Benliğin Aynasındaki Canavar

Cynthia, Amiral Amyrius’un yüreğinin derinliklerindeki o sessiz acıyı ve çaresizliği hayal meyal de olsa hissetmişti. Tek bir kelime bile etmeden ona sımsıkı sarıldı; sadece yanında sessizce durarak onun bu karmaşık ruh halini yatıştırmaya çalıştı.

Basit bir akşam yemeğinin ardından Klein sıcak bir banyo yaptı ve bir kez daha en sessiz misafir odasına geçti. Yatağa uzanıp gözlerini tavana dikerek dalgın bir şekilde izlemeye koyuldu.

Amiral Amyrius karakterine kendini tamamen kaptırdığı için, adamın kadere karşı duyduğu o çaresizlik ve gizlemek zorunda olduğu acı, kendi geçmiş deneyimleriyle fena halde bağdaşmıştı. Bunun farkındaydı.

Eğer karakterin ruhuna bürünürken onunla arama mesafe koyma fikrini akıl edemeseydim, muhtemeka kendimi kaybederdim. Hey gidi... Geçmiş hayatımdaki bazı oyuncular gibi. Role kendilerini fazla kaptırıp bir daha çıkamazlar, sonra da akıl sağlığı sorunlarıyla boğuşurlardı. Üstelik bir dışıkıncı için zihinsel sorunlar çok daha feci boyutlara ulaşabilir. Klein kendi kasvetli düşünceleri içinde kaybolurken, aslında nasıl bir insan olduğunu da yeniden keşfediyordu.

Toplumda bu kadar yüksek bir konuma sahip olan, yarı tanrı mertebesinde bir aziz sayılan bir deniz amiralinin bile böylesine çaresiz ve acı dolu şeyler yaşayabileceğini hiç düşünmezdim. Güç, insana zenginlik ve nüfuz kazandırabilir ama her kilidi açmaya yetmiyor. Herkes maskeler takıyor ve bir yarı tanrının en çıplak, en gerçek hali de işte bu. Klein, odadaki tüm mobilyaları kızıla boyayarak iyice parıldayan kızıl ay ışığını izledi.

O an, Amiral Amyrius’un yaşadıklarıyla kurduğu duygusal bağ, aralarındaki tezatlar ve geçmişteki oyunculuk deneyimleri sayesinde, kafasında çok daha gerçekçi ve derinlikli bir amiral portresi şekillendi. Aynı zamanda, o zamana kadar kendi zihninde bulanık duran benliği de netleşmeye başladı.

Çok duygusal biriydi;

Dünya’dan gelmişti ama bir yandan da Klein Moretti’nin hafıza kırıntılarıyla birleştiği için adeta yeniden inşa edilmiş, bambaşka bir insandı;

Gecekuşları ile çok uzun zaman geçirmemiş olsa da o kısa dönemin izlerini, kararlarını ve adımlarını hala ruhunun en derinlerinde taşıyan biriydi;

Garanti oynamayı seven, tehlikeden köşe bucak kaçan ama iş kritik ana geldiğinde gözünü karartıp kararını değiştirebilen biriydi;

Aslında canıgönülden kaytarmak, leziz yemekler yemek, gezmek ve hayatın tadını çıkarmak isteyen ama daha önemli işler yüzünden durup dinlenmeden koşturmak zorunda kalan biriydi;

Güzel kadınlardan hoşlanan ama kendi ilkelerine sadık kalmak adına nefsine yenik düşmeyen biriydi;

Parayı çok seven ama kardeşleri söz konusu olduğunda gözünü kırpmadan servet harcayabilen biriydi;

Acısını içine gömüp dışarıya her zaman gülümseyen biriydi;

İçinden sürekli söylenip dalga geçen ama dışarıdan bakıldığında tam bir beyefendi gibi görünen biriydi;

Zihinsel travmalarının üstesinden gelebilen ama kendi kırmızı çizgilerini asla çiğnemeyen biriydi;

Oynadığı rollerden ötürü zaman zaman kendinden utanan biriydi;

O aynı zamanda bir koruyucuydu; tehditlere ve deliliğe karşı durmaksızın savaşan zavallı bir fani! Klein’ın dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı ve bu son cümleyi de içinden ekledi.

Bu düşünceler zihninden akıp giderken, sanki ilk kez kendi gerçek benliğiyle temas kurduğunu hissetti.

Farkında bile olmadan, ruhu ve bedeni huzurla dolarak derin bir uykuya daldı.

Geniş yatak odasında Cynthia da uykuya dalmıştı.

Üzerinde sadece bir gecelik vardı, bacakları çıplaktı. Yorganı bacaklarının arasına sıkıştırmış, uykusunda hafifçe kıpırdanıyordu.

Eli gayriihtiyari tenini tırmalıyor, tırnaklarının geçtiği yerlerde kırmızı çizgiler ve küçük küçük kabartmalar oluşuyordu.

Rüyasında, sonsuz ve gerçeküstü bir yıldız denizi ile kendisine doğru ışık saçan o parlak yıldızı görüyordu.

