Güneş ufuk çizgisinin ardında kaybolalı çok olmuştu.
Tüccar kafilesindekilerle el ele verip kamp ateşi niyetine birkaç büyük odun yığını tutuşturmuştuk.
Arabaları, ateşlerin etrafına adeta bir barikat gibi çember şeklinde dizmiştik. Bu yerleşim hem kamp yaparken rüzgarı kesiyor hem de olası bir canavar saldırısında bize az da olsa bir savunma sağlıyordu.
Tabii bunun bedeli, tehlike anında arabaları hemen hareket ettirmenin hiç de kolay olmamasıydı. Fakat zifiri karanlıkta yola çıkmak zaten imkansız olduğundan, bu açıdan bakınca gayet mantıklı bir düzendi.
"Hadi, buyurun! En lezzetli yerlerini nar gibi kızarttık, yumulun!"
Tüccar grubunun lider vekili, bize iyi pişmiş etlerden ikram etti.
Öğleden sonraki Alıcı Şahin belasını defetmeye yardım ettiğimiz için adeta kahramanlar gibi ağırlanıyorduk.
Şimdi durup dururken, o yaratıkları buraya çekenin aslında bizim haçlı olduğunu söylemenin sırası değildi. İçten içe suçluluk duyduğumuz için kutlamalara tam anlamıyla katılamıyor, biraz çekingen davranıyorduk.
"Ne muazzam bir gövde gösterisiydi ama! Aramızda Patlama büyüsü yapabilecek kadar güçlü bir büyücü olduğunu kim bilebilirdi ki? Üstelik o kadar ağır yaraları çocuk oyuncağıymış gibi iyileştiren yüce bir baş rahip ve onlarca Alıcı Şahin sürüsünün karşısında milim geri adım atmayan o cesur haçlı da cabası! Bataklık büyüsüyle onları yavaşlatmak... İşte bu ileri düzey bir büyüydü! Hele siz, efendim... Onları o mağaraya çekip icaplarına bakmak tam bir dahi işiydi! Gerçekten dâhiyane!"
Ah, yapmayın gözünüzü seveyim...
Hiç de düşündüğünüz gibi değil... Tamamen bizim suçumuzdu...
"Yok canım, ne münasebet. Sadece şansımız yaver gitti. Hem size kaç kere söyledim, kafileyi koruduğumuz için herhangi bir ödül istemiyoruz..."
"Hiç öyle şey olur mu? Bizi o canavarların elinden neredeyse tek başınıza kurtardınız!"
Haklıydı. Bizi ödüllendirmek için can atıyorlardı.
"Yok, yok, gerçekten gerek yok. Canınız sağ olsun! O durumda hangi maceracı olsa hemen yardıma koşardı. İstemiyoruz, gerçekten!"
Konuyu kapatmaları için çırpınırken hafiften paniklemeye başlamıştım.
Kendi açtığım bir belayı temizledim diye göğsümü gere gere ödül kabul edecek kadar yüzsüz değildim henüz.
Fakat nedense kafilenin lideri bu sözlerim üzerine iyice duygulandı.
"Siz ne asil, ne mükemmel insanlarsınız böyle! Bu acımasız, çıkarcı dünyada hâlâ sizin gibi temiz kalpli maceracıların olduğunu bilmek ne güzel!"
Evet... Harika.
Gerçek ortaya çıkmadan önce bu muhabbetten sıyrılsam iyi olacaktı.
Aqua ise diğer ateşlerin etrafında dönüp duruyor, yaptığı parti numaralarıyla alkışları ve şarapları topluyordu.
Nedense Wiz'i de yanına katmış, onu da peşinden oradan oraya sürüklüyordu.
Mağaranın önüne yem olarak diktiğim Darkness, patlamanın şiddetiyle geriye savrulduğu için zırhı çizik ve göçüklerle dolmuştu.
Kendisine neredeyse hiçbir şey olmamıştı, ufak tefek sıyrıklarını da Aqua zaten hemen iyileştirmişti.
Şimdi yanımda oturmuş, zırhını tamir edişimi pürdikkat izliyordu.
Evet, o zırhı tamir eden bendim.
Araştırma geliştirme işleri için öğrendiğim demircilik becerisinin bu kadar işe yarayacağını hiç düşünmezdim.
Ben çalışırken Megumin de en az Darkness kadar dikkatli bir şekilde beni süzüyordu. Bu işin neresini bu kadar ilginç bulduklarını hiç anlamıyordum.
Göçükleri düzeltmek için zırhın içindeki darbe emici katmanı geçici olarak çıkardım, içeriden vurarak yamuk yumuk yerleri düzelttim ve zımparayla çizikleri giderdim. İş bittiğinde ise koruyucu dolguyu tekrar yerine diktim...
"İkiniz birden tepemde dikilip bakarken çalışmak gerçekten çok zor oluyor."
