Beklenmedik Misafir ve İki Kişilik Yolculuk

Dar sokaktan ana caddeye çıkmadan hemen önceki kavşakta Shiramori-senpai duruyordu.

Fren yapıp bisikletten indim.

"Günaydın, Kuroya-kun."

"Günaydın... Hayırdır, burada ne yapıyorsunuz?"

"Seni bekliyordum."

"Beni mi...? Yine ne planlıyorsunuz?"

"Yoo, bir şey planladığım falan yok. Aşk olsun... Sen beni ne sanıyorsun?"

Shiramori-senpai gücenmiş gibi görünüyordu.

Ama ne yapayım? Çıkmaya başladığımızdan beri, şakalarının seviyesi ve sıklığı gitgide artıyor gibi hissediyorum...

Bundan şikayetçi olduğumdan değil ama... Dürüst olmak gerekirse kalbim buna dayanmıyor.

"...Birlikte mi okula gideceğiz? Okula beraber gitmek bence çok dikkat çeker."

Birlikte okuldan dönmek yakın arkadaşlar arasında bile olan bir şey ama beraber okula gitmek artık iyice şüphe uyandırırdı.

"Bip! Yanlış cevap. Yaa, beraber okula gitmek cidden sakat olurdu. Resmen 'Biz sevgiliyiz' diye reklam yapmak gibi bir şey."

"...O zaman neden buradasınız?"

"Hadi."

Diyerek bana elini uzattı.

"Ha? N-ne istiyorsunuz? Para mı?"

"Saçmalama, ne parası olacak? Ne parasıymış bu?"

"Bugüne kadar benimle çıktığınızın ücreti... Yani bir nevi ilişki masrafları faturası falan sandım..."

"İlişki masrafı o anlama gelmiyor bir kere."

Pek de komik olmayan şakama sakince laf yetiştirdikten sonra devam etti:

"Kitap, kitap!"

"Geçen gün söz vermiştin ya? Hani anime filminin orijinal romanını ödünç verecektin."

"...Ah!"

Kitapçıya gittiğimiz zamanı kastediyordu.

O zaman 'Yarın getiririm' demiştim, değil mi? Kahretsin. Söz verdikten sonra o kadar çok şey yaşandı ki tamamen aklımdan çıkmış.

"Getirdin mi?"

"...Özür dilerim. Tamamen unutmuşum."

"Öyle mi... Neyse, yapacak bir şey yok. Aslında ben de bu sabaha kadar tamamen unutmuştum."

"Yarın mutlaka getireceğim."

"Hmm, ama ben bugün okumak istiyordum ya."

"...O zaman ne yapalım?"

Derse geç kalmayı göze alıp eve gidip alıp geleyim mi? Binbir emekle kazandığım devamsızlık yapmama ödülüm yanacaktı ama Shiramori-senpai’nin okumak istediği bir kitap için o ödülün zerre önemi yoktu. Tamam, geri döneceğim.

Kararımı verip bisiklete bineceğim sırada—

"Hey Kuroya-kun. Bugün okul biraz erken bitiyor, değil mi?" dedi Shiramori-senpai.

"E... Ah, evet. Sanırım öğretmenlerin bir toplantısı mı ne vardı."

"O zaman şey—Kuroya-kun, sizin eve gelebilir miyim?"

Bu ani teklif karşısında şaşkınlıktan donakaldım.

"B-bizim eve mi?"

"Evet, olmaz mı? Kitabı mutlaka bugün okumak istiyorum da."

"...Yani, bana uyar."

"Gerçekten mi! Yaşasın! O zaman bugün kulüp çalışması yok! Okul çıkışı bisiklet parkında buluşalım!"

Neşeyle ilan ettikten sonra senpai tek başına koşarak uzaklaştı.

Arkasından öylece bakakaldım.

Senpai mi? Bizim eve mi geliyor?

Bu ne biçim bir ani gelişme böyle. Ha? Bir dakika. Bir kızın erkek arkadaşının evine gitmesi oldukça önemli bir olay değil mi? Bu kadar basitçe kararlaştırılan bir şey miydi bu?

"...Hayır, sakin ol."

