lordu’nun gözünde son derece kıymetli olmalıydı. Alger’ın bu ihaneti her an ilahi bir cezayı tepelerine çekebilirdi... Danitz düşündükçe tir tir titriyor, kurunun yanında yanmaktan ödü kopuyordu.

Zihninde doğup büyüdüğü toprakların o meşhur sözü yankılandı:

"Tanrı'nın gazabına uğramışların yanında durma."

Gökten bir yıldırım indiğinde, kurunun yanında yaş da yanardı çünkü.

Gehrman Sparrow Bay Budala'nın hizmetkarı sıfatıyla bana haber gönderip Alger Wilson'ı yerleştirmemi söylemeseydi, bu saatli bombayı çoktan karga tulumba edip Fırtınalar Lordu Kilisesi'ne postalardım... Danitz'in içindeki korku büyüdükçe, kendi kendine söylenmekten geri duramıyordu.

Tabii sadece zihninde esip gürlüyordu; aralarındaki güç farkını aklına bile getirmiyordu.

Bir süre sonra kapı çalındı.

Danitz oturduğu yerden fırlayıp hızla kapıya seğirtti, aralığı azıcık açtı.

Kısık bir sesle, "Bir haber var mı?" diye sordu.

Deniz Tanrısı Kilisesi'nin istihbarat sorumlusu kestirip attı: "Saygıdeğer Kehanet Taşıyıcısı, Fırtınalar Kilisesi kardinalini değiştirdi."

Danitz şaşkınlıkla üsteledi: "Peki ya eskisine ne olmuş?"

"Merkeze geri çekildiği söyleniyor," diyerek aktardı istihbaratçı, Dalgalar Katedrali'ndeki bazı görevlilerden sızan bilgileri.

Merkeze mi çağrılmış... Danitz ne yapacağını bilemez halde kafasını kaşırken, önünde birden gri-beyaz bir sis belirdi.

Bay Budala'nın sesi zihninde yankılandı:

"Bugünden itibaren Alger bir maske takacak ve Deniz Tanrısı Kilisesi'nin yeni ruhani lideri olacak."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.