Randevudan döndüğüm günün gecesi──
Bir telefon geldi.
Birazcık da olsa randevunun o hoş hatıralarına gömülmek istiyordum ama şikayet etmeye hakkım yoktu. Tamamen karşı tarafın iyi niyetiyle yapılan bir şeydi bu, o yüzden benim onun programına uymam en doğal olanıydı.
"Dikkatimi çeken sadece o iki noktaydı. Aslında çok küçük detaylar, benim kişisel olarak takıldığım bir seviyede kaldığı için düzeltip düzeltmemeyi Kuroya-kun, senin kararına bırakıyorum."
Kendi odamda dizüstü bilgisayarımın başında otururken, telefondaki sesle birlikte rahatlayarak derin bir nefes aldım.
Karşıdaki kişi── Umikawa Lake Sensei'ydi.
Birden fazla yayınevinde on yıla yakındır yazan kıdemli bir yazardı. Sadece roman değil, manga orijinalleri ve oyun senaryoları gibi pek çok farklı alanda elini attığı her işte başarı gösteren biriydi.
Benim için, tek profesyonel yazar tanıdığım diyebilirdim.
Ortaokul yıllarımda──
İnternette yayınladığım bir roman, bir yayınevinden teklif almış ve ben de profesyonel bir yazar olarak kitap çıkarmıştım.
Ancak o çıkış eserim── tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı.
Beni öve öve bitiremeyen editörüm bile, satış rakamları belli olduğu an ağız değiştirmiş ve beni tamamen görmezden gelmeye başlamıştı.
Bir ara kalemimi tamamen bırakmaya karar vermiştim ama bazı olaylar yaşanınca── geçen yılki kültür festivali sonlarına doğru tekrar roman yazmaya başlamıştım.
Bir kez daha profesyonel olmayı hedeflemiştim.
İşte o anlarda, denize düşen yılana sarılır misali Umikawa Sensei'ye sığınmıştım.
"O zaman üçüncü bölümün genel akışında bir sorun yok, değil mi?"
"Evet. Genel akış tamamen sorunsuz. Eğlenceliydi."
"Teşekkür ederim. Belirttiğiniz o iki noktayı ben de tekrar bir gözden geçirip devamını yazmaya koyulacağım."
Şu an Umikawa Sensei'ye romanımı düzelttiriyordum.
Tekrar kitap çıkarma isteğimi ona danıştığımda, bağlantısı olduğu bir editörlük departmanıyla beni tanıştırabileceğini söylemişti.
"Beni tatmin edecek kalitede bir eser yazabilirsen" şartıyla tabii.
O zamandan beri sürekli Umikawa Sensei'ye taslaklarımı gösteriyordum.
Önce olay örgüsünü sunmakla başladık; defalarca reddedilip çöpe atıldıktan sonra nihayet asıl metni yazma aşamasına gelebildim.
Olay örgüsü aşamasında, o reddedilme cehenneminde hikayeyi iyice pişirdiğimden olsa gerek, asıl metne geçtikten sonra düzeltmeler epey azaldı.
Birinci bölümü birkaç kez elden geçirdikten sonra, ikinci ve üçüncü bölümlerde neredeyse hiç değişiklik yapmadım.
Adım adım── taslağın tamamlanmasına yaklaşıyorum.
"Dördüncü bölüme zaten başlamıştım, bu ayın sonuna kadar size gönderebilirim sanırım."
Hevesle söylediğim bu söze karşılık,
"...O konu hakkında bir şey diyeceğim," dedi Umikawa Sensei, biraz zorlanıyormuş gibi bir ses tonuyla.
"Devamını artık bana göndermene gerek yok."
"...Efendim?"
"Artık bırakma vaktinin geldiğini düşünüyorum. Senin romanını böyle kontrol etmenin, sana ders vermenin, yani bu editörcülük oyununun..."
"............"
"Bugünlerde yine biraz yoğunlaşmaya başladım. Zaman ayırmak iyice zorlaştı. Kontrol ve ders işini baştan savma yapmaktansa hiç yapmamak daha iyi, o yüzden burada kestirip atalım diyorum."
