Okul çıkışı──
Her zamanki gibi kulüp odasına yöneldiğimde, benden önce gelen Senpai'nin uyuduğunu gördüm.
Uzun masanın üzerine yığılır gibi bir pozisyonda derin bir uykuya dalmıştı. Çıkardığı ceketini katlanır sandalyeye asmış, elinin altında ise akıllı telefonu duruyordu.
Muhtemelen telefonla uğraşırken uyuyakalmıştı.
"Doğru ya, bugün uykusuz olduğunu söylemişti."
Sabahki Line yazışmalarımızda böyle bir konuşma geçmişti aramızda.
Gece geç saatlere kadar kitap okuduğu için uykusuz ve bitkin olduğunu anlatmıştı.
Kulüp odasına girdim ve kapıyı usulca kapattım.
Sessizce yürüdüm, eşyalarımı sessizce bıraktım, sandalyeyi sessizce çekip her zamanki gibi tam karşısındaki koltuğa oturdum. Madem uykusuzdu, onu boş yere uyandırmak istemiyordum. Hazır böyle huzur içinde uyuyorken iyice dinlenmesini istiyordum.
"..........."
Uyuyan Shiramori-senpai'yi bir kez daha dikkatle inceledim.
Gardını tamamen indirmiş, savunmasız uyuyan yüzünü önüme sermişti.
Uzun kirpikleri, düzgün burun kemiği, hafif nefesler sızdıran dudakları... Her şeyi o kadar çekiciydi ki, bakışlarım ister istemez ona hapsoluyordu.
Normalde utancımdan hemen gözlerimi kaçırırdım ama şu an yüzünü doyasıya izleyebiliyordum.
"Çok tatlı ya..."
İçimden taşan mutluluk hissinin etkisiyle, kelimeler kendiliğinden döküldü ağzımdan.
Tatlıydı.
Hem de her haliyle.
"Zaten aşırı tatlıyken, uyurken bile mi bu kadar tatlı olur bir insan? Ah, kahretsin... Bu kadın bir melek falan mı?"
Normalde öyle düşünsem de utancımdan asla söyleyemeyeceğim sözler, şu an dilimden akıp gidiyordu.
"Hâlâ inanamıyorum. Bu kadar melek gibi tatlı birinin benim kız arkadaşım olduğuna... Hayran olduğum Senpai'yle, deneme amaçlı da olsa sevgili olabildiğime... Gerçekten rüya gibi..."
Sürekli hasretini çektiğim o kişiyle── bir şekilde benim olsun diye yanıp tutuştuğum ama 'nasılsa benim için imkansız' diyerek yarı yarıya vazgeçtiğim o kişiyle.
Her nasılsa, çıkmaya başlamıştık.
Sanki bir rüya ya da illüzyon gibiydi.
"Teşekkür ederim, Shiramori-senpai."
Uyuyan kıza doğru fısıldadım.
"Seninle çıkabildiğim için gerçekten çok mutluyum. Senin gibi tatlı ve harika bir sevgilim olduğu için ben muhtemelen... Hayır, kesinlikle dünyanın en şanslı adamıyım."
Bu tür şeyleri aslında uyanıkken söylemezsem bir anlamı olmayabilirdi ama... Yok, bu imkansızdı. Normalde Senpai'nin karşısında utancımdan ve mahcubiyetimden dürüst hislerimi hayatta söyleyemezdim.
Gerçekten.
Bu halimle bana Tsundere deseler bile itiraz edecek yüzüm yoktu.
Ah, doğru ya.
Tsundere demişken──
"Shiramori-senpai, muhtemelen farkında değilsiniz değil mi? 'Kandere'nin gerçek anlamının..."
Kandere.
Bisikletle iki kişi giderken Senpai'yi tanımlamak için uydurduğum kelime.
Aniden aklıma gelmiş, ağzımdan kaçıvermişti.
Senpai'ye, Shiramori Kasumi denilen o kadına tam uyacak bir kelime olduğunu düşünmüştüm.
