Beldia bize ulaşamadan, birkaç maceracı hemen savunma pozisyonu alıp ellerinde silahlarla dev canavarın etrafını sardı.
Durumu tartan Beldia, bir elinde miğferli kafası, diğerinde kocaman kılıcıyla hiç istifini bozmadan omuz silkti.
"Hmm... Asıl ilgimi çeken o arkadakiler ama... Heh heh. Demek öyle. İçinizden biri beni devirmeyi başarırsa şüphesiz büyük bir ödül kazanacak. Pekala! Siz maceracılar hep köşeyi dönmenin hayalini kurarsınız, değil mi? Gelip hak edin o zaman!"
Etrafını saran maceracılar, Dullahan'ın bu sözleriyle iyice gaza geldi.
Savaşçı olduğunu tahmin ettiğim biri, etrafındakilere seslendi: "Ne kadar güçlü olursa olsun arkasında gözü yok ya! Çemberi daraltın, hep birlikte aynı anda vuracağız!"
Al işte. Tam bir ölüm bayrağı.
"Hey!" diye bağırdım o yem niyetine öne atılanlara. "Karşınızdaki İblis Kral'ın generallerinden biri! Böyle ucuz bir numaraya kanacağını mı sanıyorsunuz?"
Bir yandan konuşurken bir yandan da onlara yardım etmek için kılıcımı kınından çıkarmaya yeltendim...
...ve kalakaldım. Bir an düşün, Kazuma! Bu dünyadaki en zayıf karakter sayılırım. Ben hamle yapsam ne değişecekti ki?
Şu an en önemlisi Megumin'i güvenli bir yere götürmekti.
Peki sonra?
Megumin'in MP'si tamamen bitmişti. Aqua'nın büyüsü de işe yaramıyordu.
Belki de en mantıklısı topukları kıçımıza vurup kaçmaktı.
Ben bunları tartarken, savaşçı Beldia'ya saldırmak için çoktan harekete geçmişti bile.
"Onu öldürmeme gerek yok! Sadece zaman kazansam yeter! Kasabanın ası o acil durum anonsunu kesin duymuştur, yoldadır! O gelene kadar dayanabilirsek işi biter. İblis Kral'ın generaliymiş, peh! Hadi millet, illaki bir kör noktası vardır! Her yönden aynı anda yüklenin!"
Savaşçının bu narası karşısında Beldia, elindeki kafasını havaya fırlattı.
Kasabanın ası mı?
Kimdi ki o? Muhtemelen çok güçlü ve ünlü bir maceracı olmalıydı.
Beldia'nın kafası havada süzülüp tam aşağıya, yere doğru bakacak şekilde durdu.
Bunu görünce dondum kaldım.
Sadece ben değil, meydandaki herkes aynı anda durumu fark etmişti.
"Durun! Yaklaşmayın!"
Geri çekilmeleri için o isimsiz maceracılara doğru bağırdık ama nafile.
Beldia, sanki her açıyı aynı anda görebiliyormuş gibi üzerine gelen savaşçılara anında karşılık verdi.
"Nasıl yani?" Acı dolu bir iniltiyle yere yığılan bir maceracının son nefesi kesildi.
Kim olduğunu bile bilmiyormuş gibi hissettim bir an.
Beldia, kendisine saldıran herkesi durdurduktan sonra kılıcını iki eliyle kavradı...
...ve göz açıp kapayıncaya kadar, üzerine gelen tüm maceracıları biçip geçti.
Daha birkaç saniye önce kanlı canlı duran adamlar, gözlerindeki ışık sönmüş birer et yığını gibi yere serildi.
Korkunçtu. Katlanılmaz bir manzaraydı. Bu dünyanın ne kadar acımasız ve gerçek olduğunu yüzüme çarpan bir tokat gibiydi.
Yere yığılan bedenlerin tok sesleri yankılandı.
Beldia bu sesleri keyifle dinledikten sonra elini havaya kaldırdı ve süzülen kafasını tek hamlede yakaladı.
Bunca maceracıyı katlederken parmağını bile oynatmamış gibi bir hali vardı.
"Sırada kim var?" dedi gayet rahat bir tavırla.
Geride kalan maceracılar korkuyla geriledi.
