Her iki taraf da Helmosuin’in el yazmasının nerede olduğundan haberdar olduğuna göre, bu mesele bu gece bir şekilde noktalanacaktı... Bu yüzden büyükelçi intikam almak için her türlü imkana sahip olacaktı. Acaba yaklaşan tehlikenin sebebi bu muydu? Klein, kehanet sonuçlarını ve o açıklanamaz uğursuzluk hissini aşağı yukarı kavramıştı.
Eğer elinde Çirkin Dil tılsımı ya da üç günlüğü bin pounduna mal olan o güçlü koruması olmasaydı; hiç utanmadan bir polis karakoluna veya Buhar ve Makine Tanrısı Kilisesi’nin Backlund’daki ana merkezi olan Saint Hierländ Katedrali’ne sığınır, ortalık sakinleşene kadar orada konaklardı. Böylece olası saldırılardan kaçınabilir ve büyükelçiye düzenlenecek suikastı bekleyebilirdi. Gerçi suikastın ne kadar başarılı olacağı konusunda Klein’ın da şüpheleri vardı; en kötü senaryoyu çoktan düşünüp ona göre bir plan yapmıştı.
Ancak şimdi, hazırlıkları çift katına çıkmışken artık kaçmak istemiyordu. Evde kalacak ve hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranacaktı.
İçten içe, saldırganların kapısına dayanmasını bekler hale gelmişti bile.
9. Dizi avcı Meursault benim elimden ölmüştü. Eğer yeni birini gönderirlerse bu en az 7. Dizi, hatta belki 6 veya 5. Dizi olacaktır. Belki de kalabalık gelirler ama ne olursa olsun, onları hakladığım takdirde yeni formüller ve dışdışı özellikleri elde edebilirim. Böylece uğradığım zararın bir kısmını telafi etmiş olurum... Evet, koruma hanımefendiye de şansımın yaver gittiğini, satın aldığım o siyah kulaktan faydalanarak bir dışdışı olduğumu söylerim. Zaten dövüş kızıştığında bunu gizlememe imkan kalmayacak. Üstelik söylediklerim neredeyse gerçek; siyah kulağın bana gerçekten de çok faydası dokundu... Klein yakında olacakları düşünürken, neredeyse içgüdüsel bir hareketle göğsüne kızıl ay işareti çizdi.
“Umarım Tanrıça duamı kabul eder de gelen dışdışı falcı yolundan olur!” diye sessizce yakardı.
Bunu düşünürken, korumasını görmek için odada göz gezdirdi. Hikayenin tamamını duyduktan sonra sessizce çekip gitmiş olmasından endişeleniyordu.
Yemek odasının ışıkları loş ve sıcaktı; sehpayı, kanepeyi ve sandalyeleri aydınlatıyordu. Odada kendisinden başka kimse görünmüyordu.
Klein’ın sinirleri yavaş yavaş gerilirken, oturma odasındaki gaz lambasının cam başlığında aniden bir yüz belirdi. Solgun bir yüz, soluk altın rengi saçlar ve narin hatlar...
Bu hanımefendi kendi gücüne epey güveniyor anlaşılan... Klein’ın zihni biraz yatıştı, kendi kendine fısıldadı: “Ben de bir dışdışıyım.”
“Kaspars’ın toplantısından aldığım bir eşya üzerine kumar oynadım ve meyvesini topladım, ancak bu sadece bana özel bir durumdu.”
Söyledikleri doğruydu. Hangi yöntemle sorgulanırsa sorgulansın, bu cümleler doğruluk testinden geçerdi. Ancak bu iki cümle bir araya geldiğinde, dinleyen kişi o kazanımın onu bir dışdışı yaptığını sanacaktı.
Lamba camındaki yüz hafifçe onaylarcasına sallandı ve başka bir tepki vermeden hızla kayboldu.
Klein’ın ifadesi değişmemiş gibi görünse de içinden derin bir nefes verdi.
Paltosunu çıkarmadan kanepeye geri döndü, bir gazete alıp okumaya başladı.
Bir süre sonra o tanıdık çınlama sesi tekrar yankılandı. Birisi yine kapı zilini çalıyordu.
Kim bu? Klein anında gerildi. Ellerini cebine sokup tarot kartlarına ve Çirkin Dil tılsımına dokundu.
Yavaş adımlarla kapıya doğru ilerledi; Palyaço yeteneklerini kullanarak kapıyı açtığında neyle karşılaşacağını kestirmeye çalıştı.
Kızıl ay hala belli belirsiz gökyüzündeydi, zarif gaz lambaları her zamanki gibi yanıyordu. Kapıda, omuzlarındaki apoletlerde üç rütbe çizgisi olan, siyah-beyaz kareli üniformalı bir çavuş sabırsızlıkla bekliyordu.
