Yarım Kalan Melodiler ve Maskeler

Sonrasında da orayı burayı gezip tren istasyonunun tadını çıkardık ve saat öğleden sonra dördü çoktan geçti.

Sonunda rotamızı karaoke salonuna çevirdik.

— Dönüş vaktini hesaba katarsak, ancak bir saat kadar kalabiliriz herhalde, değil mi?

— Evet. Ama ne önemi var ki? Bir saat yeter de artar bile.

Birlikte yürüyen merdivenlerden inerken Shiramori-senpai söze girdi:

— Dürüst olmam gerekirse, ben karaokeyi pek sevmem aslında.

Bu sarsıcı bir itiraftı.

— C-Ciddi misiniz...?

— Kalabalık bir grupla gidip başkalarının şarkı söylemesini dinlemekten rahatsız olmam ama iş kendim söylemeye gelince... Pek bana göre değil. Sen ne dersin Kuroya-kun?

— Ben de pek bayılmam. Zaten dışarıdan bakınca da sevmeyecek bir tip gibi duruyorum, değil mi?

— Ahaha. İkimiz de pek beceremiyorsak, gitmekten vaz mı geçsek acaba?

— ...O zaman bugün buraya ne yapmaya geldik biz?

Olayın en başında, Ukyo-senpai ile karaokeye gitmemin haksızlık olduğunu, bu yüzden benimle de gitmek istediğini söylemişti diye hatırlıyorum ama...

Sorum karşısında Shiramori-senpai, yürüyen merdivenden indiğimiz o anda durdu ve:

— Sence ne yapmaya geldik? diyerek soruma soruyla karşılık verdi.

Başını hafifçe yana eğmiş, içten gelen keyifli bir gülümseme kondurmuştu yüzüne.

— Ne yapmaya derken...

— Evet, doğru bildin. Biz randevuya çıktık.

— ...Ben henüz bir şey demedim ama.

— Yüzünde yazıyor ya. 'En sevdiğim senpai'mle randevuda olduğum için çok mutluyum' diye bağırıyor resmen.

— ...Madem öyle okudunuz, sizin için cevap bu olsun o zaman Shiramori-senpai.

— Ahaha. İnkar etmeyecek misin?

— Okuyucunun yorumuna laf etmem ben.

Tek yapabildiğim, cool görünmeye çalışarak durumu geçiştirmekti.

İnkar etmek mi? Yalandan bile olsa bunu yapamazdım.

Çünkü iç dünyamı utandıracak kadar isabetli bir şekilde tahmin etmişti.

— Ee... Ne yapıyoruz şimdi?

— Hmm. Dönüş trenine kadar daha vaktimiz var, o yüzden yine de bir karaokeye gitmek mantıklı olabilir. Şarkı söylemesek bile yayılıp dinleniriz, aldığımız kıyafetleri falan kontrol ederiz.

Böylece, sonunda kendimizi karaoke yolunda bulduk.

Şarkı söylemeyecek olmamız beni rahatlatmıştı. Dün gece banyoda ailemi kızdıracak kadar tek başıma şarkı antrenmanı yapmıştım; bu emeğimin meyvelerini sergileyemeyecek olmak biraz üzücü olsa da rahatlama hissi çok daha ağır basıyordu.

Tam tren istasyonundan dışarı çıkacakken...

— Yoksa Kuroya-kun, dün gece gizli gizli karaoke antrenmanı falan mı yap—

Shiramori-senpai, her zamanki gibi bir medyum edasıyla hareketlerimi okuyup benimle dalga geçmeye başladı ama cümlesi yarıda kesildi.

Sadece sözleri değil, adımları da durmuştu.

— Efendim...? N-Ne oldu?

Ben de durup ona seslendim ama cevap alamadım.

Shiramori-senpai’nin bakışları istasyon binasının çıkışına kilitlenmişti.

Dışarı açılan kapıların yakınındaki dinlenme bankları yan yana diziliydi ve o köşede genç bir kız tek başına oturuyordu.