Eve geliyor dediysem, ailemle yaşadığım ev sonuçta. Tek başıma yaşamıyorum. Bugün muhtemelen annem evdedir... Yani, nasıl desem, pek öyle mühim bir şey yaşanmaz. Zaten amacı kitap olduğu için eve girip girmeyeceği bile belli değil.

Dahası.

Senpai de... ne kadar dalgın.

Kitap meselesini sabah hatırladıysa, pusu kuracağına bir mesaj atsaydı ya.

Ah, yoksa tam okula varmak üzereyken mi aklına geldi?

Zaman ilerledi ve okul çıkışı geldi—

"Hafifçe güler Vay canına, Kuroya-kun’un evine gitmeyeli ne kadar uzun zaman oldu."

Bisiklet parkına gelen Shiramori-senpai, neşeli bir sesle böyle dedi.

Aslında bizim eve gelmesi ilk kez olmuyordu.

Geçen yılki Kültür Festivali’nde sergilenecek şeyler için hazırlık yapmak üzere bizim evde birlikte çalışmıştık. Gerçi sergi dediysem de sadece iki kişilik bir kulübün işiydi. Pek de büyük bir şey yapmamıştık. "Kulüp dergisi" adı altında, ikimizin sevdiği kitapları kafamıza göre tanıttığımız bir inceleme kitabı hazırlamıştık sadece.

"Öyle abartılacak bir şey yok. Bildiğiniz sıradan bir müstakil ev."

"Olsun, ben seviyorum sizin evi. Annen de harika bir insandı."

"Sadece çok dırdırcıdır o kadar."

"...Öyle nazik ve neşeli bir anneye sahip olman ne kadar imrenilecek bir şey."

Shiramori-senpai, yüzüne bir anlık bir gölge düşüp bakışlarına hüzünlü bir gülümseme yerleşerek kendi kendine mırıldandı. Verecek cevap bulamadım.

Daha önce birazcık bahsettiği geçmişi ve ailesi... Bunlar zihninden geçince içim sızladı.

"...Ah, pardon pardon. Havayı bir anda ağırlaştırdım."

Hafifçe elini salladıktan sonra devam etti:

"Tamam, hadi gidelim mi?"

Her zamanki gülümsemesine dönerek atmosferi dağıtırcasına konuştu. "Peki" diyerek başımla onayladım ve birlikte okul kapısından çıktık.

Daha önceki o okul çıkışı randevumuzdaki gibi senpai yürüyor, ben de bisikleti elimle itiyordum.

"Hey Kuroya-kun... Bugün nihayet o şeyi yapalım mı?"

Birkaç dakika yürüdükten sonra, gelip geçenin az olduğu bir sokağa geldiğimizde Shiramori-senpai bana biraz daha sokularak sordu.

"O şey derken?"

"Gençlik etkinliklerinin sembolü; bisiklete iki kişi binmek."

"...Trafik kurallarına aykırı yalnız. Bu aralar bu konularda çok sıkılar."

"Aman ne olacak sanki. Burada kimsecikler yok zaten, kalabalık bir yola gelince inerim. Hadi ama, azıcık sadece."

"...Peki o zaman."

Bu kadar ısrar edilince reddedecek kadar kurallara bağlı biri değildim.

Ben durup bisiklete binince, senpai de hemen arkadaki bagaj kısmına ilişti.

Bisiklet, her zamankinden biraz daha derine çöktü.

"Tehlikeli, o yüzden sıkı tutunun. Ben hiç iki kişi binmedim daha önce."

"Aaa? Sıkıca tutunabilir miyim gerçekten?"

"...Omuzlarımdan falan makul bir güçle tutunun işte."

"Hafifçe güler Tamamdır."

Neşeyle cevap verdikten sonra iki omzumu birden kavradı. Sırf bu temas bile kalbimin küt küt atmasına yetti. Karşı cinse karşı bu kadar savunmasız olduğum için kendimden nefret ettim.

Bacaklarıma güç verip pedallara asıldım.

Eğer kalkışta bocalarsam ortamın tüm havası söner diye düşünüp iyice yüklendim. Bunun sayesinde miydi bilmem, bisiklet beklediğimden çok daha pürüzsüz bir şekilde yol almaya başladı.