Kısa kahverengi sakalları vardı; Sherlock Moriarty’nin meşru müdafaa davasıyla ilgilenen çavuşun ta kendisiydi.
Sanırım Jurgen ismini söylemişti. Çavuş Faxine miydi? Şey, on poundluk kefalet paramı yarın ya da öbür gün alabilirim aslında... Onun burada ne işi var? MI9 onu Ian Wright’ı bulması için mi gönderdi? Yoksa beni tehlikeye karşı uyarıp saklanmamı mı söyleyecek? Kafası karışan Klein kapı kolunu tuttu.
Backlund’un Batı Bölgesi’ndeki İntis Büyükelçiliği’nin ışıkları ışıl ışıldı. Çeşitli parfümlerin ve içkilerin kokusu, kulağa hoş gelen melodiler eşliğinde her köşeye yayılıyordu.
Bir balo veriliyordu.
Büyükelçi olarak görev yaptığı yıllar boyunca Bakerland, elçilikte sık sık balolar düzenler; krallığın bankerlerini, büyük fabrika sahiplerini, hayırseverleri, diğer tanınmış zengin ve nüfuzlu kişileri ve avukatları davet ederdi. Bazen alt rütbeli tüccarlara bile tesadüfi fırsatlar tanınırdı.
Bu ortamda misafirlerine Trier’in ne kadar müreffeh ve açık görüşlü bir yer olduğundan, İntis Cumhuriyeti’nin artık soyluların değil; bankerlerin, fabrika sahiplerinin ve avukatların elinde olduğundan bahsederdi. Bu kesimler parlamentodaki koltukların büyük çoğunluğunu ele geçirmiş, hükümet politikalarını belirler hale gelmiş, gerçek özgürlüğün ve yüksek statünün tadını çıkarıyorlardı.
Bugün de Bakerland aynı şeyi yapıyordu. Elinde şarap kadehiyle konukların arasında süzülüyor, adeta elçilikten hiç ayrılmadığını kanıtlamak istercesine her yerde boy gösteriyordu.
Şimdiye kadar el yazmasını ele geçirmiş olmalılar... O titrek dedektiften Ian Wright’ın telgraf ofisinde görüldüğünü öğrendiğimden beri planları tıkır tıkır işletiyorum. Artık hasat zamanı... İnce ama asil bir yüze sahip olan Bakerland, kan kırmızısı Aurmir şarabından bir yudum aldı ve gecenin serin havasını solumak niyetiyle balkona yöneldi.
Ian’ın telgraf çektiğini öğrendiğinde, eski bir komplocu ve profesyonel bir istihbarat subayı olarak Bakerland, çocuğun üstünün de üstüyle iletişime geçtiğini hemen anlamıştı. Bu yüzden, Feysac İmparatorluğu’nun Backlund istihbarat timine sızdırdığı çift taraflı casusu kullanarak Ian ile “ekip lideri” arasında kararlaştırılan buluşma zamanını, yerini ve şeklini hızla tespit ettirmişti.
Ardından hiçbir şey olmamış gibi davranıp Bacardi Caddesi yakınlarında Ian’ı aramaları için adam göndermeye devam etmiş; hem Ian’ı bulmuş hem de MI9’un dikkatini çekmeyi başarmıştı.
Planına göre, istihbarat subayı Ian’ın kaçmasına kasten izin vermişti ki MI9 kendileriyle aynı başlangıç noktasında olduklarını sansın.
Asıl rakibini rehavete sürükledikten sonra, henüz açığa çıkmamış diğer istihbarat ajanlarını Ian ve Feysac İmparatorluğu’nun “ekip liderine” pusu kurmaları için çağırdı. Amacı, el yazmasını bulup MI9’a yakalanmadan Loen Krallığı’ndan dışarı kaçırmaktı.
Durum beklediği kadar pürüzsüz ilerlemişti ancak akşam saatlerinde gelen haberler içini karartmıştı.
MI9 ajanları gerçekten de ortaya çıkmıştı!
Sözde kandırılmış olmalarına rağmen oradaydılar!
Rosago yanlarındayken bunun sebebi kesinlikle kehanet olamaz. Zaten MI9 kehanet konusunda hiç de becerikli değildir... Bu da demek oluyor ki aramızda bir casus var... Umalım da Rosago onlardan bir adım önde davranıp el yazmasını ele geçirsin ve kaçırması için Gölge’ye teslim etsin... Bakerland şüphe çekmemek için bu baloyu özellikle tertiplemişti ama bu yüzden gelişmelere bizzat müdahale edemiyordu. Tek yapabileceği, adamlarının bir işe yaraması için dua etmekti.