Ancak o sırada bir kızın sesi meydanda çınladı:
"S-seni gidi zorba! Mitsurugi buraya gelince gör gününü! Tek vuruşta işini bitirecek senin!"
Ne?
Kalbim duracak gibi oldu.
Mitsurugi mi? Hani şu efsunlu kılıcını elinden alıp sattığım adam mı? O Mitsurugi mi?
"Evet!" diye bağırdı bir başkası. "Az kaldı dayanın! O çocuk ve büyülü kılıcı buraya ulaştığında, İblis Kral'ın generali bile olsan kurtulamayacaksın!"
"Beldia mıydın neydin? Burası yeni başlayanlar kasabası olabilir ama bizim de güçlü dostlarımız var!"
Hay sıçayım. Sıçtık ki ne sıçtık.
Bu kasabada Mitsurugi dışında Beldia'ya karşı koyabilecek tek kişi Aqua'ydı, o ise Dullahan'ı tamamen görmezden geliyordu. Nedense yerde yatan maceracıların yanına çökmüş, telaşla ellerini bedenlerinin üzerine koyup duruyordu.
Belki de bir tanrıça olarak öbür dünyaya göçen ruhlar için dua ediyordu, kim bilir.
Beldia, yaptığı katliamı süzerek öylece dikiliyordu. Ağır zırhlı maceracılar ayaklarının dibinde cansız yatıyordu ve artık kimse ona meydan okumaya cesaret edemiyordu.
"Oho? Sıradaki kurbanım sen mi olmak istiyorsun?"
Beldia, sol elindeki kafasıyla, karşısında dikilen Darkness'ı süzdü. Dev kılıcını sağ elinde tutuyordu.
Darkness, kılıcını kuşanmış, Megumin ile beni korumak için öne atılmıştı. Şu an her zamanki o tuhaf sapık halinden eser yoktu. Gururla yan yana savaşacağınız asil bir şövalye gibi görünüyordu.
Beldia, Aqua ve Megumin'in ne kadar güçlü olduğunu görmüştü. Muhtemelen Darkness'ın da gizli bir kozu olduğunu düşünüyordu.
Hiç kıpırdamadan karşısında durdu.
Beldia'nın kapkara zırhına inat, Darkness'ın beyaz zırhı güneşin altında parlıyordu.
Az önce saldıran maceracılar da zırhlıydı ama İblis Kral'ın generali onların zırhlarını kağıt gibi yırtıp atmıştı. Darkness savunmasına her şeyden çok güveniyordu ama bu canavarın saldırılarına dayanabilecek miydi?
Onu durdurup durdurmamak konusunda kendi içimde bir savaş verdiğimi anlamış olacak ki, bana dönüp cesurca konuştu:
"Merak etme Kazuma. Darbe emme konusunda üstüme yoktur. Ayrıca yetenekler silah ve zırhları da güçlendirir. Beldia'nın harika bir kılıcı olduğu kesin. Ancak sadece kılıç gücüyle o zırhları öylece kesip atamazdı. Belli ki tamamen saldırı yeteneklerine odaklanmış. O halde hangimizin daha güçlü olduğunu göreceğiz. Onun saldırısı mı, yoksa benim savunmam mı!"
Aslında, nedense bu sefer saldırmaya da oldukça istekli görünüyordu.
"Vazgeç! Adamın sadece saldırısı değil, sıyrılma becerisi de inanılmaz. O kadar kişinin saldırısından nasıl kaçındığını görmedin mi? Sen daha duran hedefi bile vuramıyorsun! Ne yapacaksın?"
Darkness gözlerini Beldia'dan ayırmadan cevap verdi:
"Bir şövalye olarak... Görevi korumak olan biri olarak... Asla taviz vermeyeceğim tek bir şey var. Lütfen bana izin ver."
Neden bahsettiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama sanırım Darkness'ın da savaşmak için kendine göre sebepleri vardı.
Ben daha ne diyeceğimi bilemeden, Darkness devasa kılıcını kaldırıp Beldia'ya doğru atıldı.
"Oho! Dişli bir rakip! Ben de vaktiyle bir şövalyeydim. Karşımda bir şövalye görmekten daha büyük bir onur olamaz! Gel bakalım!" diyerek pozisyon aldı Beldia.