"...Anlıyorum, demek öyle."
Ağzımdan sadece ruhsuz bir cevap çıkabilmişti.
Dürüst olmak gerekirse, beklediğimden çok daha büyük bir şok yaşıyordum.
Tam hedefe doğru adım adım tırmanırken, birdenbire altımdaki merdivenin çekilmesi gibi bir boşluk hissi vardı içimde.
Ama── bir öfke duymuyordum.
Aksine, bunun olması gereken şey olduğunu bile düşünüyordum.
Şimdiye kadar olanlar zaten normal değildi.
Benim için anormal derecede avantajlı bir durumdu.
Kendisi "Bu bir hayır işi değil. Bana bir getirisi olduğu için yapıyorum" diyerek durumu biraz sertçe ifade etse de, aslında bunun hayır işinden başka bir açıklaması yoktu.
Tek kuruş kazanmadığı halde benim gibi çömez bir yazarla uğraşmıştı. Olay örgüsü aşamasından başlayarak defalarca kontrol ve rehberlik yapmıştı.
Karşı tarafın kendi şartları yüzünden bu işi aniden bitirmesine karşılık şikayet etmeye ne hakkım ne de haddim vardı.
Minnetten başka söylemem gereken bir söz yoktu.
"...Anladım. Şimdiye kadar her şey için gerçekten çok teşekkür ederim."
"Hahaha. Önemli değil ya. O kadar resmiyet takınma."
"Zor olabilir ama... Bundan sonrasını bir şekilde tek başıma halletmeye çalışacağım. Eser bittiğinde bir yerlerdeki yeni yazar ödüllerine başvurur, her şeye sıfırdan başlıyormuş gibi──"
"...Ha? Tek başına mı? Yeni yazar ödülü mü?"
Umikawa Sensei şaşkınlıkla bağırdı.
Kısa bir süre düşüncelere daldığı Sessizlikten sonra,
"Ah, pardon pardon, kendimi biraz yanlış ifade ettim galiba," diyerek aceleyle ekledi.
"Yoksa sen... Senin üzerine bir çizgi çektiğimi mi sandın? Taslak kontrolünü yarım bırakıp editörlüğü tanıtma sözümün de üstüne yattığımı falan mı?"
"Ee... Şey, yani evet."
"Ahaha. O kadar sorumsuzluk yapmam. Bırakalım dediğim şey, benim şu editörcülük oyunumdu."
Umikawa Sensei devam etti:
"Bundan sonrasını benimle değil── doğrudan bu işin asıl profesyoneli olan gerçek bir editörle birlikte yürütmelisin."
"Asıl profesyonel... Yani bu demek oluyor ki..."
"Seni tanıtacağım o editörlük departmanına. Kendi ismimle, kendi bağlantılarımla seni tavsiye edeceğim."
Umikawa Sensei böyle dedi.
Ben ise nutkum tutulmuş bir halde kalakaldım.
"Ne o, sevinmedin mi yoksa?"
"...Ş-şey, çok sevindim ama çok ani oldu... Çünkü... Beni ancak siz ikna olana kadar iyi bir taslak çıkardığımda tanıştıracağınızı söylemiştiniz..."
"Niyetim oydu ama artık her satırı seninle kontrol etmemin bir anlamı kalmadığını fark ettim. Olay örgüsünü ve birinci bölümü epey düzelttik ama son zamanlarda neredeyse hiç dokunmuyorum, değil mi?"
Bu... Doğruydu.
İkinci ve üçüncü bölümlerde büyük düzeltmeler olmamıştı.
Bugün dikkatimi çektiği kısımlar da "Şurası biraz eksik kalmış, birkaç kelime ekleyip daha anlaşılır yaparsan iyi olur" gibi ufak şeylerdi.
"Bu son altı ayda, Kuroya-kun, gerçekten çok geliştin. Sana öğretebileceğim şeyler zaten sadece ticari pazarlama hikayeleri ve teknik teorilerdi... Ama öğrettiğim her şeyi o kadar doğal bir şekilde kaptın ki, sana bir şeyler göstermek benim için de keyifliydi."
