Çelişkili Sarmal

/ 0

Bu yıl sonbahar kısa sürmüştü.

Kasım ayına girmeden hemen önce, mevsimin kışa evrilmeye başladığı günlerde, Emniyet Müdürlüğü Birinci Soruşturma Masası’ndan dedektif Akimi, tuhaf bir şehir efsanesiyle karşılaştı.

Mesleği gereği, hastanelerden sonra ölümün en sık yaşandığı yer olan iş yerinde, hayalet hikayelerinin mevsimi falan olmazdı. İlkbahar, yaz, sonbahar veya kış; bu tür hikayeler orada her zaman kendine yer bulurdu.

Haliyle, sıradan uydurma hikayeler karşısında kılı bile kıpırdamaz hale gelen dedektif Akimi için bu anlatılanın rengi bambaşka idi. Ne de olsa, resmi bir rapora uluorta, ancak bir şehir efsanesi olabilecek türden bir olay kaydedilmişti. Normalde kimsenin dönüp bakmayacağı küçük bir karakol raporunun onun masasına kadar gelmesinin sebebi, emniyet içerisinde gizemli olaylara olan merakıyla tanınıyor olmasıydı.

Bu olay, bir "düzmece soygun" vakası olarak kayıtlara geçmişti.

İçeriği oldukça basitti. Ekim ayının başında, şehir merkezinden biraz uzaktaki bir toplu konut bölgesinde bir soygun girişimi yaşanmıştı. Ev sahiplerinin dışarıda olduğu bir anı kollayan sıradan bir hırsızlık vakasıydı ve hedef alınan ev, ondan fazla apartman bloğu içindeki en lüks binanın bir dairesiydi.

Fail, sabıkalı bir mükerrer suçluydu; planlı hareket eden tiplerden değil, anlık kararlarla hırsızlık yapan bir zevk düşkünüydü. Fail, her zamanki gibi öylesine girdiği bir apartmanda gözüne kestirdiği boş bir daireye sızmıştı.

Asıl mesele bundan sonrasıydı. Fail, içeri girdikten birkaç dakika sonra en yakın karakola koşturmuş ve yardım istemişti.

Adamın aklı başından gitmişti, konuşmaları kopuk kopuk ve tutarsızdı; ancak anlattığına göre, o dairedeki tüm aile üyeleri ölü halde öylece bırakılmıştı. Karakoldaki polis, zanlıyı da yanına alarak olay yerine gitti. Fakat zanlının iddialarının aksine, aile üyelerinin hepsi sağ salim, neşe içinde akşam yemeklerini yiyorlardı.

Hırsızın kafası iyice karışmış, durumdan şüphelenen polis ise adamı sorgulayınca hırsızlık niyetiyle oraya girdiği ortaya çıkmıştı. Böylece adam soygun teşebbüsünden tutuklanmıştı.

— Bu da ne böyle?

Raporu hızlıca gözden geçiren dedektif Akimi, gıcırdayan metal sandalyesine yaslanarak mırıldandı.

Tuhaf bir hikaye olduğu doğruydu ama üzerinde durmaya değer miydi, orası tartışılırdı.

Raporda, failin alkol veya uyuşturucu etkisinde olmadığı, akıl sağlığının yerinde olduğu belirtilmişti. Kendi kendini ihbar edip yakalatan bir hırsız, kabul etmek gerekirse nadir görülen bir durumdu.

Yine de böyle önemsiz ve üstelik kapanmış bir davayla (buna dava denilip denilemeyeceği bile şüpheliydi) uğraşacak vakti yoktu.

Şu an, tıpkı üç yıl önceki gibi çok meşguldü. Hatta o eski davanın tekerrür ettiğinden şüphelenecek kadar çok kayıp vakası bildiriliyordu. Kamuoyuna yansıtılmasa da ekim ayından bu yana dört kişi kaybolmuştu. Kurbanların yakınlarını daha fazla susturmak artık imkansızdı.

Böyle bir atmosferde bu tarz saçmalıklarla ilgilenemezdi. İlgilenemezdi ama sanki bir şey onu ensesinden tutmuş, bırakmıyordu.

— Kahretsin.

Kendi kendine söylenip telefon ahizesini kaldırdı. Raporun geldiği karakolu aradı. Karşı taraf hemen cevap verdi ve Akimi olayın detaylarını sordu.

Failin bahsettiği "cesetlerin olduğu oda"nın komşularından teyit alınıp alınmadığını, adamın ceset tasvirlerinde çelişki olup olmadığını soruşturdu.

Cevap beklediği gibiydi: Yan daireler kontrol edilmişti ancak adamın sayıklayarak anlattığı cesetlerin durumu, bir uydurma için fazla detaylı ve gerçekçiydi.

Teşekkür edip ahizeyi yerine koydu. O sırada arkasından bir ses yükseldi.

— Ne yapıyorsun Daisuke? Acele et, ikinci ceset bulunmuş.

— Bulundu demek. Bu üslubuna bakılırsa, yine mi yemek artığı gibi bırakmışlar?

— Öyle, diye onayladı gelen ses.

Dedektif Akimi sandalyesinden kalktığında düşüncelerini tamamen sıfırlamıştı. Bu rapor ne kadar kafasını kurcalarsa kurcalasın, sonuçta kapanmış bir olaydı. Şu anki önceliklerinin önüne geçemezdi.

Böylece, Birinci Masa’nın en meraklı adamı olarak bilinen Akimi bile, bu tuhaf olayın peşini bıraktı.

/ 1

(Çelişkili Sarmal, 1)

Henüz ekim ayının başı olmasına rağmen şehir buz kesiyordu.

Saat akşam on sularıydı.

Rüzgar soğuk, gecenin karanlığı ise keskindi.

Normalde şehrin hala cıvıl cıvıl olması gereken bir saat olmasına rağmen, sanki bu geceye özel saatler bir saat geri alınmış gibi sokaklar kasvetliydi. Kar yağsa kimsenin şaşırmayacağı o soğuk gökyüzü, kışın erkenden kapıya dayandığını fısıldıyordu.

Belki de bu yüzden, normalde insan seliyle dolup taşan istasyon meydanı her zamanki canlılığından yoksundu.

İstasyondan çıkan karaltılar, montlarının yakalarını kaldırıp hiç sağa sola bakmadan evlerine doğru koşturuyordu.

Ev denilen yer, ne kadar küçük olursa olsun sıcak bir huzur limanıdır. Böylesine soğuk bir günde herkesin kendi kalesine sığınmak için adımlarını hızlandırması doğaldı.

Akıp giden insanlar. Dağılmayan bir soğukluk. Her zamankinden daha koyu bir karanlığa bürünmüş cadde.

Genç çocuk, bu manzarayı öylece izliyordu.

İstasyon meydanından uzakta, ana caddenin kıyısında, bir otomatın yanına gizlenmiş gibi çömelmişti. Bakışları normal birinin bakışları değildi.

Dizlerine sarılmış halde oturan çocuğun cinsiyetini ilk bakışta kestirmek zordu.

Zarif yüz hatları, narin bir vücudu vardı. Saçlarını kırmızıya boyatmıştı ve dalgalı oldukları için pek de derli toplu durmuyorlardı. On altı, on yedi yaşlarında olmalıydı. Odaklanamamış gözleri kısılmıştı; üzerinde kadın kıyafetleri olsa uzaktan bir kadınla karıştırılabilirdi.

Dişlerini birbirine vuran çocuğun kıyafetlerinde de bir gariplik vardı. Kirli kot pantolonunun üzerine lacivert renkte, oldukça bol bir mont giymişti. Montun içi ise tamamen çıplaktı.

Çocuk, soğuktan mı yoksa başka bir şeyden mi bilinmez, sadece dişlerini tıkırdatıp duruyordu.

Kim bilir ne kadar zamandır orada o haldeydi?

İstasyondan çıkanlar seyrekleşmeye başladığında, farkında olmadan etrafı bir grup genç tarafından sarıldı.

— Selam, Tomoe.

Gençlerden biri, küçümser bir tonda seslendi.

Ses havada asılı kaldı. Kızıl saçlı çocuk tepki vermedi.

— ...Enjou. Lan, duymazdan gelme beni!

Genç adam kaba bir hareketle çocuğun montundan tutup onu ayağa dikti.

Seslenen kişi, çocukla hemen hemen aynı yaşlardaydı. Etrafında da kendisi gibi beş kadar genç toplanmıştı.

— Ne o, okulu bırakınca yabancı mı olduk? Tabii ya, Tomoe-chan artık iş güç sahibi koskoca adam oldu, bizim gibi çocuklarla takılmaz değil mi efendim?

Gülüşmeler yükseldi.

Fakat çocuk —Tomoe Enjou— hiçbir tepki vermiyordu.

— Hımm, diyen adam elini monttan çekip çocuğun yanağına sert bir tokat attı. "Güm" diye bir darbe sesi geldi. Ardından asfaltın üzerinde bir şeylerin çınlayarak düşme sesi duyuldu.

"........"

— Uyuma lan sersem!

Adamın alaycı sesiyle çevredekiler tekrar kahkaha attı.

Bu gürültüyle genç çocuk —Tomoe Enjou— o şok halinden sıyrıldı.

— ...Enjou... Tomoe...

Kendi adını mırıldandı. Düşünceleri durma noktasına gelen Tomoe, kim olduğunu bile unutmuştu. Kendi adını telaffuz etmesi, o kimliğin işleyişini yeniden başlatan bir komut gibiydi.

Kendine gelince, karşısındaki adama ters ters baktı.

Eski sınıf arkadaşı ve yandaşları...

Onları hatırlıyordu. Ne düzgün bir öğrenci olabilmiş ne de tam bir serseri olmayı becerebilmiş, sadece kendisi gibi zayıfların peşine düşen yarım yamalak tiplerdi.

— Aikawa demek. Senin bu saatte burada ne işin var?

"O laf tam olarak bana ait. Ben de senin buralarda bedenini sattığını sanıp endişelenmiştim. Ne de olsa Tomoe-chan narin mi narin bir kızcağız."

"Değil mi?" diyerek adam arkasındaki arkadaş grubuna döndü.

Elbette Tomoe bir kız değildi. Sadece lise yıllarında narin fiziği ve ismi yüzünden onunla böyle dalga geçiyorlardı.

Tomoe hiçbir karşılık vermedi, yerdeki boş teneke kutuyu çevik bir hareketle kaptı.

"Aikawa." diye seslendi adamın adıyla.

"Ha?" diye Tomoe'ye dönen o sivilceli yüze, Tomoe teneke kutuyu sertçe geçirdi.

Kutu adamın ağzına gömüldü. Tomoe hızını kesmeden avuç içiyle kutunun üzerine bir darbe daha indirdi.

"Öğğ!"

Adam dayanamayıp yere kapaklandı. Öksürerek ağzından çıkardığı kutunun üzerine kıpkırmızı kan sıvanmıştı.

Adamın arkadaşları şaşkınlıktan donakalmış, yerlerinden kıpırdayamıyorlardı.

Onlar sadece liseyi bırakıp çalışan eski sınıf arkadaşlarını gördükleri için ona bir şeyler ısmarlatmayı düşünmüşlerdi. Kendilerinden gelecek bir şiddet olabilirdi ama Tomoe'den böyle bir saldırı geleceğini rüyalarında bile göremezlerdi.

Bu yüzden, arkadaşlarının bir anda yere serilmesine hemen tepki veremediler.

"Aikawa. Sen hâlâ o kuş kadar beynini kullanamıyorsun."

Enjou Tomoe, bunu söylerken yerde yatan adamın kafasına bir tekme savurdu. Bir futbol topuna vurur gibi, ayak ucuyla var gücüyle yüklendi. Sakin konuşma tarzının aksine, bu vuruş adamı öldürebilecek kadar şiddetliydi.

Adam bir daha hareket etmedi. Bayıldı mı, yoksa boynu mu kırıldı? 'Herhalde sadece acıdan kalkamayacak durumdadır' diye teyit eden Tomoe, koşmaya başladı.

Kalabalık istasyon meydanına değil, ıssız ara sokaklara doğru yöneldi.

Onun koşmaya başladığını görünce diğerleri nihayet durumun ciddiyetini kavradı.

Sadece parasını gasp edecekleri bir çocuk, arkadaşlarını pataklamış ve kaçmıştı. Darbe alan arkadaşları ise ağzından kanlar dökülerek yerde yatıyordu.

"O herif, bizimle maytap mı geçiyor... Onu geberteceğim!"

Birinin haykırmasıyla, o öfke patlaması geriye kalan beş kişinin tamamına yayıldı. Kaçan o dişi geyiği yakalayıp intikam almak için peşinden fırladılar.

Geberteceğim demek ha.

Heriflerin bağırışlarını duyunca gayriihtiyari güldüm.

Bunu cidden inanarak söylüyorlardı. Oysa bu kelimenin anlamını bir an bile derinlemesine düşünmemişlerdi. Bu kararlılığa sahip olmayan birinin, az önce bu deneyimi bizzat yaşamış birine "seni öldüreceğim" demesi ne büyük bir hafiflikti.

— Ben, daha az önce birini öldürmüşken üstelik.

Tık, tık, tık. Birini bıçakladığım anki o his yeniden canlandı; neredeyse midemdekileri oracığa kusacaktım.

Hatırladıkça titreme geliyordu. Dişlerim bozulmuş bir mekanizma gibi birbirine çarpıyor, kafamın içi fırtına kopmuşçasına paramparça oluyordu.

Öldürmenin ne demek olduğunu o herifler anlamıyordu. Anlamadıkları için o kelimeleri bu kadar rahat sarf edebiliyorlardı.

— Öyleyse, onlara ben öğreteyim.

Kupkuru bir ruh haliyle dudaklarımı yukarı kıvırdım.

...Aslında saldırgan bir kişiliğim yoktur. Yapılanın karşılığını vermek prensibimdir ama az önceki gibi sadece bir yumruk yediğim için karşı tarafı inletene kadar dövmek bugün bir ilkti. Bu gece bir tuhaftım. ...Yoksa sadece, tuhaflaşmak mı istiyordum?

— Burası iyidir.

Binaların arasındaki o daracık, yol bile denemeyecek ara sokağa daldım.

Çok geçmeden bana yetiştiler.

Hayır, doğrusu yetişmelerine izin verdim.

Gözden ırak bu ara sokakta durdum, gelenlerin beş kişi olduğunu teyit ettim ve en öndekine yumruğu indirdim.

Avuç içimle herifin çenesine vurdum. Amatörlerin kavgası vurup vurulmanın tekrarından ibarettir. Önce pes eden, sonrasında tek taraflı dayak yer. Bir kavga başlarsa kazanma şansımın olmadığını iyi biliyordum. Bu yüzden — yapacaksam, gerçekten öldürme niyetiyle yapmalıydım.

Merhamet etmeyecektim. Onlar bana saldırmadan, etrafımı sarmalarına izin vermeden, her birini tek tek saf dışı bırakmalıydım.

Yumruğu yiyen herif bana karşılık vermeye kalkıştı. Ondan önce davranıp parmaklarımı sol gözüne daldırdım.

Sert bir jelatine parmağını sokuyormuşsun gibi bir his.

"Hii— Aaahhhhhhh!"

Acı dolu bir çığlık yükseldi. O boşluktan yararlanıp suratını kavradığım gibi tüm gücümle kafasının arkasını duvara çarptım.

Güm diye bir ses geldi ve öndeki adam yavaşça yere yığıldı. Bir gözünden kanlı gözyaşları süzülüyor, kafasının arkası duvarda kan izi bırakıyordu.

— Bu kadar yapmama rağmen hâlâ ölmedi.

Gözlerini kaçırmak isteyecekleri bu vahşet karşısında, geride kalan dört kişi dehşet içinde donup kalmıştı. Birini dövüp kan aktığını görmek başka bir şeydi ama ölümle kalım arasındaki o kanlı sınırı görmek onlar için bir ilkti.

O aralıktan faydalanıp en yakındaki kişiye atıldım.

Avuç içiyle suratına vurduktan sonra saçlarına yapıştım. Kafasını aşağı bastırıp dizimi yüzüne geçirdim. Diz kapağımda, herifin burnunun parçalanma hissini duydum. Bu darbeyle karşı tarafın savaşma isteği yok oldu.

Yüzüne üç kez daha diz attıktan sonra, kendinden geçen adamın kafasının arkasına bütün gücümle dirseğimi gömdüm.

Darbe öyle sertti ki kol kemiklerim zink diye sızladı.

İkinci kişi de devrildi.

Yüzünü tekmelemeye devam ettiğim dizim, heriften sıçrayan kanlarla ıslanmıştı.

"Enjou, seni aşağılık herif...!"

İki kişi. İki kişi savaş dışı kalınca nihayet onlar da kararlılıklarını topladılar. Kalan üçü, ne mantık ne de bir plan gözetmeksizin hep birlikte üzerime çullandı.

Bundan sonrası zaten belliydi.

Tek başıma, üç kişiye aynı anda karşı koyamazdım.

Yumruklar, tekmeler havada uçuştu; kolayca duvara sıkıştırıldım ve yere çöktüm.

Bütün güçleriyle yanağıma vuruyorlar, karnımı tekmeliyorlardı. Yine de, benim uyguladığım türden bir vahşete başvurmadıklarını soğuk gözlerle izliyordum.

— Sadece üç kişi savunmasız birini paketliyorlar, hepsi bu.

Bu, içinde bariz bir öldürme amacı taşımayan saf şiddetti. Yine de böyle devam ederse eninde sonunda ölecektim. Ölümcül olmayan darbeler bile tekrarlanırsa kalbe ulaşır. O ana kadar sürecek olan dayağın acısına katlanmak, işte asıl ızdırap buydu.

— Bakın. Öldürme niyetiniz olmasa bile, bir insanı ne kadar kolay öldürebiliyorsunuz.

Bu bir günah mıydı? Benim gibi net bir öldürme arzusuyla işlenen bir cinayet mi, yoksa onlar gibi amaçsızca sadece sonuç olarak ortaya çıkan bir cinayet mi? Hangisi daha ağır bir günahtı?

Bulanıklaşan zihnimle bunları düşünürken dayak yemeye devam ediyordum.

Yüzüm gözüm morluklar içindeydi, acıya da alışmıştım. Muhtemelen onlar da vurmaya alıştıkları için duramıyorlardı.

"O tatlı suratına güvenip bize artistlik yaparsın ha, Enjou!"

Güm diye göğsüme yediğim şiddetli tekmeyle öksürdüm. Darbenin şiddetiyle ağzımın içi mi kesilmişti yoksa içeriden mi geliyordu bilmiyorum ama öksürüğüme kan karışmıştı.

Bu üçünün niyetinde olmasa bile, bu durum birkaç saniye daha sürerse Enjou Tomoe ölecekti.

...Ve sonunda fark ettim. Kendi hayatımın zerre kadar umurumda olmadığını.

Heriflerden birinin yumruğu gözüme geldi, göz kapağım yırtıldı. Göz kapağımın şişmesiyle görüşümün kapanması gibi, bilincim de kopmak üzereydi. Tam o anda...

Çın.

Zarif bir ses duyuldu.

İnsanı yumruklayan o tok darbe seslerinin yanında çok cılız kalan, bir zil sesi gibi incecik bir tını.

Üçü de hareketini kesti ve sesin geldiği yöne... Bu ara sokağa girdikleri o dar giriş yoluna döndüler.

Şişmiş göz kapağımı zorlayarak ben de o kişiye baktım.

"......"

Bilincim buz kesti.

Öylece kalakaldım, gözlerimi o kişiden ayıramıyordum.

Sokağın girişinde duran o karaltı... Normal birinin sergileyebileceği türden bir duruş değildi bu.

Bu dondurucu havada, çıplak ayaklarına yuvarlak, getaya benzer bir şeyler giymişti. Siyah lake boyası ve kırmızı ipleri, o bembeyaz ayaklarını iyice ön plana çıkarıyor, insanı nutku tutulacak kadar etkiliyordu.

Hayır, göğsümü sıkıştıran o tuhaflık sadece bundan ibaret değildi.

Üzerinde turuncu bir kimono vardı. Gösterişli bir bayram kıyafeti değil, festival günlerinde rastlanan türden sade bir şeydi bu. İşin daha da tuhafı, o kimononun üzerine kırmızı deri bir ceket geçirmişti.

Tak, diye bir ses daha geldi.

Getanın yere vuran sesi. Adım adım yaklaşıyordu. Dalgalanan saçlar, sürtünen kumaşın sesi... Gözlerimin, bu kişinin en ufak hareketini bile kaçırmamak için çabaladığını hissedebiliyordum. Benim... Tomoe Enjo'nun iradesinden bağımsız olarak. O karaltı, sanki hiçbir şey olmamışçasına doğal bir tavırla geliyordu.

Mürekkep dökülmüş gibi simsiyah saçları omuzlarına bile varmıyordu. Rastgele kesilmiş gibi duran bu saçlar, nedense bu kişiye çok yakışmıştı.

İnce bir vücut ve yüz hatları. Beyaz bir ten ve... İnsanın ruhuna kadar bakan kara gözler. Bu pis ara sokağa hiç yakışmayan, hayaletimsi bir zarafete sahip o duruş.

Bu şey, anlaşılan bir kadındı. Ya da yaşlarımız pek farklı olmadığı için bir genç kız mı demeliydim?

Yüz hatları o kadar muntazamdı ki cinsiyeti her iki yöne de çekilebilirdi. Elbette, hangi cinsiyetten olursa olsun, insanın tüylerini ürpertecek kadar güzel olduğu su götürmez bir gerçekti. Ancak ben, bu kişinin bir kadın olduğunu anlayabiliyordum.

"Hey."

Doğu ve batı tarzını harmanlamış o kız, lakayıt bir tavırla seslendi.

Kız, memnuniyetsiz bir ifadeyle bize bakarken çekinmeden yaklaştı.

Beni kuşatan üçlü bir an tereddüt ettikten sonra kızın etrafını sarmaya başladı. Şiddete alışmış, duyuları körelmiş bu herifler; tam da bu körelmişlikleri yüzünden karşılarına çıkan bu kadını arzulamaya başlamışlardı. Normalde dışarı vuramadıkları o bastırılmış aşağılık duygularını serbest bırakıp kızı baskı altına almaya çalıştılar.

"Bizimle bir işin mi var?"

Yavaş yavaş yaklaşırken konuşuyorlardı. Onu kaçırmamak için çoktan kuşatmış olmalarına bakılırsa, üçünün de aklı aynı yerdeydi.

Sefil herifler, diye içimden küfrederken bile elimden bir şey gelmiyordu. Yediğim darbelerden dolayı kolum kanadım ezik içindeydi, güç toplayamıyordum.

O kimonolu kızın, bu sahte veletler tarafından kirletilmesine dayanamazdım. Hayır... Ama gerçekten de böyle tiplerin onu kirletmesi mümkün müydü?

"Bir işin mi var diye soruyorum. Kulakların tıkalı mı senin?"

Heriflerden biri bağırarak kıza iyice sokuldu.

Kız cevap vermedi, sadece umursamazca bir elini uzattı.

...Ondan sonrası, gerçekten de büyü gibiydi.

Kızın ince kolu, kendisini saran gencin kolunu kavradı. Hafifçe kendine doğru çekti. Adam sanki ağırlığını kaybetmiş gibi havada dikey bir takla attı ve kafa üstü yere çakıldı.

Judodaki uchimata dedikleri teknik miydi bu? Tüm bu hareketler o kadar hızlıydı ki, aşırı doğal göründüğü için aksine ağır çekim gibi gelmişti.

Kalan iki kişi kıza saldırdı. Kız, birinin göğsüne avuç içini bastırdığı anda adam olduğu yere yığılıp kaldı. Ben bir insanı bayıltmak için o kadar şiddete maruz kalmışken, bu kız sadece gereken minimum hareketle iki kişinin bilincini kapatıvermişti. Tüm bunlar toplasan beş saniye bile sürmemişti.

Ben bu gerçek karşısında dehşete düşerken, geri kalan son kişi de karşısındaki kişinin normal olmadığını anlamış gibiydi.

Vay canına! diye bir ses çıkararak kaçmaya başladı.

Kız, arkasını dönüp koşan adamın kafasına tekmeyi bastı. Kusursuz bir döner tekme, ses bile çıkarmadan sonuncuyu da yere sermişti.

"Tch, kafa değil taş mübarek."

Hıh diye bir ses çıkarıp kıkırdarken, bozulan kimonosunun eteğini düzeltti.

Lal olmuştum, sadece onu izliyordum.

Ne şehrin ışıklarının ne de ay ışığının ulaşabildiği bu çöplüğün ortasında... Sanki sadece onun başının üzerinde gümüşi bir ışık hüzmesi parlıyordu.

"Hey, sen."

Kız bana doğru döndü. Bir şeyler söylemeye yeltendim ama ağzımın içi yara bere dolu olduğu için kelimeler boğazıma dizildi.

Kız, deri ceketinin cebine elini atıp küçük bir anahtar çıkardı ve bana doğru fırlattı. Yerde oturan önüme, tanıdık bir anahtar düştü.

"Düşürmüşsün. Senin herhalde."

Sesi, beynimin derinliklerinde yankılandı.

...Anahtar. Ah, az önce dayak yerken düşürmüş olmalıydım.

Artık hiçbir önemi kalmayan evin anahtarı. Bu kadın bunu getirmek için mi gelmişti yani?

Kız, sanki işi bitmiş gibi arkasını döndü.

Ne bir veda ne de bir teselli sözü...

Geldiği gibi, sanki yürüyüşe çıkmışçasına rahat adımlarla uzaklaşıyordu. Beni hiç umursamıyormuş gibi...

"Be... Bekle."

Elim kendiliğinden hareket etti.

Neyi durduruyordum? Neden onu durdurmaya çalışıyordum? Benim için de... Tomoe Enjo için de o deli kadın hiç mühim değildi.