Darkness'ın dev kılıcına bakıp darbeden kaçınmak için hafifçe eğildi, savunmaya geçti.
Darkness, tüm vücut ağırlığını kılıcına verip üzerine çökecekmiş gibi hamle yaptı...
...ve kılıcı Beldia'nın birkaç santim uzağında, doğrudan toprağa sapladı. Mesafeyi mi ayarlayamamıştı acaba?
"Ha?" dedi Beldia şaşkınlıkla.
Öylece Darkness'a bakakaldı. Meydandaki diğer tüm maceracıların yüzünde de aynı şaşkın ifade vardı.
Yahu! Duran hedefi bile nasıl ıskalayabiliyorsun?!
Benim partimdeydi ama yani... Bu kadarı da fazlaydı. Kılıç sallarken kendi ayağını kesen amatörleri duymuştum ama bu tamamen başka bir seviyeydi.
Darkness ise en ufak bir utanç belirtisi göstermeden kılıcını topraktan çekip tekrar gardını aldı.
Sadece o kadar iddialı laftan sonra ıskalamış olmanın verdiği hafif bir pembelik vardı yanaklarında.
Bu sefer açıyı tutturmuş olmalıydı ki, Beldia kaçınmak için daha da gerildi.
"Büyük hayal kırıklığı. Bu kadar yeter... Şimdi..." dedi Beldia, sesindeki o heyecan tamamen sönmüştü. Kılıcını savurup Darkness'ın omzundan kalçasına doğru çapraz bir darbe indirdi.
"Evet, sıradaki... Ne?"
Kızı tek darbede ikiye böldüğünü sanmıştı kesinlikle. Ancak Beldia'nın kılıcı Darkness'ın zırhına çarpıp kulak tırmalayıcı bir ses çıkardı ve sadece derin bir çizik bıraktı.
Darkness geriye doğru sıçrayıp mesafeyi açtı.
"İnanamıyorum! Y-yeni aldığım zırhım...!" diye inledi aldığı hasara bakarak. Sonra öfkeyle Beldia'ya döndü.
Zırhta derin bir yarık açılmıştı ama altındaki tene ulaşamamıştı.
Yani bu demek oluyordu ki...
"Sen de kimsin böyle?! Benim darbemi alıp da nasıl ikiye bölünmezsin... O zırh bir ustanın elinden çıkmış olmalı. Yine de... Öyle olsa bile... Rahibeniz, patlama büyüsü yapan büyücünüz... Siz ne biçim bir partisiniz böyle?"
Beldia kendi kendine söylenirken sessizce diğer maceracıların arasına süzüldüm. Kucağımdaki Megumin'i onlardan birine teslim edip öne fırladım: "Darkness! Onun saldırılarına dayanabilirsin! Ben geliyorum, saldırı işini bana bırak!"
Darkness gözünü düşmandan ayırmadan başıyla onayladı. "Tamam. Ama bir ricam var, şu canavara tek bir darbe indirmeme yardım et!"
"Anlaştık!" diye bağırdım ve hemen arkamdaki maceracılara döndüm. "Büyü yapabilen herkes!"
Sözlerimle herkes kendine geldi. Büyü yeteneği olanlar hemen efsun okumaya başlarken, diğerleri de nasıl yardım edebileceklerini aramaya koyuldu.
Sonuçta İblis Kral'ın generallerinden biriyle savaşıyorduk.
Büyük bir düşman kapımıza kadar gelmişti. Onu buradan elini kolunu sallayarak gönderecek değildik.
Ancak Beldia kılıcını yere saplayıp boşta kalan sağ elini efsun okuyan büyücülere doğru uzattı.
"Bir hafta içinde! Hepiniz! Öleceksiniz!"
Ölüm lanetini aynı anda tüm büyücülerin üzerine saldı. Lanetlendiklerini ve öleceklerini anlayan büyücüler korkuyla efsun okumayı bıraktı.
Savaşa dahil olmaya hazırlanan diğer büyücüler de arkadaşlarının halini görünce büyü yapmaktan sessizce vazgeçti.
Pis Dullahan! Tam bir haince numaraydı bu!
"Şimdi, gerçek bir mücadeleye ne dersiniz?"
Beldia bağırarak kafasını tekrar havaya fırlattı.