"Yok canım, o kadar da değil."
"Ama── tam da bu yüzden, bu keyifli oyuna artık bir son vermeliyiz."
"Oyun mu..."
"Bir oyun işte. Benim için."
Umikawa-san, biraz kendisiyle alay edercesine konuştu.
"Hiçbir sorumluluk ve risk almadan, üstten bakan bir tavırla, iyi niyet maskesi altında birine ders vermek aslında oldukça eğlenceli bir aktivite, biliyor musun? Sosyal medyada da bunlardan kaynıyor ya hani; kimse istemediği halde her şeye tavsiye veren tipler."
"............"
Ne demek istediğini anlıyordum.
Hiçbir sorumluluğun olmadığı bir konumdan tek taraflı tavsiyeler vermek, kesinlikle insana kendini iyi hissettiren bir şey olmalıydı.
Eğer öyleyse, Umikawa Sensei için benim taslaklarımı düzeltmek ve bana yol göstermek, gerçekten de bir eğlence tarafı barındırıyor olabilirdi.
Ama──
"Umikawa Sensei için bu bir nefes alma, bir eğlence olsa bile, benim için gerçekten çok değerli bir şeydi."
"Böyle demen beni mutlu etti. Ama bak, bu sadece bir oyun. Karşılığı ve sorumluluğu olmayan bir iş, ne kadar uğraşırsan uğraş oyun olmaktan öteye gidemez."
"............"
'Kuroya-kun, eğer bir kez daha profesyonel olarak bu yolda yürümek istiyorsan, sonsuza dek benimle takılman doğru olmaz. Sorumluluk sahibi bir profesyonelle, yani gerçek bir editörle el ele verip eserini öyle üretmelisin.'
Biraz sert bir ses tonuyla bunları söyledikten sonra, dalga geçer gibi bir ekleme yaptı.
'Gerçi bu işin bir de şu tarafı var... Taslak bitip dosya haline geldikten sonra yayın evine götürürsen editör masası zor durumda kalabilir. Her etiketin veya her editörün satış stratejisi farklıdır, bu yüzden ne kadar erken bir editörle eşleşirsen o kadar iyi.'
"...... Anladım."
Söylediklerini sindirerek sessizce başımı salladım.
"Bundan sonrasını, bana önereceğiniz editörle devam ettirmek istiyorum."
'En iyisi bu olur.'
"Şey... Şimdiye kadar her şey için çok teşekkür ederim. Bu iyiliğinizin borcunu bir gün mutlaka ödeyeceğim."
'Ahaha, amma abarttın. Neyse, bir gün büyük bir yazar olup bu borcu ödemeni bekliyor olacağım. Bayağı ciddiyim bu konuda.'
Umikawa Sensei şaka yollu konuşuyordu.
Şaka olsa bile, sonuna eklediği o 'ciddiyim' kelimesi beni mutlu etmişti.
'Yeni eserinin tamamlanmasını ve basılmasını dört gözle bekliyorum. Hem bir meslektaşın olarak... hem de hikayeyi yarıda bırakmış bir okurun olarak.'
"...... Evet!"
Teşvik dolu sözlerini içime çekip, sanki havlarcasına güçlü bir sesle cevap verdim.
'Peki, tanıtacağım editör meselesine gelirsek... Aslında ben buralarda görüşmeleri çoktan belli bir noktaya getirdim.'
"Ha... Ş-şey, öyle mi?"
'Haber vermeden iş yaptığım için kusura bakma. Boşuna ümitlendirmek istemediğim için sustum ama... Birlikte çalıştığım bir editöre senin hakkında önceden beri bahsediyordum zaten. Taslağını ve üçüncü bölüme kadar olan metni ona çoktan ilettim.'
"............"
'Değerlendirmeler harika. Seninle çalışmayı çok istiyorlar.'
"G-gerçekten mi?"
'O kişi, tanıdığım editörler arasında en yeteneklilerinden biridir, o yüzden editörün olarak bir sorun çıkacağını sanmıyorum. Ama tabii, denemeden bilemeyiz. Sonuçta editör ve yazar ilişkisi biraz kimya meselesidir. Bir yazar için minnet duyduğu bir kurtarıcı olan editör, bir başka yazar için can düşmanı gibi nefret edilen biri olabilir. Sektörde çok olur böyle şeyler.'
