Bahtsız Hunter

Duvardaki resmin liderini tanıdıktan sonra, içinden bir ses bunun kendi rüyasından bir parça olduğunu fısıldadı.

Ancak bu düşünceyi çabucak kafasından attı. Çünkü bahtsız Anderson tanıdığı biri değildi. Zihninde iz bırakmış biri de sayılmazdı. Kendi rüyasının bir uzantısı olma ihtimali son derece düşüktü.

Üstelik Anderson, o resmi gördükten sonra şansının döndüğünü açıkça söylemişti. Yaşadıkları doğrudan bu resimle bağlantılıydı; yani resim, Anderson’ın rüyasının bir parçası olmalıydı!

Dikkatini toplayıp alıcı gözle bakınca, duvar resminin Küçük Güneş’in Gerçek Yaratıcı’nın terk edilmiş tapınağında gördüğünden farklı olduğunu fark etti.

Buradaki arka planda altın alevlerle yanan bir deniz vardı; diğerindeyse çorak bir ova.

Buradaki yolculuğun sonu denizin derinliklerine uzanıyordu; öncekinde ise hedef uzak bir dağdı. Dağın tepesinde devasa bir haç ve ona baş aşağı asılmış bir figür vardı.

Kader Meleği Ouroboros’un ayaklarının dibi, başları aşağı dönük ve içlerine balıklar saplanmış siyah bir balçıktan ibaretti. Diğerindeyse kıvrıla kıvrıla akan bir nehir vardı.

Farklı bir resim ama aynı kutsal yolculuğun başka evrelerinden kalma bir hafıza kırıntısı sanırım... diye düşündü, tahminini doğrulayarak başını salladı.

Zihninde benzer bir sahne canlandı.

Çok ama çok uzun zaman önce, Dördüncü Devir’in belli bir döneminde Ouroboros, inançlı bir hacı grubuna veya Gerçek Yaratıcı’nın geride kalan müridlerine önderlik ediyordu. Peşlerindeki güçlü düşmanlardan kaçarken bu denizi bir tekneyle geçmişlerdi.

Bilinmeyen bir nedenle o tekneyi terk etmişti. Gerçek Yaratıcı’nın yardımıyla ya da kendi gücüyle denizi ikiye yarmış, inananları oradan geçirerek Tanrıların Terk Ettiği Diyar’a götürmüştü. Gül Kurtuluşu ve Şafak Tarikatı gibi örgütlerin tohumları işte böyle atılmıştı.

Tanrıların Terk Ettiği Diyar’da o çorak ovaları aşmışlar, yol boyunca tapınaklar inşa etmişlerdi. İşte o tapınaklardan birini Küçük Güneş ve ekibi bulmuştu.

Will Auceptin’in bir bebek olarak yeniden doğmak ve döngüyü baştan başlatmak zorunda kaldığı düşünülürse, Kuyruk Yiyen olasılıkla hâlâ hayattaydı... Bu durum, o hacılarla birlikte sonunda hedeflerine, yani Gerçek Yaratıcı’nın kutsal mekanına ulaştığı anlamına mı geliyordu? Gerçek Yaratıcı’nın kutsal mekanı Tanrıların Terk Ettiği Diyar’ın bir yerlerinde miydi? Bunu düşününce birden içine tuhaf bir burukluk çöktü.

Eğer bu teorim doğruysa, Gümüş Şehri kendini kurtarmak için ne kadar çabalarsa çabalasın, meşaleyi kuşaktan kuşağa nasıl aktarırsa aktarsın, Gerçek Yaratıcı tamamen uyandığında veya eski gücüne kavuştuğunda kaçınılmaz bir yıkıma sürükleneceklerdi!

Bir kötü tanrının ilahi krallığına veya kutsal mekanına bu kadar yakınsanız, hayatta kalmanız verdiğiniz mücadeleye bağlı değildir!

Tıpkı kıyıya vuran dalgaların köpükleri gibi. Dalgalar çekildiğinde o köpükler yok olmaya mahkumdur.

İnsan medeniyeti ve soyu, bir kötü tanrının tek bir bakışı karşısında işte bu kadar acizdir.

Hayır, bu kadar karamsar olmamalıyım. Sadece bir tahmindi benimkisi. Belki de Will Auceptin’i reenkarne olmaya zorlayan Ouroboros değildi. Belki de Gerçek Yaratıcı öyle kolay kolay iyileşemez ya da uyanamaz. Yedi ilah tarafından mühürlenmiş olabilir...

Dolayısıyla Gümüş Şehri’nin hâlâ bir şansı var. Kötü tanrı prangalarından kurtulmadan önce Tanrıların Terk Ettiği Diyar ile dış dünya arasında bir yol açılmalı ve oradaki insanlar tahliye edilmeli! Gümüş Şehri liderinin Kıdemli Çoban’ı serbest bırakma sebebi de bu olmalı. Elindeki tüm gücü kullanmak zorunda... Düşüncelerini zorla toparladı.

Birden içine bir kurt düştü; buraya gelişinin, Kuyruk Yiyen’in yarattığı sonsuz bir kader döngüsüne hapsolmasına yetmiş olabileceğinden korktu.