Ama... Ama şu an böylece terk edilmek dayanılmaz geliyordu. Kim olursa olsun, bir başkası tarafından bir kenara atılmak istemiyordum. Hiçbir değerimin olmadığı, sadece bir sahteden ibaret olduğum gerçeğinin yarattığı o dürtüye dayanamıyordum.

"Biraz bekle diyorum sana!"

Bağırarak ayağa kalktım. Daha doğrusu kalkmaya çalıştım ama başaramadım. Vücudumun her eklemi sızlıyordu, duvara tutunarak ancak yarı çömelmiş bir vaziyet alabildim.

Kimonolu kız durdu ve dondurucu derecede soğuk bir bakışla arkasına döndü.

"Ne var? Başka bir şey düşürmedin."

Gayet sakin söylemişti bunu.

Ayaklarının dibinde beş kişi boylu boyunca uzanmış yatarken, bu kız hiçbir şey hissetmiyordu.

"Hey, herhalde onları öylece bırakıp gitmeyeceksin değil mi?"

Nefes nefese konuştuğumda, nihayet etrafındaki o yıkıma bir göz attı.

Yerde yatanların arasında, benim yaraladığım ve kan kaybeden o ikisi de vardı. Çirkin bir şiddetin sonucuydu bu.

"Hımm," dedi kız, beni süzerek.

"Rahat ol, şu taraftakinin gözü gitti ama bu kadarıyla ölmezler. İlk uyanan bir çaresine bakar. Yine de hemen yardıma mı ihtiyacın var?"

Bir kadına ait olduğu belli olan o ince ve tiz sesiyle, tam bir erkek gibi konuşuyordu.

Başımı sallayarak onayladım.

"Anladım. Ama bu durumda hangisini çağırmak lazım? Polisi mi yoksa hastaneyi mi?"

Gerçekten de dünyadan bihabermiş gibi bir soru sordu.

Benim aklıma sadece hastane geliyordu ama eğer bunu meşru müdafaa olarak göreceksek polisi çağırmak daha mantıklı olabilirdi. Fakat...

"Polis... Olmaz."

Kızın bakışları "Neden?" diye sordu.

Neden acaba? Asla dile getirilmemesi gereken o sırrı, sanki son kozumu masaya sürer gibi bir kararlılıkla itiraf ettim.

"Ben... Birini öldürdüm."

Kısa bir an için zaman durmuş gibiydi.

Kız sanki ilgisini çekmiş gibi yaklaştı ve duvara yaslanmış halde duran beni dikkatle incelemeye başladı.

"Pek öyle görünmüyorsun ama," dedi kuşkuyla. Ama parmağını düşünceli bir tavırla dudaklarına götürmesine bakılırsa, o da pek emin değildi.

Ben ise sanki ateşim çıkmış gibi, kendimi aşağılayan o itirafıma devam ettim.

"Gerçek söylüyorum be! Daha demin geberttim onu. Bıçakla karnını deşip her tarafını paramparça ettim, sonra da gırtlağını kestim. O halde hayatta kalmasına imkan yok. ...Hehe, şu an evde polisler toplanmış, gözleri dönmüş bir halde beni arıyorlardır herhalde. Evet, sabah olduğunda bir anda ünlü biri olacağım desene!"

Farkına vardığımda, kendimle alay edercesine gülüyordum. Kendi ağzımdan çıkan o boğuk gülüşü duyuyordum. ...Niyeyse, bu daha çok ağlıyormuşum gibi bir sesti.

"Öyle mi? Madem öyle, gerçekten yapmışsın demektir. O zaman hastaneyi aramayı falan unut, doğrudan demir parmaklıkların arkasına gidersin. ...Ah, demek üzerine kan sıçradığı için kıyafetlerini çıkarıp attın. Ben de yeni moda bu sandıydım."

Soğuk elleri göğsümde geziniyordu.

"N-ne..."

Nefesim kesildi. Bu kadının dediği gibi, giydiğim kıyafetler kana bulandığı için onları çıkarmıştım. Altımda sadece pantolonum kalmıştı, üstüme de öylece bir mont geçirip kaçmıştım.

...Anlıyordum. Bu kadın benim bir katil olduğumu biliyordu ama en ufak bir şaşkınlık belirtisi göstermiyordu. Bu durum... Aksine beni huzursuz ediyordu.

"Korkmuyor musun? Ben birini öldürdüm diyorum. Bir kişiyi öldürmekle iki kişiyi öldürmek arasında fark yok. Mevzuyu öğrendiğine göre seni öylece bırakacağımı mı sanıyorsun?"

"Bir kişiyi öldürmekle iki kişiyi öldürmek aynı şey değil."

Hoşnutsuz bir tavırla gözlerini kısıp, kimonolu genç kız yüzünü yüzüme iyice yaklaştırdı.

...Ondan bir baş boyu daha uzun olmama rağmen, aşağıdan bana bakan o bakışların baskısı altında eziliyordum.

O siyah gözlerin hedefi olduğumda yutkundum.

Nefesimin kesilmesi üzerimdeki baskıdan dolayı değildi.

Sadece, büyülenmiştim.

Şu ana kadar insanoğluna karşı hiçbir hayranlık beslememiştim. On yedi yıllık hayatım boyunca bir şeye bu kadar kapılmamıştım. Kendimi kaybedecek kadar etkilenmemiştim.

—Evet, bu ana kadar.

Bir insanın güzel olabileceğini hiç hissetmemiştim.

"Gerçekten... Ben bir katilim."

Elimden sadece bu sözler geliyordu.

Genç kız bakışlarını yere indirdi ve hafifçe kıkırdadı.

"Biliyorum. Çünkü ben de öyleyim."

Kumaşın hışırtısı duyuldu.

Genç kız, sanki artık gerçekten ilgisini kaybetmiş gibi benden uzaklaştı.

Ayakkabılarının tıkırtıları eşliğinde uzaklaşıp gidiyordu.

...O sırtın gözden kaybolup gitmesine izin vermek istemiyordum.

"Bekle! Sen de öyle olduğunu söyledin, hey!"

Peşinden koşmaya yeltendiğimde yere kapaklandım. Yine de bir şekilde ayağa kalkıp, arkasına dönüp bakan kadının yüzüne ters ters baktım.

"O zaman yardım et bana. Madem birbirimize benziyoruz, biz..."

Normaldeki kendimden beklenmeyecek bir bencillikle bağırdım. Çaresiz kalmıştım; ne utanç ne de haysiyet umrumdaydı. Bu yersiz ve nedensiz haykırışım karşısında genç kızın gözleri fal taşı gibi açıldı, şaşkınlığa uğramıştı.

"Birbirimize benzemek mi... Hmm, gerçekten de için bomboş. Ama yardım et derken neyi kastediyorsun? İşlediğin cinayetin günahından kurtulmayı mı? Yoksa vücudundaki şu yaraları iyileştirmemi mi? Maalesef ikisi de benim uzmanlık alanım değil."

—Ah, doğru ya.

Ben tam olarak neden kurtarılmak istiyordum ki?

Sadece yardım istiyordum. Ama tam olarak neden yardım istediğimi düzgünce düşünemiyordum. ...Enjö Tomoe'nin kalbine kazınmış olan o şeyin her şeyden önemli olduğunu bildiğim halde.

"Burası yakında kalabalıklaşır. O yüzden, beni sakla."

Ama her ne olursa olsun, şu anki önceliğim buydu.

Kadın, az önceki duygusuzluğunun aksine, gayet insani bir tavırla "Hımm," diyerek düşüncelere daldı.

"Saklamak derken, sana bir sığınak sağlamamı mı istiyorsun?"

"Yani, kimsenin beni göremeyeceği bir yere kadar yardım etsen yeter."

"Bu şehirde kimsenin seni göremeyeceği bir yer yok. Kimsenin seni göremeyeceği tek yer kendi evin olur herhalde."

Ciddi bir yüz ifadesiyle konuşuyordu. Bunu ben de biliyordum.

Yediğim dayakların acısı yüzünden sabrım mı taşmıştı ne, ona geri haykırdım:

"Olmuyor işte, o yüzden söylüyorum! Yoksa beni kendi evinde mi saklayacaksın be hey aptal karı!"

"Lanet olsun," diye söylendim. Bunun üzerine genç kız ikna olmuş gibi başını salladı.

"Olur. Benim yerim sana uyarsa dilediğin gibi kullan."

"Ne?.."

"Ne basit adammışsın, yardım istediğin şey meğer buymuş."

Yürümeye başladı. Ne elini uzattı ne de omuz verdi.

Yine de o sırtın duruşu, sanki peşimden gel diyordu.

Ben de, kendimin bile şaşırdığı bir güçle onun peşinden gittim.

Sadece bunu yapmak bile, dayaktan morarmış vücudumdaki acıları da, birini bıçakladığımda ruhumda açılan yaraları da tertemiz silip atmama yetti.

O alışılagelmişin dışındaki yürüyüşünü izleyerek peşinden gidiyordum.

Bu kız tek başına mı yaşıyordu, daha adını bile sormamıştım... Sormam gereken dağ gibi soru vardı ama hiçbir şey düşünemiyordum.

...Evet, muhtemelen. Şimdiye kadar hiç inanmamıştım ama kader dedikleri şey bu olsa gerekti.

Çünkü çoktan... Gözlerim o kadından başkasını göremez olmuştu.

/ 2

(Çelişkili Sarmal, 2)

Küt diye bir ses geldi. Yan odadandı.

Saat herhalde on sularıydı. İşten bitkin düşmüş bedenimi futona bırakalı daha birkaç dakika bile olmamıştı. O hafif uykumdan uyanmış, mahmurluk içinde öylece yatıyordum.

Yan odadan gelen ses bir kerede kesildi.

Sürgülü kapı açıldı. Yan odaya bağlanan fusuma. Işıkları kapalı, karanlık odama dört köşe bir ışık sızdı.

Annem miydi acaba? Gözlerimi hafifçe aralayıp oraya baktım ve—

—Her zaman tam bu noktada düşünürüm.

Keşke bu manzarayı hiç görmeseydim diye.

Kapıyı açan annemdi. Arkadan gelen ışık yüzünden sadece orada öylece dikildiğini seçebiliyordum. Odanın içinden ziyade, oradan görünen yan odadaki o vahşet takılmıştı gözüme.

Ucuz bir yemek masasının üzerine yığılıp kalmış babamın silueti.

Normalde kahverengi olması gereken masa kıpkırmızıya boyanmış, oraya yığılan babamın bedeni tatamiye durmaksızın kan akıtmaya devam ediyordu. ...Bir nevi patlamış bir su borusu gibiydi.

"Tomoe, öl."

Öylece dikilen o gölge konuştu.

O gölgenin annem olduğunu, ancak göğsüme bıçak saplandıktan sonra hatırlayabildim.

Annem, göğsüme defalarca, defalarca bıçağı sapladı ve en sonunda bıçağı kendi gırtlağına dayadı.

Kabus dersen kabustu işte.

Gecelerim hep böyle son buluyordu.

Tık, tık, tık, tık...

...Kulağımın derinliklerinden gelen o sesle uyandığımda, Ryougi çoktan evden çıkmıştı.

Dayak yediğim için morluklar içindeki bedenimi doğrulttum ve odayı şöyle bir süzdüm.

Burası, dört katlı bir apartman dairesinin ikinci katının köşesinde bulunan, kimonolu genç kızın eviydi. Yok, evden ziyade bir oda demek daha doğru olurdu. Girişten oturma odasına uzanan koridor yaklaşık bir metre kadardı ve yol üstünde banyoya açılan bir kapı vardı.

Oturma odası aynı zamanda yatak odası olarak da kullanılıyor gibiydi; kadının az önceye kadar üzerinde uyuduğu yatak oradaydı. Yan tarafta bir oda daha vardı ama ihtiyacı olmadığı için orayı kullanmadığını söylemişti.

—Dün gece.

O kadının peşinden bir saat boyunca yürüdükten sonra vardığımız yer bu odaydı. Apartman girişindeki posta kutusunun üzerindeki isimliğe Ryougi yazıyordu, yani kadının soyadı Ryougi olmalıydı.

Kadın—Ryougi, beni odaya soktuktan sonra tek kelime etmeden deri ceketini çıkarıp yatağa uzanmış ve uyumuştu.

Vurdumduymazlığın da bu kadarı. Bir ara tepem attı, ona saldırmayı bile ciddi ciddi düşündüm. Düşündüm ama o esnada bağırıp çağırıp milleti başımıza toplamasından korktum. Uzun süre ikilemde kaldıktan sonra, yerdeki minderlerden birini yastık yapıp uyumaya karar vermiştim.

Uyandığımda o kadının gitmiş olduğunu gördüm.

— Kimdi ki o şimdi?

İstemeden mırıldanmıştım. Sakinleşip tekrar düşününce, Ryougi benimle aynı yaşlarda gibiydi. "Kadın"dan ziyade "genç kız" tanımı ona daha çok yakışıyordu.

On yedi yaşındaysa öğrenci olmalıydı. Yani liseye mi gitmişti? Hayır, bu oda buna göre fazla kasvetliydi. Odada sadece yatak, buzdolabı, telefon, askıda asılı dört tane deri ceket ve kıyafet dolabı olduğu anlaşılan bir şifonyer vardı. Ne televizyon ne de müzik seti... Atılmış bir dergi bile yoktu, bir masa dahi.

Birden, dün geceki sözlerini hatırladım.

Ona katil olduğumu söylediğimde, Ryougi kendisinin de öyle olduğunu söylemişti... Başta gerçek dışı gelen o sözleri belki de doğruydu. Çünkü bu oda bir kaçağa aitti. Yaşanmışlık hissi hastalıklı bir düzeyde eksikti.

Bunu düşününce sırtımdan aşağı bir soğukluk indi. Maça asını çektiğimi sanırken, aslında Joker'i mi çekmiştim?

...Her neyse, burada daha fazla kalmaya niyetim yoktu. En azından bir teşekkür etmek isterdim ama kendisi burada olmadığına göre elden bir şey gelmezdi.

Eve girmiş bir hırsız kadar ihtiyatlı adımlarla, bu tanımadığım kızın odasından çıktım.

Dışarı çıktım ve amaçsızca ortalıkta dolaştım.

Başta korka korka yerleşim bölgelerindeki yollarda yürüdüm ama dünya benim meselelerimden bağımsız, her zamanki gibi akıp gidiyordu. Bir saatin yelkovanı gibi, hiçbir değişim olmadan tekdüze bir rutini tekrarlıyordu.

"Nihayetinde böyle demek," diyerek kendimi koyverip ana caddeye çıktım.

Şehir her zamanki gibiydi. Ne Tomoe Enjou'yu arayan polisler ne de beni bir katil olarak aşağılayan bakışlar vardı.

Görünüşe göre ceset henüz bulunmamıştı. Evet, benim gibi yarım kalmış birinin yaptığı bir eylemle dünyanın hemen değişecek hali yoktu. Henüz aranan bir kaçak değildim. Yine de kendi evime dönmeye niyetim yoktu.

Öğle vakti geçince, köpek heykelinin olduğu meydana kadar gelmiştim. Rastgele bir banka çöküp binaların üzerindeki devasa elektronik panolara baktım.

Öylece saatlerce boş boş vakit geçirdim.

Hafta içi olmasına rağmen burası aşırı kalabalıktı. Kaldırımlar insan kaynıyor, yaya geçidinde yeşil yandığında insan seli araçları durduracak bir şiddetle akıyordu.

Bu insan selinin büyük çoğunluğu benimle benzer yaşlardaki kişilerdi. Hepsi ya gülümseyerek ya da her şeyi biliyormuşçasına bir ifadeyle ileriye, hep ileriye yürüyordu.

Tereddütleri yoktu. Hayır, tereddüt diye bir şeyi akıllarına bile getirmemişlerdi muhtemelen. Suratlarında düşüncenin kırıntısı bile yoktu; gerçekleştirmek istedikleri bir hayal ya da inandıkları bir gelecek için bu anı yaşıyormuş gibi görünmüyorlardı.

Hepsi her şeyi çözmüş gibi bir ifadeyle gidiyordu. Fakat içlerinde ne kadarı "gerçekti"?

Hepsi mi, yoksa sadece bir avucu mu?

Gerçekler ve sahteler.

İçine karışamadığım bu insan kalabalığının arasından gerçek olanı bulmak için etrafı süzmeye devam ettim ama hiçbir ayrım yapamıyordum.

Normaldi tabii... Zaten böyle bir şeyi sadece kişinin kendisi bilebilirdi.

Bakışlarımı insan selinden kaçırıp gökyüzüne diktim.

Doğru ya. En azından ben gerçek değildim. Gerçek olduğumu sanırken, bir anda foyam ortaya çıkıvermişti.

...Liseye başlayana kadar Tomoe Enjou, atletizm dünyasında adı sanı bilinen bir kısa mesafe koşucusuydu. Ortaokul yıllarında hiç yenilmemiştim, bir kez olsun başka bir sporcunun sırtını görmemiştim. Süremi daha da kısaltabileceğime dair inancım tamdı, yeteneğimden de şüphe etmiyordum.

Hepsinden önemlisi, koşmayı seviyordum. Bu, benim tek gerçeğimdi. Her türlü engeli aşabilecek bir iradeye sahiptim.

Ama koşmayı bıraktım.

Zaten ailem zengin değildi. İlkokuldayken babam işini kaybetti ve evdeki huzur her geçen gün bozuldu. Annem soylu bir aileden geliyordu, babamla evlenmek için ailesiyle bağlarını koparmıştı. İşsiz kalıp çalışmayı bırakan bir baba ve dünyadan bihaber, elinden hiçbir iş gelmeyen bir anne.

Sadece yıkılıp giden o ailenin içinde, diğer veletlerden daha erken akıllandığımı düşünüyorum. Bir de baktım ki yaşımı saklayıp çalışmaya başlamışım; okul taksitlerimi bir şekilde kendim ödüyordum.

Evi umursamıyordum. Sadece kendi başımın çaresine bakmak için elimden geleni yapıyordum.

Kendi başıma çalışıp okula gittim ve sadece kendi çabamla liseye girdim. Artık ebeveynim saymadığım anne babam ve hayatta kalmak için gereken para sorunu... Bu iki öfkeyi içimde taşıyan benim için tek kurtuluş koşmaktı.

Bu yüzden ne kadar yorgun olursam olayım kulübe devam ettim ve liseye girmeyi başardım.

Fakat hemen ardından babam kaza yaptı. Arabayla birine çarptı. Sadece bu da değil; babamın ehliyeti bile yoktu.

Karşı tarafa ödenecek tazminatı, annem kendi ailesine boyun eğerek bir şekilde halletmiş. Ben o sırada çökmüş olduğum ve hiçbir şey düşünemediğim için detayları pek bilmiyorum.

Olaylar yatıştıktan sonra beni bekleyen şey, çevredekilerin değişimiydi. O anne baba ile benim artık bir bağım olmamasına rağmen, sadece onların çocuğu olduğum için okulun tavrı aniden değişti.

O zamana kadar destekleyici olan atletizm kulübü danışmanı beni resmen görmezden gelmeye başladı. Beni "gelecek vaat eden çaylak" diye el üstünde tutan senpai'ler, kulübü bırakmam için baskı yapmaya başladılar.

Ama bunlara alışıktım, sorun değildi.

Asıl sorun evdeydi. Kaza yüzünden, o zamana kadar zar zor sağlanan geliri de kaybeden babamın aileyi ayakta tutacak gücü kalmamıştı. Annem alışık olmadığı ek işlere başlasa da, kazandığı para ancak faturaları ödemeye yetiyordu.

Babamın birkaç yıldır düzenli bir işi yoktu, üstüne üstlük ehliyetsiz araç kullanıp birini öldürmüştü. Bu dedikodu mahallede dallanıp budaklanarak yayıldı ve babam evden dışarı çıkmaz oldu. Annem arkasından edilen laflara rağmen çalışmaya devam etti ama bir iş yerinde uzun süre barınamadı. Sonunda, ben yolda yürürken bile "git buradan" diyerek bana taş attılar.

...Çevremdekilerin tacizleri her geçen gün artsa da buna karşı bir öfke duymadım. Çünkü babamın yaptığı şey bir gerçekti. Ayrımcılığın da aşağılanmanın da doğal tepkiler olduğunu düşündüm. Suçlu olan dünya değil, babamdı.

Ancak öte yandan, öfkem anne babama da yönelmiş değildi.

Ben o an her şeyden bıkmıştım. Beni çevreleyen bu türlü türlü bağlar artık gerçekten canımı sıkmaya başlamıştı.

Ne yaparsam yapayım, ne kadar çabalarsam çabalayım, sonuç hep aynı olacaktı. Ne kadar hızlı koşarsam koşayım, "aile" denilen bu bela peşimden ayrılmayacaksa, geleceğimden ne beklenebilirdi ki?

Sanırım o an karşı koymayı bıraktım.

Toplumun "normal" dediği o hayatı arzuladığın için acı çekiyordun. "Benim hayatım bu kadarmış" deyip kabullenince, artık kendini mutsuz hissetmiyordun.

Tıpkı çocukluğumdaki gibi. Hayalleri kurnazlıkla takas ettim ve kendi başıma yaşamaya karar verdim.

Öyle olunca okul saçma gelmeye başladı ve bıraktım. Hayır, tüm günümü çalışmaya ayırmazsam aileme bakamazdım çünkü. Gençseniz, geçmişiniz ne olursa olsun her zaman bir iş kapısı bulunur. Bir parça vicdan kırıntısı taşıyan ben, ailemi kaderine terk edemedim. Gerçi liseyi bıraktıktan sonra ailemle tek kelime bile etmemiştim.

Ve böylece... Farkına vardığımda, o kadar çok sevdiğim koşmayı tertemiz bir şekilde unutmuştum.

O kadar çok sevmeme rağmen... Tek kurtuluşum o olmasına rağmen.

Başıma gelen ufak bir talihsizlikle hemen vazgeçebileceğim kadar basit bir şey olduğunu fark edince dehşete düştüm.

Beni öven insanlar yok oldu. Koşacak vaktim kalmadı. Sevgi dediğim o duygu, bu tür bahaneden farksız olaylara yenik düşmüştü.

Eğer gerçek olsaydı— eğer koşmak eylemi benim için yeri doldurulamaz bir şey, Enjou Tomoe denen insanın "kökeni" olsaydı, işler bu noktaya gelmezdi.

...Çocukken. Ailem beni bir çiftliğe götürmüştü ve orada bir at görmüştüm. Adını bile bilmediğim o atı izlerken ağlamıştım; sadece ama sadece koştuğu o hâlini görünce gözyaşlarım sel olup akmıştı. Eğer reenkarnasyon diye bir şey varsa, önceki hayatımda kesin onlardan biriydim diye düşünmüştüm. Koşmak eyleminin kendisine, buna inanacak kadar hayran kalmıştım.

Fakat ben sahteymişim.

Evet. Sadece gerçekmiş gibi bir inanca bürünmüş, uydurma bir kopyadan ibarettim.

"Üstelik sonunda birini de öldürdüm, değil mi?"

Kıkırdar. Hiç eğlenceli olmamasına rağmen gülebiliyor olmam, insanın ne kadar arızalarla dolu bir varlık olduğunu gösteriyordu.

Gökyüzüne bakmaktan sıkılıp şehri seyretmeye başladım.

...İnsan seli her zamanki gibi kesilmek bilmiyordu.

Gülümseyen ya da ciddi suratlarla yürüyüp giden bu tiplerin gerçek olması imkansızdı. Bir amaç uğruna yaşıyor olsalardı, böyle bir oyun alanında vakit öldürebilirler miydi hiç? Hayır, amaçları oyun oynamak olsa bile... Ben böyle bir "gerçekliği" kabul etmiyorum.

...Tık, tık, tık, tık.

Birden kendime geldim. Ben... Bu kadar bencilce düşünecek bir dünya görüşüne sahip biri değildim normalde.

Saate baktığımda akşamın çökmek üzere olduğunu gördüm.

Daha fazla burada kalamazdım. Nereye gittiğimi bilmeden, kalabalığın akıntısını arkamda bıraktım.

Yabancısı olduğum bir yerleşim alanının yollarını, sokak lambalarının cılız ışığı aydınlatıyordu.

Sonbahar güneşi battıktan sonra yaklaşık üç saattir yürüyordum.

Geceyi nerede geçireceğimi düşünürken, farkına bile varmadan Ryougi'nin apartman dairesinin yakınına kadar gelmiştim.

İnsan dibe vurunca bu kadar mı zavallılaşır diye kendime şaştım.

Kendi kendime, benim —yani Enjou Tomoe denen herifin— en iyi yanının duygularını çabuk atlatması olduğunu söyler dururdum; oysa şimdi hızlısı yavaşı kalmamıştı. Pişmanlıklarımı zerre kadar söküp atamamıştım.

Başımı kaldırıp baktığımda, Ryougi'nin odasının ışığı yanmıyordu. Görünüşe göre dışarıdaydı.

"Aman, neyse ne... Hazır gelmişken."

Kimse olmadığı için içeri giremeyeceğimi bilsem de merdivenleri tırmanmaya başladım. Sert gerçekle yüzleşerek, tutunduğum o tek kurtuluş dalına kendi ellerimle son vermek istiyordum.

Güm güm ses çıkaran demir merdivenleri çıkıp birinci katın sonundaki odanın önüne geldim.

Bu sabah çıkarken kapıya sıkıştırılmış olan gazete yerinde yoktu. Ryougi bir ara eve uğramış olmalıydı. Kapıyı vurdum ama ses gelmedi.

"Bak işte, yok."

Tam arkamı dönüp gidecekken kapı kolunu çeviriverdim.

—Döndü.

Kapı ardına kadar açıldı.

İçerisi karanlıktı. Kapı kolunu tuttuğum gibi donakaldım, beynim uyuşmuştu.

Acaba böyle saatlerce dikilecek miyim diye düşündüğüm anda, vücudum kapı aralığından içeri süzülüverdi; gizlice içeri dalmıştım.

"..." Yutkunur.

İnanılır gibi değil, inanılır gibi değil! Böyle bir şey yaptığıma inanamıyorum!