"............"
Biliyordum.
Gerçekten de önceki editörümle hiç uyuşamamıştım.
Dürüst olmak gerekirse ondan nefret ediyordum ve içimde ona karşı bir hınç yok değildi.
Ama... Öyle biriyle bile iyi anlaşan yazarlar vardı. Onunla çalışıp büyük hitler yakalayan pek çok yazar mevcuttu.
Neticede iyilik ve kötülük bakış açısına göre değişirdi.
Birinin minnettar olduğu kişi, bir başkasının düşmanı olabilirdi; dünyanın düzeni buydu.
'Herkes için mükemmel olan bir editör muhtemelen dünyada yoktur.'
"............"
'Gerçi bunun tam tersi... yani herkes için berbat olan editörler... Maalesef az da olsa varlar.'
"...... Ahaha."
Gülünecek bir şey değildi ama gülmekten başka çarem de yoktu.
Umikawa Sensei bir kez boğazını temizleyip konuyu toparlayarak devam etti.
'Kuroya-kun, önceki editörünle işlerin yürümediğini ve zor zamanlar geçirdiğini biliyorum. Bu yüzden kasmadan yaklaşmanı istiyorum. Benim referansım olduğu için reddedemem falan diye düşünme sakın. Uyuşamadığın editörle bağını hemen kes. Bu sektörde uzun yaşamanın sırrı budur.'
"...... A-anladım."
'Neyse, söz konusu o kadın olunca işlerin o kadar kötüye gideceğini sanmam. Yaratıcılara çok değer veren bir editördür.'
"Ha... K-kadın mı?"
'Hı?'
"O kişi... B-bir kadın mı?"
'Öyle... Bir sorun mu var?'
"Hayır, sorun olduğundan değil de..."
'Kadın Light Novel editörleri aslında oldukça fazladır. Yayın yönetmeninin kadın olduğu etiketler bile var.'
"Anlıyorum..."
'...... Yoksa bir kadının editörlüğünde çalışmak seni zorlar mı?'
"O-ondan değil de... Nasıl desem, hani... Bu yeni eserde biraz müstehcen sahneler de var ya. Yanlışlıkla birinin üstüne düşme falan gibi... Öyle şeyleri kadın bir editörün okuyup orasını burasını eleştirmesi... Sanki çok utanç verici olacakmış gibi hissediyorum... "Bu çocuk da amma bakir fantezisi gibi sahneler yazmış" diye düşünürse, o an ölmeyi tercih edebilirim...'
'...... Puh!'
Büyük bir kahkaha patlattı.
'Hahaha! Sorun yok, korkma. Karşındaki bir profesyonel. İkiniz de bu işi meslek olarak yapıyorsunuz, utanacak bir şey yok.'
"O-orası öyle ama..."
'Kıkırdar... Bak sen, birden tam bir ergen gibi konuşmaya başladın Kuroya-kun. Üslubun ve tavırların çok olgun olduğu için tamamen unutmuşum... Doğru ya, sen hala lise öğrencisiydin.'
Umikawa Sensei bu halime epey eğlenerek gülüyordu.
Hmm. Galiba yine fazla öz farkındalık kurbanı olmuştum. Doğru ya, müstehcen sahneler betimleyen bir sürü Light Novel yazarı vardı, utanacak bir şey yoktu.
Bunu utanç verici bulmak asıl utanç verici olandı.
'Kadın dediysem de, senden en az on yaş büyük, hatta boyu kadar çocuğu olan birinden bahsediyoruz. Aklı başında yetişkin bir kadın, yani garip hissetmene gerek yok.'
"Peki..."
'Eğer kafana takılan tek şey buysa sorun yok demektir. Ona haber vereceğim, detayları kendisiyle konuşursun.'
Umikawa Sensei'nin tanıtacağı kişi aslında tam olarak bir editör değilmiş.