Bakışları o yıldıza doğru çekildikçe, yıldızın ne olduğunu yavaş yavaş seçmeye başladı.

Oh be... Klein, gözlerinin önüne adeta kazınan o tarif edilemez sahneyle irkilerek uykusundan uyandı.

Neden böyle bir rüya gördüm ki şimdi? Şaşkınlık içinde başını iki yana sallayarak kaşlarını çattı.

Az önce rüyasında sadece ipek geceliğiyle Cynthia’yı görmekle kalmamış, onunla fiziksel bir yakınlık da yaşamıştı. Hatta rüyasında haz iblisi Sharon’ın çıplak bedenini, o porselen bebek gibi kusursuz Bayan Sharron’ı, yüzü zihninde tam canlanmayan Bayan Adalet’i, Trissy Cheek’i, Tracy’yi ve şimdiye kadar karşılaştığı tüm güzel kadınları görmüştü. Kendini tamamen şehvete teslim etmiş, sayısız pozisyonda nefsinin esiri olmuştu.

Çoğu dışıkıncı veya sıradan insan için bu, son zamanlarda maruz kaldığı ayartmalara karşı vücudunun verdiği doğal bir tepki olarak görülebilirdi. Fakat bir kahin için rüyalar çok daha farklı ve özel bir anlam taşırdı!

Klein hemen bedenini kontrol etti; hala uyarılmış haldeydi ve çamaşırına lekeler bulaşmıştı.

Bu bir kahinin rüya görüsü falan değil, tamamen dışarıdan gelen bir etkinin sonucu... Bir düşman var! Klein anında tetikte olması gerektiğini anlayarak hızla kararını verdi.

Vakit kaybetmeden yataktan kalktı ve temkinli adımlarla amiral üniformasını üzerine geçirdi.

Böylece yanında hem Dokuzuncu Kanun tılsımı hem de Sürünen Açlık bulunuyordu; bu da ona ciddi bir savunma gücü sağlıyordu.

Dışarıdaki durumun ne olduğunu tam olarak kestiremediğinden, gri sisin üzerine çıkmaya yeltenmedi. Kendini hala Amyrius olarak görmeye devam etti.

Ciddi ve vakur bir yüz ifadesiyle kapıya doğru ilerledi, elini uzatıp kapı kolunu kavradı.

Tam o anda, dışarıdaki o gürültü ve karmaşayı duyduğunda gerçek dünyayla arasındaki bağın nihayet kurulduğunu hissetti.

Dışarıdan bariz bir çiğneme sesi, şehvet dolu inlemeler, öfkeli kükremeler ve sabırsız, keskin çığlıklar geliyordu.

Neler oluyor yahu orada? Daha birkaç dakika önce her şey tamamen normaldi! Klein yutkundu, zihnini odaklayıp meditasyon yaparak soğukkanlılığını korumaya çalıştı.

Her gün ruh gözünü kullanarak villanın dışındaki durumu izliyordu ve şimdiye kadar en ufak bir sorun görmemişti.

Amiralin korumaları nerede? Sekreter Luan nerede? İşin içindeki garipliği düşündükçe tüyleri diken diken oluyordu.

Bir eliyle Dokuzuncu Kanun tılsımına dokunarak etrafa o baskıcı, otoriter aurasını yaydı ve havada süzülen o tekinsiz huzursuzluğu bastırmaya çalıştı.

Sol eline güç vererek kapı kolunu çevirdi ve kapıyı araladı.

Daha dışarıya tek bir adım bile atmamıştı ki tam karşısında kırmızı yelekli bir uşağın oturduğunu gördü.

Uşağın önünde pişmiş ve çiğ her türlü yemek duruyordu; biftek, koyun eti, ejderha kemiği balığı ve Oravi ıstakozu...

Tam o sırada uşak, sanki sudan yeni çıkmış gibi hala çırpınan devasa bir balığı eline aldı, kafasını kaldırıp bulanık, donuk gözlerle Klein’a doğru sırıttı.

"Amiralim, sizin yediğiniz şu yemeklere her zaman öyle imrenirdim ki..."

Uşağın karnı normalden çok farklıydı. Sanki yedi sekiz aylık hamileymiş gibi şişmiş, davul gibi olmuştu.

Bunu söyler söylemez uşak kollarını kaldırıp çiğ ejderha kemiği balığını ısırdı, dişleriyle balıktan kocaman bir parça et kopardı.

Ağzının kenarlarından taze, kırmızı kanlar süzülürken çıkardığı o çiğneme sesleri Klein’ın sırtından aşağı soğuk terler dökülmesine sebep oldu.

Uşak ağzındakileri aceleyle yuttu. O şişmiş karnı, sanki her an patlayacakmış gibi tir tir titriyordu.

Bu, insanın iştahını dizginleyememesinin getirdiği içgüdüsel bir tepki... Klein uşağı dikkatle inceledi ve nedense aklına, aşırı yemek yemekten aniden fenalaşıp ölen o evsiz adam geldi.

Zamanını boşa harcayıp uşağı kurtarmaya çalışmadı; çünkü sorunun kökenini çözmediği sürece yapacağı hiçbir şeyin fayda etmeyeceğini çok iyi biliyordu.