O an, içgüdüsel olarak saat yönünün tersine dört adım atıp gri sisin üzerine çıkmak istedi. Kaybetmiş olabileceği anıları zorla aramak niyetindeydi ama son anda kendini tuttu, önce gözlem yapmaya karar verdi.

Sembolleri okuduğuna göre, tekrarlayan nehirler yoktu. Sadece içine balıklar saplanmış siyah bir balçık vardı. Bu da bir kader döngüsünün varlığını değil, sadece üzerlerine çöken uğursuzluğu gösteriyordu!

Tam da Anderson’ın söylediği gibi!

Bir Melek Krallığı olan Ouroboros’un elinde tek bir kader döngüsünden fazlası olduğu kesindi. Farklı tapınakların farklı duvar resimlerine sahip olması ve farklı güçler kullanması son derece mantıklıydı... Üstelik burası bir rüyaydı!

Ayrıca hiçbir şey yapmamış olsam ve gerçekten de tekrarlayan bir döngüye hapsolup Yıldızların Amiral'i ile sürekli aynı konuşmayı yapıyor olsam bile, pazartesi geldiğinde sorun çözülecekti. Kehanet Kulübü toplanmayacak, Bayan Adalet ve diğerleri şüpheye düşüp dua edeceklerdi; ben de o duayı kullanarak anılarımı geri kazanacaktım... Zihnindeki karmaşa ve gerginlik yok olmak yerine gömülürken içi bir anda rahatlamayla doldu.

Öne doğru baktığında salonun derinliklere doğru uzandığını gördü. Sonu görünmüyordu ve içeride bir ışık parıldıyordu. Ancak bu ışık girişle sınırlıydı. Diğer alanlar zifiri karanlıktı ve içeri doğru ilerledikçe karanlık daha da koyulaşıyordu. Görünebilen tek şey her iki taraftaki ahşap kapılardı; nereye açıldıkları belirsizdi.

Bu karanlık ve tüyler ürpertici manzarayı gören Klein’ın keşfe devam etme arzusu iyice törpülendi.

Bir Melek Krallığı’nın geride bıraktığı duvar resmiyle burada karşılaştıktan sonra, daha da derinlere inerse ya da o odalardan birine girerse başına nelerin geleceğini kim bilebilirdi ki...

Bilinmeyenden korkmak, insanlığın en kadim duygusuydu. Kaynağı belirsiz bir tehlike sezgisi, karanlığa karşı güçlü bir korkuyu beraberinde getirmişti. Kendi hislerini birkaç saniye tarttıktan sonra ilerlemekten vazgeçti.

Devasa ağacı yontmakla meşgul olan Anderson’a döndü.

"Senin ne işin var burada?"

Anderson başını kaldırıp alaycı bir tavırla burun kıvırdı.

"Ben bir hazine avcısıyım.

Söyle bakalım, başka ne işim olabilir?"

Hazine avcısı... Klein öylesine sordu: "Burada hazine mi var?"

Anderson güya kano yapma işiyle uğraşmaya devam etti. Sesi birden derinleşti.

"Bu sularda adım başı hazine var.

Yeter ki ele geçirmeyi başarıp buradan canlı çık."

Doğru söze ne denir... Ama sorun şu ki, yarı tanrı olmayan biri için burası son derece tehlikeli, bir yarı tanrı içinse burada bulunmak çok daha büyük bir belaydı... Klein salonun derinliklerine bakarak sordu: "Burasının neresi olduğunu biliyor musun?"

Anderson onun baktığı yere göz gezdirip konuştu: "Hiçbir fikrim yok.

Yoldaşlarımın en az üçte biri bir grup kurup içeriye, keşfe gitti. Ama bir daha dönmediler."

"Gerçek dünyadakileri mi kastediyorsun yoksa rüyadakileri mi?" diye sordu Klein, net bir mantık silsilesiyle.

Bam!

Balta oduna saplandıktan sonra Anderson kahkahayı bastı.

"Gerçek dünyadakileri tabii ki.

Rüyayı keşfetmeye gidenler diğer üçte birlik gruptu. Onlar da geri dönmedi."

"..."

Klein düşündükçe derin bir nefes aldı.

"Gerçek dünyadaki bedenleri nerede?"

"Birer canavara dönüştüler. Yanımızdaki yoldaşların epey bir kısmını katlettiler." Anderson baltasını kaldırıp bir kez daha indirdi.

Şangır!

Tiz bir sesle birlikte baltası ikiye bölündü. Kırık sapın arkasına doğru olduğu için kopan parça dosdoğru ona fırladı.

Anderson’ın göğsünün sağ tarafı ve karnı bir anda fışkıran kanla göle döndü.

Sol eliyle yarasını bastırıp başını Klein’a doğru kaldırdı. Acı bir tebessümle, "O resmi gördüğümden beri şansızlığın yakamı bırakmadığını söylemiştim," dedi.

"Yine de çok da bahtsız sayılmam. En azından o her zamanki yakışıklı yüzümü paralamadılar."