Tamam, belki dışlanmış biri gibi takılıyordum ama suç sayılabilecek işlerden nefret ederdim; çocukluğumdan beri sinsilikten nefret ederdim. Buna rağmen, önce birini öldürmüş, şimdi de ev hanesine tecavüz ediyordum. Hayır, bu elimde olmayan bir şeydi; hem o da dememiş miydi, kafana göre takıl diye!

Tık, tık, tık, tık.

İçimden birbirini tutmayan bahaneler sıralarken, bacaklarım benden bağımsız ilerliyordu. Girişten koridora, koridordan oturma odasına.

Işıklar yanmadığı için oda zifiri karanlıktı. Karanlığın içinde nefes nefese, ayak uçlarımda yürüyordum.

Kahretsin, resmen hırsız gibi oldum. Işık. Işığı açmam lazım. Karanlık olduğu için şüpheli duruyor, ah, ama düğme nerede?

Florasanın düğmesini ararken duvarı el yordamıyla yoklamaya başladım.

Tam o sırada, giriş kapısının açılma sesi duyuldu.

Ryougi geldi diye kendimi hazırlamaya kalmadan, evin sahibi ışığı yaktı ve odanın kapısını açtı.

Açtığı gibi, boş bakışlarla mülküne izinsiz giren bana dikti gözlerini.

"Hah, bugün de mi geldin? Ne yapıyorsun orada ışığı bile yakmadan?"

Bir okul arkadaşını azarlıyormuş gibi soğuk bir ses tonuyla konuşan Ryougi, odanın kapısını kapattı ve deri ceketini çıkardı.

Doğruca yatağa ilişip, elindeki market poşetini hışırdatarak içine elini daldırdı.

"Yer misin? Soğuk şeylerden nefret ederim de."

Önüme bir dondurma kabı fırlattı. Markası Häagen-Dazs, çilekli. Benim gibi bir davetsiz misafiri hiç umursamaması bir gizemken, nefret ettiği bir şeyi satın alması ayrı bir gizemdi.

Soğuk kabı iki elimle tutarken tüm mantığımı zorladım.

Bu kadın beni zerre umursamıyordu. Benim bir katil olduğumu... ne kadar ciddiye alıyor bilmem ama... bilmesine rağmen. Üstelik kendi odasını bir sığınak olarak sunması, acaba kendisinin de mi polis tarafından arandığı anlamına geliyordu?

"...Hey. Sen, tehlikeli biri misin?"

Kendi durumumu unutup bunu sorduğumda, kimonolu kız "Ahahaha!" diye kahkahayı patlattı.

"Amma tuhaf adamsın sen. Vay be— tehlikeli ha! Güzel ifadeymiş, sevdim bunu, vallahi bak!"

Ryougi içtenlikle gülüyordu. Karmakarışık kesilmiş siyah saçları dağılmıştı ve benim gözüme gerçekten de tehlikeli birinden başkası gibi görünmüyordu.

"Haha, ahahaha, ha— Evet, öyle sayılır. Bu civarda benim kadar tekinsiz birini daha bulamazsın. Ama sen de öylesin, değil mi? O zaman ne önemi var ki? Soracağın başka bir şey yoksa?"

Kimonolu kız imalı bir gülüşle başını kaldırıp bana baktı.

...O tehlikeli bir huzura sahip çehresi, yeni bir oyuncak bulmuş bir çocuğunkini andırıyordu.

"Hayır... Bir şey daha var. Beni neden kurtardın?"

"Kurtar beni diyen sendin. Başka bir işim de yoktu, ben de yardım ettim işte. Kalacak yerin de yok zaten. Bir süre burayı kullanabilirsin. Mikiya nasılsa bir süre gelmez."

...Başka yapacak bir işi olmadığı için mi yardım etmişti? Bu ne biçim iş, ne kadar saçma olursa olsun böyle bir sebep olabilir miydi hiç? Belki sinirlerim altüst olmuştu ama bunu yutacak kadar da aklımı yitirmemiştim. Bunun kanıtı olarak da, yalan söyleyip söylemediğini şak diye anlayacaktım.

Kimonolu kıza ters ters baktım. O ise bunu zerre umursamadı. Bu görmezden gelmek değil, son derece doğal ve vakur bir duruştu.

...Ne büyük bir çelişki. İşin kötüsü, Ryougi'nin tamamen içinden geldiği gibi konuştuğuna dair en ufak bir şüphe bile duyamıyordum.

Yoksa... Yoksa bu kişi için genelgeçer sebeplerin hiçbir hükmü yok muydu? Arkadaş olduğu için ya da para getireceği için gibi bariz bağlar kurmuyorsa bu kız...

Yine de...

"Ciddi misin sen? Hiçbir karşılık beklemeden benim gibi şüpheli bir herifi saklayacak mısın yani? Sakın o tehlikeli haplardan falan kullanıyor olmayasın?"

"Ne kadar kaba birisin. Uyuşturucudan nefret ederim, aklım da gayet başımda. Seni polise de ihbar etmem. Ha, eğer beni ihbar et dersen, o başka."

Hah, zaten benim de öyle bir endişem yoktu. Zaten bu kızın polise haber verdiği bir sahneyi hayal etmek bile imkansızdı. Benim asıl endişelendiğim şey çok daha temel bir meseleydi.

"Bana bak. Ben erkeğim, sen de kadınsın. Hiç tanımadığın bir herifi eve almak ne demek biliyorsun herhalde. Ben sana bunun uygun olup olmadığını soruyorum!"

"Ha? Erkekler, bir kadını becermek istediklerinde başka bir yerde kalmazlar mı?"

Öylece bakakalmış bir yüzle verdiği bu cevap karşısında dilim tutuldu.

"Hayır, yani demek istediğim—"

"Aman, amma dırdır ettin. Burayı beğenmediysen kendine başka bir saklanacak yer bulursun, ne diye gelmiş benim keyfimi yokluyorsun ki?"

Sözünü sertçe kesip bitiren genç kız, elini tekrar market poşetine daldırdı. Çıkardığı şey üçgen bir domatesli sandviçti... Harbiden de beni zerre umursadığı yoktu.

"O zaman burayı yatak niyetine kullanıyorum. Tamam mıdır!"

Tepem atıp bağırsam da karşımda istifini bile bozmadan başını salladı.

"Olur. Rahatsız edersen söylerim."

Ryougi, sandviçini iştahla mideye indirirken konuştu.

Onun bu tavrı karşısında bütün hevesim kaçtı ve olduğum yere, zemine çöktüm.

Öylece zaman akıp gitti.

Her neyse, diye düşündüm ve kendimi toparlamaya karar verdim. Duygularımı çabuk değiştirebilmek Enjou Tomoe olarak en güçlü yanım; bu özgüvenle bundan sonra ne yapacağımı planlamaya başladım.

Bir süreliğine yatacak yerimi garantilemiştim. Elimdeki otuz bin yen ile mutfak masrafları bir ay kadar idare ederdi. Bu süre zarfında polise yakalanmadan hayatta kalmanın bir yolunu bulmalıydım.

"—Ha?"

Birden bir şey kafama takıldı. Bu akşam neden bu evin kapısı kilitli değildi?

"Hey. Sen neden kapıyı kilitlememiştin?"

"Çünkü anahtarı yok, ondan."

"————Ha?!"

Duyduklarım karşısında az kalsın küçük dilimi yutacaktım.

Bu Ryougi denen kadın, evin anahtarına sahip olmadığını söylüyordu. Kapıyı sadece uyuyacağı zaman kilitliyor, dışarı çıkarken ise öylece çekip gidiyordu. Kendi dediğine göre, o yokken eve hırsız girse bile kendisine bir zararı dokunmazmış.

Yani benim içeri girebilmiş olmam tesadüf falan değildi. Bu odada hiçbir şeyin olmamasının sebebi, buranın hırsızların uğrak yeri olması falandı herhalde, cidden.

"Seni aptal, bir anahtarın olsun bari! Yoksa bile ev sahibinden bir yedek anahtar istersin, normali budur!"

"Yedek anahtarı kaybettim. Ne olmuş yani, senin için bir sorun değil ki bu, hem o anahtar sadece yük yapıyor."

...Kahretsin, ne desem bir cevabı vardı. Gerçek şu ki, anahtarın olmaması benim içimi rahatlatmıyordu. Kendi güvenliğimin ötesinde, Ryougi’nin hayatında büyük bir sorun vardı burada. Az önce ona karşı hissettiğim o tarif edilemez tepkiyi bir kenara bırakıp, bu dünya cahili kızı içtenlikle merak etmeye başladım.

"Saçmalama, kilidi olmayan eve ev denmez. Bekle burada, madem öyle, kapı kolunu komple yenisiyle değiştireceğim."

"...Olur da. Paran var mı senin?"

"Hafife alma beni, o kadarını kendim de yapabilirim. Bu gece halledeceğim, yarından itibaren kapıyı adamakıllı kilitleyeceksin, tamam mı!"

Diyerek ayağa falktım.

Zamanında nakliye şirketinde çalışmıştım. Odaların tadilatı konusunda her türlü eğitimi almıştım; bir apartman dairesinde tamir edemeyeceğim pek bir yer yoktu. İki gün öncesine kadar çalıştığım şirketin deposunda mutlaka bir kapı kolu stoğu vardır.

Kendi kendimi bile anlamadığım bir hırsla, gecenin karanlığına, şehre doğru koştum.

Her an polis tarafından kovalanabilecek bir durumda olmama rağmen, şirkete nasıl sızarım diye kara kara düşünürken, aslında ne kadar tehlikeli bir maceraya atıldığımı fark ettim.

...Gerçekten de, Ryougi’ye laf edecek halim yoktu.

Henüz adından bile emin olmadığım bir kadın için eski çalıştığım yere sızmaya kalkışmak... Benim de sağduyum iyice körelmişti artık.

3

(Çelişkili Sarmal, 3)

Ryougi’nin odasında kalmaya başlayalı neredeyse bir hafta olmuştu.

Hem ben hem de Ryougi gündüzleri dışarıda olduğumuz için, sadece geceleri uyumak üzere bir araya geldiğimiz garip bir hayat sürüyorduk. Yine de bir hafta geçince, birbirimizin adını bilmemek zorluk çıkarıyordu; biz de isimlerimizi söylemiştik.

Tam adı Ryougi Shiki’ydi. Şaşırtıcı bir şekilde gerçekten de lise öğrencisiydi. Bunun dışındaki her şey tam bir muammaydı.

Ryougi bana Enjou diye hitap ediyordu. Belki de bu yüzden ben de ona Ryougi diyordum. Ryougi aslında soyadıyla çağrılmaktan nefret ediyordu ama ben nedense ona doğrudan Shiki diyemiyordum.

Sebebi basitti. Sadece buna yetecek cesaretim yoktu. Eninde sonunda yollarımın kalıcı olarak ayrılacağı birine gereğinden fazla yakınlaşmak istemiyordum. Eğer ona ismiyle, Shiki diye seslenirsem, eminim bu genç kızdan kopmam çok daha zor olacaktı. Her an polise yakalanma ihtimali olan benim gibi biri için böyle bir bağ sadece ayak bağı olurdu.

"Enjou, senin hiç sevgilin yok mu?"

Sıradan bir gecede, Ryougi yatağın üzerinde bağdaş kurmuş otururken, hiçbir ön belirti vermeden böyle bir soru sordu.

Ryougi'nin soruları her zaman böyle çat kapı geliyordu.

"Sevgilim mi... Olsaydı herhalde böyle bir yere sığınmazdım."

"Öyle mi. Halbuki yakışıklı çocuksun, kızlar sana bakardı."

"Duygusuz bir sesle övülmek pek mutlu etmedi. Hem kadınlar konusunda ağzım yandı benim."

"---Vay canına, neden?"

İlgisini çekmiş olmalı ki, yerde yatan bana doğru yüzünü uzattı. Yatağın hemen yanında uyuyan benim bakış açımdan, kafası pıt diye çıkıvermiş gibi görünüyordu ve bu hali bir nebze sevimliydi.

"Eşcinsel misin yoksa, Enjou?"

...Az önceki sözümü geri alıyorum. Bunun sevimli falan olduğu yoktu, tamamen bir anlık yanılsamaydı.

"Ne alakası var be. Sadece uğraşması yorucu geliyor. Gerçekten biriyle beraber olduğumda pek de sarmadığını fark ettim."

Zaten karşı cinsten pek de haz etmezdim. Lisedeyken iki ay kadar biriyle çıkmıştım ama o yaşadığımız şey tatlı bir ilişki değil, daha çok berbat bir güç savaşı gibiydi.

Farkına bile varmadan, anılarımı tane tane anlatmaya başlamıştım.

"Ben öyle çok büyük beklentileri olan biri değildim. Ama karşımdaki benden hep çok şey bekliyordu. İlk başlarda, 'neyse, olur böyle şeyler' diyerek sabrettim."

Öyleydi. İstediği her şeyi satın almıştım, yakışıklı olmamı istediğinde öyle olmuştum. Onun o yüksek beklentilerinin altında kaldığım bir an bile olmamıştı.

O her seferinde seviniyordu ama ben aksine, her geçen gün ondan soğuyordum. Seks bile herkesin abarttığı kadar muazzam bir şey değildi sonuçta.

...Ryougi, kendi kendime mırıldandıklarımı dikkatle dinliyor gibiydi.

"Bir süre sonra bıktım işte. Sadece etraftaki koşullar değil; zamanımı, paramı, hatta duygularımı bile başkasına bölüştürmek çok ağır gelmeye başladı. Onu kendimce seviyordum ama cinsel ihtiyaç dediğin şeyi tek başıma da halledebiliyordum sonuçta.

—Eğer normal bir öğrenci olsaydım, zamanım bol olurdu herhalde. Ama benim kendime ayıracak özgür vaktim yoktu. Onunla geçirdiğim vakit arttıkça, uyku saatimden yediğim bir hesaptı bu. Fazladan vakti olmayan biri için, aşk meşk işleri en başından imkansızdı zaten."

Yine de, ondan ayrılmaya yeltenmemiştim.

BAŞLIK: Bir Bebeğin Kusursuzluğu

İçerik:

Mutlu görünen o kıza her şey buraya kadar diyerek veda mektubunu yapıştırmak ve onu ağlatmak istemiyordum. Birini yaralayıp kendimin de yaralanması aptalcaydı.

— Ama ayrıldın değil mi? Kızı nasıl terk ettin?

— Bak şimdi, beni tek kötü adam ilan etme. Terk edilen bendim. Otelde, işimizi bitirdikten sonra pat diye söyledi. "Sen bana hiç bakmıyordun. Sadece dış görünüşüme baktın, kalbimi hiç görmedin" dedi. Dürüst olmam gerekirse epey sarsılmıştım.

Omuz silkip hikayenin sonunu bağladığımda, Ryougi nezaketsizce kahkahayı bastı.

— Müthişmiş ya, "kalbimi görmedin" ha! Hahaha, bayağı baş belası bir kadına çatmışsın Enjou!

Yatağın yayları gıcırdıyordu. Bu çocuk yatağın üzerinde resmen gülmekten yerlere yatıyordu.

— Ne var be, bu hikayenin neresi komik? Gençliğin o buruk anılarından biri işte.

Sinirlenip ayağa kalktım. O an Ryougi bir anda durdu ve gözlerini dikip bana baktı.

— Komik tabii. İnsanların görebileceği tek şey dış görünüştür. Bunu gören seni istemeyip de, kalp denilen o görünmez şeyi görmeni beklemek normal bir kadının harcı değil. Normal değilse de anormaldir. Bak, ne komik hikaye ama.

O kız da madem kalbinin görülmesini istiyordu, bir kağıda yazsaydı bari. Enjou, o kızdan ayrılmakla en doğrusunu yapmışsın.

Sakin bir tavırla hakaretini savurduktan sonra Ryougi, yatağa pıt diye yan devrildi.

Öylece bir kedi gibi gözlerini dikip yüzümü süzdü, sonra da söylemesi zormuş gibi dudaklarını araladı.

— ...Gerçi benim söyleyebileceğim bir şey değil ama. Bu "görünmez" huzursuzlukları dile vurursan yalan olur. Ne olduğunu bilmeden inanmaktır aşk. Aşkın gözü kördür derken bunu kastetmiyorlar mı?

"Başkasından duydum ama" diye ekleyip Ryougi olduğu yerde uyuyakaldı.

Her zamanki gibi net ve keskin biten konuşmanın ardından ben de istemeye istemeye uzandım.

Işığı söndürüp uykunun sessizliğine gömülürken düşündüm.

"Kadın" denilen o duygu karmaşasıyla dolu kişilerden bıkmıştım ama bu genç kızda o tek taraflı dayatmalardan eser yoktu. Hayır, eğer karşındaki Ryougi olsaydı, belki de o baş belası durumları bile gülerek kabullenirdin diye geçirdim içimden.

İkinci haftanın gecesi.

Kilidi açıp odaya girdiğimde Ryougi çoktan yatakta uyuyordu. Beni bir kedi falan mı sanıyordu nedir, sesimi duysa bile uyanmak için en ufak bir kıpırtı göstermiyordu.

Fakat bugün bu durum benim için bir şanstı.

Yediğim darbeyle şişen yanağımı gizleyerek yere çöktüm.

Tik tak, tik tak.

Yatağın başındaki saat dönüyordu. Akrep ve yelkovanın ikisi de on ikiyi gösteriyordu.

...Nedenini bilmesem de saat kadranlarından nefret ederim. Dijital göstergeler daha iyidir. Dönen o saatin içinde kendi yerim yokmuş gibi hisseder, korkarım.

— Ah...

Tekme yediğim bacağım sızlayınca ağzımdan bir inilti kaçtı.

Ryougi ölü gibi uyuyordu. Uyanacak gibi değildi.

Öylesine, amaçsızca onun yüzünü seyrettim.

İki haftadır beraber yaşayınca anladığım tek bir şey vardı.

Bu çocuk tıpkı bir oyuncak bebek gibiydi.

Her zaman bu yatağın üzerinde bir ölü gibi uyuyordu. Sabah olduğu için uyanmıyordu; yapacak bir işi olduğunda ölüden canlıya geri dönüyordu, bir nevi diriliyordu.

Başta liseye gitmek için sanmıştım ama durum pek öyle görünmüyordu. Tetikleyici olan telefondu; bir yerlerden gelen o telefonu açtığı an Ryougi canlanıyordu.

Bu işlerin tehlikeli şeyler olduğunu az çok seziyordum.

Ama Ryougi bunu bekliyordu. O telefon olmasa bu kız burada sonsuza dek bir bebek olarak kalacaktı.

Tik tak, tik tak.

Bu halini güzel buldum. İçinde hiç üzüntü yoktu. Ryougi sadece yapması gereken şeye odaklanarak sevinçle hayata dönüyordu.

Bu, fazlalıklardan arınmış bir kusursuzluktu. İlk defa, var olmadığına inandığım o "gerçek" şeyle karşılaşmıştım.

Benim öyle olduğuna inandığım şey. Benim olmak istediğim şey. Sadece kendin varken başkalarının ne yaptığıyla ilgilenmeyen, o saf güç.

— Shiki...

Ağzımdan Ryougi'nin ismi döküldü.

Fısıltıdan bile daha kısık, bir nefes gibiydi sadece. Buna rağmen Ryougi tam o an gözlerini açtı.

— ...Ne o, yine her yerin yara bere içinde.

Gözlerini açar açmaz kaşlarını çattı.

— Elimde değil ki. Karşı taraf gelip kaşınıyor, kavga çıkarıyorlar.

Doğruyu söyleyerek karşılık verdim. Bugün dönerken tanımadığım iki tip bana sarmıştı, yumruk yumruğa birbirimize girmiştik. Tabii ki onları yere sermiştim ama ben bu işin cahili olduğum için aldığım darbeler de çok oluyordu.

— Bir şeyler biliyorsun aslında. Ama ona rağmen zayıfsın. Dayak yemeyi seviyor musun yoksa?

Ryougi yatakta doğrulup sordu.

"Bir şeyler biliyorsun" derken karate ya da judo gibi bir şeyi kastediyordu herhalde.

— Kafana göre yargılama. Dövüş sanatları konusunda cahilim ben. Sokak kavgasında ortalamanın üzerindeyimdir ama o kadar.

— Öyle mi? Vururken avuç içini kullandığın için farklı sanmıştım. O zaman neden avuç içinle vuruyorsun?

Ha, anladım. Şimdi hatırladım da, bir keresinde bu yüzden övülmüştüm. Birine vururken, yumruklarını eğitmemiş birisi eğer yumruk atarsa kendi eline zarar verirmiş; birkaç vuruştan sonra kendi kemikleri kırılırmış. Bu yüzden amatörlerin avuç içiyle vurması daha iyiymiş. Hatta bazı dövüş sanatlarında avuç içi vuruşlarının daha etkili olduğu söylenirmiş.

Tabii benim bunlardan haberim yoktu.

— Avuç içi daha sert de ondan. Boş teneke kutuyu ezerken herkes avuç içini kullanır, değil mi? Yumrukla yapanı pek görmezsin.

— O, avuç içiyle daha kolay olduğu içindir herhalde.

Ryougi soğukkanlılıkla cevap verse de, gerçekten etkilenmiş gibi görünüyordu.

Dikkatle yüzüme bakınca utandım ve konuyu zorla değiştirdim.

— Asıl senin bir şeyler bildiğin kesin Ryougi. Aikido falan mı?

— Aikido sadece hobi düzeyinde. Çocukluğumdan beri yaptığım tek bir şey var.

— Çocukluktan beri ha? Bu kadar güçlü olmana şaşmamalı. Kaçan adamın ensesine o döner tekmeyi yapıştırdığında zaten farklı olduğunu anlamıştım. Ee, peki o olay var mı? Hani şu bitirici vuruşlar, gizli teknikler falan?

Kendi kendime aptalca bir soru sorduğumu düşündüm. Ryougi "hmmm" diyerek ciddi ciddi düşünceye daldı.

— Öyle formlar vardır elbet. Herkes karşıdakini onunla devirmek üzerine eğitildiği için, bir nevi bitirici vuruş sayılırlar. Ama benim olduğum yerde öyle belirli formlar yok. Zaten temelinde kendi tarzımız.

"Eğitilen şey zihniyettir" diye devam etti Ryougi.

— Vücudunu yeniden inşa edersin. Sadece o zihniyete sahip olarak her şeyi değiştirirsin. Soluk alışından yürüme tarzına, görüş alanından düşünce biçimine kadar. Her şeyi savaş için yeniden tasarlayabilmek için... Kaslarının kullanım şeklini bile değiştirdiğin için, sanki başka biri oluyormuşsun gibi bir his bu.

— Bir savaş çıktığı için zihnini ve bedenini toplayıp savaşmak, herhalde dövüş sanatlarının giriş kapısıdır. Bizimkiler sadece bunu kovalayıp sonuçta işi biraz fazla ileri götürmüşler.

Kendini aşağılar gibi kurduğu bu cümleler karşısında sadece kafamı yana eğebildim.

— Ne var yani, güçlüsün işte, daha ne? Benim gibi dayak yeme sakarlığına da düşmüyorsun. İki adamı bir anda paket edebiliyorsun. O günkü halin bayağı müthiş bir tarzdı bence.

Onunla karşılaştığım o ilk andaki çevikliğini hatırlayarak söylediğimde, Ryougi hafifçe şaşırmış göründü.

— O başkaydı. Sadece göz ucuyla gördüklerimi taklit ettim. Zaten ben henüz kendi ekolümün tekniklerini hiç kullanmadım.

Böyle ürpertici bir şeyi gayet doğal bir tavırla söyledikten sonra, Ryougi küt diye yatağa devrilip uykuya daldı.

......Bir yerlerde buhar yükseliyor.

"Şugo, şugo" diye, tıpkı resimli kitaplardakine benzer bir ses duyuluyor.

Işık yok, oda karanlık.

Burası sıcak.

Tek dayanağım, kızgın demir plakanın cızırtısı ve magmayı andıran o ışıktı.

Çevredeki duvarlarda devasa kavanozlar dizili.

Yerde ise ince uzun tüpler çevreye saçılmış.

Kimse yok.

Sadece buharın sesi ve suyun fokurtusu duyuluyor.................................................................................... Gece yarısı, aniden gözlerimi açtım.

Kötü bir rüya gördüğüm içindi bu.

Tık, tık, tık, tık.

Saate baktığımda henüz sabahın üçünü yeni geçtiğini gördüm; uyanma vaktine daha çok vardı.

Gözüm yatağa kayınca, Ryougi'nin orada olmadığını fark ettim.

...Bu tip bazen gecenin bir yarısı yürüyüşe çıkar. Yine de, kurdun kuşun uyuduğu bu tekinsiz saatte dışarıda olması normal değildi.

Gidip onu karşılasam mı diye düşündüm; birbirimizin özel hayatına mümkün mertebe karışmamanın, burayı sığınak olarak kullanabilmek için aramızdaki sessiz bir anlaşma olduğunu bildiğim halde.

Epey tereddüt ettikten sonra, "Pekala," diyerek ayağa kalktım.

Ne kadar saçma sapan bir güce sahip olursa olsun, Ryougi'nin benimle yaşıt bir genç kız olduğu gerçeği değişmiyordu. Üstelik o kıyafeti, geceleri sokaklarda sürtünen serserileri üzerine çekmek için fazlasıyla yeterliydi.

Kararımı verip koridora çıktığımda, giriş kapısı ses çıkarmadan açıldı.

Kimono üzerine deri ceket giymiş o her zamanki kız oradaydı.

Ryougi, yine sessizce kapıyı kapattı.

"Ne o, döndün mü?"

Nedense hevesim kursağımda kalmış gibi hissettiğim için dayanamayıp ona seslendim.

Ryougi bana şöyle bir baktı ve...

O an. Öleceğimi sandım.

Işıkları sönük koridor karanlıktı. O karanlığın içinde sadece Ryougi'nin gözleri masmavi parlıyordu.