Bunun üzerine Megumin, "Sadece ne kadar eli yatkın bir usta olduğunu düşünüyordum. İstesen demircilikten çok rahat ekmek yersin," diye karşılık verdi.
"...Evet. Kendi zırhımın gözlerimin önünde eski haline dönmesini izlemek nedense insanı heyecanlandırıyor."
Konuşurken ikisinin de gözleri parıldıyordu.
Onu aşkın araba ve buna bağlı olarak da kalabalık bir insan grubu vardı. Onlarca kişi açık havada kamp kurmuş, ateş başında ziyafet çekiyorduk; işte bu tam da hayalini kurduğum fantastik dünyaydı.
Birdenbire, Aqua'nın hünerlerini sergilediği ateşin başından bir gürültü koptu.
Başımı kaldırdım. Herhalde yine o etkileyici parti numaralarından birini yapmıştı.
Kalabalık onu alkış yağmuruna tutuyor, bir daha yapması için tezahürat ediyordu.
"Bir daha! Aqua Hanım, o numarayı bir kez daha gösterin bize!"
"Parası neyse veririz! Lütfen bir daha yapın!"
Tüccarlar adeta yalvarıyordu.
Belki de bu kızın asıl mesleği soytarılık olmalıydı.
Bu kafiledekiler ticaret için her köşeden bir araya gelmiş insanlardı. Bizim partinin o korkunç ününü gerçekten de hiç duymadıklarını nihayet o an idrak ettim. Bugün yaşanan bunca tantanadan sonra bizim kasabanın insanları olsaydı, işin içinde bir çapanoğlu olduğunu hemen anlardı.
Oh be... İyice yoruldum.
Kiralık muhafızlar olmadığımız için gece nöbeti tutmamıza gerek yoktu.
Diğerlerine yatacağımı söyledim.
"...Peki. İyi uykular," dedi Megumin. "Ama her an kalkacakmış gibi tetikte ol."
Nedense yüzünde hınzır bir gülümseme vardı.
Gece Yarısı.
Kulağıma gelen bir sesle irkilerek uyandım. Nöbetçiler henüz bir şey fark etmemiş gibiydi.
Ateşin başında mışıl mışıl uyuyan arkadaşlarıma göz attım.
Aqua ile Darkness ortalıkta görünmüyordu ama Megumin ve Wiz derin uykudaydı.
Peki o zaman içimdeki bu kötü his de neyin nesiydi?
Aynı sesi barikatın hemen arkasından bir kez daha, bu sefer daha net duydum.
Diğerlerini uyandırsam iyi olacaktı.
"Hey, Megumin, kalk. Sen de Wiz. Yolunda gitmeyen bir şeyler var."
Megumin'i omzundan sarstım. Ama o, ağzının kenarından süzülen salyasıyla huzur içinde uyumaya devam etti.
"Megumin! Wiz! Kalksanıza yahu! Uyanın yoksa... Öyle utanç verici bir şey yaparım ki günlerce yüzüme bakamazsınız! Bak, uyanmazsanız uyanmayın, benim için hava hoş. Sizi uyandırmak için iyi bir sebebim vardı ama siz oralı olmadınız. O yüzden artık kendimi tutmayacağım, tamam mı? Gerçekten uyanmak istemiyor musunuz?"
"Bunu bir mazeret mi sanıyorsun? Ne haltlar karıştırıyorsun sen yine?"
"Ayy!"
Arkamdan gelen sesle az kalsın aklım çıkıyordu.
Ö-ödümü kopardın be kadın!
"Yahu Darkness, öyle sessizce gelip insanı korkutma. Madem uyanıksın, ses versene. Az kalsın başımı belaya sokacaktın."
Onun diğer tarafımda uyuduğunu sanıyordum.
"...Aslında aklından ne geçtiğini merak etmiyor değilim. Ama bunu sonra konuşuruz..." diye fısıldadı, gözleriyle etrafı dikkatle tarayarak.
Öğleden sonraki o süpürge sopasından hallice olan haçlı gitmiş, yerine kampı pürdikkat gözleyen gerçek bir maceracı gelmişti.
...Ha?
İçimde bir ürperti hissettim. Düşman Duyusu becerim devreye girmişti.
Nöbetteki maceracı, şu bizim hırsız olmalıydı. Muhtemelen o da benimle aynı beceriye sahipti ki birdenbire feryadı bastı:
"Gelenler var! Herkes uyansın!"
Maceracılar ve tüccarlar bir anda yataklarından fırladı.
Hemen İkinci Görüş becerimi aktifleştirip arabaların ardındaki karanlığa baktım. Birkaç siluetin ağır ağır debelendiğini seçebiliyordum.
...İnsan mıydı onlar? Bir insana göre fazla hımbıl ve yavaş hareket ediyorlardı.
"Her neyseler, çok kalabalıklar! İnsana benziyorlar ama çok yavaş ilerliyorlar!" diye bağırdım. Muhafızlar ellerindeki uzun sopaları ateşe vererek kampın etrafını aydınlattı.