"Kolayca (Kantan ni) cilveleştiğin (Deredere) için 'Kandere' demiştim ama... Bu bir yalandı. Gerçek anlamı... utancımdan bir türlü söyleyemediğim o şeydi."
O zamanlar utancımdan geçiştirdiğim gerçeği, uyumaya devam eden kıza itiraf ettim.
"'Candere' Latince bir kelimedir. Şamdan ve avize anlamına gelen 'Chandelier' kelimesinin de kökenidir ve anlamı... 'Işıldamak, aydınlatmak'tır."
Sanki bir sözlükten okuyormuş gibi kendi kendime mırıldanıp yavaşça elimi uzattım.
Masanın üzerinde duran eline doğru.
Ama dokunmadım.
Onu uyandırmak istemiyordum── bu melek gibi uyuyan yüzü biraz daha izlemek istiyordum.
Aslında şu an hemen elini tutmak istiyordum.
Sadece elini de değil, onu bütünüyle kucaklamak istiyordum ama──
"Shiramori-senpai, siz benim için... ışığın ta kendisisiniz. Saçma sapan bir şey yüzünden pes edip, kendi başıma umutsuzluğa kapılarak kabuğuma çekildiğimde... Beni o kapkaranlık dünyadan siz çıkardınız."
Siz olduğunuz için ayağa kalkabildim.
Siz olduğunuz için önüme bakabildim.
Hayallere boğulup o hayallerle oyuncak olan ben, tekrar bir hayale doğru yürümeye karar verebildim. Utanç ve pişmanlık sembolü olan geçmişimin, az da olsa bir anlamı olduğunu hissedebildim.
Kendime... biraz olsun inanmaya başladım.
Shiramori-senpai'nin varlığı benim için hem bir ışık hem de bir kurtuluştu.
Güneş gibi göz kamaştırıcı, ay ışığı gibi nazik; bazen tatlı, bazen sertçe dünyayı aydınlatan.
Kapkaranlık, derin bir ormana sızan ok gibi bir beyaz ışık hüzmesi──
Ulaşabileceğimi hiç sanmamıştım.
Sadece izlemek bile yetiyordu. Yanında olmak bile mutluluktu. Bundan fazlasını, haddimi aşan bir isteği kalbimde taşımamam gerektiğini düşünmüştüm. Benim gibi biri elini uzatırsa, güneşe ulaşmaya çalışan İkarus gibi denize düşüp boğulur giderim sanmıştım.
Ama şimdi──
"..........."
Elimi birazcık daha uzattım. Parmak uçlarımız── hafifçe birbirine değdi. Sadece bu kadarcık bir temas bile tüm vücudumun uyuşmasına yetti.
Bu... şu anki elimin yettiği son noktaydı.
Değil elini tutmak, parmaklarımızın birbirine değmesi bile... heyecandan ve gerginlikten ne yapacağımı şaşırmama yetiyordu.
"Özür dilerim Senpai. Gerçekten zavallı bir erkek arkadaşım."
Her seferinde çuvallayıp en ufak şeyde kalbi güm güm eden... Kendime bakınca gerçekten zavallı olduğumu görüyordum.
"Ama── elimden geleni yapacağım."
Sözlerime devam ettim.
"Hangi mucize sayesinde oldu bilmiyorum ama... seninle böyle deneme amaçlı bir çift olabildik. Bir tür randevu aşaması gibi bir ilişkimiz oldu. Elime böyle bir şans geçtiği için... artık sadece platonik takılmak beni tatmin etmiyor."
Kendi kendime onu kutsallaştırmayı, bir idol gibi tapmayı ve elini tutmaktan vazgeçip kaçmayı artık bırakacaktım.
Düzgünce elimi uzatacaktım.
Ayı hatta güneşi bile avuçlayacak bir kararlılıkla── elimi uzatacaktım.
Ciddiyetle, samimiyetle, canımı dişime takarak──
"Hemen olmayabilir, şu an hâlâ mağlubiyetleri oynuyor olabilirim ama... bir gün kesinlikle kazanacağım. Shiramori Kasumi'nin kalbini mutlaka ele geçireceğim."