Hiçbir şey yapamadım. Nefes dahi alamadım, aklıma mantıklı tek bir düşünce gelmedi; öylece kalakaldım.

—Sen bile, olmazsın.

Bir ses duyuldu. Kendime geldiğimde Ryougi yanımdan süzülüp geçmiş, öfkeli bir tavırla deri ceketini yatağa fırlatmıştı.

Ryougi yatağın üzerine oturup sırtını duvara yasladı ve tavanı seyretmeye başladı.

Sırtımdaki o ürpertiye dayanmaya çalışarak odaya dönüp yere oturdum.

Ardından, insanı neredeyse bilincini yitirtecek kadar ağır bir sessizlik çöktü.

Ansızın... Genç kız konuşmaya başladı.

—Birini öldürmeye gitmiştim ben.

Bu sözlere nasıl bir karşılık verilir ki? Sadece "Anladım," diyerek başımı sallayabildim.

—Ama olmuyor. Bugün de öldürmek istediğim birini bulamadım. Az önce koridorda seni gördüğümde, seninle tatmin olabilirim diye düşündüm ama yine de olmadı. Yapmanın bir anlamı yok.

"...Beni tamamen haklayacağını sanmıştım."

Dürüstçe konuştuğumda, Ryougi "İşte bu yüzden olmuyor ya," dedi.

—Hayatta olduğumu hissetmek istiyorum. Ama sadece birini öldürmenin bir anlamı yok. Bir amaç bulamadan gece boyu yürüyorum. Bu halimle tıpkı bir hayalet gibiyim. Bir gün... Hiçbir anlamı yokken birini öldüreceğim.

Ryougi sanki Enjou Tomoe'ye hitap ediyor gibiydi ama aslında kimseyle konuşmuyordu. ...Yoksunluk krizi çeken bir uyuşturucu bağımlısı gibi dalıp gitmişti.

Böyle bir şey daha önce hiç olmamıştı. Onunla karşılaştığım ilk zamanlarda da gece dışarı çıkardı ama asla böyle bir öldürme niyetiyle geri döndüğünü görmemiştim.

"Hey, neyin var Ryougi? Bu sen değilsin, kendine gel!"

Tuhaf bir şekilde... Daha önce dokunmaya bile cesaret edemediğim o kızın omuzlarını kavramıştım.

İnanılır gibi değildi. Her şeyden öte, o dünyevi bağlardan kopmuş gibi görünen kadının omuzları... Nasıl da bu kadar inceydi?

—...Ben kendimdeyim. Yazın da böyle hissettiğim olmuştu. O zaman da—

Kötü bir şeyin farkına varmış gibi sözünü kesti.

Ellerimi omuzlarından çekip yataktan uzaklaştım.

Ryougi duvara yaslanmayı bırakıp yatağa uzandı.

"Şey, Ryougi."

Seslendim ama cevap vermedi. Eskiden söylemişti; kalbin görünmez bir şey olduğunu. Bu yüzden, görünmez şeylerin dertlerini asla başkasına anlatmazdı.

Evet... Ryougi yapayalnızdı.

Ben de öyleydim ama kafamı dağıtmak için yüzeysel de olsa vakit geçirebileceğim pek çok arkadaş edinmiştim. Fakat bu kızın öyle birileri yoktur muhtemelen. Benim aksime her detayıyla mükemmel olan bu kızın, böyle şeylere ihtiyacı yoktu çünkü.

—Şey, Ryougi. Senin hiç arkadaşın var mı?

Genç kızın yüzüne bakmamaya çalışarak sırtımı yatağa verip sordum. Ryougi biraz düşündükten sonra "Var," diye cevap verdi.

"Hadi canım, var mı gerçekten? Senin mi?! Arkadaşın?!"

Benim şaşkınlığımın aksine, Ryougi sakin bir şekilde başını sallayarak onayladı.

"Öyleyse işimiz kolay. Moralın bozuk olduğunda, hiçbir anlamı olmasa bile dertlerini onlara yıkmalısın. Geçici bir çözüm olsa bile insanı epey rahatlatır. Kendi sıkıntılarını bir kenara bırakıp sadece havadan sudan konuşmak bile yeter."

—Şu an yok. Uzaklara gitti.

Genç kızın bu sözleri üzerine söyleyecek bir şey bulamadım. Ryougi'nin sesi kulağa feci şekilde yalnız geliyordu.

Ancak bu sadece benim kuruntum muydu yoksa başka bir şey miydi bilmiyorum, Ryougi aniden "Güm!" diye yatağa yumruk atıp kendi kendine öfkelenmeye başladı.

—Zaten o herif çok başına buyruk! Canı istediği gibi yanıma geliyordu ama bana verdiği tek şey telefon numarasıydı. Yazın tam bir ay boyunca yataklara düştü, neden böyle bir şey yüzünden sinirlenmek zorundayım ki!

Yatakta tepinme sesleri geldi.

İşte şimdi, gerçekten, buna inanmak imkansızdı.

O Ryougi, yatağın üzerinde elini kolunu sallayarak tepiniyordu...

Hayır. Aslında o kadar masum bir sahne olmayabilirdi; belki de yastığa bıçak saplıyordu. Ne de olsa o tepinme sesleri bir anda "çat, küt" gibi kesici seslere dönüşmeye başlamıştı.

Gerçeği teyit etmekten korktuğum için arkama bakmamayı tercih ettim.

Biraz hırpalandıktan sonra Ryougi sakinleşti.

Her neyse, Ryougi'yi bu kadar çileden çıkaran o arkadaşını kıskanmıştım.

Onun kim olduğunu merak ettim.

"Hey Ryougi."

"........."

Hala keyfi yerinde değil miydi ne, cevap vermedi. Ben aldırış etmeden devam ettim.

"O arkadaşın nasıl biri? Liseden bir tanıdık mı?"

—Evet. Liseden, şair gibi bir herif.

Duygulardan arınmış bir fısıltıyla cevap verdi.

Hangi yönüyle şaire benzediğini, yaşıtımız olup olmadığını ya da erkek mi kadın mı olduğunu sormamaya karar verdim. Bilmemin pek bir anlamı olmayacaktı zaten.

"Peki, geceleri böyle dışarı çıkmanın sebebi o mu?"

Ryougi kısa bir an düşündü.

—Hayır. Gece yürümek benim hobim, öldürme dürtüsü de sadece bana ait. Kimseyle bir ilgisi yok. Bu benim kişisel meselem, bu yüzden şu an ne durumda olduğumu biliyorum.

...Hıh. Uzun lafın kısası, seni endişelendirecek kadar ayağım yere basmıyor, hepsi bu.

Sanki başkasından bahsediyormuş gibi duygusuzca konuştu.

"Endişe mi— Yok canım, ben pek de endişelen..."

—Beni gördüğünde öleceğini sandığını söyleyen sendin.

Güzel sesi, ensemde yankılandı.

...Sanki soğuk bir yılan boynumda süzülüyormuş gibi bir his.

Arkamda uzanan o varlığın gerçekten bir insan olup olmadığını bir anlığına sorguladım.

—Bak, şimdi de aynısını düşündün. Ama bu yanlış bir endişe. Ben sadece hayatta olduğumu hissetmediğim için cinayet işlerim. Sen, benim hedefim olamazsın.

...Ne demek istiyordu acaba? Ben, yani Enjou Tomoe ölse bile Ryougi bundan zevk almayacak mıydı?

"Ama... Öyle sanırım. Kesinlikle kendine yeni bir sığınak bulmalısın Enjou. Ben sadece yaşadığımı hissedemiyorum ama... Ryougi Shiki, o kesinlikle insan öldürmeyi seviyor."

Ryougi, sanki bir günah çıkarıyormuşçasına derin bir ciddiyetle fısıldadı bunları.

Ses tonu düşmüştü. İçindeki huzursuzluğu dışa vuran, kopuk kopuk bir ses... Kahrolasıca. Zaten bana uzak olan bu kadın, şimdi iyice ulaşılmaz bir noktaya savrulmuştu.

İşte o an idrak ettim. Ondan ne kadar korkuyorsam, ondan çok daha fazla... Hayır, ondan çok daha öte bir şekilde ona çekiliyordum.

—Aptal herif, öyle bir şey olur mu hiç?

Her ne pahasına olursa olsun Ryougi'nin dediklerini reddetmek isteyerek kelimeleri ardı ardına sıraladım.

"Sen sadece duygusal olarak dengesizsin. Çabuk o arkadaşın mıdır nedir, onu çağır da önüne imkansız görevler falan yığ. Arkadaşlar bunun için vardır, yoksa bir bakmışsın ellerinden kayıp gitmişler..."

Ona kadar bir solukta saydırıp sustum. Az önceki Ryougi gibiydim. Kendimi duygularıma kaptırıp içimi dökmüş, fark etmemem gereken bir şeyi fark etmiştim.

—Öyle işte. Ben yatıyorum.

Sanki ağzımda acı bir hapı çiğniyormuşum gibi kelimeleri savurup yere uzandım.

Ryougi bir şeyler söylüyordu ama onu görmezden gelip uyumaya karar verdim.

Bu gece artık Ryougi ile adamakıllı konuşabilecek gücü kendimde bulamıyordum.

...Nedeni basitti. Kendi sözlerim göğsüme saplanmıştı.

Evet, ne yaparsam yapayım.

O arkadaş rolü, asla bana düşmeyecekti.

(Çelişkili Sarmal, 4)

O gün, Ryougi ile ilk karşılaştığımız ara sokaktaydım.

Gündüz vakti olmasına rağmen ne gelen geçen vardı ne de şehrin o gürültüsü buraya ulaşıyordu. O zamanki kan izlerinin tertemiz temizlendiği o noktada, havaya beyaz nefesler bırakarak tek başıma dikiliyordum.

Tak tak tak tak.

Ekim ayı bitmek üzereydi. Evimi, işimi, her şeyimi geride bırakıp kaçalı bir ay oluyordu.

Buna rağmen polisin beni aradığına dair hiçbir iz yoktu. Sırf bu yüzden her gün sadık bir şekilde mağazalara gidip haberleri kontrol etmeme rağmen, işlediğim cinayet hakkında tek bir kelime dahi geçmiyordu. Gazetelere de düzenli olarak göz atıyordum ama yine de o tür bir habere rastlamamıştım.

O olay, sıradan bir cinnet vakasından çok farklıydı. Kesinlikle televizyon izleyicilerinin ilgisini çekecek türden bir haberdi. Bu yüzden kolayca bir kaza gibi geçiştirilmesi imkansızdı.

—Yoksa... hala bulunamadılar mı?

Kendi mırıltım yüzünden midemdekileri kusacak gibi oldum.

O herifler umurumda bile değildi ama... Cesetlerin öylece bir aydır bulunmadan terk edildiğini düşünmek bile üzerime ağır bir kasvet çöktürdü.

Gidip bir baksam mı... Hayır, bu imkansızdı. Bende o cesaret yoktu, hem belki de polis orada pusuya yatmış bekliyordu.

Her halükarda, benim elimden gelen tek şey böyle dışarıdan durumu izlemekti.

—Sadece bir kez.

Sadece bir kez televizyonda haber olarak çıksa, bu işe bir nokta koyup Ryougi'nin önünden çekilebilirdim. Enjou Tomoe bir katil olarak dünyaya ifşa olursa, Ryougi'ye bela olmamak adına... tüm bağlarımı koparıp bu şehri terk edebilirdim.

"Lanet olsun, neden bir türlü..."

Ryougi'den kopamıyordum?

Tak tak tak tak.

Rüzgar şiddetlenmeye başladı. Soğuk kuzey rüzgarı beni kovalıyormuş gibi ara sokaktan dışarı çıktım.

Şehirde öylece yürürken, uzaktaki bir yaya geçidinde Ryougi'yi gördüm. Kimononun üstüne deri ceket giymek... Bu tarz ondan başkasında olamazdı.

Onu uzaktan izlerken, tanıdık bir yüz çarptı gözüme.

Ryougi ile tanıştığımız o geceki olaylara sebep olan heriflerden biriydi. Alışkın adımlarla, gayet doğal bir şekilde Ryougi'yi takip ediyordu.

Tak, tak tak, tak.

—Bir şeyler ters gidiyor.

Kalabalığa karışarak, Ryougi'yi takip eden adamı takip etmeye başladım.

Adam bir süre Ryougi'nin peşinden ayrılmadı, sonra bir yere sapıp gözden kayboldu. Hemen ardından, o zamanki ekipten bir başkası nöbeti devralarak Ryougi'yi izlemeye devam etti.

Ryougi'ye bir şey yapacak gibi görünmüyorlardı, sadece peşindeydiler. Yine de, o serserilere göre hareketleri şaşırtacak kadar organize ve kusursuzdu.

Onları bir saat boyunca gözlemledikten sonra, nöbeti devredip giden herifin nereye gittiğini öğrenmem gerektiğini fark ettim.

Tam o sırada, Ryougi'den yediği döner tekmeyle acı içinde kıvranan o herif takibi bırakıp uzaklaştı.

Hızlı adımlarla peşine düştüm ve herif... az önce benim olduğum o ara sokağa girdi.

—Bu bir tuzak.

Ne amaçla olduğunu bilmiyordum. Ama bunun kesinlikle uğursuz bir anlam taşıdığından emindim.

Ara sokağa açılan o incecik yolun girişinde durup derinliklerine diktim gözlerimi. Buradan bakarak ne yaptıklarını anlamaya çalıştım.

Gözlerimi kısıp baktığımda, orada birinin durduğunu gördüm.

Şarap kırmızısı, uzun bir palto.

İnce ve uzun boylu bu karaltı bir erkek miydi? Saçları uzun ve altın rengindeydi. Uzaktan bile, insanı küçümseyen o ukala yüz hatları seçilebiliyordu...

Peki... o da kimdi?

"■■■■■■—"

Kulağımın dibinden akıcı bir telaffuz geçti.

Nefesim kesildi. Arkama döndüm ama kimse yoktu.

Hızla tekrar ara sokağa baktığımda, paltolu adam da kaybolmuştu.

Soğuk bir kuzey rüzgarı esti.

Vücudum zangır zangır titriyordu.

Enjou Tomoe'nin iradesinden bağımsız olarak titreyen bu bedene sarıldım.

Sebepsizce ağlayacakmış gibi gelen o hissi bastırmaya çalışırken;

Sonbaharın bitişini ve kendi sonumu tüm hücrelerimde hissettim.

Gece olduğunda Ryougi'ye takip edildiğini anlattım. O geceki adamların ciddi ciddi onu gözetlediğini söyledim.

Fakat Ryougi'nin cevabı her zamanki gibi kısa ve özdü.

"He, öyle mi?"

Sonra? dercesine bakıyordu o duru gözleri.

Bu sefer benim de sabrım taştı, mantığımın ipleri koptu.

"Sonrası mı var? Sadece o herifler değil! Kırmızı paltolu bir yabancıyı falan hatırlamıyor musun?"

"Öyle eğlenceli tanıdıklarım yok benim."

Ryougi bu noktadan sonra konuya tepki vermeyi kesti.

İlgisini kaybetmiş olmalıydı. Bu kız, bizzat Ryougi Shiki'yi etkileyecek bir olay olsa bile, eğer kendisi bunu sıkıcı buluyorsa her şeyi öylece bırakırdı.

İftiraya uğrayıp katil ilan edilse bile umursamazdı. Onun için önemli olan başkalarının değerlendirmesi değil, sadece kendi hisleriydi çünkü.

...Ah, ben de onun böyle olmasını dilemiştim, hatta bu doğallığı içindeki Ryougi'yi asil buluyordum. Ama bu seferki durum istisnaydı.

O herifler... Hayır, o adam gerçekti.

Benim ya da o serseriler gibi sahte, yapmacık bir tehlike değildi. Tıpkı Ryougi gibi, saf ve katışıksız bir dürtüye sahipti.

"Beni dinle! Bu başkasının meselesi değil. Bizzat seninle ilgili! Biraz da seni merak eden benim halimi düşün!"

Bağırmamdan rahatsız olmuş olacak ki, kimonolu genç kız yatağın üzerinde ustalıkla bağdaş kurup bana baktı.

O an, gerçekten kendimi kaybettiğimi düşünüyorum. Ryougi çok ilgisiz olduğu için değil. Sebep çok daha basitti. O da şuydu:

"Evet. Haklısın, bu başkasının değil benim meselem. Öyleyse neden, Enjou, benim için endişelenen sensin?"

Çünkü bu...

"Seni aptal, endişelenmem gayet doğal değil mi? Ölmeni falan istemiyorum. Ben... sana vuruldum çünkü."

Birbirini tartan o gergin hava aniden donup kaldı.

...Söyledim işte. Yakında yok olup gitmesi gereken benim, asla ağzıma almamam gereken o sözleri sarf ettim.

Bu sözleri ne olursa olsun, en başta kendim için asla somutlaştırmamalıydım oysa.

Ryougi, sanki tuhaf bir şeye bakıyormuş gibi gözlerini dikmiş bana bakıyor.

Birkaç saniye geçtikten sonra, kimonolu kız kahkahayı patlattı.

"Hahaha, ne diyorsun sen Enjou! Senin bana vurulman gibi bir şey mümkün mü hiç? Şu kırmızı paltolu adam sana hipnoz falan mı yaptı acaba? Hafızanı iyice bir yokla istersen, kesin araya tuhaf sesler karışmıştır!"

Ryougi... Shiki, gülerek beni ciddiye almadı.

Nasıl bir eminlik içindeyse artık, böyle bir şeyin asla olamayacağını kesin bir dille kestirip attı.

Ben ise tabii ki... bunu kabul etmeyecektim.

"Hayır! Ciddiyim ben. Seni görünce ilk kez bir insanın güzel olduğunu hissettim, sonunda kendime yakın birine rastladığımı düşündüm. Sen gerçeksin. Senin için her şeyi yaparım—"

Yere çökmüş olan Ryougi'nin omuzlarına yapışıp ters ters gözlerinin içine baktım.

Ryougi gülmeyi kesti ve bakışlarıma karşılık verdi.

"Hımm, demek öyle."

Kuru bir ses.

Ryougi'nin eli yakama yapıştı. Ve derken... sanki bir kağıt parçasıymışım gibi büyük bir hafiflikle havada dönüp yatağın üzerine sırtüstü serildim.

Üstümde ise elinde bıçağıyla Ryougi duruyordu...

"O zaman, benim için ölebilir misin?"

Bıçağın ağzı gırtlağıma temas etti.

Ryougi'nin gözlerinde en ufak bir kıpırtı yoktu.

Her zamanki gibi kayıtsızca bıçağı indirecek ve kayıtsızca beni öldürecekti.

Ryougi, kendisi için bir şeyler yapıp ölüp ölemeyeceğimi sormuyordu.

Kendi zevki için beni öldüreceğini söylüyordu. Az önceki sözleri bu anlama geliyordu.

—Bu kız, sevgiyi sadece böyle bir yolla tanıyabiliyordu.

Ölmek korkutucu. Şu an bile kıpırdayamayacak kadar dehşet içindeyim. Ama zaten fazla ömrüm kalmadı. Katil olan ben, er ya da geç polise yakalanacağım ve bir daha asla bu tarafa dönemeyeceğim. Madem öyle—

"Olur. Senin için ölürüm."

Söyledim.

Ryougi'nin gözleri, insani bir renk kazanmaya başladı.

"Ne istersen yap, nasılsa yolun sonuna geldim. Ben bir ana baba katiliyim. Şansım yaver gitmezse idam edilirim. Öyleyse— darağacındansa, senin elin daha usta görünüyor."

"Ana baba katili mi?"

Bıçağı gırtlağımda durdurmuş haldeyken Ryougi sözlerimi tekrarladı.

Şimdiye kadar gizlediğim anılarımı, öldürülmeden hemen önce anlatmaya başladım. Bu kesinlikle... ölmeden önce bir kez olsun günah çıkarma taklidi yapmak istediğim içindi.

"Evet, ailemi öldürdüm. Berbat ebeveynlerdi; benden gizli borç harç bataklığına saplanıp günlerini gün ederlerdi. Artık onlara bakmaktan bıkmıştım, defalarca... bir hata payı kalmasın, ölmekten kurtulamasınlar diye defalarca... mutfak bıçağıyla iç organlarını deştim.

Bizim evde ısıtma falan yoktu. O gece çok soğuktu, değil mi? Nefesim bile bembeyaz çıkıyordu ama insanın bağırsakları çok daha sıcaktı. Bir insanın karnından buharların yükseldiğini görmek, hayatta ancak bir kez denk gelebileceğin bir şeydir!

Hehe, gerçekten de... her yanım uyuşmuştu, herhalde keçileri kaçırmıştım. Parmaklarım bıçağı bırakmıyor, kollarım durmadan o bağırsakları deşip duruyordu. Bir noktadan sonra onları öldürmek için mi bıçaklıyorum yoksa sadece içlerini deşmek için mi, ayırt edemez oldum. Hatta onların insan olup olmadıklarını bile anlayamaz hale geldim."

Ağlarım sanmıştım ama gözyaşı dökmedim.

Aksine, tuhaf bir ferahlık vardı içimde. O işe yaramaz ebeveynlerimi öldürerek gerçekten özgür olduğumu hissediyordum.

"---Tomoe. Sen, neden öldürdün?"

Karşımdaki kız sordu.

Düşündüm. Ben neden öldürmüştüm?

Nefret mi etmiştim? Bıkmış mıydım? Hayır, öyle asil bir duygu değildi bu.

Ben... korkmuş muydum yoksa?

"Korkuyordum. Rüya... görüyordum.

İşten dönüp yatağa giriyordum. Bir süre sonra yandaki odadan annemle babamın kavga sesleri geliyor ve sürgülü kapı açılıyordu. Babam kanlar içinde kalmış, annem ise başında dikiliyor oluyordu. Annem hemen sonra beni bıçaklayarak öldürüyor, ardından da kendi gırtlağını keserek ölüyordu.

Başlarda gerçekten öldüğümü sanmıştım. Ama değildi. Sabah olup uyandığımda her şeyin yerli yerinde olduğunu görüyordum. Kesin onları öldürmek istiyordum ama yapamıyordum, o yüzden böyle rüyalar görüyordum herhalde. Sonra... o rüyayı her gece görmeye başladım.

Her gün, her Allah’ın günü o rüyayı tekrar edip durdum. Rüya dediğime bakma, her gün olunca artık dayanamaz hale geliyorsun. Öldürüleceğim o geceden korkmaya başladım. Artık o rüyayı görmek istemiyordum. Bu yüzden... bir daha görmeyeyim diye, onlar beni öldürmeden ben onları öldürdüm."

Doğruydu. O gece. Bir iş için kapıyı açan annemi, sakladığım bıçakla defalarca bıçakladım. Defalarca öldürülmüştüm o rüyalarda; şimdiye kadarki tüm hırsımı çıkarırcasına, özenle öldürdüm onları.

Artık özgürdüm. O işe yaramaz ebeveynlere de, o uğursuz rüyaya da artık bağlı değildim.

Lanet olsun, ne kadar da... kirli bir özgürlük bu.

"---Aptalsın sen."

Ryougi bunu tüm samimiyetiyle söyledi. Bu sakınmasız tavrı, aksine beni rahatlatmıştı.

Gerçekten de tam olarak öyleydi. Kafam basmadığı için bundan başka bir kaçış yolu bulamamıştım. Ama pişman değildim. Sonuçta polise yakalanacak olsam bile, o günlerden çok daha iyiydi durumum.

...Sadece bir şeyi, günahımı dile getirince fark ettim.

Ben sadece kendi kararlarını vermiş bir adamdım. Öyle biri, söyledikleri doğru olsa bile, bir başkasına vurulduğunu asla ağzına almamalıydı. ...Buna hakkı bile yoktu. Ryougi'nin gülüp geçmesi çok doğaldı. Ama... bu kızı koruma isteğim tek gerçek şeydi. Sahte olan benim içimdeki tek gerçeklik buydu. Ama benim gibi pislik bir katilin içindeki o duygu bile kirlenmişti. —Bir şeyden pişmanlık duyacaksam, şu anki pişmanlığım buydu işte.

Bunu anladığım anda, az önce beni yakıp kavuran o tutku dolu ateş, yeni bir modelle değiştirilip kenara atılan eski bir televizyon gibi hızla soğuyup gitti.

"Yine de—"

O cinayetten dolayı en ufak bir pişmanlık duymuyorum.

İçimin derinliklerinde bir yerlerde bir ses, o cinayetin işlenmesi gereken bir şey olduğunu söylüyordu.

Ryougi'nin bakışları uzaklara daldı.

Sanki Enjou Tomoe denen varlığın özünü, merkezini görüyormuş gibi, en ufak bir bulanıklık barındırmayan o keskin gözlem...

"—Büyük bir hata. Katlanmak senin en güçlü yanındı ama sen sonunda zor olan yolu seçtin. Seninle ilk karşılaştığımızda, Enjou Tomoe kendisini hiçe sayıyordu. Geleceğini yitirip boşluğa düşen sen, gerçekten de şimdiki gibi ölmek mi istiyordun?"

...Beni keyfine göre öldürmeye kalkan bir kız.

...Öldürülsem bile sorun olmayacağını düşündüğüm o kız.

Bu iki ihtimal bana sorular soruyor.

...Bilmem ki.

O gece kendimi tamamen boş vermiştim. Karşımdakini döverek öldürebilirdim ya da tam tersi ben dayak yiyerek ölebilirdim, fark etmezdi. Ama ölmek de istemiyordum. O zamanlar... sadece yaşamak çok zordu.

Hiçbir amacı olmadan yaşayan, sahte bir kopya gibi duran kendimden iğreniyordum. Ölmek isteyip de intihar bile edemeyen kendimi çirkin buluyordum, burada olmak istemiyordum.

Böyle Ryougi'ye günahlarımı dökerken bile, aslında ölmek istemiyorum.

—Ama nasıl olsa insanoğlu eninde sonunda ölecekti.

