Sınav Sonrası İstenmeyen Bir Karşılaşma

“Vay canına. Nazik canavar beyefendi. Kısaca Canavar-mösyö. Ne tesadüf, seninle böyle karşılaşmak. Yaşasın.”

“...”

“Hadi ama, bu soğuk tavır da neyin nesi? Bu tür davranışlar benim ahlak eğitimim için hiç iyi değil. Eğer bir serseri olup çıkarsam bunu ablama nasıl açıklayacaksın, yaşasın.”

“...”

Topuklarımın üzerinde dönüp geldiğim yola geri koyuldum ama Ononoki o kadar hızlı bir şekilde önüme fırladı ki sadece bir karaltı görebildim. Sanki bir televizyon kamerasına poz veriyormuş gibi o meşhur yan barış işaretini inatla gözüme sokuyordu. Arkadaş olduğun bir kız hakkında böyle konuşmak pek hoş olmayabilir ama gerçek şu ki, o an buna hiç sabrım yoktu.

Resmen sabrım taşmıştı.

Lütfen beni yanlış anlamayın.

Sabrımın kalmadığı kişi Ononoki değildi; tamam, artık nerede öğrendiyse o yaşasın yan barış işareti saçmalığından biraz bıktığımı saklayamazdım ama bir uzmanın emrinde çalışan bu shikigami tuhaflığına, bu tsukumogamiye karşı hislerim genelde olumluydu.

Bana taktığı o aşağılayıcı lakaplar da —nazik canavar beyefendi, canavar-mösyö ve benzerleri— vampir doğamla alakalıydı. Ona canavarca davrandığımdan değil yani; genç kızlara karşı nazik ol.

Mottom budur.

Yine de, zamansız bir anda karşılaşmak istemediğin biriyle karşılaşmak en kötü senaryoysa, zamansız bir anda karşılaşmak istediğin biriyle karşılaşmaya ne denirdi? Ve şu anki zaman, gerçekten de hiç uygun değildi. Sabrım tükenmişti.

Daha açık konuşmak gerekirse.

Ocak ayının ortasıydı.

Ulusal sınavdan eve dönüyordum. İki gün üst üste test merkezine gitmiş, optik formları doldurmuş ve trenle kasabama dönmüştüm.

Senjogahara’yı evine kadar bıraktıktan sonra kendi evime doğru yola koyulmuştum ve tam ikimizin evi arasındaki yolun yarısındayken bu kıza çarptım.

Zamanlama biraz fazla mükemmel görünüyordu, sanki bir pusuya düşmüş gibiydim; ancak benim Ononoki’ye pusu kurmak için bir sebebim olsa da onun bana pusu kurması için mantıklı bir sebep bulamıyordum, bu yüzden muhtemelen sadece bir tesadüf eseriydi. Hiç şüphe yoktu.

“Hey, ne yapıyorsun Canavar-mösyö?”

“Hmm?”

“Hey, baksana, buradayım,” Ononoki iki parmağını seğirterek işaret etti.

Daha doğrusu işaret etmedi; bu hareketle benden bir şey yapmamı istediğine emindim ama vücut dili denilen şey ancak belirli bir düzeyde karşılıklı anlayışa dayandığında işe yarayan bir iletişim yoludur.

Bir tuhaflıkla karşılıklı anlayış kurmak en iyi zamanlarda bile zorken, Ononoki’de bir de yüz ifadesi yoktu; yani kanji terimleriyle konuşursak, o standart listede yer almayan, okunması zor ve belirsiz bir karakter gibiydi.

Başka bir deyişle, okunamazdı.

“Yaşasın.”

“Hadi ama, şu yan barış işaretini bırak artık. Zaten anlamakta zorlanıyorum, işleri daha da karmaşıklaştırma.”

“Aman be. Yedi düvel şu yan barış işaretim yüzünden bana dünyayı dar ediyor.”

“Yedi düvel mi? Benden başka buna laf eden mi oldu? Kimmiş o?”

“O bir sır.”

“Sır mı?”

“Tabii ki. Sana neden bir şey anlatayım ki? Haddini bil.”

“...”

Bu da ne?

Tamam, belki yanlışlıkla özel meselelerine burnumu sokmuş olabilirim ama neden beni bu kadar sert bir şekilde tersliyor ki...

“Hadi hadlerimizi bildirelim birbirimize.”

“Birbirimize mi? Sen ve ben mi? Bu, şey, şaşırtıcı derecede ateşli bir yaklaşım ama...”