Hâlâ derin uykusunda olan o tanrıçaya seslendim.
Bu bir yemin── ve aynı zamanda bir savaş ilanıydı.
Aşk denilen o psikolojik oyun.
İçinden çıkılmaz derecede boktan bir oyun ve üstelik benim buna hiç yeteneğim yok.
Ama artık kaçmayacağım.
Bana hiç uymayan bu oyunda savaşmaya devam etmeye karar verdim.
"Hafifçe güler. Haha."
Bu uzun tek taraflı konuşmayı bitirince istemsizce güldüm.
"Kendi başıma ne anlatıyorum ben ya..."
Değen parmağımı çekerken kendimle alay ettim.
Hadi bakalım.
Kendi adıma amma utanç verici şeyler söyledim öyle.
Bunu biri duymuş olsa herhalde intihar sebebi olurdu.
...ASLINDA UYANIKTIM Kİİİİİİİİİİİ!
İçimden feryat figan bağırıyordum. Yüzümde bir şekilde uyuyor rolünü sürdürüyordum ama iç dünyam karmakarışıktı. Bir an bile dikkati elden bıraksam... her yerimden ateşler fışkıracaktı. Utancımdan ölecek gibiydim.
Ah, yeter ya... olaylar nasıl buraya geldi!?
Sadece her zamanki gibi onunla dalga geçeyim demiştim oysa...
Aslında ben── en başından beri uyanıktım.
Uuyor taklidi yapıp Kuroya-kun'la her zamanki gibi dalga geçmeyi planlıyordum. "Uykusuzum" derken yalan söylemiyordum ama ona mesaj attıktan sonra aklıma bu muziplik gelmiş ve hemen uygulamaya koymuştum.
Ben uyurken acaba nasıl bir tepki verecekti?
Bunu merak ettiğim için kendimi tutamayıp bu oyunu oynamıştım.
Aklımdan geçen ihtimaller arasında uyurken fotoğrafımı çekmesi veya kenara bıraktığım ceketimi koklaması vardı. Bir de... ö-öpmeye çalışması?
Eğer bu tarz bir harekete kalkışırsa, "Maalesef, uyanıktım! Hehehe. Söyle bakalım, az önce ne yapmaya çalışıyordun? Demek Kuroya-kun benim uyumamı fırsat bilip böyle şeyler yapmaya yelteniyor ha!" diyerek onunla dalga geçmeyi planlıyordum.
Ama... Beklenmedik bir darbe aldım.
Kuroya-kun... Neden bir anda aşkını ilan etmeye başladın ki!?
Uyumakta olan bana karşı, tüm gücüyle aşkını haykırdı resmen!
Dinlerken benim bile utancımdan yerin dibine gireceğim şeyleri bir bir sıraladı! Benim uyuduğumu sandığı için bu kadar rahat davrandığını biliyordum ama bunun da bir sınırı olmalıydı! Öyle tutkulu bir şekilde sevgisini dile getirdi ki!
Tutkulu, saf ve samimi bir aşk... Beni ne kadar çok sevdiğini öyle derinden hissettim ki... Utancımdan ölecektim neredeyse.
Artık hem kalbim hem de bedenim ne yapacağını şaşırmış durumdaydı.
Bir de... Kandere.
"Işıldamak, aydınlatmak" anlamına gelen Latince bir kelime olduğunu hiç bilmiyordum. Bu dört harfe böyle bir anlam yükleyeceği aklımın ucundan bile geçmezdi.
Uff... Ah, yetti ama!
İnanılmaz bir şey bu! Gerçekten inanılmaz! Söyleyecek başka söz bulamıyorum!
Normalde bu kadar utangaç ve ters biriyken, neden ben bakmıyorken bir anda bu kadar dürüst olabiliyordu ki?
Neden sadece benim görmediğim anlarda böyle acımasız darbeler vuruyordu?
".........."
İç çeker
Neyse, günün sonunda Kuroya-kun tam da böyle bir çocuktu işte.
