Bahsedilen göl, kasabanın pek de uzağında olmayan devasa bir su kütlesiydi.
Burası kasabanın ana su kaynaklarından biriydi; bu gölden doğan küçük bir nehir, ta Axel’e kadar uzanıyordu. Hemen kıyısındaki dağlardan süzülen kar suları gölü besleyip dolduruyordu.
Gölü görebiliyordum; su, tam da görev ilanında belirtildiği gibi bulanık ve durgundu.
Canavarların da tıpkı insanlar gibi temiz suyu sevdiğini düşünmüştüm ama yanılmışım herhalde.
Gölü seyre daldığım sırada arkamdan Aqua’nın titreyen sesi yükseldi.
“Gerçekten... Gerçekten bunu yapacak mıyız?” Sesinden huzursuzluğu her halinden belli oluyordu.
Oysa planım kusursuzdu. Neye itiraz edebilirdi ki?
“Kendimi Lonca’ya ya da sirkçilere satılacak nadir bir canavar gibi hissediyorum,” dedi Aqua. Çelik bir kafesin içinde bağdaş kurmuş oturuyordu; hani şu nadir canavarları hapsetmek için kullanılan türden bir kafes.
Aqua içindeyken bu kafesi alacak ve göle daldıracaktım.
İlk başta kıyıda, kafesin içinde güvenle oturup büyülerini yapabileceğini düşünmüştüm ama büyünün işlemesi için suya dokunması gerektiğini öğrendiğimde planı revize ettim.
Su tanrıçası olduğu için suyun altında tüm gün boğulmadan, hatta gerilmeden bile durabileceğini iddia ediyordu. Ayrıca yine onun dediğine göre, arındırma büyüsünü aktif olarak kullanmasa bile sadece varlığıyla suyu yavaş yavaş temizleyebilirdi.
Sanırım o kadar kutsaldı. Ne kadar hiç öyle durmasa da sonuçta bir tanrıçaydı.
Kafesi Lonca’dan ödünç almıştık; ellerinde canavarların öldürülmeden canlı yakalanması gereken görevler için böyle şeyler bulunduruyorlardı.
Kafesin gölün en dibine kadar inmesine gerek yoktu; ne de olsa içinde taşıdığı kargo işe yaramazın tekiydi. Aqua’nın suya dokunabileceği kadar bir derinlik yeterliydi. Kafes bir canavarı taşıyacak kadar büyük olduğu için Aqua tam ortasında durarak dışarıdan gelecek saldırıların menzilinden uzak kalabilirdi.
Lonca çalışanı, su temizlendiğinde canavarların bölgeyi terk edeceğini söylemişti ama yine de Aqua’yı rahat bırakmazlar diye önlem olarak kafese sağlam zincirler bağlamıştık.
Çelik bir kafes hafif sayılmazdı, bu yüzden kasabadan buraya kadar çekmesi için bir de at kiralamıştık. Bir acil durum anında atı kullanarak kafesi zincirlerle geri çekebilirdik.
Kafesi gölün kıyısından içeri doğru ittik; su Aqua’nın bacaklarına ve kalçasına kadar yükseldi.
Geri kalanımızın tek yapması gereken yakınlarda beklemekti.
Aqua dizlerine sarıldı ve moralsiz bir şekilde mırıldandı:
“Kendimi demlenmeye bırakılmış bir çay poşeti gibi hissediyorum...”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.