Benimki sadece diğer insanlardan biraz daha erken, diğerlerinden daha zavallıca ve diğerlerinden daha değersiz bir ölüm, o kadar. ...Anladım. Buna, muhtemelen dayanamıyorum.

Değersiz, sıkıcı bir ölme biçimi.

Madem böyle öleceğim, o zaman—

—Senin için ölmek, en azından çok daha gerçekçi ve anlamlı olur.

"Reddediyorum. Senin hayatın falan bana lazım değil."

Bıçak geri çekildi.

İlgisini kaybetmiş bir kedi gibi, Ryougi benden uzaklaşıyor.

Nereye gidiyor acaba? Ryougi deri ceketini alıp dışarı çıkmak için hazırlanıyor.

Bense sadece onu izlemekle yetiniyordum.

"Hey Enjou. Senin evin nerede?"

Ryougi'nin sesi, ilk karşılaştığımız zamanki gibi soğuk.

...Evim, oradan oraya taşındığımız kiralık yerlerdi. Altı ay dolmadan ya kirayı ödeyemezdik ya da borç tahsilatçıları kapıya dayanırdı, bu yüzden hep kovulurduk. Bundan nefret ediyordum— çocukluğumdan beri nefret ediyordum; normal bir evim olsun istiyordum.

"Öğrenip de ne yapacaksın. Falanca apartmanın 405 numaralı dairesi işte."

"Öyle demiyorum. Senin dönmek istediğin evden bahsediyorum. Bilmiyorsan boş ver."

Ryougi odanın kapısını açıyor.

Giderken, genç kız arkasına bakmadan konuştu:

"Hadi eyvallah. Canın isterse burayı yine kullanırsın."

Ryougi gözden kayboldu.

Tek başıma kalınca burası o kadar ruhsuz geldi ki, sanki dünya sadece siyah ve beyazdan ibaretti.

Her şeyin monokroma büründüğü, paslanmış bir kalbin haliyle bir ay geçirdiğim o odaya bakıp ben de oradan ayrılmaya karar verdim.

/ 5

(Sarmal Çelişki, 1)

Kış geldi.

Benim için bu yaz ne kadar kısaysa, şehir için de bu sonbahar o kadar kısa sürmüş gibiydi.

Ofis penceresinden görünen şehir manzarası, her an kar yağacakmış gibi duran buz gibi bir gökyüzüyle kaplıydı. Mevsimlerin arasından sonbahar kelimesi silinip gitmişti sanki. Günlerin içinde sonbahardan eser kalmamıştı.

Evet. Eylül sonundan, kasım ayının yedisi olan bugüne kadar geçen o daracık sürede sonbahar, vadesi dolmuş bir yarış atı gibi hızla geçip gitmişti.

Bu süre zarfında ben ise, ekimin başından itibaren bir akrabamın işlettiği sürücü kursuna gidiyordum. Bu kurs Nagano'nun kırsalında, yatılı bir okuldu; öğrencileri üç hafta boyunca kampa alıp genel müfredatı hızlıca bitiren türden bir yer.

Şehirden bir ay kadar uzak kalma fikrine pek sıcak bakmamıştım. Ama akrabamın ısrarını kıramadım, iş yerindeki şefim Touko-san da bu kampa sıcak bakınca çaresiz kabul ettim. Kurs mu yoksa toplama kampı mı olduğu belirsiz o üç hafta bitti ve sonunda doğup büyüdüğüm şehre döndüm.

"...Bakalım. İsim, Kokutou Mikiya."

Elimdeki ehliyeti anlamsızca sesli okuyorum.

Banka kartından daha küçük olan o kartın üzerinde ismim düzgünce basılmıştı. Bunun yanı sıra nüfusa kayıtlı olduğum yer, doğum tarihim, güncel adresim ve bir de vesikalık fotoğrafım vardı. Bir bireyin sahip olabileceği en temel kişisel verileri içermesine rağmen, kimlik belgeleri arasında en kullanışlı olanı buydu. —Bu durum bana nedense çok tuhaf geliyordu.

"Bu ehliyet aslında neyin vasfıdır sizce, Touko-san?"

Odanın bir köşesinde, yatağın üzerinde uyuyan Touko-san'a sesleniyorum. Elbette bir cevap beklemiyorum.

"—Bir sözleşmedir o."

Buna rağmen Touko-san dürüstçe tepki verdi.

Bu kadın ağır bir şifayı kapmış, bir haftadır yatıyordu. Az önce otuz sekiz derece ateşe yenik düşmüş uyuyordu ama tam şu an uyanmış gibiydi.

Sebebi— muhtemelen karnının acıkmasıydı.

Çünkü saat tam öğlene geliyordu.

Şu an şirketin ofisindeyim.

Tam olarak ofisin bulunduğu binanın dördüncü katında, Touko-san'ın normalde pek girmediğim özel odasında. Ben sandalyeyi pencere kenarına çekmiş yeni aldığım ehliyetimi inceliyorum, Touko-san ise yatağında uzanıyor.

...Bu durumun hiçbir romantik tarafı yoktu; sadece Touko-san hastalığı ağır geçirdiği için yatmaktaydı. Kamptan döndüğümde beni karşılayan şeyler, sessizce bir şeyleri protesto eden Shiki ve yatağa düşmüş olan şirket şefimizdi.

Ben yokken bu ikisi daha da yakınlaşmış diyorlardı ama Shiki, Touko-san'a bakmayı kesin bir dille reddetmiş, hatta "Bırak da beyni eriyip gitsin" bile demişti. ...Her zamanki buz gibi tavrını sergileyen Shiki, lise yıllarımdan beri arkadaşımdı. Tam adı Ryougi Shiki. Cinsiyeti kız. Konuşma tarzı kaba olduğu için bazen insanlar karıştırabiliyor.

Öte yandan, karşımda alnındaki ıslak havluyla ateşini düşürmeye çalışan kadın Aozaki Touko; çalıştığım şirketin şefi. Tek çalışan ben olduğum için "şirket" demek biraz içimi tırmalıyor.

Kendisi dahi denilebilecek bir kadın ve bu tür insanların genelinde olduğu gibi pek çevresi yok. Hastalanınca hiçbir şey yapmadan bütün gün uyumuş. Kendi deyimiyle, bu yılın virüsüne karşı vücudunun bağışıklığı yokmuş, o yüzden elden bir şey gelmezmiş; durumu öylece kabullenmiş.

...Bağışıklığı yoksa asıl o zaman uyumaması gerekir diye düşünüyorum ama bir büyücü olan Touko-san'ın doktorlarla işi olmazdı. Muhtemelen gururu buna engel oluyordu.

İşte bu yüzden, bir ay sonra evime dönmüş olmama rağmen Shiki ile pek görüşememiş, Touko-san'a bakıcılık yapmak zorunda kalmıştım.

Sözleşme, diye verdiğim ruhsuz cevabın ardından Touko-san yastığının yanındaki gözlüğünü aldı.

Sırtına kadar inen siyah saçlarını normalde hep tepeden toplar ama bugün bir hasta gibi serbest bırakmıştı. Normalde ifadesi çok sert olduğu için güzel olduğu pek anlaşılmazdı ama hastalıkla boğuşan şu anki hali başkası sanılacak kadar huzurlu ve güzeldi.

Henüz tam açılamayan bilincini netleştirmek için olsa gerek, konuşmaya devam etti.

"O ne, biliyor musun? O, sürüş tekniklerini öğrendim diyen bir sözleşmedir. Önemli olan öğrenilen şeydir ama bu ülkede amaçlar hep yer değiştiriyor. Öğrenilenlerin sonucunda bir vasıf elde etmek yerine, vasıf elde etmek için öğreniyorlar. Bu yüzden o vasfı aldığın anda, öğrendiğin şeylerin anlamı yok olup gidiyor. Sadece 'bu kadarını öğrendim' diyen bir kanıta indirgenmiş vasıf, bir sözleşmeden farksızdır."

"Kendi içinde dönüp duran bir anlam çatışması işte," diye ekleyerek Touko-san doğruldu.

"Ama vasıf dediğiniz şey zaten böyle değil midir? Herkesin bir amacı vardır ve ona göre çalışır."

"Elbette tersi de geçerli. Madem bir kısır döngüden bahsediyoruz; amaç ve sonuç, eylem ve süreç birbirinden kopuktur. Ehliyet aldığı için araba kullanmaya başlayanlar da vardır. Öte yandan ehliyet alırken kursa bile gitmeden doğrudan sınava girenler de mevcuttur."

Gözlüklerini taktığında Touko-san'ın ses tonu yumuşardı ama bugün hastalığın etkisiyle daha da nazik konuşuyordu.

Bu arada, bu kadının bir gün aniden sınav merkezine gidip teorik ve pratik sınavlarda kusursuz bir başarı gösterdiğini, sınav görevlisinin ters ters bakışları altında ehliyetini aldığını duymuştum.

"Kursa gitmeden ehliyet alınabildiğini duymuştum ama sizin doğrudan sınava daldığınızı bilmiyordum, Touko-san. ...Gerçi, şefin bir kursta eğitim aldığını hayal etmek bile—"

—Korkutucu, hayal bile edemiyorum.

Yuttuğum sözlerin devamı canını sıkmış olacak ki, Touko-san ince kaşlarını çatarak bana ters ters baktı.

"Ayıp ediyorsun Mikiya-kun. O zamanlar henüz öğrenciydim, sürücü kursuna gitsem bile kimse yadırgamazdı. Her yerde görebileceğin o üniversite öğrencilerinden biriydim işte."

Touko-san memnuniyetsizliğini belli ederek gözlerini yumdu ve konuşmaya devam etti.

...Anlıyorum. Öyle deyince fark ettim ki, Touko-san'ın da bir onlu yaşları olmuştu. Onun henüz öğrenci olduğu zamanlardaki o sevimli genç kız halini hayal edince, gayriihtiyar nefesim kesildi. Çünkü bu hayal, kalbimi sıkıştıracak kadar güçlü bir zihinsel saldırı gibiydi.

"—Böylesi çok daha gerçek dışı geliyor kulağa, şef."

"—Hasta bir adamın karşısında olunca gerçek düşüncelerini saklamıyorsun demek, seni gidi."

Tabii ki. Normalde sürekli zorbalığa uğrayan taraf ben olduğum için, bari böyle zamanlarda kontratak yapmazsam denge bozulurdu.

Havlusunu değiştirmek için ayağa kalktığımda, Touko-san karnının acıktığını söyleyerek oldukça doğrudan bir istekte bulundu. Kötü haber şu ki, önceden hazırladığım lapa bu sabah bitmişti.

"Dışarıdan bir şeyler söyleyelim mi? Kongetsu’dan yumurtalı udon gibi?"

"Olmaz, ondan bıktım artık. Hey Mikiya-kun, bir şeyler yapamaz mısın? Yalnız yaşıyorsun, çoğu şeyi yapabiliyor olmalısın, değil mi?"

...Yalnız yaşayan insanın kendi yemeğini yapabildiği inancı, acaba kimin yaydığı bir şehir efsanesiydi? Touko-san'ın beklenti dolu bakışları karşısında omuz silkerek, biraz zalimce ama kesin bir gerçeği beyan ettim.

"Kusura bakmayın, benim yapabildiğim tek şey hamur işleri. En düşük seviyem bir kaba sıcak su dökmek, en yüksek seviyem ise makarna haşlamak. Eğer bu size uyarsa mutfağı ödünç alabilirim."

Tahmin ettiğim gibi Touko-san açıkça yüzünü ekşitti.

"Peki o zaman bu sabahki lapa neydi? Marketten alınmış bir şeye benzemiyordu tadı."

"Onu Shiki yaptı. Kendisi nadiren yemek yapar ama nedense Japon mutfağı konusunda inanılmaz bir yeteneği var."

Touko-san şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Bu konuda ben de onunla aynı fikirdeydim; Shiki, profesyonel aşçıları bile gölgede bırakacak kadar yetenekliydi. Ryougi ailesi köklü bir aile olduğu için Shiki'nin damak tadı doğuştan gelişmişti. Kendisi önüne geleni yerdi ama bunun sebebi, yemeği kendi yapmadığı sürece her türlü tadı hoş görebilmesiydi. Shiki'nin yemek yapması demek, kendi onaylayacağı seviyede bir yemek ortaya koyması demekti; haliyle elinin lezzetinin bu kadar artması da gayet doğaldı.

"—Şaşırdım doğrusu, Shiki'nin benim için bir şeyler yapmasına. Ama neyse, sonuçta o kız kesici aletler kullanmaya alışkın. ...Elden bir şey gelmez. Masanın üzerinde içinde tabletlerin olduğu şişeler var, hepsini getirir misin?"

Yemek yiyemeyeceğini anlayınca Touko-san tekrar yatağa uzandı.

Touko-san'ın masasında üç tane ilaç şişesi vardı ve onları elime aldığım sırada— bir fotoğraf gözüme çarptı.

Yabancı bir ülkenin manzarasıydı galiba. Taştan yollar ve filmlerden fırlamış gibi duran bir saat kulesi. Tıpkı bugünkü gibi her an kar yağacakmışçasına bulutlu bir gökyüzü altında üç kişi yan yana duruyordu.

İki adam ve bir genç kız.

Adamların ikisi de uzun boyluydu ve bir tanesi Japon gibi görünüyordu. Diğeri ise oranın yerlisi gibiydi, manzarayla bütünleşmişti ve hiç sırıtmıyordu. Hayır— Japon adamın varlığı çok baskındı. Karanlık bir ifadeyle orada öylece duran o Japon'un varlığı, manzaradan fırlayacak kadar kuvvetliydi. ...İnsanın göğsünü daraltan cinsten, ağır bir hava. Ben bunu daha önce yakından hissetmiştim.

O, evet. Unutulması imkansız o anki duygu değil miydi bu? Bundan emin olmak için fotoğrafa dikkatle baktığımda, ondan çok daha etkileyici bir şey gördüm.

Siyah, Japon tarzı bir palto giymiş Japon bir adam ve kırmızı bir palto giymiş, sarı saçlı, mavi gözlü yakışıklı bir genç.

Kız, o ikisinin arasındaydı.

Japon adamın üzerindeki paltonun rengini bile sönük bırakacak kadar simsiyah, abanoz karası saçlar. Belinin aşağısına kadar uzanan bu saçlar, uzun bir saçtan ziyade bambaşka, fazla güzel bir süs eşyası gibiydi.

Hala onlu yaşların masumluğunu taşıyan o huzurlu çehresi,

Tek kelimeyle anlatmak gerekirse pırıl pırıldı herhalde. Genç kız, fotoğrafın içinden bile insanın ruhunu çekip alacak kadar göz alıcıydı. —Gölge çiçeği kadar narin güzelliğe sahip bir Japon hayaleti ile yabancı masallardan çıkma bir peri birleşse, sanırım ortaya böyle bir insan çıkardı.

"Touko-san, bu fotoğraf—"

Farkında olmadan mırıldanmıştım.

Yatağa uzanan Touko-san gözlüklerini çıkarırken cevap verdi.

"Hı? Ah, onlar eski tanıdıklar. Yüzlerini hatırlayamaz oldum, o yüzden albümden çıkarıp bakayım dedim. —Londra'da olduğum zamanlardaki o tek zayıf anım diyebiliriz."

Gözlüklerini çıkaran Touko-san'ın konuşma tarzı tamamen değişmişti.

Önceden arkadaşım olan Ryougi Shiki, bir nebze belirsiz bir çift kişilikliydi ama Aozaki Touko denilen kadın, sanki bir şaltere basılmış gibi kişiliğini tık diye değiştiriyordu. Kendisi bunun kişilik değil sadece karakter değişimi olduğunu söylese de, bana kalırsa ikisi de benzer kapıya çıkıyordu.

Gözlüğü çıkmış bir Touko-san, tek kelimeyle soğuk biriydi.

Soğuk tavırlar, soğuk düşünceler, soğuk bir mantık— Tüm bunlarla şekillenmiş bir insan portresiydi gözlüksüz Touko-san.

"Bakalım, kaç yıl önceydi? Kız kardeşim liseye yeni başlayacağı zamanlardı, yani neredeyse sekiz yıldan fazla olmuş. İnsanların yüzlerini aklımda tutmakta iyiyimdir ama hatırlamakta pek becerikli değilim. Gereksiz bir eylem olduğu için anılarımı düzgünce bir kalıba sokmaya da niyetim yok."

Touko-san uzandığı yerden derin düşüncelere dalmış gibi konuşuyordu. ...Touko-san'ın kendi geçmişinden bahsetmesi hayal bile edilemez bir durumdu. Hiç grip olmamış olması sanırım gerçekten doğruydu. Eskilerin dediği gibi, 'şeytana bile bazen ateş düşerdi'.

"Londra— o, İngiltere'nin başkentiydi değil mi?"

Üç ilaç şişesini Touko-san'ın başucuna bırakıp, yakındaki bir sandalyeyi çekerek yatağın kenarına oturdum. Touko-san şişeden bir tablet çıkarıp yuttu ve yine uzandığı yerden anlatmaya başladı.

"Öyle. O zamanlar büyükbabamın yanından kaçmıştım ve gidecek yerim yoktu. Sıfırdan bir atölye kuracak teknik bilgiye ve fona sahip olmayan çaylak bir büyücü olarak, büyük bir organizasyonun çatısı altına girmeyi mantıklı bulmuştum. Üniversite gibi düşün. Kurumun kendisi eskimiş, aşınmış ve gerilemiş olabilir ama tesislerin bir suçu yok. British Museum’un arka tarafında dünyanın dört bir yanından gelen araştırma departmanları vardı. Ne de olsa günümüz büyücülerini ikiye bölen o meşhur Cemiyet'ten bahsediyoruz. Orası, arzuladığımdan bile fazla gizli bilgiye sahipti."

Ateşler içinde sayıklar gibi kendi kendine konuşan Touko-san'ın beti benzi iyice atmıştı.

Az önceki hapın ilaç değil de zehir olmasından endişelenen beni, "Zehir falan değil bu," diyerek susturdu.

"Fırsat bulmuşken biraz daha anlatmama izin ver.

...Henüz yirmili yaşlarının başında küçük bir kızın akademiye yurt dışından girmesi zordur. Üstelik Aozaki ismi sapkın kabul ediliyordu. Kabul edilmek için Rün büyüsü üzerinde uzmanlaşmaya karar verdim. O zamanlar Rünlerin popülaritesi yoktu ve üzerine çalışan azdı. Cemiyet de araştırmacıya açtı zaten. Orada Rün harflerini sabitlemek için iki yılımı, Thule Cemiyeti'ndeki orijinallerine yaklaştırmak için ise birkaç yılımı harcadım. Ancak ondan sonra kendi laboratuvarıma sahip olabildim.

Asıl amacım olan oyuncak bebek yapımına gömüldüğüm günlerden birinde, o adamla tanıştım. Eskiden Taimitsu rahibi olduğu söylenen tuhaf bir geçmişe sahipti ve cehennemden fırlamış gibi bir adamdı. Güçlü iradesi ve çelik gibi dövülmüş benliği, amansızca yanan bir günah ateşine benziyordu.

"Cehennem gibi dememin sebebi şu Kokutou... Diyelim ki cehennem kavramı bir irade kazandı ve insan formuna büründü. İşte o adam tam olarak buydu. Kimseyi kabul etmez, sadece o bitmek bilmeyen acıyı içine çekmeye devam ederdi. Bir büyücü olarak yetenekleri delik deşikti ama öz benliğinin gücü her şeyi, her sesi bastıracak kadar baskındı.

— Ben... O elinden iş gelmeyen herifi sevmiştim."

Touko-san, sanki geçmişinden bahsettiği o adama ters ters bakıyormuş gibi gözlerini kıstı. Bu, nefret mi yoksa acıma mı olduğu anlaşılamayan, çözülmesi güç bir bakıştı.

Anlattıklarını pek kavrayamadığım için sadece "Öyle mi?" diyerek ona eşlik ettim. Hastaları geçiştirmemek, onlara hak vermek hasta bakıcılığının püf noktasıdır diye düşünüyorum.

"Hah... Touko-san, sizin bebek yapma işiniz yurt dışı kökenliymiş demek."

Bu bariz bir şekilde ortamın havasına uymayan soruma Touko-san ciddiyetle başını salladı. Olmuyor, şaka bile kaldıramıyor.

Touko-san'ın kendi kendine konuşmasını dinlemek sorun değil ama söylediklerinin anlamını çözememek bir dinleyici olarak beni mahcup hissettiriyor. Bu yüzden böyle konuları Shiki veya Azaka ile konuşmasını isterdim fakat ateşler içindeki Touko-san, anlatımının karmaşıklık vitesini daha da yükseltmiş gibiydi.

"Benim bebek yapımına bu kadar takılma sebebim, mükemmel bir insan prototipi aracılığıyla 'Boşluk'a ulaşmaktı.

O ise tam tersine, bedene değil ruha; yani ölçülemeyen, kutunun içindeki kedi gibi hem 'var olan' hem de 'yok olan' bir şey aracılığıyla 'Boşluk'a ulaşmaya çalışıyordu. Beden belirgin bir formu olduğu için içine sızılamaz bir şeydir. Ancak formsuz olan ruh, şeffaftır. Hani şu bir psikoloğun öne sürdüğü kolektif bilinçdışına benziyor. O zinciri takip ederse merkeze ulaşabileceğini düşünmüş olmalı.

Ah, kısacası şu: İkimiz de asıl sureti arıyorduk. Her şeyin kaynağı olan o ilk 'Birey'i, insanın orijinalini diyelim. Günümüz insanları çok fazla bölündü; artık ölçülemeyecek kadar çok nitelik ve sisteme ayrılmış durumdalar. Bu yüzden kaynağa ulaşılamıyor. Nitelik ve sistem... Başka bir deyişle kader mi desek? Tıpkı bir matematik formülü gibi, sana o yetenek ve görev verilir, sen de o sonucu doğuran bir hayat yaşarsın. Sadece o sonucu doğurabileceğin bir hayat. Bu çok doğal, çünkü genlerine sadece o yetenekler kodlanmış. Eğer buna kader dersen, öyledir herhalde.

İnsanlık fazla karmaşıklaştı. Bu, her şeye kadir olma hırsıyla sağa sola bir sürü yetenek eklenmesinin bir sonucu. İnsanı oluşturan bilgi olan genler, topu topu dört çeşit bazdan ibarettir. Fakat o dört çeşit bazın kıvrıldığı o basit sarmal, ölçülemeyecek kadar üst üste binince 'ölçülemez hale gelme' çelişkisine düştü. Bu yüzden analiz edilemez. Modern bir insanın kaynağa ulaşması imkansızdır.

Bu yüzden... Kendi ellerimle yaratmaktan başka çarem olmadığını düşündüm. Sonuç hüsran oldu tabii. Ne kadar canımı dişime taksam da, ortaya çıkan tek şey 'mükemmel bir ben'den ibaretti."

İlacın etkisi başlamış olacak ki, Touko-san'ın yüzüne renk gelmişti.

Boşluğa dikilen gözleri yavaş yavaş puslanıyordu.

"Ama... O herif muhtemelen hala devam ediyordur.

İnsanların 'Köken'ini gören o adamın, ruhun prototipini aradığı için ustası tarafından aforoz edildiği söylenir. Ne tuhaf bir kader... Şimdi gelip de böyle bir şeye bulaşmak...

Beni iyi dinle Kokutou. Sen biraz safsın, o yüzden şimdiden uyarıyorum. Ne olursa olsun, fotoğraftaki o adama yaklaşma."

Son gücünü toplarmışçasına söyledikten sonra Touko-san gözlerini yumdu.

Küçük göğsü inip kalkıyor, sessizce nefes alıp veriyordu. İlaç iyice etkisini gösterdi ve uykuya daldı sanırım.

Touko-san'ın alnındaki havluyu değiştirdim ve uykusunu bölmemek için odadan ayrıldım.

Yandaki ofiste kimse yoktu.

Sadece binanın çevresindeki fabrikalardan gelen tiz sesler yankılanıyordu.

O yankıyı tenimde hissederken kendi kendime mırıldandım.

"—Yaklaşma deseniz de çok geç Touko-san. Çünkü ben o adamla iki yıl öncesinden tanışıyorum."

Ancak bu gerçeğin ne anlama geldiğini kavramam imkansızdı. Zaten o zamanlar bana yardım eden kişinin fotoğraftaki şahıs olup olmadığı bile kesin değildi.

Benim zihnimde o fotoğraftaki kişi belirsizdi ve ateşler içindeki Touko-san'ın anlattıkları da yapboz parçaları gibi darmadağınıktı.

Belirsiz şeyler, belirsiz kelimeleri çağırmıştı. Sadece bundan ibaret olmasına rağmen, az önceki huzurlu hava dağılmış, sanki havasız kalmışım gibi hissetmeye başlamıştım.

Söze dökülemeyen bir huzursuzluk sırtımı titretiyordu.

/ 6

Ertesi gün, 8 Kasım öğle vakti.

Hava dünkünden farksız, kasvetli ve bulutluydu. Işıkları yanmayan ofis bir harabeyi andıracak kadar loştu.

Bu ofis sadece ben ve Touko-san için fazla büyüktü. En az on kişilik masa diziliydi ve misafirleri ağırlamak için koltuklar bile vardı. Maalesef yerler ham beton soğukluğundaydı ve duvarlarda kağıt bile yoktu ama kadro tam olsa burası gayet düzgün bir iş yerine benzerdi.

Buna rağmen şu an burada, kendim dahil sadece üç kişi vardı.

Pencere kenarındaki müdür masasında Touko-san yoktu. Dünkü ilaçlar işe yaramış olacak ki, sabah kalkınca grip iyileşti deyip bir yerlere çekip gitmişti.

Müdürün olmadığı ofiste ben, gelecek ay başlayacak sanat sergisinin alan hazırlıkları için malzeme siparişleri ve fiyat araştırmalarıyla uğraşıyordum. Bir yandan Touko-san’ın taslak planına bakıyor, bir yandan da sürece uygun malzemeleri ucuza kapatmaya çalışıyordum. O kadın "Olsa yeter" kafasında biri olduğu için böyle sıkıcı ve detaylı işlerle uğraşmazdı. Sonuç olarak iş bana, yani çalışana kalıyordu.