Belirli bir yayınevinin etiketine bağlı çalışmıyormuş, daha çok bir ajans şirketinde yer alıyormuş.
'Son zamanlarda eski editörlerin bağımsız olarak kurduğu bu ajans şirketleri artmaya başladı. Basitçe anlatmak gerekirse... Anlaştıkları yazarın yönetimini yapan şirketler bunlar. Yayınevleriyle, oyun şirketleriyle ve diğer tüm dış bağlantılarla görüşmeleri yürütür, takvimi ayarlarlar. Yazarın daha iyi bir ortamda çalışabilmesi için kapsamlı yönetim görevlerini üstlenen yapılardır bu ajanslar.'
Dediğine göre durum böyleydi.
'Senin karakterine, bu tarz bir şirketle menajerlik sözleşmesi imzalayıp yazarlık dışındaki angaryaları onlara devretmek daha uygun bence. Benim gibi dış dünyayla tüm pazarlıkları kendi yapmak isteyen biri değilsen buna ihtiyacın olur. Ki senin... pek yapmak isteyeceğini sanmıyorum?'
Kesinlikle.
İstemek ne kelime.
Ajansla sözleşme imzalayınca, anlaşma içeriğine göre telif kazancından bir yönetim ücreti kesiliyormuş ama... Benim gibi çevresi sıfır olan bir çaylak yazar için böyle bir şirketin desteğini almak çok büyük bir avantajdı.
Gerçi... Bunu fırsat bilip sektör kurallarını bilmeyen çaylak yazarlara "Sektörün kuralı budur" diyerek mantıksız sözleşmeler imzalatan art niyetli ajanslar da varmış ama... Umikawa Sensei'nin referansıysa güvenebilirdim.
Zaten şirketin ismini ben bile biliyordum.
Vaktiyle dev bir Light Novel etiketinde çalışan karizmatik bir editörün bağımsızlığını ilan ederek kurduğu, bu camiada oldukça ünlü bir ajans şirketiydi.
"Şimdilik onun aracılığıyla bir yayınevinden kitap çıkarma yoluna gitmenin en iyisi olacağını düşünüyorum. Hemen sözleşme imzalamak zorunda değilsin, imzalamaya karar versen bile bunun pek çok yolu var. Olur da bir sorun yaşarsan... Seni yönlendiren kişi olarak benim de sorumluluğum var, ne zaman istersen bana danışabilirsin."
Son ana kadar Umikawa Sensei bana karşı inanılmaz ilgili davranmıştı.
Gerçekten... Fazla iyi bir insan bu adam.
Eğlenceydi, oyunun kuralıydı diye sürekli kötü adam rolleri kesse de, ne açıdan bakarsam bakayım bu yaptığı sonuna kadar iyilikti. Bir gün bunun karşılığını mutlaka ödemek istiyorum. Karşılığını ödeyebilecek kadar saygın bir profesyonel yazar olmak istiyorum.
Ve sonra.
Telefon görüşmesi biter bitmez, Umikawa Sensei haber vermiş olacak ki o editörden hemen adresime bir e-posta geldi.
İki üç kalıplaşmış selamlaşma mesajından sonra, karşı tarafın teklifiyle bir anda telefonda konuşmaya karar verdik.
Telefon numaramın yazılı olduğu mesajı gönderdim ve heyecanla birkaç dakika bekledim.
Akıllı telefonum çalmaya başladı.
"A-alo?"
"Gecenin bu vaktinde rahatsız ettiğim için kusura bakmayın. Kuroya Soukichi Sensei ile mi görüşüyorum?"
Sakin bir kadın sesiydi.
Kibar bir üslup, durgun ama nazik bir ses tonu.
"Evet, benim. Adım Kuroya."
"Tanıştığımıza memnun oldum Kuroya Sensei. Ben—"
—"Anneee!"
Aniden oldu.
Telefona başka bir ses karıştı.
Anne dediğine göre muhtemelen kızıydı. Umikawa Sensei de çocuğu olduğunu söylemişti zaten.
"Nee... Ş-şey, bekle! Şu an iş görüşmesi yapıyorum!"