Geriye dönüp baktığımda... O gün de her şey aynı bu şekilde gelişmişti.
Sadece benim görmediğimi sandığı anlarda inanılmaz derecede dürüst ve erkekçe davranıyordu.
Bizim deneme amaçlı ilişkimizin başladığı o gün...
"—Senden hoşlanıyorum."
Okul çıkışında arkadaşlarımla konuştuğum için kulüp odasına biraz geç kalmıştım. Beni kapının ardında bekleyen şey ise bu itiraftı.
Şoke olmuştum.
Elim kapı koluna uzanmış vaziyette, öylece kalakaldım.
Ne? Ne? Ne?
Az önce içeriden "Senden hoşlanıyorum" diye bir ses mi gelmişti?
Üstelik bu ses kesinlikle Kuroya-kun'un sesiydi.
"Shiramori Senpai... Ben çok uzun zamandır senden hoşlanıyorum. Eğer senin için de uygunsa, lütfen benimle sevgili ol!"
"ーー?!"
Dur bir dakika.
Bir saniye bekle.
Ne oluyor, bu ne demek şimdi!?
Bu yoksa... Bir itiraf mı!?
Shiramori Senpai yani bendim... O zaman bu, bana yapılan bir itiraftı!?
Ne? Nasıl yani?
Kuroya-kun... Benden mi hoşlanıyordu!?
"...Hadi be oradan. Of. Keşke böyle kolayca itiraf edebilseydim... Kimse bu kadar acı çekmezdi herhalde."
Benim kapının ardında dinlediğimi rüyasında görse inanmayacak olan Kuroya-kun, kendi kendine alaycı bir tonla konuşmaya devam etti.
"Hem zaten itiraf edecek olsam bile... Böyle basit ve dümdüz bir şey işe yaramaz ki. Benim gibi birinin Shiramori Senpai ile sevgili olabilmesi için... Çok daha özel bir sürpriz yapması gerekir."
Demek ki az önceki kesinlikle bir itiraf provasıydı. Provadan ziyade, sadece kendi kendine sesli düşünüyordu belki de ama yine de...
Benden hoşlandığı gerçeği gün gibi ortadaydı.
Kuroya-kun... Benden gerçekten hoşlanıyormuş...
".........."
Dürüst olmak gerekirse... Bunu az çok tahmin ediyordum. Kulüpte baş başa vakit geçirirken "Acaba..." dediğim anlar olmuştu.
Yine de emin olamıyordum.
Kendi kendime umutlansam da onun gerçek hislerini bilemiyordum.
Fakat şimdi, hiç ummadığım bir şekilde Kuroya-kun'un gerçek duygularını öğrenmiştim.
"Ah... Çok seviyorum ya. Gerçekten çok seviyorum."
Kuroya-kun, içindeki duyguları derin bir iç çekişle dışa vururken kendi kendine mırıldanıyordu.
Benim onu gizlice dinlediğimden habersiz, bana olan aşkını döküyordu.
"Shiramori Senpai ile sevgili olmak istiyorum, çift olmak istiyorum."
"..."
"Ondan 'Seni çok seviyorum' sözünü duymak istiyorum, el ele tutuşmak, randevuya çıkmak istiyorum. Okul çıkışı birlikte dönmeyi, sabah okula giderken beni pusuya düşürüp beklemesini istiyorum. Bisiklete birlikte binmek, her gün mesajlaşmak, yine bize gelmesini ve birlikte fotoğraf çekilmeyi istiyorum."
"ーー?!"
Utancımdan yerin dibine girmeme sebep olacak tüm arzularını tek tek, apaçık bir şekilde sıralıyordu.
Öyle yoğun, öyle saf bir aşk ki...
"Shiramori Senpai'nin göğüslerini görmek istiyorum, onlara dokunmak istiyorum, onları okşamak istiyorum..."
".........."
Pekala, belki de o kadar saf değildi. Neyse, burası normaldi canım, sonuçta o da ergenlik çağında bir erkek çocuktu.