Omuz hizasında kesilmiş saçları ve henüz çocuksu hatlarını koruyan bir yüzü vardı. Ortaokul çağlarında olmalıydı. Minyon bir fiziği olmasına rağmen üzerine moda olan o geniş kesim gömleklerden giydiği için ortaya biraz dengesiz bir görüntü çıkmıştı.

Shiramori-senpai’nin gözleri doğrudan o kıza dikilmişti.

Bakışlarında tereddüt ve çatışma okunuyordu.

Sanki ne yapması gerektiği konusunda kararsız kalmış, bocalıyormuş gibi...

— ...Ah.

İşte o an, kız bizi fark etti.

Yüzünde hafif bir huzursuzluk belirdi, ardından yavaşça banktan kalkıp bize doğru yürümeye başladı.

— Uzun zaman oldu, Kasumi-san.

Mesafeli bir selam verip hafifçe başını eğdi.

Senpai ise...

— Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Kazumi-chan.

Yüzüne sosyal bir maske gibi yerleşen o gülümsemeyle karşılık verdi. Az önce gözlerinde bir anlığına beliren o tereddüt ve çatışma, sanki hiç var olmamış gibi yok olup gitmişti.

Sihirli bir değnek değmişçesine, tertemizdi.

— Sizinle burada karşılaşmak ne büyük tesadüf.

— Gerçekten öyle. Şaşırdım doğrusu.

— Kasumi-san da mı alışverişe geldi?

— Öyle sayılır. Okuldan bir arkadaşımla takılıyoruz.

— Anladım— Ha?

Genç kız donuk bir sesle konuşurken beni görünce bir an kaskatı kesildi.

Ben de ne tepki vereceğimi bilemedim, aramızda rahatsız edici bir sessizlik oluştu.

— Şey... Kasumi-san, bu kişi de kim...?

— Okuldan bir kouhai'm.

— ...Yani?

— Hmm, yani öyle bir ilişki işte.

Shiramori-senpai imalı bir tavırla devam etti:

— Arkadaştan öte, sevgiliden biraz geride... desek olur herhalde?

— ...Lütfen topu bana atmayın.

Böyle bir zamanda, bu kadar kritik bir sorunun ortasında kalmak hiç hoş değildi.

— Haa... Anlıyorum. Eh, normal tabii, Kasumi-san da artık lise son sınıf öğrencisi sonuçta.

Önce şaşırmış, sonra takdir eder gibi olmuş ama en sonunda sanki pek de umurunda değilmiş gibi bir ifadeye bürünmüştü.

— Kuroya-kun, bu kız Akagawa Kazumi-chan. Şu an ortaokul birinci sınıfa gidiyor. Kazumi-chan, bu da Kuroya Sokichi-kun. Benim kouhai'm, lise iki öğrencisi.

— A... M-Memnun oldum. Ben Kuroya.

Telaşla başımı eğdim. Benden küçük de olsa, ilk kez tanıştığım birine karşı tüm gücümle resmi bir dille selam vermek benim fıtratımda vardı.

Ortaokul bir, demek.

Yaşının küçük olduğunu tahmin etmiştim ama en alt sınıfta olacağını düşünmemiştim. Eğer ortaokul birse, yaşıtlarına göre oldukça hızlı gelişmiş olmalıydı.

Olgun bir havası vardı.

Ve...

Bir şekilde Shiramori-senpai’ye benziyordu.

— Tanıştığımıza memnun oldum, ben Akagawa.

Kazumi-san son derece sakin bir tavırla selam verse de,

— Kasumi-san'ın... şey...

Cümlesini tamamlayamadan duraksadı.

Tam o sırada;

— Akrabasıyız, desek daha doğru olur herhalde?

Shiramori-senpai, sanki can kurtaran simidi atar gibi ya da belki de daha fazla konuşmasını engellemek istercesine araya girdi.

— ...Öyle, akrabayız.

Kazumi-san acı acı gülümser gibi yaparak onayladı.