... Bu tarz tanımlamalar gerçekten bu şekilde mi kullanılmalıydı? Klein, Anderson’ın vücuduna batan parçaları hızla çıkarışını, yaraya müdahale edip birkaç ilaç yutuşunu izledi. Adamın kılı bile kıpırdamıyordu; hareketlerindeki pratiklik, bu duruma çoktan alıştığını gösteriyordu.

Klein tek elini cebine sokup içindeki bozuk paralarla oynadı. Bir süre düşündükten sonra sordu: "Arkadaşların keşfe çıktığında, geride kalıp duvar resmini inceleyen grupta mıydın?"

Anderson şaşırmıştı. İlaç torbasını kemerine sıkıştırıp ağzını sildi.

"Hayır.

Ben keşfe çıkan gruptaydım..."

Konuşurken yüzüne yaydılan o sevimli gülümsemeyle sırıttı.

Bu da neydi böyle... Klein’ın göz bebekleri küçüldü. Hafifçe öne eğilip sol avcunu yukarı kaldırdı.

Tam o anda, göz kamaştırıcı bir güneş ışığı her yeri bembeyaz bir aydınlığa boğdu. Ardından ışık söndü ve yok oldu.

Klein doğal bir reflexle gözlerini açtı; dışarısının yeniden öğle vaktine döndüğünü gördü.

İç cebindeki köstekli saatini çıkarıp kapağını açtı.

Sadece yarım saat geçmişti. Bu gece epey kısa sürdü...

O bahtsız Anderson gayet normal görünüyordu ama meğer ne korkunç biriymiş!

Ayağa kalkan Klein’ın zihninde aniden bir şimşek çaktı. Kader Yılanı Will Auceptin henüz ona "cevap" vermemişti!

Ruh dünyası bağlantısı olmadan herkesin rüyası bu aleme çekildiğine göre, "O" benim yerimi tespit edemedi mi? Yoksa Ouroboros’un aurasını sezip yaklaşmaya cesaret mi edemedi? Ya da bu suların kendisinde bir sorun olabilir mi? Düşünceler zihninde kasırga gibi dönerken, Klein bunu doğrulamaya karar verdi.

Bunu doğrulamanın yolu oldukça basitti. Hâlâ "öğle vakti" iken yeniden uyuyabilirdi.

Ancak acele etmedi. Çünkü gündüz vakti uyumanın bir tabu olup olmadığından emin değildi.

Şapkasını takıp kaptan kamarasının önüne geldi ve kapıyı çaldı.

Üç tıklatmanın ardından elini çekip sabırla beklemeye başladı.

Çok geçmeden Cattleya kapıyı açtı.

Rüyadaki o kaybolmuş halinden eser yoktu. O kalın camlı gözlüklerini yine takmıştı.

"Gündüz uyumak sakıncalı mı?" diye doğrudan sordu Klein.

Cattleya başını salladı.

"Hayır."

Cevap verdikten sonra biraz duraksadı, ardından ekledi: "O rüyada epey aktif görünüyordun?"

Suların ne derece büyük tehlikeler barındırdığını fark eden ve yakında bazı yeteneklerini sergilemek zorunda kalacağını düşünen Klein, gelecekte yapacağı açıklamaların zeminini şimdiden hazırlamaya karar verdi.

Cattleya'ya bakıp nazikçe gülümsedi.

"Evet.

Efendimin bana bir lütfudur bu."

Efendim mi... Cattleya'nın kalın camlarının ardındaki gözleri belirgin şekilde parıldadı.

Nadir görülen bir ifadeyle hafifçe kaşlarını çattı, ardından yüzünü yumuşatıp başka soru sormadı.

Klein bir an düşündükten sonra ekledi: "Heath Doyle'a dikkat et."

Cattleya onun ne demek istediğini gayet iyi anlamıştı. Doğrudan cevap verdi: "Endişelenme. Yanında taşıdığı mühürlü eserin bir yan etkisi var; yalnızca yakınındakilerin seslerini duyabilmesini sağlıyor."

Yan etkiyi akıllıca bir avantaja dönüştürmüşler... Klein lafı uzatmadı. Şapkasını çıkarıp selam verdikten sonra odasına döndü.

Yeniden yatağa uzandı ve derin düşüncelere dalarak uykuya daldı.

Rüya aleminde gözlerini açtığında karşısında yine o tanıdık, zifiri karanlık ovalar ve siyah kule vardı.

Oh be, bağlantı hâlâ kopmamış... Rahat bir nefes alan Klein kuleye doğru ilerledi. Her zamanki yerinde, etrafa saçılmış tarot kartlarını ve yeni yazıları gördü.

"Orası tehlikelerle dolu, en büyük tehlike de gece çöktüğünde görülen rüya.

Mesele uyumadığın takdirde kaybolup gitmen değil, sadece tek bir şeyi unutma yeter.

O rüyayı sakın keşfetmeye kalkma!

Kesinlikle ama kesinlikle o rüyanın derinliklerine inme!

Yer kalmadığı için nedenini açıklayamıyorum. Şaka şaka, takılıyorum sadece. Nedeni basit: O bölge, bir ilahın geride bıraktığı rüya kırıntılarını barındırıyor."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.