"Shiramori Senpai ile sevgili olup... Nasıl desem, daha fazla... Böyle yakınlaşmak istiyorum işte."
Kelime haznesini falan bir kenara bırakıp bana olan hislerini en çıplak haliyle ortaya koymuştu. Bu sadece masum bir his değil, yaşının gerektirdiği o yoğun arzularla harmanlanmış bir aşkı temsil ediyordu.
Işıl ışıl parıldayan bir sevginin yanında, fıkır fıkır kaynayan arzular da vardı ve tam da bu yüzden hislerinin ne kadar gerçek olduğunu anlayabiliyordum.
İlk başta yaşadığım şok, yerini yavaş yavaş büyük bir mutluluğa bıraktı.
Çok mutluydum.
Hayatımda hiç bu kadar mutlu olmamıştım.
Böyle bir huzuru hiç tatmamıştım.
Çünkü...
Ben de çok uzun zamandır Kuroya-kun'a karşı...
Kapıyı araladım.
İçimden gelen o yoğun duygu seline karşı koyamayarak kendimi bir anda kulüp odasının kapısını açarken buldum.
"K-Kuroya-kun..."
Kendimi her şeye hazırlamıştım. Eğer şu an bana itiraf ederse, hemen kabul edecektim.
Fakat...
"Ah, Shiramori Senpai. Geç kaldınız."
Benim heyecandan kalbimin yerinden çıkacak gibi olmasına tezatla, Kuroya-kun son derece sakindi.
Az önceki o aşık hallerinden eser yoktu, her zamanki gibi ciddi ve mesafeli bir ifade takınmıştı.
".........."
"Neden orada öyle dikiliyorsunuz? Lütfen kapıyı kapatın."
".........."
"Tamamen kapattığınızdan emin olun lütfen. Senpai, bazen aralık bırakıyorsunuz. Ben böyle detaylara biraz takılırım da."
".........."
İ-İnanılmaz, bu çocuk ciddi miydi!?
Az önce utanç verici derecede tutkulu bir şekilde aşkını haykıran çocuk, nasıl bir anda bu kadar değişebiliyordu? Nasıl bu kadar çabuk o mesafeli tavrına geri dönebiliyordu?
Pes doğrusu. Hayran kalmamak elde değildi.
Tsundere olacaksan bile bu kadarı da biraz fazla değil miydi?
"...Tamam tamam, iyice kapatıyorum işte," dedim her zamanki ses tonumu korumaya çalışarak kapıyı kapatırken.
İçimdeki o uçuşan kelebekler... biraz olsun sakinleşmişti.
Daha doğrusu...
Hafiften sinirlenmeye başlamıştım.
Uff.
Pis Kuroya-kun.
Neden sürekli böyle soğuk davranıyordu ki?
Ben yokken arkamdan deli gibi aşkını ilan ediyorken...
Aslında beni deli gibi seviyorken!
"Sırf bir kapı için bu kadar dırdır etmen... Gerçekten çok takıntılısın."
"Shiramori Senpai, asıl siz çok dikkatsizsiniz."
"Hiç de sevimli olmayan bir kouhai'sin. Eğer böyle iğneleyici tavırlar takınmaya devam edersen... Kuroya-kun, senden soğuyabilirim biliyor musun?"
"Şey... Zaten Shiramori Senpai'nin beni sevmesini falan istediğim yok."
Yalancı!
Aslında deli gibi 'sevilebilmeyi' istiyorsun!
Beni çok sevdiğin halde hem de!
Ahhh, ufff, yaaa, ne bu şimdi ya!
Madem seviyorsun, yüzüme karşı sevdiğini söylesen ne olur sanki!
Çabucak itiraf etsen ne olurdu yani!
O zaman.
O zaman ben de—
"Bugün ne yapıyoruz? Yine Reversi mi oynayalım?"
"...Evet, olur."
Dışarıdan gülümseyerek her zamanki halimle konuşuyordum ama... İçimde tarifi imkansız bir duygu fırtınası kopuyordu.
Kendime engel olamadığım bu his, Reversi oynarken bile içimde büyümeye devam etti ve sonunda patlak verdi.