Tuhaf bir histi bu.

İkisinin konuşmasını izlemek beni nedense huzursuz ediyordu.

Araları kötü falan değildi, hatta oldukça dostane davranıyorlardı ama bir şeyler eğretiydi.

İkisinin arasındaki o boşlukta, tarif edilemez, kendine has bir mesafe ve gerginlik hâkimdi.

— Kazumi-chan, bugün yalnız mı geldin?

— Hayır... Annemle geldim.

— Ah— Tahmin etmiştim zaten.

— Şu an tuvalete gitti, onu bekliyorum.

Kazumi-san bir an duraksadıktan sonra ekledi:

— Neredeyse dönmek üzeredir, onunla görüşmek ister misiniz?

— Yok, kalsın.

Shiramori-senpai hiç duraksamadan cevap verdi.

— Zaten tam gidiyorduk. Tren saati yaklaştı, biraz acelemiz var.

— Efendim? diye şaşkınlıkla ona döndüm.

Shiramori-senpai gayet istifini bozmadan duruyordu.

Yüzünde en ufak bir kıpırtı olmadan yalan söylüyordu.

Dönüş vaktine daha çok vardı.

Üstelik bundan sonraki tek planımız, gidip gitmememizin hiçbir önem taşımadığı, tamamen vakit öldürmek için seçtiğimiz o karaoke randevusuydu.

— Nasıl olsa önümüzdeki ay görüşeceğiz, bugün kendimi zorlamama gerek yok. Selamımı iletirsin.

— ...Peki. Anladım.

Kazumi-san sessizce başını salladı.

— Hadi gidelim Kuroya-kun.

— Ha... Şey, tamam.

— Görüşürüz Kazumi-chan. Bay bay!

Neşeli bir sesle vedalaşan Shiramori-senpai, hızlı adımlarla yürümeye başladı.

Ben de Kazumi-san’a hafifçe selam verip apar topar peşine takıldım.

İstasyon binasından dışarı çıktık ve bir süre öylece yürüdük.

Shiramori-senpai ne karaokeye ne de tren peronlarına doğru gidiyordu; sadece dümdüz, arkasına bakmadan yürümeye devam ediyordu.

Sanki... bir şeyden kaçıyormuş gibiydi.

"Shiramori-senpai..."

Sessizliğe daha fazla dayanamayarak ağzımı açtım.

"Şey... İyi misiniz?"

Sessizlik

Aniden adımları bıçak gibi kesildi.

Yavaşça arkasına döndü.

"İyi değilmişim gibi mi göründüm acaba?"

Bana döndüğünde, zoraki bir şekilde acı acı gülümsedi.

"Hmm, yakalandım desene. Her şey çok ani gelişince biraz panikledim. Normalde... bu durumları biraz daha iyi idare edebilirdim ama."

Sessizlik

"Kusura bakma Kuroya-kun. Seni de garip bir yalanın içine sürükledim."

"Hayır, sorun o değil ama..."

İçimin derinliklerinden yükselen endişeye yenik düşerek devam ettim.

Belki de girmemem gereken bir alana adım atıyordum ama yine de sormadan edemedim.

"...O kız, yani Kazumi-san... Sizinle tam olarak nasıl bir bağı var?"

Sadece bir akraba olduklarına inanamıyordum.

İkisinin arasından çok daha derin bir bağın, ya da belki de aralarına girmiş çok daha derin bir uçurumun kokusunu alabiliyordum.

"Akraba olduğumuz... yalan değil. Bir bakıma öyle desek yanlış olmaz. Kan bağımız epey kuvvetli sayılır."

Shiramori-senpai böyle dedi.

Yüzünde silik ve her an kaybolacakmış gibi duran bir tebessüm vardı.

"Kazumi-chan... benim kız kardeşim."

Babalarımız farklı olsa da.

Bunu ekledi.

Doğal olmayan bir rahatlıkla, sanki sıradan bir şeyden bahsediyormuşçasına söyleyiverdi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.