Yanan meşalelerin ışığında belirenler...
Çürümüş etleri dökülen, korkunç yaratıklardı.
Zombiler; yani üst düzey hortlaklar.
"Aaaaa!"
Alevlerin titrek ışığında bu manzara öyle dehşet verici görünüyordu ki, durumu gören herkes çığlığı bastı... Tabii ben de dahil.
Darkness, üzerinde zırhı olmamasına rağmen dev kılıcını kuşanmış, dimdik bekliyordu.
Hâlâ uykunun tadını çıkaran Megumin'i işaret ederek, "Sen onun başında bekle! Ben Aqua'yı bulacağım, belki bu sefer bir işe yarar!" dedim.
Belki de bu, tüccarlara karşı olan vicdan borcumuzu ödemek için iyi bir fırsattı; her ne kadar onlar başlarına gelenlerin bizim yüzümüzden olduğunu bilmeseler de.
Öğleden sonra Darkness'ın üzerine çektiği Alıcı Şahinler yüzünden bir sürü insan yaralanmış, arabalar hasar görmüştü.
Bu saatten sonra tüm bunların suçlusunun biz olduğumuzu itiraf edip özür dileyecek cesaretim yoktu ve bu durum canımı sıkıyordu. Belki şimdi doğru olanı yapıp vicdanımı biraz olsun rahatlatabilirdim.
Gözlerimle etrafı tarayıp Aqua'yı aradım.
"Anam! Neler oluyor böyle?! Neden hortlakların ortasında uyandım ben?! Kazuma! Kazuma yetiş!"
Sese doğru döndüğümde, arabanın kenarında uyuyakalan Aqua'nın, zombilerin çürük sırıtışlarıyla burun buruna geldiğini gördüm.
Ha? Dur bir dakika. Olamaz... İmkansız.
"Hadsiz hortlaklar! Uykumda bana saldırmaya nasıl cüret edersiniz! Kayıp ruhlar, huzura erin! Hortlak Kov!"
Aqua'nın haykırışıyla birlikte etrafı bembeyaz, huzur veren bir ışık kapladı. Bunu gören herkes hayranlıkla iç çekti.
Işık zombi sürüsünün üzerine yayıldıkça, yaratıklar birer birer küle dönüp temizlendi...
Ve can pazarındaki insanlar bir anda sevinç çığlıkları atmaya başladı.
Bense o sırada sadece tek bir şey düşünebiliyordum:
Gerçekten çok özür dilerim.
"Ha-ha-ha-ha-ha! Ben buradayken karşımıza çıkmak sizin hatanızdı! Hepinizi ait olduğunuz yere postalayacağım!"
Kamp ateşinin ışığında gururla dikilen Aqua, kayıp ruhları cennete uğurlayan gerçek bir tanrıça gibi parıldıyordu.
Ona bakarken kendi kendime mırıldandım:
"...Gerçekten, çok ama çok özür dilerim."
Aqua işini bitirirken, diğerleri çoktan zafer sarhoşluğuna kapılmıştı bile. Bizim baş rahibe övgüler yağdırıyorlardı.
"Ne asil bir rahibe ama...! Adeta bir tanrıça!"
"Hortlakları nasıl da kolayca temizledi öyle! Öğleden sonra bizi kurtarmak için canını dişine takan o haçlıyla aynı partidenmiş meğer...!"
Özür dilerim. Çok, çok özür dilerim. Partimdeki her bir salak adına hepinizden af diliyorum.
"Buralarda zombi saldırısı pek görülmezdi aslında. Şansımız varmış ki bu rahibe de bizimleydi!"
Affedin bizi. Eğer bu sözde tanrıça yanımızda olmasaydı, başınıza bu zombi belası muhtemelen hiç gelmeyecekti.
"Çocuk oyuncağı! Nasıl ama Kazuma? Bir tanrıçaya yakışır bir performans, değil mi? Bu yolculukta bayağı ter döktüm hani. Şöyle güzel bir adağı hak ettim bence, ne dersin?"
Hortlakları adeta bir mıknatıs gibi kendine çektiğini artık anlamıştım, bu onun suçu değildi elbette. Yine de yanıma gelip o kurum kuruş halleriyle sırıttığında, suratının tam ortasına bir tane patlatmamak için kendimi zor tuttum.
O sırada arkalardan bir feryat koptu. "Ne?! Wiz, gözünü seveyim gitme! İmdat! Wiz elden gidiyor!"
Darkness'ın telaş içinde çırpınan sesini duyar gibi olmuştum ama kervanın lideri çoktan Aqua ile konuştuğumuz yere varmıştı bile.
"Yine hayatımızı kurtardınız! Artık o ödülü kesinlikle kabul edeceksiniz, hayır demenizi asla kabul etmem!"
Çok ama çok üzgünüm dostum, ama canımızı kurtarmak istiyorsak o teklifi reddetmek zorundayız.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.