İşte bu yüzden, oyun bittikten sonra o lafı edivermiştim.
—Sen benden hoşlanıyorsun değil mi?
—Şimdilik deneme amaçlı sevgili olalım mı?
Geçmişten şimdiki zamana dönüş.
"...Hımm. Faaa."
Yapmacık bir şekilde esneyerek yeni uyanmış gibi yaptım.
"Sonunda uyandınız mı?"
"Kuroya-kun... Ah, yoksa uyuyakalmış mıyım?"
"Öyle görünüyor."
Küçük tiyatroma başlamıştım. Neyse ki Kuroya-kun numara yaptığımı anlamamış gibiydi. Bir yandan rahatlarken... Diğer yandan bu duyarsızlığına içten içe gıcık oluyordum.
"Olamaz Kuroya-kun... Yoksa ben uyurken tuhaf bir şey mi yaptın?"
"Yapmadım."
"Eee, gerçekten mi? Çok sevdiğin sevgilin karşında savunmasızca uyurken hiç mi yaramazlık yapmadın?"
"Yapmadım. Parmağımın ucuyla bile dokunmadım."
Yine tam ondan beklendiği gibi. Az önceki o canım sevecen halinden eser kalmamış, yeniden o soğuk ve ters tavırlarına bürünmüştü.
Tıpkı itiraf pratiği yaptığı anlardaki gibi.
Gerçi... 'Parmağımın ucuyla bile dokunmadım' derken yalan söylediğini biliyordum.
Aslında dokunmuştu. Tek bir parmağıyla da olsa.
Usulca.
Parmak uçlarıma çok hafifçe temas etmişti.
...Madem dokunacaksın, neden adamakıllı dokunmuyorsun ki! Erkek gibi elimi tutsana!
Daha ileri gidip, mesela aniden bana sarılsaydı bile... Kuroya-kun olduğu için sorun etmezdim ki.
Ama o... Sadece tek bir parmağıyla dokunmuştu.
Ah, cidden, bu çocuk ne kadar da utangaç ve muhafazakar böyle?
"...Fufu."
Neyse.
Ama.
Böyle olması da güzel.
Çünkü ben, Kuroya-kun'un bu halini—
"...Kendi kendinize neye gülüyorsunuz öyle?"
"Yoo. Hiç. Hey Kuroya-kun, hazır uyanmışken bir el oynamaya ne dersin?"
"Neyin hazır olduğunu anlamadım ama..."
Ters bir tonda konuşsa da teklifimi kabul etti.
Raftan Reversi kutusunu çıkarıp aramıza yerleştirdi.
Dört taşı dizdik ve oyun başladı.
Ben beyazdım, o ise siyah.
"Kuroya-kun, yine bir şeyine iddiaya girelim mi?"
"...İddiaya girince kaybediyorum, o yüzden girmeyelim."
"Yaa. Ne kadar da korkaksın."
"Rahat bırakın beni. Strese hiç gelemem ben. Zor anlarda hemen pes etmemle bilinirim zaten."
"Holden öyle geliyordur sana."
"Efendim?"
"Yok, bir şey demedim."
Ağzımdan kaçan iç sesimi başımı sallayarak gizledim.
Eğer aşk bir oyunsa.
Kuroya-kun kesinlikle... Kendisinin geride olduğunu, sürekli kaybettiğini düşünüyor olmalıydı.
İpleri elinde tutan bendim, o ise sadece peşimden sürüklenen taraftı.
Taşları birer birer ters yüz ediliyordu ve tüm tahta rakibinin rengiyle kaplanıyordu.
Muhtemelen böyle hissediyordu.
Ama—
"Hey Kuroya-kun. Reversi'de kazanmanın altın kuralını biliyor musun?"
"Altın kural mı? Bir sürü kural var."
"En temel olanını söylesene."
"...Köşeleri kapmak iyidir, bir de 'duvar' örmemek gerekir."
Kuroya-kun devam etti:
"Oyunun başlarında rakibin daha çok taş almasına izin vermek iyidir, falan filan."