Acaba bir okçu o kafayı havada vurabilir miydi?
Ben bunu düşünürken Beldia kılıcını iki eliyle kavrayıp doğrudan Darkness'a doğru koştu.
Kafası tıpkı az önceki gibi havada, yere bakacak şekilde süzülüyordu. Bu ona tüm savaş alanını yukarıdan görme imkanı tanıyordu; bir nevi havadan keşif gibi.
Böylece kör noktalarını kapatıyor, rakiplerinin nereye kaçacağını önceden kestirebiliyordu.
Arkamdan Megumin'in acı dolu sesi yükseldi.
"K-Kazuma! Darkness...!"
Meydana göz gezdirdim. Kasabadaki hemen hemen her maceracı buradaydı.
Bazılarını tanıyordum. Bana canavarların zayıf noktalarını öğreten o adam bile oradaydı.
Kızın biri yayını germiş bekliyordu ama Beldia yerine Darkness'ı vurmaktan korktuğu için oku bir türlü salamıyordu. Bu kız, beni Neroid ile tanıştıranın ta kendisiydi.
Lonca binasında içki içmiyorum diye benimle kafa bulan o yaşlı adam da oradaydı. Elindeki mızrakla Beldia'nın arkasına dolanmaya çalışıyordu.
Eğer Darkness düşerse, Beldia keyfi uğruna gerçekten de buradaki herkesi katledebilirdi.
Darkness... Darkness da durumun farkındaydı. Devasa kılıcının düz tarafını öne doğru çevirmiş, yaklaşan düşmana karşı siper almıştı. Tek bir adım bile atmadan, adeta canlı bir kalkan gibi dikiliyordu.
Duruşu sanki şunu fısıldıyordu: Vurun bana. Ama kafama gelmesin, miğferim yok.
"Hareketli olanları severim!" diye haykırdı Beldia. "O zaman buna ne dersin?!" Kılıcını iki eliyle kavrayıp fırtına gibi savurmaya başladı. Sıradan bir insanın asla erişemeyeceği bir hızla peş peşe darbeler indiriyordu.
Bir, iki, üç, dört...!
Çok geçmeden on darbeyi aşmıştı, arkası da kesilmiyordu. Her vuruşta kulak tırmalayan bir metal sesi yankılanıyor, Darkness'ın zırhında derin izler kalıyordu.
Bu darbelerin tek bir tanesi bile sıradan bir maceracıyı oracıkta biçmeye yeterdi. Fakat Darkness milim kıpırdamadan hepsine göğüs geriyordu.
Kılıcın rüzgarına kapılan birkaç altın sarısı saç teli havada süzüldü.
Beldia bir anlığına duraksadı ve gökyüzünden aşağı süzülen kafasını eliyle yakaladı. Darkness'ın bu dayanıklılığı karşısında takdir dolu bir mırıltı çıkardıktan sonra kılıcını tek eliyle savurdu.
Büyücüler, Darkness'ın bu direnişini dehşet içinde izliyordu.
Şoktan yüzleri kireç gibi olmuştu...
...ama sonunda kararlılıklarını toplayıp yeniden efsun okumaya başladılar.
Yanağımdan sıcak bir şeyin süzüldüğünü hissettim.
Elimle sildim. Bu...
"Darkness, yaralanmışsın! Çekil oradan, bu kadar yetti! Dağılıyoruz, yeni bir plan yapacağız!"
Yanaklarından ve zırhındaki derin yarıklardan süzülen kanı görebiliyordum.
Ancak feryatlarıma rağmen geri adım atmaya hiç niyeti yoktu.
"Ortada kurtarılacak hayatlar varken bir şövalye asla mevzisini terk etmez!" dedi. "Bu benim mutlak kuralımdır. H-hem de—!"
Lafa gelince mangalda kül bırakmıyordu. Üstelik rolünü inandırıcı kılmak ister gibi yanakları gittikçe daha da kızarıyordu...
"H-hem bu dullahan n-ne yaptığını çok iyi biliyor! Üzerimde tek bir parça kalana kadar zırhımı parça parça etmeyi planlıyor! Beni tamamen çıplak da bırakmayacak, sadece çevredekilerin hayal gücünü gıdıklayacak kadarını örtülü bırakıp beni burada rezil rüsvan edecek...!"