"Vay, harika, gidiyoruz!"

"Gidecek herhalde."

"İyi misin? Çok ağır değilimdir umarım?"

"Sorun yok. Tahmin ettiğim kadarsınız."

"...İnsan böyle durumlarda 'Tahmin ettiğimden daha hafifsiniz' demez mi?"

"Yani, şey."

Çünkü cidden "tahmin ettiğim kadardı". Hafif olmasına hafifti ama şaşırtacak kadar da değil. Tam beklediğim ağırlık hissi yani.

Shiramori-senpai’nin fiziği yerindeydi ama bir deri bir kemik de değildi. Beli incecikti ama olması gereken yerler de dolgundu... Şey, neyse.

"Ah ah, Kuroya-kun sende hiç nezaket yok. Son zamanlarda kilomun biraz artmasını kafama takıyordum zaten."

"...Sizin bir şeyi kafanıza takmanıza gerek yok ki. Gayet zayıfsınız."

"Hiç de bile. Yumi ya da Rino ile kıyaslayınca bayağı kilolu kalıyorum."

Yumi. Rino.

Güzellik Dörtlüsü'nün geri kalan iki isminin adıydı bunlar.

"Geleneksel Siyah Uzun Saçlı" — Kamishiro Yumi.

"İkiz Kuyruk Loli" — Sakon Rino.

... "Ev Hanımı" olsun, "Siyahi Gal" olsun, genç kızların onurunu hiçe sayan berbat lakaplar olduğunu düşünüyorum. Muhtemelen günahı boynuna, iflah olmaz bir asosyal takmıştır bu isimleri.

Her neyse, "Siyah Saçlı" ve "Loli" olanların ikisi de oldukça ince yapılıydı. O ikisiyle kıyaslandığında, Shiramori-senpai kesinlikle daha etli butlu kalıyordu.

"Üstelik,"

İç çekerek devam etti.

"Kuroya-kun, sen de epey zayıfsın. Birlikte yürürken ben şişman görünecekmişim gibi geliyor."

Böyle cevap vermesi zor yorumlar yapınca...

"...Kusura bakmayın, çirozun tekiyim işte."

"Öyle bir şey demedim ki. Sadece... Düzgün besleniyor musun diye endişeleniyordum."

Demek benim için endişelenmişti. Bu durum, dalga geçilmesinden daha karmaşık hissettiriyordu.

Yine de kendimce geçen seneden beri ufak ufak antrenman yapmaya başlamıştım aslında.

"Ama biliyor musun..."

Arkamdan gelen ses, bir anlığına davetkar bir tınıya büründü ve hemen ardından—

Sıkıca.

Omuzlarımda olması gereken elleri, belime dolandı.

Aynı anda vücudunun üst kısmı sırtıma tamamen yapıştı.

Bayağı bir kuvvetle, boylu boyunca—

"Bi-bir dakika, ne..."

"Kuroya-kun, narin görünüyorsun ama sırtın beklediğimden genişmiş."

"Se-senpai..."

"Tam bir erkek sırtı gibi."

Bana sarıldığı için sesi çok yakınımdan geliyordu. Kulağıma fısıldanan sözler ve sırtımda hissettiğim temas, tarif edilemez bir heyecan dalgası yaratıyordu.

İkimiz de ceket giydiğimiz için hisler neredeyse yok denecek kadar azdı; ama "neredeyse yok" demek, "birazcık var" demekti. En azından arkamdaki o iki şişkinliğin varlığını bir şekilde sırtımda hissedebiliyordum ve—

"...Tehlikeli oluyor, lütfen bırakın."

Kalbimi sakinleştirmeye çalışarak söyledim bunu. Tehlikeli derken yalan söylemiyordum. Denge sorun değildi ama... Böyle devam ederse ne zaman aklımı kaçırırım bilemiyordum.

"Eee, neden? Hoşuna gitmedi mi?"

"...Pek değil."

"Füfü. Hiç dürüst değilsin."

Sesindeki bariz üstünlük hissiyle birlikte Shiramori-senpai yavaşça vücudunu geri çekti.