Malzeme tedarikçilerinin listesiyle bakışıp gözüme kestirdiğim yerleri arıyor, pazarlık yapıyor ve sonraki tedarikçiye geçiyordum. Meşgul müyüm yoksa verimli miyim çözemediğim benim dışımda iki kişi daha vardı.

Biri, misafir koltuğuna oturmuş boş boş etrafa bakan kimonolu kızdı. Söylemeye gerek bile yok; Ryougi Shiki. Hiçbir şey yapmadan, gayet düzgün bir duruşla oturuyordu.

Diğeri ise benden en uzak masaya oturmuş bir şeyler karalayan siyah üniformalı kız öğrenciydi. Shiki'nin aksine uzun saçlarını sırtına salmış olan bu kişi Kokutou Azaka'ydı.

Soyadının benimle aynı olması, şüphe götürmez bir şekilde kan bağımız olduğunu gösteriyordu; kız kardeşim Azaka, lise birinci sınıf öğrencisiydi. Kız kardeşim zayıf bünyeliydi, on yaşındayken "Şehir havası ona yaramıyor" denilerek bir akrabanın yanına gönderilmişti ve o zamandan beri sadece nadiren görüşebilmiştik. Sanırım en son ben liseye geçtikten sonraki yılbaşında görüşmüştük. O zamanlar çocuksu tarafı olan, yaşına uygun bir kızdı ancak bu yaz tekrar karşılaştığım Azaka beni biraz şaşırtmıştı. Uzun bir aradan sonra karşımda bulduğum kardeşim, "Bizim genlerimizden böyle biri nasıl çıkar?" dedirtecek kadar asil bir hanımefendi olup çıkmıştı.

Anlaşılan insan, doğduğu evden farklı bir çevrede yetişince böyle "temiz" büyüyebiliyordu. Tavırları dimdikti ve eski güçsüz halinden eser kalmamıştı. On ile on beş yaş arası gibi kritik bir büyüme döneminde yanında olmamamın da etkisi vardı elbet ama bir süre onun kardeşim Azaka olduğuna inanmakta zorlanmıştım.

Uzaktaki masasında çalışan Azaka'ya bir göz attım.

En kalın sözlüklerden bile daha kalın birkaç kitabı üst üste yığmış, büyük bir dikkatle ve sessizce notlar çıkarıyordu... Bu, Touko-san'ın giderken Azaka'ya bıraktığı ödevdi.

Dün Touko-san ile yaptığımız o ağır konuşma içimi karartmaya yetmişti ama şu anki en büyük endişem sanırım buydu.

"Abi. Ben Touko-san'ın çırağı oldum."

Bir ay önce Azaka, aklından ne geçiyorduysa bana böyle söylemişti. Tabii ki karşı çıkmıştım ama kardeşim geri adım atmayı reddetmişti.

...Cidden. Bizim gibi kendi halindeki, düpedüz sıradan bir aileden büyücü denilen o tuhaf mahluklardan biri neden çıkmak zorundaydı ki?

"Azaka."

Telefon trafiği sona erince, karşımdaki masada oturan kız kardeşime seslendim.

Azaka, temize çektiği metnin son cümlesini yazıp bitirdikten sonra, siyah saçlarını hafifçe savurarak başını kaldırdı. O dikbaşlı karakterine inat, ağırbaşlı ve asil duran gözleriyle, "Efendim, nedir?" dercesine terbiyeli bir tavırla bana baktı.

"Okulun kuruluş yıldönümü nedeniyle tatil olduğunu biliyorum. Ama senin ne işin var burada?"

"Abi, arada bir eve uğra ya. Okul yurdunda yangın çıktı, şu an kapalı. Akademi, evi yakın olan öğrencilerin mümkün mertebe geçici olarak yurttan ayrılmasını rica etti. Annem biliyor bu durumu, sorsan o da söylerdi."

Lise yıllarımın sınıf başkanını anımsatan o sakin ses tonu ve bakışlarla cevabımı verdi.

"Yangın mı... Yurdun tamamını kül edecek kadar mı?"

"Sadece Doğu Bloğu. Birinci ve ikinci sınıfların yatakhanesinin yarısı yandı. Akademi olayı örtbas ettiği için haberlere çıkmamıştır muhtemelen."

Azaka, böylesine korkunç bir şeyi sanki önemsiz bir detaymış gibi rahatça söyleyiverdi.

Gerçekten de Reien gibi seçkin bir hanımefendi akademisinin öğrenci yurdunun yandığı duyulsa, aslı astarı olsun olmasın büyük bir skandal olurdu. Üniversite kampüsü kadar geniş bir araziye sahip olan Reien'in bu yangını gizlice halletmesi pek de imkansız sayılmazdı.

Ancak öğrenci yurdunun yanması başlı başına tekinsiz bir olaydı. Azaka'nın bu tavrından, bunun bir kundaklama; üstelik bir öğrenci tarafından yapılmış bir eylem olduğunu tahmin etmek güç değildi.

"—Abi. Yine gereksiz şeyler düşünmüyorsun, değil mi?"

Zihnimi okur gibi gözlerini üzerime dikip beni süzdü.

...Yazın yaşanan o olaydan beri, kız kardeşim Kokutou Mikiya'nın baş belası işlere burnunu sokmasından nefret ediyordu. Konu buraya gelirse bir süre sessiz bir psikolojik savaş devam edecekti, bu yüzden konuyu değiştirmeye karar verdim.

"Neyse onu boş ver de. Sen neyle uğraşıyorsun orada?"

"Seni ilgilendiren bir konu değil, abi."

Ne demek istediğimi anlamış olacak ki, kestirip atan bir cevap verdi.

"İlgilendirir tabii. Öz kız kardeşimin bir büyücü olmaya çalıştığını babama nasıl açıklarım ben?"

"Aaa, demek eve uğrayacaksınız?"

...Öğğ. Bu kız, sırf ailemle kavga edip bağları kopardığımı bildiği için üstüme geliyordu.

"Hem bak abi; büyücü ile majisyen farklı şeylerdir. Touko-san'ın yanında çalışıyorsun, bunları hiç duymadın mı?"

Şimdi düşününce, Touko-san da arada sırada böyle şeyler söylerdi. Kolaylık olsun diye işin ehli olmayanlara "majisyen" yerine "büyücü" demenin bekledikleri imajı daha iyi verdiğini, ama aslında bu iki tabirin birbirinden tamamen farklı olduğunu falan anlatırdı.

"Evet, öyle bir şeyler duyduğum doğru. Ama pek bir farkı yok sanırım. Sonuçta ikisi de o tekinsiz doğaüstü güçleri kullanıyor."

"Büyü ve maji farklıdır.

Maji denilen şey, evet, sağduyuya aykırı bir fenomendir. Ancak o, sadece sağduyu sınırları içinde mümkün olan bir şeyi, alışılagelmişin dışındaki yollarla gerçekleştirmekten ibarettir. Mesela, şöyle—"

Azaka, Touko-san'ın masasına doğru yürüdü ve oradaki kâğıt bıçağını aldı. Gümüşten yapılmış, ince işçilikli, Touko-san'ın en sevdiği parçalardan biriydi.

Azaka gereksiz bir evrak bulup bıçakla üzerine bir şeyler karaladı. O anda... evrak cızırdayarak dumanlar çıkarmaya başladı ve yavaş yavaş yanıp kül oldu.

"........................"

Tek kelime edemeden olanı biteni izledim. Daha önce Touko-san da benzer bir şey yapmıştı (gerçi onunkinin çapı çok daha büyüktü) ama öz kız kardeşinin böyle bir şey yaptığını görmek, insana ne diyeceğini unutturuyordu. ...Gerçi Touko-san'a çırak olmak tam olarak bu demekti, kendimce bir şeyler hayal etmiştim ama yine de...

"—Yalvarırım yapma. Bunun altında bir hile, bir numara yok mu?"

"Tabii ki var. Bilmeyen birine öyle görünür ama aslında o kadar da büyük bir olay değil. Çünkü günümüzde böyle bir hünerin hiçbir sanatsal değeri yok. Bir şeyi yakmak istiyorsan yüz yenlik bir çakmak işini görür. Ha çakmakla yapmışsın ha parmak ucunla; o şeyi yakmış olduğun gerçeği değişmez. Böyle bir şeyin nesi gizemli olabilir ki? Bak abi, maji tam olarak budur."

Azaka sakin bir tonda devam etti.

Anlattığına göre maji, aslında medeniyetin bir ikamesi gibi bir şeydi. Ya da Azaka'nın deyimiyle, medeniyet tarafından "yakalanmış" bir şey demek daha doğruydu.

"Örneğin yağmur yağdırmak; maji için de bilim için de aynı şeydir. Sadece yöntemleri farklıdır ama harcanan emek aynıdır. Maji bir anda gerçekleşiyor gibi görünse de, onun öncesindeki birikim ve hazırlık süreci muazzamdır. Zaman ve maliyet açısından hesaplarsan, bilimsel yöntemlerle yağmur bulutu oluşturmakla tamamen aynı kapıya çıkar.

Evet, belki eskiden bu bir mucize sayılırdı. Ama modern dünyada mucize falan değil. Bir zamanlar bir kasabayı küle çeviren bir majisyene 'büyücü' diye tapılırdı ama bugün parası olan herkes bunu yapabilir. Bir füze fırlatması yeterli."

Azaka, "Hatta füze çok daha verimli ve hızlıdır," diye de ekledi.

"Maji, bugün halihazırda yapılabilecek bir şeyi, bireysel bir güçle ve akıl almaz bir zaman harcayarak mümkün kılmaktan başka bir şey değildir. Bir disiplin olarak baksan bile bu böyledir. Hakikate ulaşmak için on yıllarca meditasyon yapacağına, Ay'a gidip orada meditasyon yaparsan hedefine daha çabuk ulaşırsın.

Maalesef maji; gizli bir öğreti, bir tabu türü olsa bile asla bir 'mucize' olamaz. —Mucize dediğin şey, insan elinden çıkması imkansız olan şeye denir, değil mi? Şu anki yeryüzünde, ne kadar kaynak harcanırsa harcansın yapılamayacak olan bir şey. İşte bunu mümkün kılan kişiye büyücü, yapılan işe de büyü denir."

İnsanoğlunun henüz elinden gelmeyen şeyler... Azaka, büyü denilen şeyin bu olduğunu söyledi.

"O zaman eskiden, majisyenden çok büyücü olması gerekmez miydi? Eskiden insanların ne çakmağı ne de füzesi vardı."

"Öyleydi. Bu yüzden geçmişte büyücülerden korkulurdu ve bu bir meslek haline gelebilirdi. Ama şimdi öyle mi? Açık konuşmak gerekirse majiye ihtiyaç falan yok. Modern dünyada büyünün kendisi de azalıyor. İnsan için imkansız olan ne kaldı ki zaten? Bir elin parmaklarını geçmez. Duyduğuma göre şu an dünyada sadece beş tane büyücü kalmış."

...Anlıyorum. Eğer meseleye bu açıdan bakarsak, büyücü ve majisyen gerçekten farklıydı. Günümüz insanının yapamadığı şeyler dendiğinde, akla sadece zamanı veya uzayı bükmek gibi şeyler geliyor. Geleceği veya geçmişi görmenin bile tam olmasa da mümkün olmaya başladığı bir çağda, imkansız olan şeyler gerçekten sayılıydı.

Günün birinde... insanoğlu büyüyü tamamen ortadan kaldıracaktı. Tıpkı çocukken hayran kaldığı gizemli olayların peşinden gidip bilim insanı olan bir gencin, araştırmaları derinleştikçe o gizemi basit bir doğa olayına indirgemesi gibi.

"Hımm. O zaman geriye kalan son büyü, herkesi mutlu etmek falan olur herhalde."

Evet. Tam olarak anlamıyorum ama öyle olmalı.

"........................"

Azaka nedense susup kaldı.

Bana sanki tuhaf bir şeye bakıyormuş gibi baktıktan sonra aniden yüzünü çevirdi.

"...Büyü, ulaşılamayacak bir şeydir. Ayrıca benim amacım büyücü olmak değil. Ben sadece hedeflerim doğrultusunda maji öğreniyorum."

"Anladım. Büyü olmaz ama maji öğrenilebilir bir şey yani. Az önce yaptığın gibi."

Bir sonuca vardığım için meseleyi bu şekilde özetlediğimde, Azaka "Hayır," diyerek başını iki yana salladı.

"Beni neyle dinliyordun abi?

Büyü bile bir zamanlar mucizevi birer 'Büyü' idi. Ancak insanlık medeniyeti bunlara çok kolay yetiştiği için, artık sadece çaba sarf ederek bir şekilde öğrenilmesi veya kullanılması mümkün hale geldi.

...Söylemesi ne kadar canımı yaksa da, benim bir Büyücü ailesi gibi üst üste binmiş bir tarihim yok. Büyücü dediğin insanlar, kanı ve tarihi nesiller boyu biriktiren bir soydur. Onların da ilk ataları sadece birer bilgindi. Öğrendikleri gizemleri, elde ettikleri güçleri bir sonraki nesle, kendi soylarına aktardılar. Torunları araştırmaları daha da derinleştirdi ve kendi çocuklarına devretti. ———İşte böylece gerçek 'Büyü'ye yaklaşmak için sonsuz bir döngüyü tekrar edip duruyorlarmış. Touko-san altıncı kuşakmış ama duyduğuma göre üçüncü kuşak mirasçı öyle inanılmaz bir dehaymış ki, resmen cevheri kazıp çıkarmış. Bu yüzden Touko-san'ın yeteneği de kanının saflığından ve yoğunluğundan geliyor. Benim gibi büyüyü sıfırdan öğrenmeye çalışanlar, öyle kolay kolay Büyücü mertebesine erişemez."

"Hımm. Bayağı zahmetli işmiş meğer, her bakımdan."

Evet, bir şekilde ikna olmuştum.

Kanın yoğunluğu ——— yani soyun gücü.

Aslında bu her ailede aynıdır. Bizim için bu akrabaların çokluğu veya devralınan miraslar anlamına gelir.

Fakat bu, sonuçta şu demek olmuyor mu? ———

"Hey. O zaman sen ne yapıyorsun? Bizimki sıradan bir aile. Kimsenin büyüyle, hatta Budizm'le bile öyle derin bir bağı olmadı. Sende büyü falan tutmaz ki, haksız mıyım?"

"Öyle olabilir ama yeteneğim varmış. Ustamın dediğine göre, ateş çıkarma düzeneğini kurmadaki el çabukluğum nadir rastlanan türdenmiş."

Azaka, küsmüş gibi bir tavırla konuştu.

...Allah aşkına, ateş yakabiliyorsun diye ne olmuş yani? Bakarsın öğrenci yurdundaki o yangının sebebi de bu kızdır.

"Bak şimdi, tek nesillik yeteneğin beş para etmeyeceğini kendin söyledin. O zaman ne yaparsan yap boşuna değil mi? Büyücü ——— hayır, majisyen olmaya çalışsan da bir işe yaramaz. Bir an önce doğru yola dönmezsen iş bulamazsın."

Zaten bu devirde iş bulmak aslanın ağzında.

Azaka tam karşı çıkmaya hazırlanıyordu ki...

Ondan önce ——— ayak sesleriyle birlikte çok daha saldırgan bir cümle ofise daldı.

"Yoo, iş bulma oranı gayet iyidir. Azaka'nın yaşındayken bu kadarıyla bile başa çıkabiliyorsa, iki yıl sonra kapısında yatarlar. Dışarıya karşı da birinci sınıf bir küratör olarak işe alınır."

Küt diye açılan kapı sesiyle birlikte Touko-san içeri girdi.

Hastalığı yeni atlatan Touko-san, bunu hiç belli etmeyen kararlı adımlarla müdür masasına doğru yürüdü.

Ceketini asıp koltuğuna oturduğunda, masasına bakıp kaşlarını çattı. Kağıt bıçağının yerinin az öncekiyle aynı olmamasından şüphelenmişti herhalde.

"Azaka. Sana başkasının eşyalarını kullanma dememiş miydim? Araç gerece bel bağlarsan yeteneğin körelir. Muhtemelen Kokutou'nun önünde çuvallamaktan korktuğun için yaptın bunu, değil mi?"

"—Evet, aynen öyle."

Touko-san'ın bu sorgulamasına Azaka, yanakları kızarsa da net bir cevap verdi. ...Kız kardeşim de olsa, bu dürüstlüğüne saygı duymadan edemiyorum.

"Ee, nadir rastlanır bir konudan bahsediyordunuz. Kokutou, senin büyüyle hiç ilgin yoktu sanıyordum?"

"İlgim yok tabii ama... Şey, Touko-san. Dünkü konuşmamızı hatırlıyor musunuz?"

"Ha?" diyerek gözlüklerini çıkaran Touko-san başını yana eğdi.

...Olayın asıl sebebi olan dünkü o anlamsız konuşmayı, bizzat kendisi hatırlamıyordu.

Touko-san ağzına bir sigara götürüp bir nefes çekti.

"Yalnız Azaka. Neden Kokutou'ya böyle şeylerden bahsettin? Saklamak ve gizlemek, büyünün en temel kuralıdır. ...Gerçi Kokutou söz konusu olunca bir sorun çıkmaz ama."

"Neden benim söz konusu olmam bir şeyi değiştiriyor ki?"

"Söylesem de anlamazsın zaten. Sırrın dışarı sızma ihtimali yok. Sen konuştuğun kişiye göre içeriği seçersin, normal bir insana asla böyle şeyler anlatmazsın."

"Orası öyle de ——— sahi, başkaları tarafından bilinmesi gerçekten o kadar kötü mü bu Büyücü tayfası için?"

"Tabii ki kötü. Sosyal açıdan pek önemi yok ama büyünün keskinliği düşer. Kokutou, 'mister' (mystere) kelimesinin kökenini biliyor musun?"

Touko-san masaya doğru eğilerek sordu.

"Mister derken, hani şu gizem, polisiye anlamındaki mister mi?"

"Ta kendisi. Sadece polisiye roman anlamında değil, 'mystère' yani gizem, kutsal sır anlamında."

"Ha. İngilizce olduğu için kökeni Yunancadır herhalde."

"...Öyle sayılır. Yunancada 'kapatmak' anlamına gelir. Kapalılığı, gizliliği ve kendi içine kapalılığı temsil eder. Gizemler, gizem kaldıkları sürece bir anlam ifade ederler. Gizli tutulması büyünün özüdür. Kimliği açığa çıkmış bir büyü, ne kadar doğaüstü teknikler kullanırsa kullansın artık bir 'gizem' olamaz. Sadece basit bir yönteme indirgenir. Öyle olduğunda da o büyü aniden zayıflar.

Büyüler bile aslında birer mucizeydi. Yani asıl kaynak olan 'Kök'ten çekilen sınırlı bir güç oldukları su götürmez bir gerçek. Diyelim ki havada süzülen bir gizem var. Bunun on birimlik gücü olsun. Eğer bunu bilen sadece tek bir kişiyse, o on birimlik gücün tamamını kullanabilir. Ama bilen iki kişi varsa, bu güç beş ve beş olarak bölünerek kullanılır. Bak gördün mü, güç zayıfladı. İfade ediliş şekli farklı olsa da, bu dünyadaki tüm temel yasaların özü budur bence."

Touko-san'ın anlattıklarının genel resmini her zamanki gibi tam kavrayamıyordum ama ne demek istediğini az çok anlıyordum.

Saklamak ve kapatmak büyünün doğasıysa, Büyücülerin insanların önünde hünerlerini sergilememeleri mantıklıydı.

"O zaman siz, kimsenin olmadığı yerlerde kafanıza göre takılıyorsunuz Touko-san."

"Hayır, yapmıyorum."

Cızz diye sigarasını kül tablasında söndürürken konuştu.

"Büyücüler arası bir çatışma çıkarsa mecbur kalırım ama onun dışında yalnızken bile büyü kullanmam. Sadece bir sonraki aşamaya geçmek için gereken ayin veya ritüel zamanlarında büyü tekniklerine başvururum.

Orta Çağ civarından beri 'Akademi' denen yapılar oluştu. Onların denetimi resmen hastalık derecesindedir. Akademi, büyülerin çok önceden gerileyeceğini öngörmüştü. Sahip oldukları organizasyon gücüyle büyünün kendisini asla açığa çıkmayacak bir sırra dönüştürdüler. Gözle görülebilir gizemleri, kimsenin bilmediği kutsal sır mertebesine yükselttiler.

Sonuç olarak toplumdaki gizem algısı gitgide seyreldi.

Bunu iyice pekiştirmek için Akademi çeşitli yasaklar ve kurallar koydu.

Örneğin bir büyücü, sıradan insanları büyüsel bir fenomene alet ederse, o büyücüyü öldürmek için Akademi'den suikastçılar gelir. Büyücü topluluğuna zarar veren bir unsur olarak onu yok etmek için... Bir büyücünün, kimliği sıradan bir insan tarafından fark edilirse gücünü kaybedeceği efsanesinin kökeni de muhtemelen budur.

Akademi gizliliği daha da güçlendirerek büyünün yok olmasını önlemeye çalıştı ve sonuç olarak Akademi'ye bağlı büyücüler artık zırt pırt büyü kullanmaz hale geldi.

Bu kurallardan nefret edip yasadışına çıkan çok büyücü olsa da Akademi'nin sahip olduğu kitaplar ve araziler muazzamdır. Bir büyücünün büyücü olarak yaşayabilmesi için gereken şeylerin çoğunu Akademi kontrolü altında tutar. Akademi'ye dahil olmamak, toplumdan aforoz edilmekle eşdeğerdir. Deney yapmak istesen, damarları bükülmüş kutsal topraklar Akademi'nin mülkiyetindedir; büyü öğrenmek istesen, ders kitapları onların elindedir, nasıl öğreneceksin? Bu yüzden Akademi'ye bağlı olmayan bir büyücü, istese bile büyüsünü pratiğe dökemez. İşte organizasyonun gücü buna denir. Bu yönlerini takdir etmek gerek."

"Şey, Touko-san. Öyleyse benim de mi Akademi'ye dahil olmam gerekiyor...?"

Azaka'nın çekinerek araya giren sesi, bir parça endişeli geliyordu.

"Zorunlu değil ama dahil olursan işin kolaylaşır. Akademi'ye bir kez girdin mi bir daha çıkamazsın diye bir kural yok. Oradan ayrılmakta özgürsün. Sonuçta kendilerini 'hakim güç' değil, birer yol gösterici olarak tanımlıyorlar, bu onların en büyük resmi gerekçesi."

"O zaman gizliliği canla başla korumalarının bir anlamı kalmıyor. Eğitilen kişilerin dışarı çıkmasına izin verirlerse, büyü her yere yayılır."

Azaka’nın bu son derece mantıklı görüşüne Touko-san "Ah," diyerek başını salladı.

"Haklısın. Aslında Akademi'ye gidip güçlendikten sonra halkın arasına karışmayı düşen pek çok tip var. Fakat on yıl geçince bu düşüncelerinden eser kalmıyor. Neden dersen; büyü çalışmak için Akademi dünyadaki en mükemmel ortamdır. Bir büyücü için böylesine kusursuz imkanlar sunulmuşken, kalkıp da hiçbir şeyin olmadığı dış dünyaya dönmek gibi aptalca bir harekete kalkışmazlar. Bir büyücü için öncelikli mesele büyü öğrenmektir. Öğrendiği bilgiyi veya gücü kullanmayı falan düşünmezler bile. Öyle bir vakitleri olsa, daha üst bir gizemi öğrenmeye çalışırlar. Ama senin amacın en başından beri bizimkinden farklı olduğu için, Akademi'ye girsen bile oranın zehri sana işlemez. Eğer en tepeyi hedeflemek istiyorsan, en azından bir kez oraya adımını atmalısın."

Azaka, hoşnutsuz bir tavırla kaşlarını çattı. Görünüşe göre böyle bir şeye hiç niyeti yoktu. Kız kardeşimin öyle ne idüğü belirsiz bir yere gitmesini ben de hiç istemediğimden, Azaka’nın bu tereddüdü benim için bir teselliydi.

"—Bir şey soracağım. O Akademi denen yerin içinde bile sırlar korunuyor mu yani?"

O anda, kanepeden aniden bir ses yükseldi.

Orada demin beri sessizce oturan Shiki vardı. Kendisi, ilgisini çekmeyen konuşmalara asla dahil olmayan biriydi; o ana dek sadece camdan dışarıyı seyretmekle yetiniyordu.

"—Öyle. Akademi içinde bile büyücüler kendi araştırma sonuçlarını kimseye açıklamazlar. Yanındaki adamın neyi araştırdığı, neyi hedeflediği veya ne elde ettiği bile tam bir muammadır. Bir büyücü kendi başarılarını ancak ölmeden hemen önce soyuna miras bırakırken açıklar."

"Sadece kendisi için öğrenmesine rağmen, bu gücü kendisi için bile kullanmıyor. Böyle bir varoluşun ne anlamı var Touko? Amaç öğrenmekse... süreç de mi sadece öğrenmekten ibaret? Sadece başı ve sonu varsa, bu sıfırla aynı şey değil mi?"

...Shiki, her zamanki gibi bir kadının o ince ve şeffaf sesiyle, sanki bir erkekmiş gibi konuşuyordu.

Shiki'nin bu iğneleyici sorgulaması karşısında Touko-san hafifçe, acı acı gülümsedi.

"Bir amaç var. Fakat dediğin gibi, büyücüler aslında sıfırı arıyorlar. En başından beri 'yokluk' olan bir şeyi hedefliyorlar.

Büyücülerin nihai hedefi, 'Köklerin Girdabı'na ulaşmaktır. Akasha Kayıtları olarak da bilinir ama Girdabın bir köşesinde bu tür bir işlevin ekli olduğunu düşünmek daha doğru olur.