"Ne diyorsun sen be?"
Beldia, Darkness'ın bu akılalmaz fantezisi karşısında bir an donakaldı. Ben bir yandan sessizce büyü hazırlığı yaparken, bir yandan da bizim şu müzmin sapığa saydırıyordum. Huyun kurusun be kadın, bu durumda bile uslanmıyordun.
"Yahu, biraz edepli olamaz mısın? Zamanı ve yeri mi şimdi? Sen tam bir sapıksın, katıksız bir sapık!"
Sözlerim üzerine Darkness hafifçe titremeye başladı.
"Ih...! K-Kazuma! Kendine bak sen! Ben burada herkesin gözü önünde bir dullahan tarafından hırpalanırken canımla uğraşıyorum! Bir de sen üstüme gelirsen...! Yoksa s-senin bu dullahandınla gizli bir ortaklığın mı var?!"
"Neeee?!"
"Ne alakası var be sapık! Su Yarat!"
Feryadımla birlikte, dövüşenlerin tepesinde birdenbire tonlarca su belirdi. Sanki gökyüzünden aşağı devasa bir kova boşalmış gibi her yer sırılsıklam oldu.
Darkness tepeden tırnağa ıslanmıştı. Beldia ise... Beldia ise panik içinde sudan kaçınmaya çalışıyordu.
...?
Neden bu kadar korktu ki?
Sırılsıklam kalan Darkness, yüzü kıpkırmızı bir halde mırıldandı: "Bir pusu... H-hiç fena değil Kazuma, gerçekten fena değil. Ama zamanlamanı biraz daha iyi ayarlamalısın..."
"Ş-şu iğrenç oyunlarına bir ara ver artık deli kadın! Asıl olay şimdi başlıyor! Donma!"
Suyu dondurmak için temel düzeydeki efsunu okudum. Tek başına pek bir etkisi olmazdı ama ıslak zeminde işler değişirdi...
Beldia irkildi. "Oho! Demek ayaklarımı dondurup hareketimi kısıtlamaya çalıştın. Tek gücümün sıyrılma yeteneğim olduğunu sanıyorsun herhalde. Çok yanılıyorsun!"
Ayakları buza saplanan dullahana doğru atıldım, asıl yeteneğimi sergilemeye hazırdım.
Evet. Mitsurugi üzerinde kullandığım o şey. En güçlü silahım!
"Sadece seni yavaşlatmam gerekiyordu! Şimdi o kılıcı bana veriyorsun, dullahan! Hırsızlık!"
Rastgele eşya çalmamı sağlayan hırsızlık yeteneğimi doğrudan onun üzerinde kullandım.
Bu dünyada büyüler ve yetenekler her köşede karşınıza çıkabilirdi. Bu güçler, CP yerine herkeste bulunan MP değerini tüketirdi.
Aqua bir keresinde bana Dünya'da da eskiden büyü kullanabilen birçok insan olduğunu, sadece bunu zamanla unuttuğumuzu söylemişti.
Ayrıca ne kadar çok MP harcarsanız, yeteneklerinizin veya büyülerinizin gücü ve başarı oranı da o denli artardı.
Beldia'yı resmen yere çivilemiştim. Onu tam da istediğim kıvama getirmiştim, en güçlü yeteneğim için açık bir hedef halindeydi...!
"Fena değil çocuk. Bunun işe yarayacağından çok emindin, değil mi? Ama ben İblis Kral'ın generallerinden biriyim. Seviye farkımızı asla aklından çıkarma. Eğer sen biraz daha güçlü olsaydın ya da ben biraz daha zayıf olsaydım, başım belaya girebilirdi. Ama şu anki durumunla..."
...Yetenek Beldia üzerinde en ufak bir etki yaratmamıştı.
Kılıcını bana doğru doğrulttu.
...Pekala, bu hiç iyi olmadı. Hırsızlık yeteneğinin bir İblis Kral generalinde işe yaramayacağını tahmin etmeliydim.
Beldia bana lanetini savuramadan, meydanda bir çığlık koptu.
"Çek o pis ellerini arkadaşımın üzerinden!"