“Bak şimdi, bu vücut dili. Bu el hareketi,” diye açıklamaya başladı, sanki başka türlü bir yere varamayacağımızı düşünüyormuş gibi.

Gerçi bunu düşünen bendim.

Ancak şu an sergilediği jest, az önceki vücut dilinden tamamen farklı geliyordu... Bu oyuncak bebek sadece aklına eseni mi yapıyordu?

“Şu anlama geliyor: ‘Bir şeylerin peşindeyim, bir avdayım ve eğer vaktin varsa, aramama yardım etmenden memnuniyet duyarım Canavar-mösyö.’”

“Bunu kim, nereden bilsin be?!”

Sadece iki parmakla bu kadar karmaşık bir isteği ifade edemezsin!

Medyum değilim ben!

“Medyum mu? Edepsiz demek istedin herhalde?”

“O ne demek şimdi? Tsundere’nin bir varyasyonu falan mı?”

“Eee, ne diyorsun? Bana yardım edecek misin etmeyecek mi? Şimdi söyle. Yardım etmek istemiyorsan hemen gözümün önünden kaybol.”

“...”

Kelime seçimleri...

Tonlaması...

Kim veriyordu bu kıza ahlak eğitimini? Gerçi başkalarının etkisi, diğer tuhaflıklara kıyasla Ononoki üzerinde çok daha doğrudan bir etki bırakıyordu.

Yanlış kişilerle takılıyor olmalıydı; bu küçük kız resmen “Kırk gün tabak yalayan köpeğin ağzı eğrilir” lafının vücut bulmuş haliydi.

Tanrı aşkına, arkadaşlarını seçerken biraz daha seçici ol; gerçi benim konuşmaya hakkım yok. Son zamanlarda ben de pek tekin kişilerle takılmıyorum.

“Sana yardım etmeyi çok isterdim ama...”

Bir av, ha.

Ononoki bir şeyler ararken gerçekten de tesadüfen mi karşılaşmıştık? Öyle olsa bile...

“Sınavdan yeni çıktım ve pestilim çıktı. Üstüne Senjogahara evinde cevaplarımı kontrol ettirdi, durum pek iç açıcı değil.”

Zamansız derken bunu kastediyordum; sadece Yotsugi Ononoki ile karşılaşmak için kötü bir zaman değildi, genel olarak kimseyle karşılaşacak, kimseyle tek kelime konuşacak halim yoktu.

Yapmam gereken bir an önce eve gidip yanlış yaptığım soruları gözden geçirmek ve zorlandığım konuları kavramaktı. O kadar acelem vardı ki Ononoki ile bu kadar uzun süre konuşmak bile değerli zamanımı boşa harcıyormuşum gibi hissettiriyordu, bir de hazine avına çıkamazdım.

“Sınavın mı? Ohhh. Daha önce bahsettiğin o Ulusal Merkezi Sınav’ı diyorsun. Benim zamanımda ona Birinci Aşama Müşterek Sınavı denirdi.”

“Neden küçük bir kız, belli bir yaştaki insanların vereceği o bayat cevabı veriyor acaba?”

Buna kimin sebep olduğunu gerçekten bulmam gerekiyordu.

“Eskiden ‘Birinci Aşama’ deniyordu ama şimdi ‘Merkezi’ mi olmuş? Bu nasıl bir isim değişikliği böyle? Tamamen tersine dönmüş. Belki de isim haklarıyla ilgili bir sorun çıkmıştır.”

“O da kendine göre bir sorunmuş!”

“Şu optik form şeyini kullanıyorlar, değil mi? Hepsini biliyorum. Öhöm. Yaşasın.”

“...”

Bayağı etkileyici, tabii muhtemelen benim sayemdedir. “Daha önce bahsettiğimde” bunlardan söz ettiğimi hatırlar gibiyim.

“Ne var yani bu kadar büyütecek? Sınav bitti, değil mi? Neden böyle acelen varmış gibi davranıyorsun? Senin şu ‘çok meşgulüm’ ayaklarına ayıracak vaktim yok Canavar-mösyö.”

“Ayak falan yaptığım yok.”

Yoksa farkında olmadan öyle mi davranmaya başlamıştım?

Kendimi öyle olmadığıma ikna ederek, “Açık konuşmak gerekirse optik form sonuçlarım tam bir rezaletti. Görünüşe göre bundan sonra kendimi iyice sıkmam gerekecek,” dedim.