Köklerin Girdabı denen şey, muhtemelen her şeyin asıl sebebidir. Tüm fenomenler oradan dışarı akar. Sebebi bilirsen, sonu da kendiliğinden bulursun. Basitçe söylersek, 'nihai bilgi' mi desek? Aslında 'nihai' gibi bir kriter koyup onu sınırlı bir şeye indirgediğim için bu isimlendirme de pek doğru değil, ama en kolay anlaşılanı bu olduğu için böyle diyoruz.

Dünyada dolaşan tüm büyü sistemleri, aslında bu Girdaptan akan ince nehir kollarından biridir sadece. Her ülkede birbirine benzeyen efsanelerin ve mitlerin olmasının sebebi budur. Temel sebep aynıdır, detayları süsleyen ise o 'nehri' yorumlayan kişinin mensup olduğu halkın karakteridir.

Astroloji, simya, kabala, ilahi sanatlar, rünler... Saymakla bitmeyecek kadar çok araştırmacı. Kökenleri aynı olduğu için sonuçta hepsi göğüslerinde aynı nihai amacı taşırlar. Büyü denilen, Köklerin Girdabı'ndan ayrılan o uç kollara bir kez dokundukları için, o yolun sonunda... yani zirvede ne olduğunu az çok hayal edebiliyorlar.

Bir büyücünün nihai amacı, hakikate ulaşmaktan başka bir şey değildir. İnsan olarak doğmanın anlamını bilmek gibi dünyevi bir arzuları yoktur. Sadece hakikat denen şeyin şeklinin neye benzediğini saf bir merakla bilmek isterler. Bu tür insanların toplamıdır onlar.

Benliklerini şeffaflaştıran ama egolarını koruyanlar... Asla karşılığını alamayacak olan bir kitle. Dünya, bunlara büyücü der."

Touko-san’ın dümdüz bir sesle anlattığı bu sözlerdeki bakışları, her zamankinden daha keskindi. Kehribar rengi gözleri, bir ateş yanmışçasına titriyordu.

...Ancak, üzülerek söylemeliyim ki anlattıklarının yarısını bile kavrayamadım.

Anladığım tek bir şey vardı, ben de doğrudan onu sormaya karar verdim.

"Şey, bir dakika. Eğer bir amaçları varsa öğrenmenin de bir anlamı vardır. Karşılığını alamamak falan... Ha, anladım. Henüz kimse oraya ulaşamadı, değil mi?"

"Ulaşanlar oldu elbette. Gidip de dönenler olduğu için oranın ne olduğu biliniyor. Günümüze kadar ulaşan 'sihir'ler bile, oraya varabilenlerin bıraktığı şeylerdir.

Ama... Karşı tarafa geçenlerden geri dönen olmadı. Geçmişte tarihe adını yazdırmış büyücüler, ulaştıkları anda yok oldular. Öte taraf çok mu muazzam bir dünya, yoksa gidince dönülmeyen bir yer mi? Kimse bilmiyor. Oraya gitmeden de bilinemez.

Lakin tek bir neslin araştırmasıyla oraya ulaşmak imkansızdır. Büyücülerin kuşaklar boyu kanlarını biriktirmesi ve araştırmalarını çocuklarına miras bırakması, sadece kendi büyü güçlerini artırmak için değildir. Bu, bir gün Köklerin Girdabı'na ulaşabilecek kapasitede bir soy yaratma eylemidir. Büyücüler, nesiller boyu Girdabın hayaliyle ölür, araştırmayı miras bırakır ve o mirasçı da yine kendi çocuğuna devreder. Bunun sonu yok. Asla ödüllendirilmezler. Farz edelim ki ulaşabilecek kapasitede bir soy ortaya çıktı, o bile muhtemelen başaramaz. Çünkü... bir engelleyici var."

Nefret dolu bir tondan ziyade Touko-san, kıkırdayarak kuru bir kahkaha attı. Bu tavrıyla, sanki o 'engelleyici' denen şeyin varlığından bir nebze memnuniyet duyuyor gibiydi.

"Neyse, her iki durumda da imkansız bir mevzu bu. Günümüz büyücülerinin Girdaba ulaşıp yeni bir düzen, yeni bir büyü sistemi kurması mümkün değil."

Touko-san, sanki uzun bir masalı bitirmiş gibi omuzlarını silkerek konuştu.

Azaka ve ben bir şey diyemedik ama sadece Shiki, Touko-san’ın anlattıklarındaki çelişkiyi hiç çekinmeden sorguladı.

"Tuhaf tipler. Madem imkansız olduğunu biliyorsunuz, neden devam ediyorsunuz?"

"Öyle. Kendine büyücü diyenlerin çoğu ya 'imkansız' denen o kaotik dürtüyle doğmuşlar ya da vazgeçmeyi bilmeyen birer aptallar."

Touko-san rahat bir tavırla omuz silkerek cevap verdi.

Shiki ise "Hah, bak işte bunu biliyorsun," diyerek bıkkın bir tavırla mırıldandı.

Konuşma bittikten yaklaşık bir saat sonra ofis, her zamanki sessizliğine bürünmüştü.

Saat öğleden sonra üçe geliyordu, ben de kısa bir mola niyetine herkes için kahve yapmaya gittim. Sadece Azaka'nınkini Japon çayı yapıp dağıttıktan sonra kendi yerime oturdum.

İşlerin genel hatları belli olmuştu, bu gidişle bu ayki maaşım garanti altındaydı. İçim rahatlamış bir halde kahvemden bir yudum aldım.

Sessiz ofiste sadece içeceklerin yudumlanma sesi yankılanıyordu.

Bu huzurlu sessizliği bozarcasına, Azaka Shiki'ye dönerek akılalmaz bir şey söyledi.

"—Hey. Shiki, sen aslında erkeksin, değil mi?"

...Elimdeki fincanı düşürmeme sebep olacak kadar cehennemvari bir soruydu bu.

"........."

Shiki de aynı durumdaydı; elindeki kahve fincanını dudaklarından uzaklaştırdı, huzursuz ama aynı zamanda kafası karışmış bir ifadeye büründü. Benim şu budala kız kardeşime karşı verecek bir cevabı yoktu şimdilik.

Bunu bir fırsat olarak gören Azaka, devam etti:

"İtiraz etmediğine göre öyle. Sen kesinlikle bir erkeksin Shiki."

"Azaka!"

Eyvah, dayanamayıp söze karıştım.

Bu tarz soruları görmezden gelmek en iyisidir ama konu bu raddeye gelince bir anlık şaşkınlıkla boş bulunmuştum.

Hızla ayağa kalkmış olsam da, ağzımdan zekice tek bir kelime bile çıkmadı. Sessizce sandalyeme geri oturdum... Kendimi bir bozgun yemiş savaş artığı gibi hissediyordum.

"Saçma sapan şeylere takılıp durma," dedi Shiki, suratını feci şekilde asarak. Tek eliyle alnını ovuşturmasına bakılırsa, öfkesini güç bela zapt ediyordu.

"Öyle mi? Bence bu konu son derece mühim," diye karşılık verdi Azaka, en az Shiki kadar soğukkanlı bir tavırla. Masanın üzerine dirseklerini dayayıp parmaklarını birbirine kenetlemiş hali, bir toplantıyı yöneten disiplin kurulu başkanını andırıyordu.

"Mühim demek. Benim erkek ya da kadın olmam neyi değiştirir ki? Seni zerre ilgilendirmez. Yoksa ne, bana meydan mı okuyorsun?"

"Ona, ilk tanıştığımız anda karar verildi zaten."

Birbirlerinin yüzüne bakmıyorlardı ama aralarında adeta şimşekler çakıyordu.

...Şahsen ben neye karar verildiğini bilmek istiyordum ancak şu an bunu soracak bir ortam yoktu.

"Azaka... Neden şimdi kalkıp bunları tekrar etmem gerektiğini anlamıyorum ama umarım bu son olur, o yüzden bir kez daha söyleyeceğim. Bak şimdi, Shiki bir kız, hem de tam anlamıyla."

Şimdilik sadece bunu söyleyebildim.

Azaka'nın nezaketsizliğini örtbas edip Shiki'nin keyfini yerine getirmesini umduğum o "can alıcı" sözüm, her nedense ikisinin de sinirlerini bozmuş gibiydi.

"Onu biliyoruz herhalde. Abi, sen sus bakayım."

Biliyorsan neden soruyorsun be kızım!

"Benim merak ettiğim fiziksel cinsiyeti değil. Ruhsal olarak hangi cinsiyete ait olduğunu netleştirmek istiyorum. Gerçi dışarıdan bakınca, Shiki daha çok bir erkek gibi duruyor ama..."

Azaka, cümlesinin sonundaki eklemeyi vurgulayarak Shiki'ye yan bir bakış fırlattı.

Shiki'nin huzursuzluğu iyice tırmanıyordu.

"Vücudum kadınsa, karakterimin ne olduğunun ne önemi var? Erkek olsam ne yapacaksın sanki?"

"Öyle mi? O zaman seni Reien'den bir kız arkadaşımla mı tanıştırayım?"

— Ah.

Azaka'nın artık iğnelemeyi geçip resmen bir düelloya davet niteliği taşıyan bu sözlerini duyunca meseleyi nihayet kavrayabildim.

Azaka denen bu kız, hâlâ iki yıl önceki meselenin etkisinden çıkamamış mıydı?

Lise birin ilk günü, Shiki ile yılın ilk tapınak ziyaretine gitmiş, dönüşte de onu eve davet etmiştim. O sırada memleketten kış tatili için yeni dönmüş olan Azaka, Shiki ile karşılaşınca kısa süreli bir şok geçirmişti. Bu da gayet doğaldı çünkü o zamanki Shiki, "Ori" adındaki diğer kişiliğine de sahipti. Şimdiki Shiki'den çok daha enerjik olan, tam bir delikanlı gibi davranan ve konuşan Shiki'nin o halleri yüzünden Azaka, bütün bir günü yatakta geçirmek zorunda kalmıştı.

Yine de, az önceki lafı çok ileri gitmişti. Shiki onu orada pataklasa gıkını çıkaramazdı.

"Azaka, sen var ya..."

Ben yeniden ayağa kalkıp Azaka'ya ters ters bakarken, Shiki de aynı anda kanepeden kalktı.

"Kalsın, istemez. Reien'deki kızlardan hayır gelmez."

Shiki, hıh diyerek burnundan soludu ve ofisten çekip gitti.

Lacivert kimonosu, bir hışırtıyla görüş alanımdan kayboldu.

Peşinden gitsem mi diye tereddüt ettim ama bu durum Shiki'nin öfkesine körükle gitmekten başka bir işe yaramazdı.

Neyse ki bir olay çıkmadı diye şükrederek sandalyeme çöktüm ve soğumuş kahvemi tek dikişte bitirdim.

"Yazık, sonunda yine lafı dolandırıp kaçtı."

Azaka, "çık" diye dilini şaklatarak gevşedi. O da demin resmen savaş nizamındaydı, şimdi sırtını yaslamış geriniyordu.

...Hep merak etmişimdir. Azaka neden sadece Shiki ile konuşurken karakterini bir anda tamamen değiştiriyor?

Buna bir dur demem gerekiyordu.

"Azaka. Az önceki de neydi öyle?"

"Ne demek neydi? Sen ve Shiki bir türlü netleşemediğiniz için işte. Yoksa hiç düşünmedin mi? Ryougi Shiki seninle bir kadın olarak mı çıkıyor, yoksa erkek haliyle mi?"

Konuşma tarzı ne kadar sert olsa da Azaka'nın yüzü kızarmıştı. Bu tezatlık sayesinde kız kardeşimin ne demek istediğini anlayıverdim.

"Azaka, buna 'öküz altında buzağı aramak' denir. Shiki erkek olsun kadın olsun, bu bizim tartışacağımız bir konu değil. En başta, Shiki zaten bir kız; düşünce yapısı erkeksi olsa bile bu pek bir şey değiştirmez."

Azaka gözlerini kısıp bana sertçe baktı.

"Demek öyle. Senin için bir kadın olması yettiğine göre, diğer sorunlar önemsiz kalıyor. Yani aslında, aynı cinsiyetten iki kişinin arasındaki bağı tuhaf buluyorsun. Öyleyse cevap ver bakalım.

Karşında ameliyatla erkek olmuş bir kadın ve ameliyatla kadın olmuş bir erkek olduğunu farz et. Bu ikisi de seni canından çok seviyorsa, sen hangisini seçersin?

Görünüşü kadın ama ruhu tamamen erkek olanı mı, yoksa görünüşü erkek ama ruhu tamamen kadın olanı mı? Hadi, cevapla bakalım."

...Azaka'nın sorusu zordu.

Üzerinde düşündükçe iş içinden çıkılmaz bir hal alıyordu.

Tabii ki ilk bakışta kadın olarak doğmuş olanı seçmek mantıklı geliyordu ama o kişi artık erkek olmuşsa, biyolojik olarak kadın olanı seçerdim. Fakat o kişinin ruhu da erkek kalmış olacaktı, yani aslında erkek olarak erkek olan Kokutou Mikiya'dan hoşlanmış olacaktı.

Aşkın cinsiyeti yoktur gibi derin bir aydınlanmaya henüz ulaşabilmiş değilim. Ama o zaman da sadece dış görünüşe göre ayrım yapmış olacaktım ki bu kendimi çok aşağılık hissettiriyordu. Üstelik aynı cinslerin birlikteliği kabul edilemezse, bir erkeğin erkek olarak Kokutou Mikiya'dan hoşlanması da kabul edilemezdi. Bu durumda mecburen beni bir kadın olarak seven ilk seçeneğe dönüyordum ama onun cinsiyeti de erkekti— Ah, neden böyle saçma bir şeyi dert etmek zorundayım ki!

...Hayır, bir dakika. Bu sorunun mantığında bir hata yok mu? Aynı cinsiyetten aşkı kabul etmeyen birine, her iki ucu da aynı yola çıkan bir tuzak kuruyordu.

Bunu fark edip başımı kaldırdığımda, sadece Touko-san'ın keyifle gülmemek için kendini zor tuttuğunu gördüm.

"Bu çok adice Azaka! Bu resmen 'doğru ve yanlışın aynı anda gerçekleştiği bir önerme' değil mi?"

"Evet, öyle. Ünlü Epimenides paradoksu."

"Haklısın, Kokutou için ölümcül bir çelişki sorgulaması bu. Cidden beni hiç sıkmıyorsunuz. Kokutou sülalesinin hepsi mi böyle, Azaka?"

Hâlâ gülen Touko-san'ın aksine Azaka ciddi bir ifadeyle bana bakıyordu. ...Anlıyorum. O kendince benim için endişeleniyordu. O halde Shiki konuyu netleştirmediyse bile, en azından ben kendi hislerimi açıkça dile getirmeliydim.

"Azaka, ne demek istediğini anlıyorum. Ancak benim için Shiki'nin hangisi olduğu fark etmez. Shiki, 'Ori' bile olsa hislerimin değişeceğini sanmıyorum."

Utancımdan yanağımı kaşıyarak bunu söylediğimde, Azaka dehşet içinde sandalyesinden fırladı.

"Yani karşındaki Ori olsa bile onu sevecek misin?"

"............Evet. Yani, muhtemelen."

Tam o anda yüzüme kalın bir şey çarptı.

"Ne kadar... iğrençsin!"

Dap dap dap diye uzaklaşan ayak sesleri duyuldu.

Azaka'nın demin okuduğu kitabı yüzüme fırlattığını idrak ettiğimde, ofiste sadece ben ve Touko-san kalmıştık.

Shiki, Azaka’ya sinirlenip gitmişti; Azaka ise az önce dışarı fırlayarak o da mekanı terk etmişti.

Sızım sızım sızlayan yüzüme elimi bastırırken, tek başına kahkahalar atmaya devam eden Touko-san'a ters ters baktım.

Aradan iki saat geçti ve mesai saati geldi.

Ne Shiki ne de Azaka geri dönmüştü. Mesai bitimi öncesi bir rutin haline gelen son kahveleri iki kişilik hazırlarken, çıkışta Shiki’nin apartman dairesine uğrayıp uğramasam mı diye düşünüyordum.

— Ah, doğru ya Kokutou. Kusura bakma ama mesaiye kalabilir misin?

Touko-san’ın kahvesini yudumlarken seslenmesiyle bu kararsızlığım da uçup gitti.

— Mesai mi? Başka bir iş mi aldınız yoksa?

— Hayır, o türden bir iş değil. Para getirecek bir şey de değil aslında. Bu sabah o yüzden dışarıdaydım; ahbap olduğum bir dedektiften ilginç şeyler duydum. Kokutou, Kaimihama’daki Ogawa Apartmanı’nı biliyor musun?

— Kaimihama... Şu ıslah edilmiş bölgeye inşa edilen dev apartman kompleksi değil mi? Hani şu geleceğin model bölgesi falan denilen yer.

— Evet. Buradan trenle yaklaşık otuz dakika sürer. Şehir merkezinde hayal bile edilemeyecek kadar cömert bir arazi kullanımına sahip bir mahalle. Orada, eskiden inşasında yer aldığım bir apartman var da... Görünüşe göre tuhaf bir olay yaşanmış.

Dün gece saat on sularında, yirmili yaşlarının başında bir ofis çalışanı yol kenarında saldırıya uğramış. Kurban bir kadın olduğu için gasp girişiminden çok bir sapık saldırısı gibi duruyor. Ancak ne yazık ki kurban bıçaklanmış. Saldırgan hemen kaçmış ama kurban için işler o kadar kolay olmamış. Karnından bıçaklanan kadının yanında cep telefonu yokmuş. Üstelik olay yeri malum apartman bölgesi. Etrafta dükkan falan yok ve saat on dediğinde artık sokaklarda in cin top oynar. Kadın, kanlar saçarak en yakındaki apartmana girmiş ve yardım istemeye çalışmış.

Fakat o apartmanın birinci ve ikinci katları boşmuş. İnsanlar üçüncü kattan itibaren yaşıyormuş. Asansörle üçüncü kata çıktığında artık gücü tükenmiş. Orada yaklaşık on dakika boyunca avazı çıktığı kadar yardım çığlıkları atmış ama apartman sakinlerinden tek bir kişi bile fark etmemiş ve saat on birde kadın ölmüş.

...Feci bir hikaye.

Modern apartmanlarda yapı ne kadar büyürse, komşuluk ilişkileri o kadar yok olur. Hatta şehirlerde, başkasının işine karışmamanın bir nezaket kuralı olduğuna dair zımni bir anlayış vardır.

Hatta buna benzer bir hikayeyi bir arkadaşımdan da duymuştum. Gece yarısı alt kattan defalarca çığlıklar yükselmiş ama kimse yardıma gitmemiş. Sabah olduğunda o evdeki çocuğun öz ailesi tarafından öldürüldüğü ortaya çıkmış. Diğer sakinler sesleri duymalarına rağmen şaka falan sanıp görmezden gelmişler.

— Asıl mesele bundan sonrası. Kurbanın yardım çığlıkları yandaki apartmandan duyuluyormuş. Bak, sıradan bir çığlık değil, yardım isteyen bir insanın sesi bu. Yandaki apartmandakiler ses o kadar gür çıkıyor ki, nasılsa kendi apartmanındakiler hemen yardıma koşar diye düşünüp boş vermişler.

— Nasıl olur... O apartmanın sakinleri hiç mi bir şey fark etmemiş?

— Evet, ifadeleri bu yönde. İstisnasız hepsi o gecenin her zamanki gibi sıradan bir gece olduğunu söylüyor. Gerçi sadece bu olsaydı o kadar garip kaçmazdı ama görünüşe göre bu apartmanda daha önce de bir başka tuhaf olay yaşanmış. Onun ne olduğunu tam öğrenemedim ama üst üste iki sıra dışı durumun yaşanması şüpheli geldiği için dedektif bey bizimle bir istişare etmek istedi.

— ...Yani özetle, orayı gidip araştırmamı istiyorsunuz, değil mi patron?

— Hayır, oraya ikimiz birlikte gideceğiz. Sen emlak kayıtlarını kurcalayıp en kısa sürede bir sakin listesi çıkar, bir de geçmişte nerelerde yaşadıklarını elinden geldiğince araştır yeter. Para getirmeyecek bir iş olduğu için acele etmene gerek yok. Teslim tarihi aralık ayı.

"Anlaşıldı" diye cevap verip kahvemi yudumladım.

...İçimde bir his var. Yine tuhaf bir olayın içine çekiliyormuşum gibi bir önsezi bu.

— Bu arada, Kokutou.

— Efendim?

— Sen, gerçekten de Shiki erkek olsa bile buna razı mısın?

...Karşımdaki Gakuto olsaydı, hiç tereddüt etmeden ağzımdaki kahveyi yüzüne püskürtürdüm.

— ...Öyle bir şey olması mümkün mü? Tabii ki Shiki'yi seviyorum ama bir tercih yapmam gerekirse, kızın kız olanını tercih ederim.

— Hah, amma sıkıcısın. O zaman bir sorun yok demektir zaten.

Touko-san "hayal kırıklığına uğradım" dercesine omuz silkip kahve fincanını dudaklarına götürdü.

...O zaman, bir sorun, yok mu?

— Bir dakika bekleyin. Sorun yok derken neyi kastediyorsunuz? Bu yani, özetle...

— Öyle ya. Shiki'nin mental açıdan kişiliği kesinlikle bir kadına ait. Zaten "Yang" olan Orizu ortada olmadığına göre, erkek olması imkansız.

Bu... Doğruydu ama o zaman o konuşma tarzı da neyin nesiydi? Eskiden Shiki, bir kız gibi konuşurdu, değil mi?

— Bak şimdi. En başta erkeği Yang, kadını Yin olarak örnekleyen Shiki'nin kendisiydi, değil mi? O halde mesele basit.

Bu Yin-Yang düşüncesi Taijitu diyagramından gelir. Kore bayrağını biliyorsundur. Bilmiyor musun? Hani şu Tomoe sembolüne benzeyen şey.

Tomoe sembolü... Şu dairenin içine dalga benzeri bir çizgi çekilip ikiye bölündüğü şekil mi? Ancak o yarım ay gibi bir şey değil de, birbirinin kuyruğunu ısıran iki ruhun oluşturduğu çarpık bir yarım aydı. Harf olarak betimlemek gerekirse "no" (の) karakterinin nüansı buna en yakın olanıydı.

— Taijitu'da yarısı beyaz, yarısı siyahtır. Ve her iki tarafın içinde de zıt renkte küçük birer delik açılmıştır. Beyaz yarım ayda siyah bir nokta, siyah yarım ayda ise beyaz bir nokta bulunur.

Anlıyorsun değil mi? Siyah olan Yin'dir, yani kadındır. Bu şekil, birbiriyle sarmalanırken çatışan bir döngüdür; siyah ve beyazın sarmalıdır.

— Çatışan... Bir sarmal mı?

Bu kelimeyi daha önce bir yerlerde duymuştum...

— Evet. Yin ve Yang, ışık ve karanlık, artı ve eksi de diyebilirsin. Kökeni bir olan şeyin ikiye bölünmüş halini temsil eder. İşte buna Yin-Yang öğretisinde "Ryogi" denir.

— Ryogi mi... Bu şey.

— Evet, Shiki'nin soyadı. Onun çift kişilikli olması, çok eski zamanlardan beri belirlenmiş bir gerçekmiş demek ki.

Ryogi ailesinden geldiği için mi çift kişilikli oldu? Yoksa günün birinde Shiki'nin doğacağı anlaşıldığı için mi soyadları Ryogi oldu? Muhtemelen ikincisidir.

Ryogi ailesi, Asagami ve Fujou gibi eski köklü ailelerden biridir. Onlar, insanın ötesinde bir insan yaratmaya çalışan soylardır ve her biri kendi yöntemleri ve ideolojileriyle bir mirasçı dünyaya getirdiler. Kendi aile miraslarını devredebilmek için.

Özellikle Ryogi ailesi ilginçtir. Olağanüstü yeteneklerle donatılmış birinin günün birinde medeni toplum tarafından yok edileceğini anlamışlardı. Bu yüzden dışarıdan bakıldığında normal bir insan gibi yaşayabilecek bir yetenek tasarladılar.

— Söylesene Kokutou. "Profesyonel" denilen insanlar, neden sadece tek bir alanda zirveye oynayabilirler?

Bu ani soruya cevap veremedim.

Bugün gerçekten çok uzun bir gündü ve zihnime akan bilgiler sınırlarımı zorluyordu. Hem Shiki'nin böyle bir ailede doğmuş olması... Neden...

— Bunun sebebi, ne kadar üstün bir vücuda veya yeteneğe sahip olursan ol, bir insanın sadece tek bir konuda uzmanlaşabilmesidir. Zirveye ne kadar yaklaşırsan, diğer dağlara tırmanma şansın o kadar azalır.

Ryogi ailesi bunu çözdü. Tek bir vücuda sayısız kişilik bahşederek. Tıpkı bir bilgisayar gibi. Shiki denilen donanıma onlarca, yüzlerce yazılım yüklersen, her alanda uzmanlaşmış profesyoneller yaratabilirsin.

"İşte bu yüzden onun adı Shiki. Shikigami'nin Shiki'si. Matematiksel formülün Shiki'si. Sadece belirlenen görevleri kusursuzca yerine getiren bir program. Sayısız kişiliğe sahip, ahlak kavramı da sağduyusu da her bir kişiliğine göre yeniden yazılabilen boş bir oyuncak..."

Shiki bunu biliyor muydu acaba?

...Ah, kesinlikle biliyordu. Tam da bu yüzden bizlerle bağ kurmaktan inatla kaçınıyordu. Normal olmadığını, anormal bir ailede doğduğunu kabul edip sadece sessizce yaşamaya mı çalışıyordu?

"Taiji diyagramının devamına gelirsek. Kaos olan 'boşluk'tan ikiye ayrılan şey Ryogi'dir. Oradan daha istikrarlı hale gelmek ve türleri artırmak için Shishou'ya, daha da karmaşıklaşmak için Hakke'ye ayrılır; yani ikili sistemle bölünür. Bu da Shiki'nin işlevini temsil ediyor.