"Kuroya-kun, sen şeysin değil mi? Tsundere gibisin."

"Höh... Be-benim neresi tsundereymiş?"

"Eee, bariz tsunderesin işte. Sevinsen bile sevindim demiyorsun, bir türlü dürüst olmuyorsun."

Bu... Bu bir hakaretti.

Karşındakinden tsundere damgası yemek... Nedense acayip onur kırıcıydı.

İçten içe şoka girmemi görmezden gelen Shiramori-senpai devam etti:

"Sen tsunderesen, ben neyim acaba? Kendim diyorum diye değil ama pek tsundere olduğumu sanmıyorum."

"...Shiramori-senpai siz—"

Birden aklıma geliverdi ve söyledim.

Muhtemelen bisiklette arkamda olduğu ve yüzünü göremediğim için bu kadar rahattım.

Böyle bir cümleyi yüz yüze bakarken asla kuramazdım.

"—Kan-dere değil misiniz?"

"Kan-dere mi? O da ne?"

"...Kolayca (Kantan ni) vıcık vıcık (dere dere) olduğunuz için, Kan-dere."

"Eee, o da ne be?"

Shiramori-senpai memnuniyetsiz bir ses çıkardı.

Bisiklete iki kişi binmemiz sadece ıssız yollardan geçerken, yani yaklaşık beş dakika kadar sürdü.

Sadece beş dakikaydı ama sanki çok daha yoğun bir zaman dilimiymiş gibi gelmişti. Nasıl desem... Gençlik enerjisi o kadar yoğundu ki, beş dakikadan fazla sürse herhalde arınıp göğe yükselirdim. Evet, süre tam kıvamındaydı.

Sonrasında yan yana yürüdük ve nihayet benim evime vardık.

Yerleşim alanında bulunan, son derece sıradan, iki katlı müstakil bir ev.

"...Bir çay falan içer misiniz?"

"Olur mu? O zaman bir bardağını içerim."

Sadece kitabı verip göndermek istemediğim için öylesine bir teklifte bulunmuştum, senpai ise mutlu bir şekilde başıyla onayladı.

"...Ha? Allah Allah?"

Kapıyı açmaya çalıştım ama kapı kolu dönmedi.

"Kapı kilitli..."

Kimse yok mu? Hemen akıllı telefonumu çıkarıp anneme Line'dan mesaj attım. Anında "Tam da şimdi alışverişe çıktım" diye cevap geldi.

"Annem dışarıdaymış."

"Öyle mi? Ee... O zaman ne yapalım?"

"Yani, anahtarım var, eve girebiliriz ama."

Çantamdan anahtarı çıkarıp kapıyı açtım.

"Buyurun o zaman."

"Efendim?"

Kapıyı açıp içeri girmesini işaret edince Shiramori-senpai şaşkın bir ifade takındı.

Gözleri fal taşı gibi açılmış, hafifçe kızarmış ve afallamış bir yüz hali.

Ha? A-ama?

Yoksa... Yanlış mı yaptım!?

Çay içme mevzusuna tamam demiştik ama ebeveynler evde yoksa işler değişiyor muydu!?

Doğru ya. Şu anki durum aynen şuydu: Bir çocuk, ailesinin olmadığı eve sevgilisini atıyordu!

"Hayır! Ş-şey, öyle değil... Az önceki muhabbetten dolayı ağzımdan kaçıverdi sadece... Yani, o yüzden— ke-kesinlikle tuhaf bir şey yapmayacağım!"

Telaşla kendimi savunmaya çalışsam da her şeyi berbat etmiştim.

Korkunç. Ters tepmenin de ötesiydi bu. "Tuhaf bir şey yapmayacağım" diye bas bas bağırarak, tuhaf şeyler düşündüğümü resmen itiraf etmiştim.

Aşk otelinin kapısında tartışan adamlara dönmüştüm resmen! "Sadece dinleneceğiz!" falan diyen tipler gibi.

"Püff. Ahaha!"

Benim bu aşırı panik halim komik gelmiş olmalı ki, senpai bütün havasını boşaltırcasına güldü.