“Hmmm... Vay be, bu sadece ne kadar büyük bir savaşçı olduğunu gösterir Canavar-mösyö. Zor soruları hislerine güvenerek doldurmak sana yakışmazdı zaten. Ben olsam beşte bir ihtimal üzerine kumar oynardım ama sen o boşluğu saf ve lekesiz bırakmışsın.”

“Korkarım öyle değil.”

Saf ve lekesiz olan hiçbir yanım yoktu.

Daha çok dibe batmış ve kirlenmiş gibiydim.

Yoksa böyle bir yıl geçirdikten sonra nasıl utanmadan hayatıma devam edebilirdim ki?

“Mesele şu ki, hislerim berbattır. O beşte bir ihtimal üzerine ne zaman kumar oynasam her seferinde yanıldım.”

“Yaşasın. Yani, vay canına.”

Tepkisi ve sloganı sırayla gelmedi.

Hem bu nasıl bir slogan böyle?

“İnanılmaz. Beş seçenek dedim ama biraz ders çalışarak bu ihtimali üçe, hatta ikiye düşürebilirdin. Geçtiğimiz yıl boyunca ne yapıyordun da hepsini yanlış yapmayı başardın? Ölsen daha iyi.”

“...”

Neden bu kadar ağır konuşuyorsun?

Asıl benim sana, seni son gördüğümden beri kimlerle takıldığını sormam lazım.

“Geçtiğimiz yıl boyunca temel olarak bir vampir tarafından saldırıya uğradım, bir kedi tarafından yarı ölü hale gelene kadar dövüldüm, üzerime düşen veya yolunu kaybeden kızlarla uğraştım, bir maymun tarafından haşat edildim, bir yılan tarafından sarmalandım, bir dolandırıcı tarafından kandırıldım, küçük kız kardeşlerimin hedef oluşunu izledim, zamanda yolculuk yaptım, karanlığın saldırısına uğradım ve sadece altı aylık ömrümün kaldığını öğrendim. Tam olarak ne zaman ders çalışmalıydım? Lanet olsun.”

“Ders çalışmalıydın demiyorum, ölsen daha iyi diyorum.”

“En azından sen beni öldürmeye çalışma.”

“Aramama yardım etmeyi kabul edene kadar seni aşağılamaya devam edeceğim. Geberip gitmeni söyleyip duracağım.”

“Yapma. Çünkü o zaman sana yardım edesim gelmeyecek.”

“Gelmeyecek mi?”

“Gelecek mi?”

“Sen tam bir ‘gelecek mi’ züppesisin.”

“Bu ‘kurnaz züppe’ gibi bir şey mi olacaktı? Beceriksizceydi ama neyse, tamam, tamam.”

Teslim olurcasına ellerimi kaldırdım.

Ononoki’nin az önceki hareketinin aksine, bu olabilecek en net vücut diliydi.

“Tamam pes ediyorum, seve seve yardım edeceğim. Peki, aradığın bu şey buralarda mı?”

“Kim bilir, olmayabilir de.”

“...”

Ne kadar sinir bozucu.

Bir teşekkür bile mi yok?

Doğru, burada böyle kelime oyunları yaparak vakit öldürmektense, bir an önce ne arıyorsa bulup onunla barışçıl bir şekilde vedalaşmak çok daha mantıklıydı.

Daha sonra onun başına neler geldi diye endişelenmek yerine, bu sorunu hemen orada çözebilirdim; sınav hazırlıklarıma devam etmek için en iyi yol bu gibi görünüyordu.

Ama tam da bu tür geçici çözümler bulma zihniyeti tüm çalışma vaktimi çalıyor değil miydi? Ders çalışmaya başlamadan önce odamı temizlersem sonunda daha verimli olurum demek gibi bir şeydi bu.

Pekala, her halükarda olan olmuştu; artık fikir değiştirip eve gitmek için çok geçti. Zaten Ononoki’nin son çare olarak “Sınırsız Kural Kitabı” vardı.

Onunla bana istediği her şeyi yaptırması çocuk oyuncağı olurdu; karşıdaki kişi büyük silahlara başvurmadan önce boyun eğmek, bu dünyada hayatta kalmanın kuralıdır.

Büyük silahlara karşı sihirli bir mermi.

Sanırım bunu ne kadar havalı göstermeye çalışırsam çalışayım, hiç de havalı durmuyor...

“Pekala, buralarda olmayabileceğini söylüyorsan bunu aklımızda tutmalıyız. Peki, neyi aramalıyım?”

“Hmm, güzel soru.”

“...”

“Yaşasın.”

“...Yaşasın.”

Bırakın da gideyim artııık...

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.