Darkness her zamanki soğukkanlılığını yitirmişti; gözünü tamamen öfke bürümüştü. Bağırırken, zaten hiçbir şeyi tutturamadığı o devasa kılıcını bir kenara fırlattı ve tüm ağırlığıyla Beldia'nın üzerine atıldı.
Beldia'nın ayakları buza saplanmış olsa da gövdesini yana çekerek bu saldırıdan kolayca sıyrıldı ve sakin bir hareketle kılıcını yeniden kavradı.
Darkness o bodoslama dalışı yapabilmek için kılıcını fırlatıp atmıştı.
Kendini koruyabileceği hiçbir şeyi kalmamıştı.
Kendimi tutamayarak bağırmaya başladım.
"Hırsızlar, bana yardım edin! On binde bir ihtimal bile olsa, aramızdan biri o kılıcı elinden alabilirse bu savaşı kazanırız! Hırsızlık yeteneğini kullanabilen herkes benimle gelsin!"
Belki de aramızda benden daha yüksek seviyeli ya da benden daha yüksek şans değerine sahip biri vardı.
Hırsızlar, pusu yetenekleri sayesinde sessizce yanımda belirmeye başladılar.
"Hırsızlık!" diye haykırdık hep bir ağızdan.
Fakat yaptığımız hiçbir hamle işe yaramadı.
Beldia bizi fark etmemişti bile. Tamamen savunmasız kalan Darkness'a karşı gardını alıp kafasını yeniden havaya fırlattı.
"Hayır, olamaz!"
Maceracılardan kederli bir uğultu yükseldi.
Kafasını havaya fırlatmasının, iki eliyle indireceği o ölümcül darbelerin habercisi olduğunu hepimiz biliyorduk.
"...Ih...!"
Darkness'ın boğazından kısık bir ses çıktı.
Hayır, hayır, hayır, hayır!
Şimdi ne yapacaktım?!
Özel bir yeteneğim yoktu. Gizli bir gücüm de bulunmuyordu.
Övünebileceğim ya da gurur duyabileceğim hiçbir şeye sahip değildim. Bizi bu durumdan kurtaracak tek bir yeteneğim bile yoktu.
Elimdeki tek şey ortalamanın üzerindeki şansımdı.
Bir de hayatım boyunca oynadığım video oyunlarından edindiğim tecrübeler.
Beni bu noktaya getiren şey, zamanımı faydalı işler yerine oyun oynayarak geçirdiğim o günlerdi. Kendimi gerçek bir fantastik dünyada bulduğumda sevinçten havalara uçmuştum. Şimdi ise her şeyin yok oluşunu çaresizce izleyecek miydim?
"Darkness! Kazuma, Darkness gidiyor—!"
Megumin'in arkamdan feryat ettiğini duyabiliyordum.
Düşün! Geçmişteki rol yapma oyunlarını hatırla. Karşındaki bir dullahan. Onun zayıf noktası ne?
Eğer bir uzmanlık alanım varsa, o da çevrimiçi oyunlardaki bire bir mücadelelerde rakibimi en çok neyin çileden çıkaracağını, hangi stratejinin onu perişan edeceğini anında bulabilmemdi.
Ona bak. Onu dikkatlice incele.
...Yarattığım sudan neden bu kadar köşe bucak kaçtı?
Akan su.
Üst düzey hortlaklar ve vampirler suya karşı zayıftı.
Peki ya dullahanlar?
"Bu savaştan büyük keyif aldım, şövalye! Eski bir şövalye olarak, kendimi senin gibi biriyle sınama fırsatı bulduğum için karanlık tanrılara ve İblis Kral'a minnettarım! Ve şimdi..."
Son darbeyi indirmek için hamle yaptı...
"Su Yarat!!"
"?!"
Beldia, Darkness'a saldıramadan olduğu yerde kalakaldı.
Tek bir kılıç darbesi bile indiremeden, sadece yukarıdan düşen kafasını yakalamakla yetindi.
"Kazuma, ben... Ben burada ciddi bir ölüm kalım savaşı veriyorum..."
Darkness eskisinden de daha ıslak bir haldeydi ve durumdan hiç memnun görünmüyordu.
Normal bir zamanda olsak kesinlikle özür dilerdim. Ama şimdi değil.
Tüm gücümle haykırdım:
"Suuuuuu!"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.