"Ha, öyle mi? Aman, pek önemli bir şey değil zaten ama... Koridorda senin külotun düşmüş, haberin olsun."
"Kyaaa!? E-ee!? Benim külotumun orada ne işi var!?"
"Az önce çamaşırları götürürken düşürmüş olmayasın?"
"Ah, anladım... Değil işte! Telefonduyum diyorum sana! Niye külot falan diyorsun!"
"Nasılsa duyulmaz ki."
"Ya duyulursa ne yapacağım!"
"Bence senin sesinden dolayı çoktan her şey belli olmuştur anne."
"...E-ee!?"
Editör hanım tuhaf çığlıklar atıyordu.
Açıkçası... Kızı haklıydı.
Kızın sesi uzaktan geldiği için tam seçilemiyordu ama editör hanımın sesi o kadar yüksekti ki tüm mevzuyu kavramıştım.
Görünüşe göre koridora külot düşmüştü.
"H-her neyse, hadi sen git bakayım öteye!"
"Tamam tamam. Hadi kolay gelsin."
Kızını başından savdıktan sonra,
"...Ç-çok özür dilerim Kuroya Sensei. Size rezil oldum..."
Diyerek derin bir mahcubiyetle özür diledi.
"Evden çalıştığım için... Bazen böyle aksilikler olabiliyor..."
"Ş-şey, sorun değil... Ben hiç... Az önceki kızınız mıydı?"
"Evet. Şu an lise birinci sınıfa gidiyor."
"Lise bir... Demek benimle aynı yaşlarda."
"Öyle görünüyor. Siz çok gençsiniz sonuçta Kuroya Sensei."
Bunu derken iç çekti. Sadece nezaket olsun diye yapılan bir iltifat sanmıştım ama;
"...Vay be, demek sonunda kızımla aynı yaştaki bir yazarın editörlüğünü yapacak yaşa gelmişim. Eskiden büyük üstatların editörü olduğumda bana 'Kızımla aynı yaştasın' diye burun kıvırırlardı, ne çok zoruma giderdi... Şimdiyse anne olan taraf benim... Bu sektörde devir daim o kadar hızlı ki, son zamanlarda çalıştığım yazarlar gittikçe gençleşiyordu ama... Nihayet, nihayet kızımla aynı yaşta bir yazarla..."
Diye kendi kendine söylenmeye devam etti.
Nezaket falan değil, zamanın acımasızlığına karşı kalbinden kopan bir feryattı bu resmen.
"—Ah. Ö-özür dilerim, yine saçmaladım."
"Yok... Şey, moralinizi bozmayın lütfen."
"...Evet. Moralimi bozmayıp elimden geleni yapacağım."
Gözyaşlarını tutmaya çalışan bir sesle bunu söyledikten sonra;
"O halde... Geç oldu ama az önce yarım kalan kendimi tanıtma kısmına döneyim," diyerek durumu toparladı.
Ve az önce kesilen selamlamasına devam etti.
"Ben Light Ship Şirketi'nden Ayako Utamura. Tanıştığımıza memnun oldum."
Yeni editörüm, bir çocuk annesi bir hanımdı.
Utamura-san ile yaptığımız ilk toplantı telefonu sadece bir saat sürdü.
Buradaki asıl önemli nokta, benim bunu "sadece" olarak nitelendirmemdi.
Benim gibi biri.
Sosyal fobisi olan, insanlarla iletişim kurmakta zorlanan ve ilk kez konuştuğu biriyle telefonda kalmayı işkence gibi gören ben, bir saatlik görüşme için "sadece" diyebilmiştim.
Zaman o kadar hızlı akıp gitmişti.
İçinde hem tanışma hem de havadan sudan muhabbetlerin olduğu rahat bir toplantıydı; buna rağmen son derece anlamlı, yoğun ve üretken bir görüşme olduğunu hissettim.
Elbette bu benim başarım değildi; Utamura-san'ın kişiliği, hitabeti ve nihayetinde bir editör olarak becerisiydi.
Umikawa Sensei'nin onun için "oldukça yetenekli" demesine şaşmamalı.