Klein adımlarını hızlandırarak ruhsal sezgilerinin rehberliğinde yavaşça ana yatak odasına doğru yöneldi.

Kapının önünde iki hizmetçi kız vardı. Biri diğerinin üzerine çıkmış, dizleriyle göğsüne bastırarak kızı boğmaya çalışıyordu.

Yüzünde geniş, mutlu bir gülümsemeyle altındaki kızı sarsıyor, sabırsızca üsteleyip duruyordu: "Çabuk, çabuk öv beni!

Çabuk, çabuk öv beni!"

Demek onaylanma, takdir edilme arzusu... Klein kaşlarını çattı, birkaç adım atıp üstteki hizmetçiyi yakasından kavradı.

Kadını tek hamlede fırlatıp duvara çarptı. Çarpmanın şiddetiyle normal bir insanın anında bayılması gerekirdi.

Fakat bu bile hizmetçinin hemen ayağa kalkmasına engel olmadı.

Altta kalan hizmetçi ise gözlerini bile açmadan sürekli esniyordu. Boğazı sıkılmasına rağmen sanki uykusunu alamamış gibi öylece yatıyordu.

Bu nasıl bir manzara böyle... Klein’ın içinden bir an önce buradan kaçıp kiliseden veya ordudan yardım istemek geldi.

Ancak Oravi Adası’ndaki en güçlü kişi Amiral Amyrius’un ta kendisiydi!

Ve şu anda o amiral bendim... Yine de işler çığırından çıkarsa canımı sokakta bulmadım, ilk fırsatta kaçarım. Klein, aralık duran yatak odasının kapısını açarken saç diplerinin ürpertiyle karıncalandığını hissetti.

Kapının arkasından kulağına gelen ilk şey, insanın en ilkel dürtülerine teslim olduğunu gösteren o şehvetli inlemeler oldu. Hemen ardından, burnuna çarpan o koku kalbini deli gibi çarptırdı ve kanını damarlarında kaynattı.

Bunun yanı sıra odada her türlü bedensel sıvının kokusu birbirine karışmıştı. Klein’ın zihninde ister istemez sınır tanımayan bir şehvet aleminin görüntüleri belirdi.

Hemen ardından sarışın sekreter Luan’ı gördü.

Kapının eşiğinde durmuş, kibirli ve buz gibi bakışlarla içeriye doğru bakıyordu. Üstten bakan o mağrur tavrı son derece gerçekçiydi.

İçeri birinin girdiğini hissedince başını çevirdi ve gelenin Amiral Amyrius olduğunu gördü.

Fakat ne yüz ifadesi ne de bakışları değişti; sanki karşısında sıradan, önemsiz biri varmış gibi bakmaya devam etti.

Bu sekreter normalde bana karşı son derece saygılıdır, meğer içinde ne kibirli bir adammış? Klein, hala aklı başında gibi görünen Luan’ı sorguya çekmek istedi ama adamın bakışlarını tekrar odanın ortasına çevirdiğini gördü.

Sadece görünüşte normal kalabilmiş... Klein, Luan’ın baktığı yere doğru gözlerini çevirdiğinde yatak odasının tam ortasında, neredeyse üç metre boyunda, bembeyaz bir beden gördü.

Bedenin üzerinde ağaç urlarını andıran kahverengimsi yeşil şişlikler türemişti. Bazı yerleri yarılmış, içinden çiçeğe benzer organlar fışkırmıştı.

Korumalar ve erkek hizmetkarlar yaratığın etrafını sarmıştı. Kimi ayakta duruyor, kimi diz çökmüş, kimi de havada süzülüyordu. Bu canavarımsı organlarla birleşirken derinden gelen, hırıltılı iniltiler çıkarıyorlardı.

Diğer korumalar ve sayısız hizmetçi ise halının üzerine saçılmış, birbirlerinin bedenlerinde kaybolmuşçasına şehvetin tadını çıkarıyordu.

Üstelik bu devasa, bembeyaz bedenden fışkıran ağaç urları ve çiçeklerin yanı sıra, kahverengi dallar da dört bir yana uzanıyor, odadaki herkesle birlikte bu sınır tanımayan, karmaşık zevk ayinine ortak oluyordu.

Bu nasıl bir canavar böyle... Klein’ın mistisizm konusundaki tüm bilgisi bir kez daha altüst olmuştu. Sol avucunu aşağı indirip savaşa hazırlandı.

Tam o sırada, üç metre boyundaki o dehşet verici beden başını ona doğru çevirdi.

Bu bir kadındı. Sarı saçları, mavi gözleri, düzgün bir burnu ve dolgun dudakları vardı. Karşısında duran, o gençlik dolu güzelliğiyle parıldayan Cynthia’dan başkası değildi!

Ağaç dalları havada çılgınca salınır, çiçekler birer birer açılırken, Cynthia kızarmış yanaklarıyla Klein’a tepeden baktı. Yüzünde hafif bir utanç ifadesiyle fısıldadı:

Amiral, istiyorum... Seninle bir çocuğum olsun istiyorum...

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.