Ardından;

"Füfü. Madem öyle, madem kesinlikle tuhaf bir şey yapmayacaksın, o zaman içeri gireyim bari," diyerek her zamanki özgüvenli haline döndü ve neşeyle devam etti.

Senpai'yi ikinci kattaki odama çıkardıktan sonra, içecek hazırlamak için aşağı indim.

Kahve makinesine kapsülleri yerleştirip iki tane kafeinsiz sütlü kahve hazırladım. Senpai "ne olsa fark etmez" demişti ama birlikte vakit geçirirken sade kahveden hoşlanmadığını öğrenmiştim. O halde... Evdeki kapsüller arasında doğru tercih kesinlikle buydu.

Odaya dönüp yatağın önüne oturmuş olan senpai'ye kupayı uzattım.

"Buyurun."

"Teşekkürler."

Kupayı alıp bir yudum içtikten sonra odaya göz gezdirdi.

"Her zamanki gibi derli topluymuş odan, Kuroya-kun."

"Sadece eşya az, o kadar."

Oldukça büyük bir kitaplık dışında pek bir özelliği olmayan bir odaydı. Kitaplıkta dizili olanlar benim "As Takım" dediğim kitaplardı. "Yedek Takım" olanlar ise karton kutulara konup dolaba kaldırılmıştı ve düzenli olarak yer değiştirirlerdi.

Başkasının kitaplarını böyle küstahça sınıflandırmak biraz mahcup hissettirse de, kitaplık alanı sınırlı olduğu için elden bir şey gelmiyordu.

"İşte bu. Bahsettiğim kitap."

Kitaplıktan çekip çıkardığım ve sözleştiğimiz kitabı ona uzattım.

"Teşekkürler."

Kitabı aldıktan sonra senpai hafifçe gülümsedi.

"Füfü. Kitaplıkta olduğuna göre, senin için 'As Takım'dan biriymiş demek ki."

"...Yani."

Benim şu as ve yedek takım sistemimi, daha önce bize oynamaya geldiğinde öğrenmişti. O zaman da "Ahaha, ben de benzer bir şey yapıyorum," diyerek eğlenmişti.

Hımm. Tüh ya.

Kitabı tamamen önyargısız bir şekilde okumak istediğini söylemişti ama kitaplıktan çıkardığımı görünce ona ön bilgi vermiş oldum.

Neyse... Tam tersi olmadığına şükretmeli.

Eğer gidip de dolabın dibinden bir şeyler arasaydım, yani ona bunların benim için ikinci sınıf kitaplar olduğunu önceden belli etseydim, ortamın havası kesin buz gibi olurdu.

"Okumak için sabırsızlanıyorum... Hey, Kuroya-kun. Daha ne kadar ayakta dikileceksin?"

"Şey... Hiç."

"Otursana şuraya."

Senpai, yanındaki boşluğa pıt pıt diye vurarak beni çağırdı.

"Affedersiniz..."

"Affedersiniz mi? Kendi odan değil mi burası?"

Aramızda bir kişilik mesafe bırakarak oturduğumda bana şaşkın bir bakış fırlattı.

Kendi odam. Doğru, öyleydi.

Ama şu an... Deplasmanda gibi hissediyordum.

Shiramori Senpai benim odamda... Bu gerçeği zihnim ve kalbim hâlâ tam olarak kavrayabilmiş değil.

Geçen yıl geldiğinde de elim ayağım birbirine dolanmış, her hareketine aşırı tepki vermiştim ama bugün durum ondan da beter. Çünkü... Geçen yıla göre her şey çok farklı.

Deneme amaçlı da olsa sevgili olmuştuk ve şu an evde ikimizden başka kimse yoktu.

Kaygılanmamak elde mi?

Uu, aa, sakinleş. Bir şey olmayacak, hiçbir şey olmayacak. Bizim için bu tarz olaylar henüz çok erken. Hem annemin ne zaman döneceği belli değilken böyle işlere kalkışacak halim yok ya. Ama yine de... Belki birazcık. El ele tutuşmanın bir sonraki adımı falan olursa, belki de...

Diye kendi kendime kurarken, hiç beklemediğim bir saldırıya uğradım.