Gerçi sadece bir saatlik görüşmeyle ne anlaşılır ki diye düşünülebilir, zaten benim gibi deneyimsiz bir çaylağın editörlüğün kalitesini tartması imkansızdı ama... Yine de.
Kısacası, onunla çalışmak keyifliydi.
Düzeltme talimatları netti, benim fikirlerimi de can kulağıyla dinliyordu. Övülmesi gereken yerleri neredeyse abartarak övüyor, kötü olan kısımları ise hiç dolandırmadan söylüyordu.
Dürüst olmak gerekirse, kızı odaya daldığında biraz "hadi canım..." diye düşünmüştüm ama bu izlenimim toplantı başladıktan on dakika sonra tamamen değişti.
Bir editör olarak gerçekten çok yetenekli biri olduğunu düşünüyorum.
"Bu insanla çalışmak istiyorum" dedirten biriydi.
Hepsinden önemlisi, ilk eserim olan 'Kara Dünyada Beyaz Seninle'yi okumuş olması beni çok mutlu etti.
Olumlu eleştiriler almak harikaydı, ayrıca "Eski eserimi okuduğuna göre benimle çalışmayı cidden önemsiyor herhalde" diye bir beklentiye girmeme neden oldu. Belki de bunu beni etkilemek için stratejik bir hamle olarak yaptı diye şüphelenmiyor değildim ama şimdilik sadece tadını çıkarmaya karar verdim.
Yine de.
Ben de değişmişim diye düşünüyorum.
İlk eserim hakkındaki yorumları duyup da böyle içten sevinebilmek...
Eskiden olsa—
O kitap hakkındaki hiçbir yorumu kabul etmezdim. Eleştiriler bir yana, övgüleri bile bir alerji gibi reddederdim. Kim ne derse desin inanmaz, sürekli kendimi aşağılayarak kaçardım.
Ama şimdi farklı.
Birazcık olsun dürüst olabildim kendime.
Eserim övüldüğünde, buna gerçekten sevinebilmeye başladım.
Bu kesinlikle... Shiramori Senpai sayesindeydi.
Onunla tanışmasaydım, ilk eserim benim için hâlâ bir utanç kaynağı olmaya devam ederdi; birisi içeriğinden bahsettiğinde bile nefesim kesilirdi.
Yani başka bir deyişle, bugünkü toplantının iyi geçmesi bile Shiramori Senpai sayesindeydi desem abartmış olmam sanırım—
"...Hayır ya, niye her şeyin sonunda dönüp dolaşıp Shiramori Senpai'yi düşünüyorum ki ben?"
Kendi kendime söylendim.
Vay be.
Kendime hem acıyorum hem de utanıyorum.
Bu gidişle "Kiminle olursan ol aklın hep bende kalıyor değil mi?" dese verecek tek kelime cevabım olmaz.
"...Hah."
Derin bir nefes verip kafamı dağıttım.
Yapacak bir sürü şey birikti.
Taslağın devamını yazmam gerekiyor, ayrıca Lightship ile yapılacak temsilcilik sözleşmesi üzerine de kafa yormalıyım. Reşit olmadığım için nihayetinde ailemin onayına ihtiyacım olacakmış; bu yüzden uygun bir zaman kollayıp onlara da danışmam lazım.
......Acaba sorun çıkar mı?
Umikawa Sensei ile iletişim kurup gizli gizli roman yazdığımı ailemden saklıyorum.
Yeniden roman çıkarmak istediğimi söylersem belki de karşı çıkacaklar.
Ne de olsa ortaokul yıllarımda... Ticari bir roman yüzünden başarısızlığa uğradığım için bir dönem psikolojik olarak epey çökmüştüm. Okula gitmeyi bırakıp odama kapandığım seviyeye gelmiştim.
O zamanlar aileme gerçekten çok endişe vermiş, onlara yük olmuştum.
Böyle bir durumun ardından tekrar profesyonel olarak kitap çıkarmaya çalıştığımı öğrenirlerse... Bir ebeveyn olarak karşı çıkmaları gayet doğal olurdu.
Ama.
Farz edelim ki karşı çıktılar; ne yapıp edip onları ikna etmeye çalışacağım.