Planlarına göre, Rosago başarılı olur olmaz eşyaları daha önce hiç aktif edilmemiş bir başka istihbarat subayına devredecekti. Sonra Rosago, MI9’u peşine takıp uzaklaştıracak, bazı karışıklıklar çıkararak onları "göz hapsinden" uzak tutacak ve dikkatlerini ortağından başka yöne çekecekti. Bu süreçte Bakerland, Rosago’dan giderayak o dedektifi de aradan çıkarmasını istemişti.
Eğer o olmasaydı, MI9’dan kimsenin haberi olmayacaktı. Her şey tıkır tıkır işleyecekti... Zmanger çetesiyle olan bağım ortaya çıkmayacak ve ülkeme geri çağrılmayacaktım... MI9’un onu korumaya devam edeceğini ve evde kalmanın kaçmaktan daha güvenli olduğunu sanarak gerçekten de kaçmadı mı yani? Bakerland yüzünü ovuşturdu.
El yazması operasyonu tamamlandıktan sonra tüm istihbarat işlerini elçilikteki en yüksek rütbeli subaya devretmesi ve yeni büyükelçinin gelişini beklemesi için emirleri çoktan almıştı.
Backlund’dan ayrılmak Bakerland için pek de kolay olmayacaktı. Kötü havasına ve yoğun kirliliğine rağmen Backlund, dünyanın en müreffeh şehirlerinden biriydi.
Üstelik buradaki hanımefendiler bizim memlekettekiler gibi hafifmeşrep değil, daha muhafazakarlar. Onları yavaş yavaş yatağa çekmek, o çekingenliklerini parça parça yok etmek çok tatmin edici ve büyüleyici bir başarım. Ne yazık ki bu güzel hanımlara veda etmek zorundayım... Bakerland kederle düşündü ve direniş göstermeye cüret eden o dedektife karşı kini daha da arttı.
Rosago’nun güvenliği konusundaysa en ufak bir endişesi yoktu. Rosago istediği sürece, Yüksek Dizi bir dışdışı tarafından hedef alınmadığı müddetçe hemen kaçabileceğine inanıyordu. Çünkü Rosago, çok özel dışdışı güçlere sahipti.
Düşüncelere daldığı sırada Bakerland’ın gözleri aniden parladı. Balkonun kenarında, elinde şarap kadehiyle duran kızıl elbiseli genç bir hanım gördü.
Güzel bir yüzü ve nazik bir mizaç vardı. Kuzguni siyah gür saçları ve ışıl ışıl kahverengi gözleri sanki çok şey anlatıyordu.
Bakerland hemen yanına gidip sohbete başladı. Hanımefendinin Eileen adında bir kereste tüccarının kızı olduğunu, babasının pek zengin olmadığını ve cemiyette yükselmeye çalıştığını öğrendi.
İntis büyükelçisi statüsü sayesinde Bakerland, kısa sürede Eileen’in teveccühünü kazandı.
İki danstan sonra aralarındaki çekim iyice arttı.
“Güzel hanımefendi, sizi 1286 rekoltesi Aurmir şarabını tatmanız için odama davet etmek isterim.”
Eileen neredeyse hiç tereddüt etmeden cevap verdi: “Pekala.”
İkisi balo salonundan ayrılıp gizlice ikinci kata çıktılar. Bakerland’ın odasına girdiklerinde, büyükelçi muhafızlara uzak durmalarını ve kendisini rahatsız etmemelerini emretti.
Sözde bin iki yüz seksen altı rekoltesi Aurmir şarabı henüz ortalıkta görünmeden, Bakerland büyük bir tutkuyla Eileen’i yatağa sürüklemişti.
Yatakta birbirlerine dolandıkları sırada, Eileen’in sade eteği çözüldü; bembeyaz, pürüzsüz kolları adamı sıkıca sardı.
Elleri Bakerland’ın omuzlarını kavradığı anda, genç kadının tırnaklarından ve damarlarından aniden siyah, ince, tüylü örümcek bacakları fışkırdı!
Bam!
Eileen’in gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu, ağzından beyaz köpükler boşaldı.
Bakerland, kadının karnına indirdiği yumruğunu geri çekip yataktan kalktı. Az önceki aceleci ve şehvet dolu tavrından eser kalmamıştı; yüzünde buz gibi bir ifade vardı.
“Seni kim gönderdi?” diye sordu Bakerland, sesi derinden ve tehditkardı.
Eileen ayağa kalkmaya yeltendi ancak acı dayanılacak gibi değildi. Gözleri şaşkınlık ve korkuyla dolmuştu.
Bu güzel kızın yüzündeki ifadeyi gören Bakerland sırıttı. “Güzel kadınlara zaafım olduğu doğru ama bu zayıflığımın farkındayım. Bu yüzden ne zaman güzel bir kadınla tanışsam, her zamankinden çok daha dikkatli olurum.”
“Konuş, kim gönderdi seni?”
“Boşuna direnme. Ateş kullanma konusunda oldukça yetenekliyimdir.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.