"Hoop!"

"Uhyah!"

Düşüncelere daldığım sırada yan boşluğuma ani bir gıdıklama saldırısı geldi.

Ne ara arkama geçtiğini anlamadığım Shiramori Senpai, iki eliyle yan boşluklarımı yakalamış, parmaklarını hınzırca oynatıyordu.

"Ahaha! Uhyah mı dedin sen az önce?"

"N-ne yapıyorsunuz?"

"Yaa, sessizliğe dayanamadım birden, boş bulunup yapıverdim işte."

"Boş bulunmakla falan olacak iş değil bu."

Hafifçe güler "Kuroya-kun, bayağı hassasmışsın meğer. Gıdı gıdı!"

"Hıgu... H-hayır... Y-yapmayın diyorum size!"

Can havliyle direnip kaçmaya çalışsam da Senpai, yüzünde muzip bir gülümsemeyle ellerini çekmeye hiç niyetli görünmüyordu. Parmakları yan boşluklarımda dans etmeye devam ediyordu.

Ben ise... Ne yapacağımı şaşırmış durumdayım.

Hem gıdıklanıyorum hem utanıyorum... Ama bu şakalaşma hali bir yandan da hiç fena değilmiş gibi geliyor. Yine de yüzüm inanılmaz derecede ısınıyor... Ah, her şey birbirine girdi!

"Hadi ama, eğleniyoruz işte."

"Ş-şey... Bak, gerçekten kızacağım artık!"

Ellerimle Senpai'nin ellerini bastırıp ona ters ters baktım. Ama muhtemelen gözlerim dolduğu için pek de ikna edici olmamıştım.

"Ahaha. Özür dilerim, Kuroya-kun karşı koymayınca ben de biraz abarttım."

"Benimle dalga geçiyorsunuz... Vakti gelince ben de karşılığını veririm, haberiniz olsun."

Lafın gelişi öylece söyleyiverince;

"He... Öyle mi?"

Shiramori Senpai imalı bir gülüşle olduğu yerde doğrulup ayağa kalktı.

Ardından ellerini arkasında birleştirip hafifçe öne doğru eğildi.

"Madem öyle... Buyur."

"Efendim?"

"Karşılık verebilirsin diyorum. Böyle olması haksızlık değil mi?"

Bu da ne?

O-olamaz... Demin yaptığını ona geri mi yapmamı istiyordu yani!?

Onun yan boşluklarını gıdıklamamı mı söylüyordu!?

"Lütfen, çekinme."

Hafifçe kızaran yüzüyle utandığı belli olsa da, Shiramori Senpai resmen beni kışkırtan, sadistçe bir gülümsemeyle konuşmaya devam ediyordu.

Elleri arkasında, tamamen savunmasız bir pozisyondaydı.

Yan boşluklarını hedef almamı kolaylaştırıyordu belki ama... Bu eğilme pozisyonu yüzünden dolgun göğüsleri iyice belirginleşmişti. Tişörtünü yukarı iten o iki kavis... Artık nereye bakacağımı bilemediğim için sadece başımı öne eğebildim. Heyecandan ağzımın içinin kuruduğunu hissediyordum.

Neler oluyordu böyle?

Ne yapmalıyım? Doğru olan ne?

Şu an ona dokunmamda bir sakınca yok muydu?

Ben, Shiramori Senpai'nin yan boşluklarına...

"Ne oldu Kuroya-kun? Dokunabilirsin, sorun değil."

"Şey... Yok, yani..."

Alt tarafı yan boşluklarına dokunacaktım. Belki başkaları için sevgili bile olmadıkları karşı cinsten arkadaşlarıyla rahatça yaptıkları bir şeydi bu. Ama... Benim gibi bir ezik için imkansızdı. Bir kızın vücuduna öyle pat diye dokunamazdım.

Hele ki o kişi Shiramori Senpai ise...

"Sanırım yapamayacaksın. Haklısın, Kuroya-kun çok utangaçtır sonuçta. Çok sevdiği senpai'sinin karnına dokunmaya hayatta cesaret edemez ki."

Höh!

Lanet olsun...!

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.