Artık bu hissi, bu azmi ve tutkuyu dindirebileceğimi sanmıyorum.
Bir an önce.
Bir an bile kaybetmeden bu hikayeyi tamamlamak istiyorum.
Bu duygular henüz tazeyken onları kağıda dökmeliyim.
Ve sonra... Birilerinin okumasını istiyorum.
Pek çok okurun.
Hepsinden öte, bu dünyada en çok sevdiğim o kızın...
"Pekala."
Kararlılığımı tazeleyip romanın devamını yazmak için dizüstü bilgisayarın başına... Geçmedim, uyumak için hazırlıklara başladım.
Doğrusu saat epey geç oldu.
İçim tutkuyla taşsa da, uykusuz kalıp yazmak gibi saçma bir işe kalkışmayacağım. Yarınki performansın düşüşünü hesaba katınca, sabahlamak açıkça verimsiz bir yöntem. Gece uyunur. Düzenli bir hayat sürülür. Twitter'daki pek çok kıdemli yazarın dediği gibi; yazarlık gibi serbest bir meslek icra ediyorsan asıl o zaman sağlıklı bir yaşamı hedeflemelisin.
Pijamalarımı giydim, dişlerimi fırçaladım, tuvalet işini halledip odama döndüm. Yarın sabah yayınlanacak olan milli animemiz Love Kaiser'in kaydını kontrol ettim. Tamam, artık tek yapmam gereken uyumak derken...
LAAK diye akıllı telefonuma bir mesaj geldi.
Gönderen... Ukyo Senpai.
Ne bir giriş selamı ne de "Bu saatte rahatsız ettim ama kusura bakma" gibisinden bir özür; doğrudan kısa ve öz bir soru yollamıştı.
"Kuroya, yarın boş musun?"
"Öğğ..."
İşte geldi.
En nefret ettiğim soru sorma tarzı.
Boş olup olmadığımı soracaksan önce nedenini söyle. Boş olup olmamam, yapacağımız şeye bağlı çünkü. Kesinlikle böylesi daha iyi. Eğer boş olsam bile reddetmek isteyeceğim bir işse, "Kusura bakmayın, halletmem gereken bir işim var" diyerek yalanla sıyrılmama izin ver. Bunun her iki taraf için de en hayırlısı olduğuna eminim.
Gerçi bu sefer... Ne isteyeceğini aşağı yukarı biliyorum.
Vay arkadaş, ne yapsam ki?
Yüzde doksan dokuz... Yok, yüzde yüz Koki ile ilgili bir meseledir.
İkisinin arasını yapmak için düzenlenen o strateji toplantılarından birine daha alet edileceğim herhalde.
Yaa... Değerli pazar günümü o Senpai'ye mi feda etmek zorundayım şimdi?
"Uff ya..."
Birkaç saniyelik bir ıstırabın ardından şöyle cevap verdim:
"Boşum ama hayırdır, ne oldu?"
Bunu yapmamın pek çok sebebi olsa da, tek bir tanesini öne çıkarmam gerekirse o da suçluluk duygusuydu.
Ukyo Senpai'nin aşkını sır tutacağıma dair verdiğim sözü anında çiğnemiştim. Daha aynı gün Shiramori Senpai'ye her şeyi yumurtlamıştım.
Pişman olduğumdan değil ama kendimi mahcup hissediyorum işte.
Öyleyse tatil gününde çağrılmaya en azından katlanabilirim.
Onlarca saniye sonra, Ukyo Senpai'den hızlıca cevap geldi.
İçerik tam da tahmin ettiğim gibiydi.
"Süper! O zaman saat birde geçen günkü karaoke mekanında buluşuyoruz! Strateji toplantısı yapacağız!"
Böylelikle değerli tatil günüm, Ukyo Senpai'nin aşk yolculuğuna destek olmak uğruna heba olacaktı.
Hafiften bıkkın bir ruh haliyle yatağa girdim.
O an... Hiç aklıma gelmemişti.
Sırf bu strateji toplantısı yüzünden, benimle Shiramori Senpai arasında bir çatlak oluşacağı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.