Duymak istediğim cevabı alınca hafifçe gülümsedim.
Kendimi tutamamıştım.
"...Evet, aynen öyle."
"Ne oldu şimdi durup dururken?"
"Hiiç, öylesine."
Oyunun başında rakibin daha çok taş almasına izin vermek.
Bu, Reversi'nin en temel taktiğidir.
Bu oyunda hamle yapacak ne kadar çok alanın kalırsa o kadar avantajlısındır. Bu yüzden rakibin hareket alanını daraltmak için oyunun başında çok fazla taş çevirmeyip, onun daha çok alan kaplamasına izin vermek gerekir.
Yani tam tersine.
Başlarda çok fazla taş toplarsan, oyunun sonunda kaybedersin.
Belki de bu kural... Aşk denilen oyun için de geçerliydi.
"Hımm..."
Zor bir hamle sırası gelince Kuroya-kun ciddi bir ifadeyle düşünmeye koyuldu. Onun bu odaklanmış yüzüne bakarken içimdeki muzurluk hissi yeniden kabardı.
"Kuroya-kun."
"Efendim?"
"Seni çok seviyorum."
"Öhh... N-ne alaka şimdi durup dururken?"
"Hımm? Kafanı karıştırma taktiği diyelim."
"...Bu hile ama."
"Hafifçe güler Kuroya-kun, kıpkırmızı oldun. Beklenmedik hamlelere karşı çok zayıfsın."
"...Bir dahaki sefere kulaklıkla geleceğim."
"Öyle mi? Ben de görsellikle saldırırım o zaman."
"............Göz bandı da takarım."
"Ahaha. O zaman hiç oynayamazsın ki."
Eğlenceli ve her zamanki gibi tatlı bir atışma içindeydik.
Her zamanki gibi... İpler benim elimdeymiş gibi bir his. Eskiden de böyleydi ama sevgili olduktan sonra bu hiyerarşi iyice belirginleşmişti.
Ama... Bu üstünlüğüm muhtemelen çok uzun sürmeyecekti.
Biliyordum.
Çok iyi biliyordum hem de.
Eninde sonunda... Kuroya-kun'a yenilecektim.
"............"
Onun yüzüne bakarken içimden mırıldandım.
Özür dilerim Kuroya-kun.
Senin bana itiraf etmeni bekleyemediğim için.
Üstelik kendim de doğrudan itiraf edecek cesareti bulamayıp 'Şimdilik deneme amaçlı sevgili olalım mı?' diyerek tepeden bakan bir teklif sunduğum için.
Sana tsundere diyorum ama ben de hiç dürüst davranamıyorum. Sevgimi açıkça göstermekten utandığım için hep senpai rolü arkasına saklanıp seninle uğraşıyorum.
Ama lütfen şimdilik bana katlan.
Çünkü bu... Muhtemelen çok uzun sürmeyecek.
Yakında sana tamamen teslim olacağım.
Seni o kadar çok seveceğim ki, şimdiki gibi abla rolü yapamayacak hale geleceğim.
Reversi ile anlatmak gerekirse; şu an oyunun başında sadece benim beyaz taşlarımın dizili olması gibi bir durum bu.
Dışarıdan bakınca ben avantajlı görünüyorum.
Ama bu oyun... Başlarda rakibine daha çok alan bırakanın kazanacağı şekilde tasarlanmıştır.
Bu yüzden eninde sonunda kaybeden ben olacağım.
Sonunda tüm taşlarım ters yüz edilecek.
Tüm kalbim senin rengine boyanacak, tamamen seninle kaplanacak.
Dürüst olmak gerekirse... Zaten kaybetmek istiyorum.
Beni bir an önce kendine tamamen bağla istiyorum.
Tüm kalbimi sadece senin renginle doldur istiyorum.
Yine de... Şu anki bu tatlı oyunumuzun tadı da bir başka.
O yüzden... Kuroya-kun.
Şimdilik biraz daha abla rolü yapıp seninle uğraşmama izin verirsin değil mi?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.