Fakat artık bu sistem yok. Kusursuz program hata verdi. Şimdiki Shiki, eh, bazı sorunları olsa da kendi benliğine sahip normal bir insan."

Çıt sesiyle çakmağın ateşi parladı.

Touko-san'ın sözleri üzerine şaşkınlıkla "Ha?" diye karşılık verdim.

"Ne diye öyle bakıyorsun? Onu bozan sendin. Akıl hastaları, kendilerinin anormal olduğunu hayallerinde bile düşünmedikleri için yıkılmazlar. Shiki de eskiden öyleydi. Ancak Kokutou Mikiya denen adam, ona bunu fark ettirdi. 'Ryogi Shiki' olarak var olmanın anormal olduğunu anlamasını sağladın.

Ah... Evet, öyle. Eğer birini kurtarmaktan bahsedeceksek, sen Shiki'yi daha iki yıl öncesinden kurtarmamış mıydın?"

"Al bakalım," diyerek Touko-san bir sigara uzattı.

Sigara içmem ama onu alıp yakmasına izin verdim.

...Hayatımda içtiğim bu ilk sigaranın tadı, fazlasıyla belirsizdi.

"Neyse, konu saptı. Ryogi ailesi hakkında konuşmaya niyetim yoktu ama şu aralar bir şeyler beni acele ettiriyor gibi. Dilim fazla çözüldü. Bakarsın yarın falan ölürüm, değil mi Kokutou?"

— Korkutucu konuşuyorsunuz. Arabalara karşı dikkatli olacağım.

"Ah, böylesi daha iyi. Neyse, Taiji diyagramı meselesine dönelim.

Ryogi'nin her bir parçasında küçük birer nokta olduğundan bahsetmiştim, değil mi? Beyazın içindeki siyah, siyahın içindeki beyaz. Buna 'Yang içindeki Yin' ve 'Yin içindeki Yang' denir.

Bu aslında erkeğin içindeki kadınsı yönü, kadının içindeki erkeksi yönü işaret eder. Sırf erkek gibi konuştuğu için Yang nitelikli olduğunu söylemek acelecilik olur. Her insan karşı cinse dair eğilimler taşır. Karşı cins gibi giyinme merakı bunun en uç örneğidir. Şimdiki Shiki, Yin nitelikli Shiki'den başkası değil. Erkek gibi konuşması, ölen 'Ori' için bilinçsizce yaptığı bir telafi eylemi. Hiç değilse senin Ori'yi hatırlamanı istiyor olmalı. Heh, ne kadar da tatlı, değil mi?"

— ...

...Ah, söylenince fark ediyorum ki gerçekten de öyleydi.

Shiki'nin konuşma tarzı erkek gibi olmuştu ama iki yıl önceki gibi tıpkı bir erkekmişçesine davranmıyordu. Tavırları ve hareketleri nihayetinde bir genç kıza aitti.

Ruhunun yarısı olan Ori'yi kaybeden Shiki, şu an oldukça istikrarsız ve savunmasız bir durumdaydı.

Bunu derinden hissedince göğsüm sıkıştı.

İki yıllık uykusundan uyandıktan sonra eskisinden daha dik durduğu için yanılmıştım; oysa Shiki hala yapayalnızdı. Tıpkı o zamanlardaki gibi, her an yaralanacakmışçasına tehlikeli ve kırılgan hali hiç değişmemişti.

Ben de değişmemiştim. Hala böyle bir Shiki'yi öylece bırakamayacağımı düşünüyordum.

...Evet. İki yıl önce elimden hiçbir şey gelmemişti.

Eğer bir dahaki sefere fırsatım olursa, bu kez onu gerçekten kurtarmalıydım.

/7

(Sarmal Karmaşa, 3)

Ertesi gün uyandığımda saat sabah dokuzu geçmişti.

Resmen geç kalmıştım.

Elde taşımak için fazla ağır olan bir paketle ofise vardığımda, Touko-san ve Shiki ikilisi beni bekliyordu.

— Kusura bakmayın, geciktim.

Elimdeki kendo kılıcı çantasına benzeyen paketi duvara yaslayınca nihayet bir nefes alabildim.

Sanki maraton koşmuşum gibi nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Boyu bir metre bile olmayan paket sanki içi demir doluymuş gibi o kadar ağırdı ki, evden çıkarken pek yük gelmemişti ama yüz metre yürüdükten sonra kollarım kaskatı kesilmişti.

Omuzlarım inip kalkarak kollarımı ovuştururken Shiki yavaş adımlarla yanıma geldi.

— Selam. Günaydın Shiki, hava çok güzel, değil mi?

— Evet. Bir süre açık olacağını söylüyorlar.

Bugün özel bir işi mi vardı bilmiyorum ama Shiki bembeyaz bir kimono giymişti. Kanepenin üzerine fırlatılmış kırmızı deri ceketiyle bu beyazlık birleşince, ortaya saf ve çarpıcı bir renk uyumu çıkıyordu. Normalde desenli kuşaklardan pek hoşlanmazdı ama nedense bugün dökülen yaprak desenli bir kuşak bağlamıştı. Dikkatli bakınca, kimononun eteklerinde de serpiştirilmiş üç tane kırmızı akçaağaç yaprağı görülüyordu.

"Mikiya. Bu kimin işi?" diyerek Shiki, beyaz parmağını uzattı.

Parmak ucu, duvara yasladığım paketi işaret ediyordu.

— Ah, o Akitaka-san'dan bir emanet. Shiki, dün gece dışarıdaydın ya. Dönüşte uğradığımda sen yoktun, Akitaka-san kapının önünde bekliyordu. Uzun zamandır görüşmediğimiz için bir saat kadar lafladık ama senin döneceğin yoktu, biz de dağıldık. O sırada bunu bana emanet etti. İmzası yokmuş, Kanesada olduğu söyleniyormuş ama gerçekliği pek net değilmiş falan filan.

"Kanesada mı? Şu üzerine Kuji-kiri kazınmış Kanesada mı?!"

Nadir görülen bir heyecanla Shiki'nin yüzü aydınlandı ve duvara yaslı paketi eline aldı. Benim için bile bir hayli ağır olan o yükü Shiki tek eliyle kavradı ve paketi bağlayan ipleri çözmeye başladı.

Tıpkı bir muz kabuğunu soyar gibi kumaşın ucu sıyrıldı. Kısa süre sonra ortaya çıkan şey, ince uzun bir metal plakaydı. Hayır, metalden ziyade eski bir demir veya bakır dokusuna sahipti. Paketin sadece üst kısmındaki kumaşı açtığı için tamamının ancak onda biri görünüyordu ama bu emanetin bir sopa benzeri bir şey olduğu aşikardı.

Çantanın içindeki demir, ayrıca pamuk benzeri bir şeye sarılmıştı. Demir parça, uzun bir cetvelin iki katı büyüklüğünde bir plakaydı ve üzerinde iki küçük delik vardı. Pürüzlü yüzeyine Çince karakterler kazınmıştı... Neydi acaba onlar?

"Akitaka denen herif, böyle bir şeyi nasıl dışarı çıkarır..."

Shiki söyleniyordu ama gözlerindeki sevinci gizleyemiyordu. Kolay kolay sırıtmaya yeltenmeyen Shiki'nin, kaynağı belirsiz bir demir parçasını elinde tutup kıkırdaması tarif edilemez bir ürkütücülükteydi.

— Shiki, o nedir?

Shiki o kadar tuhaf davranıyordu ki sormadan edemedim.

Bunun üzerine Shiki arkasına dönüp muzipçe sırıttı.

— Görmek ister misin? Bu bebek, her yerde rastlayamayacağın türden bir şaheserdir.

Shiki neşeyle kılıç çantasından içindekini çıkarmaya yeltendi. O ana kadar sessiz kalan Touko-san onu durdurdu.

"Shiki, o kadim bir kılıç. Beş yüz yıllık bir kılıcı burada sakın çıkarma. Ya bariyeri boydan boya kesip atarsa ne yaparız?"

Bu sözler üzerine Shiki asık bir suratla hareketini durdurdu. Touko-san kılıç diyordu ama o büyük demir cetvel gibi duran, bir şeyi kesmesi imkansız görünen o plaka gerçekten bir kılıç mıydı?

"Üstelik üzerine Kuji dokuz hecesi kazınmış. 'Savaş meydanına çıkanların hepsi dizilsin', ha? Ne yazık ki benim seviyemdeki bir bariyer, yüz yıllık efsanevi bir kılıçla boy ölçüşemez. Onu burada kınından çıkar da gör, alt kattaki 'şeyler' dışarı taşar sonra."

Touko-san'ın her zamankinden daha ciddi olan uyarısı karşısında Shiki şaşırarak kılıç çantasını kapatmaya başladı. Görünen o ki, ben yokken bu ikisi gerçekten de bir hayli tekinsiz işlerle uğraşmışlardı.

— Haklısın... Kınsız, çıplak bir Japon kılıcını Mikiya'ya göstermek pek de hoş olmazdı zaten. Kabzasını hazır etmemiş olması, Akitaka'nın da yaşlandığını gösteriyor herhalde.

Shiki, aklı başka yerlerdeymiş gibi cevap verdi.

On yaşından beri kahrını çeken Akitaka-san için "bunadı mı" demek biraz fazlaydı. Üstelik Akitaka-san daha yeni otuzlarını geçmişti ve o yetenekli hâli her geçen gün daha da parlıyordu.

Shiki, sanki ayrılmak zormuş gibi paketi koltuğa bıraktı.

...Bunu daha sonra öğrenecektim; o anki kılıca henüz bir kabza takılmamıştı. Tarihî dizilerde gördüğümüz Japon kılıçları zaten kabzalı olurdu, fakat çıplak bir kılıç tıpkı bir maket bıçağı ucu gibi süssüzdür. Üzerindeki o iki delik, kabzayı oradan geçirip sabitlemek içinmiş. Bu arada "Koto" yani eski kılıç tabiri, Heian döneminin ortalarından Keicho dönemine kadar olan kılıçlar için kullanılırmış ve bunlar tartışmasız birer önemli kültürel varlıktır.

"Bak Shiki. Tarih yüklenmiş silahlar, tek başlarına büyüye karşı koyabilecek bir gizeme dönüşürler. Bundan sonra, ne olursa olsun böyle bir şeyi bu binaya getirme. Bir şey yaşanırsa sorumluluk kabul etmem."

Neredeyse ulusal hazine değerindeki o kıymetli eşyaya "böyle bir şey" muamelesi yapan Touko-san, derin bir nefes verdi.

"Eee, Kokutou. Bu sabahki gecikmenin sebebi ne?"

"Kusura bakmayın, araştırma yaparken işler biraz uzadı. Yine de, şu Ogawa Apartmanı sakinlerinin listesini ve genel bilgileri topladım."

—Evet, dün geceden beri söz konusu apartmanı araştırmaya başlamıştım ve farkına vardığımda güneş çoktan doğmuştu; tam bir dikkatsizlik.

Son zamanlarda internet yaygınlaştığı için gece gündüz demeden araştırma yapmak mümkün hale geldi. Eskisi gibi "herkes uyuyor, ben de dinleneyim" diyerek bir sınır çizemiyorsunuz. Sonuç olarak Daisuke abimden bilgi almak, internette sörf yaparak ufak tefek detayları toplamak ve bunları ayıklamak derken iş devasa bir boyuta ulaştı.

"Aralık ayına kadar vaktin var demiştim oysa. Gerçekten de rahat duramıyorsun Kokutou. Neyse, anlat bakalım."

"Peki. Ogawa Apartmanı, Kayamahama bölgesindeki apartmanlar arasında özellikle lüks odaklı bir yapı. Şekli de oldukça sıra dışı, birazdan projesine bakarsınız. İnşaat süreci 96 ile 97 yılları arasında. Üç şirketin ortak çalışmasıyla yapılmış. Touko-san, siz doğu bloğunun lobisinden sorumluymuşsunuz. İnşaatta görev alan işçilerin isimlerini de listeledim. Detaylı inşaat takvimi de burada, buyurun."

Yazıcıdan yeni çıkardığım belgeleri çantamdan çıkarıp Touko-san'ın masasına dizdim.

Touko-san nedense şaşkınlıktan gözlerini fal taşı gibi açmış, öylece kalakalmıştı.

"İncelediğinizde göreceksiniz; bu apartman aslında yan yana gelmiş iki binadan oluşuyor.

On katlı, tertemiz bir yarım ay şeklinde iki bina birbirine bakacak şekilde inşa edilmiş. Havadan çekilmiş fotoğraflara bakınca şaşıracaksınız; çünkü tam bir daire oluşturuyorlar. Aslında çalışan lojmanı olarak planlanmış, bu yüzden birinci ve ikinci katlar dinlenme tesislerine ayrılmış. Şu an kullanılmıyorlar. Ekonomik durgunluk nedeniyle öyle boş yere elektrik harcamak istemiyorlar herhalde.

Blokların her biri on katlı ve her katta beş daire var. Doğu ve batı toplamda on daire ediyor. Odalar 3LDK şeklinde, Batı ve Japon tarzı karışık tasarlanmış ama su tesisatı biraz özensiz döşenmiş. On yıla kalmaz alt katlara su sızdırmaya başlar, evet. Otopark kapasitesi arazide kırk, yeraltında ise bir kırk araçlık daha. Sakinlerin sayısına göre yetersiz ama şu anki doluluk oranına bakılırsa yer üstündeki alan yetiyor da artıyor bile.

Aslında lojman yapmayı planlayan şirketin kendisi küçülmeye gidince, inşaat sürerken mal sahibi değişmiş. Yeni mal sahibinin kararıyla lojmandan vazgeçilip halka açılmış. Sakinlerin taşınması 98'de, yani bu yıl başlamış. Mart ayına kadar ilan verilmiş ama ancak yarı kapasiteye kadar kiracı toplanabilmiş. Batı bloğunun yakın zamanda yeniden inşa edilmesi bile konuşuluyor. Buyurun, bu da projenin kopyası."

Bir deste belgeyi daha masaya bıraktım.

Touko-san'ın yüzü daha da asıldı, kaşlarını çattı.

"Apartman doğu ve batı olarak ayrılsa da birinci kattaki lobi ortak. Asansör de sadece bir tane var. Bu kadar geniş bir alana rağmen resmen inşaattan çalmışlar. İşlevsellikten ziyade dış görünüşe önem vermişler herhalde. O asansör bile ilk başlarda sürekli arıza yapıp durmuş. İlgili kişiler dert yanıyordu; Mayıs ayına kadar asansörü bile kullanamamışlar.

Daire sayıları her blokta beşer tane ve saat yönünde altı hizasından başlayarak 1 numaralı oda, 2 numaralı oda diye ayrılıyorlar. Doğu bloğu 1'den 5'e kadar. 6'dan 10'a kadar olanlar ise batı bloğunda kalıyor.

Çatıya çıkış yasak.

Üçüncü kattakiler: Sonoda, boş daire, Watanabe, boş daire, Itsuki, Takemoto, boş daire, Saimon, boş daire, Toonji.

Dördüncü kattakiler: Boş daire, boş daire, Sasaya, Mochizuki, Shintani, boş daire, boş daire, Tsujinomiya, Kamiyama, Enjou.

Beşinci kattakiler: Narushima, Tennouji, boş daire, boş daire, Shirazumi, Naitou, Enomoto, boş daire, boş daire, Inugami.

Altıncı kattaki—"

"Tamam, anladım. Dizginlerini bir bıraksam ne kadar ileri gidebileceğini gayet iyi anladım."

Touko-san, bir iç çekişle listeyi okumamı yarıda kesti.

"Ver bakalım şu listeyi. Aile yapılarından çalıştıkları şirketlere, eski adreslerine kadar her şeyi dökmüş olsan bile şaşırmayacağım artık."

"Haklısınız, okumaktan ben de yoruldum."

Listeyi uzattığımda Touko-san, ona hiç yakışmayan bir şekilde çığlık atar gibi bir ses çıkardı.

"Kahretsin, cidden hepsini araştırmışsın. Kokutou, ciddiyim dedektiflik yapmayı düşünmez misin? Kesin çok iş yaparsın."

"Olmaz. Bu sefer sakinlerin ancak yarısını araştırabildim."

Evet, üzücü olan buydu.

Sonuçta elli hanelik kiracıların içinde ancak otuzunun izini sürebilmiştim. Diğerlerinin sadece isimleri ve aile yapıları gibi basit bilgilerine ulaşabilmiştim.

Touko-san sessizce listeyi çeviriyordu.

Gözüm Shiki'ye kaydı; sert bir ifadeyle bir şeyler düşünüyordu. Kaşlarını çatmış o haliyle öyle bir ağırlığı vardı ki, korkutucudan ziyade güzel görünüyordu.

"Touko, şu listeye bir bakayım."

Touko-san'ın arkasına geçip listeye göz gezdirdi.

"...Tahmin ettiğim gibi. Bu kadar nadir bir isimden iki tane olamaz."

Shiki dilini şıklattı.

"Ben gidiyorum. Touko, beni oraya götürecek bir şey var mı?"

"Garajın köşesinde fazladan bir 200'lük motosiklet duruyor ama..."

"Dalga mı geçiyorsun, kimono ile motora mı bineyim?"

"Dolapta tulum var. Benimki olduğu için sana büyük gelebilir ama kimonodan iyidir. Ha, sakın Harley'i çıkarma. Sepetini henüz sökmedim."

Shiki başını sallayıp deri ceketini omuzlarına attı, kılıç çantasına sarılı Japon kılıcını kapıp ofisten çıktı.

Beyaz kimonosu, bir yılanın pulları gibi tekinsiz bir hışırtı çıkarıyordu.

"——Shiki!"

...Nedenini bilmiyorum. İçimi tarif edilemez bir huzursuzluk kapladı ve Shiki'yi durdurdum.

Shiki, deri ceketli sırtı bana dönük halde sadece yüzünü çevirdi. Sanki yapmadığı bir yaramazlık yüzünden uyarılmış da buna şaşırmış gibi, saf bir merakla bakan gözler.

"? Ne oldu Mikiya? Üstümde kötü bir şey mi var?"

Sanki sadece bakkala ekmek almaya gidiyormuş kadar rahat olan bu kıza ne demeliydim— ne söylemeye çalıştığımı ben bile bilmiyordum.

"Yok... Bir şey değil. Gece yanına uğrayacağım, o zaman konuşuruz."

"Neyin var senin, tuhafsın. Ama neyse— olur. Gece dedin, o saatte odada olurum."

"Hadi eyvallah," diyerek elini kaldırdı ve çıktı gitti.

Shiki’nin Touko-san’ın motosikletini ödünç alıp dışarı çıkması gibi nadir bir olayın üzerinden yaklaşık bir saat geçmişti ki, Touko-san ile birlikte doğrudan apartmana bakmaya gitmeye karar verdik.

Touko-san’ın Mini Cooper’ı andıran, Minor 1000 dedikleri o yadigâr arabasına binip şehrin gökdelenlerinden uzaklaşalı yarım saat bile olmamıştı. Çok geçmeden Batı Kıyısı'ndaki şehir yapıları gibi derli toplu görünen liman bölgesine vardık.

Kayami-hama denilen bu yer her haliyle uçsuz bucaksızdı. Arsa bolluğundan mıydı bilinmez, geniş düzlüklerin ortasına serpiştirilmiş tek tük yüksek binalar, insana eski poligon oyunlarındaki haritaları anımsatıyordu. Brockken mıydı yoksa Drakken mıydı neydi; hani şu dört kişinin dümdüz arazilerde yolculuk ettiği oyunlardan biriydi sanırım.

Bahsi geçen apartman, gerçekten de binaların birbirine girdiği bir bölgenin ortasındaydı. Çevresi hep aynı mimariye sahip devasa apartmanlarla doluydu; uzaktan dairesel kuleyi görmemize rağmen oraya ulaşmamız epey vaktimizi aldı.

Çoğu apartman kalıp peynir gibi dört köşeliyken, bu apartman tek başına tüm kurallara meydan okurcasına göğe yükseliyordu.

On katlı bir binaya göre fazlasıyla yüksekti. Gerçekten de dairesel bir yapıydı ve arazinin etrafı bloklardan örülme bir duvarla çevriliydi. Araziden apartmana uzanan tek bir yol vardı ve bu haliyle Tac Mahal’e giden yolu andırıyordu. Bu tek yol, doğrudan apartmanın lobisine bağlanıyordu. "Bak sen, yeraltı otoparkı bile yokmuş."

Sürücü koltuğunda böyle homurdanan Touko-san, arabayı yol kenarına park etti.

"Hadi, gidelim o zaman."

Ağzında tüten sigarasıyla Touko-san yürümeye başladı.

Onun yanına katılıp apartmanın arazisine adım attığım an, başım fena halde döndü.

Bugünkü sert güneş yüzündendi herhalde. Kule gibi dikilen apartmana yukarı bakarken gözüm kararmıştı, o kadar.

Önden seri adımlarla ilerleyen Touko-san’ın peşinden apartmanın içine girdim.

—Tam o anda, kusacak gibi oldum.

Apartmanın içindeki lobinin duvarları krem rengiyle tek tipleştirilmişti ve son derece temiz görünüyordu. Buna rağmen, dişlerimi sıkmasam devrilip gideceğim kadar şiddetli bir ürpertiye kapıldım.

Hayır, bu artık tiksintiye yakın bir histi.

Midem bulanıyor, ortalığı birbirine katmak istiyordum.

Dışarının havası o kadar soğukken, apartmanın içindeki hava ılıktı. Belki kaloriferler çok açılmıştı ama bu sıcaklık, bir insanın nefesi gibiydi. Ilık, cilde yapışan ve bir şekilde... sanki canlı bir varlığın rahmindeymişsin hissi veren bir hava.

"Kokutou, o sadece senin kuruntun."

Touko-san’ın kulağımın dibinde yankılanan sesi, beni sonunda o tuhaf ürpertiden çekip çıkardı.

Kendimi toplayıp etrafı incelemeye başladım.

Lobi, iki binayı birbirine bağlayan tek alandı.

Bu apartman, tam ortadan ikiye bölünmüş bir dairenin yarım ay şeklindeki iki parçası gibi karşı karşıya inşa edilmişti. İki binayı birbirine bağlayan sadece bu merkezdeki boşluktu; ikinci kattan itibaren Doğu Bloğu’ndan Batı Bloğu’na doğrudan geçmek imkansızdı. Mutlaka merkezdeki bu alana geri dönüp lobiden geçmek zorundaydınız.

Lobide güvenlik kulübesi falan yoktu.

Dairesel alanın tam merkezinde, apartmanın omurgası sayılabilecek devasa bir sütun yükseliyordu. Bu, birinci kattan onuncu kata kadar çıkan asansördü ve sütunun yanında merdiven olduğu anlaşılan bir yapı da vardı. Asansör ve merdivenlerin etrafı duvarla çevrilince ortaya çıkan bu sütun, insanın içine bir tekinsizlik veriyordu.

"Burası... çok sevimsiz bir bina."

"Hayaletli evleri andırıyor. Uğursuz şeyler, gizlenemeyip birer his gibi etrafa sızmış. Ama böyle binalar sandığından fazladır. İnsanları delirtecek bir bina inşa etmek oldukça kolaydır. Sadece duvar kağıdının rengini ya da merdivenlerin yerini değiştirerek bile birinin dengesini bozabilirsin. Eğer bu kişi orayı her gün kullanan bir sakinse, durum çok daha beter olur."

Touko-san önce asansöre bindi.

Ben de onu takip ettim.

"Hangi kat olsun, Kokutou?"

"Fark etmez, herhangi bir kat olabilir... İlla bir yer söyleyeceksem dördüncü kat olsun."

"Öyleyse dördüncü kata gidelim."

Touko-san asansörün içini dikkatle süzerken cevap verdi.

Asansör, duvar köşeleri hafifçe kavisli, burulmuş bir sütun gibi tasarlanmıştı.

Bodrumdan onuncu kata kadar olan düğmelerden dörde bastım.

Ooooooooooooooon.

Garip, hatta yapay denecek kadar yüksek bir motor sesi duyuldu.

Vücudum yukarı çıksa da, sanki yerin dibine çekiliyormuşum gibi bir hisse kapıldım.

Kısa süre sonra asansörün kapıları açıldı.

Dördüncü katın lobisi de daireseldi. Asansörden çıkar çıkmaz tam karşıda Doğu Bloğu’na uzanan bir koridor vardı. Apartmanın girişi güneye baktığı için koridor saat altı yönünde uzanıyordu.

Bu koridor dışarıya kadar açılıyor, dış duvara çarptığı noktada saat üç yönüne doğru yarım bir kavis çizerek Batı Bloğu’nun dış cephesini dolanıyordu. Dairelerin girişleri, beklendiği üzere binanın dış kısmındaydı.

"Şu an dördüncü kattayız, yani şurası 401 numara olmalı. Oradan 405’e kadar gidiyor ve çıkmaz sokak. Batı Bloğu’na nasıl geçiliyor peki?"

"Asansörün arkasından dolanman lazım. Asansörden çıkınca tam karşıdaki güney koridoru Doğu Bloğu’na, asansörün arkasındaki kuzey koridoru ise Batı Bloğu’na bağlanıyor. Bu apartman gerçekten de tam ikiye bölünmüş."

"Tuhaf bir yapı. Dış cepheyi birbirine bağlasalardı böyle olmazdı."

"O zaman bir esprisi kalmazdı. Bu kadar uğraşılmış bir yapıda akla karayı birbirinden ayırmaları normal. Ee Kokutou, dördüncü katta ne işin var? Yoksa ölmüş olması gereken o ailenin dairesini mi ziyaret edeceksin?"

Bunu duyunca irkildim.

Touko-san’ın sesi krem rengi lobide yankılandı.

Cilalı lobi zemininde yansıyan lamba ışıkları, bir an için zaman algımı yitirmeme neden oldu; sanki şu an gece yarısıymış gibi bir yanılsamaya kapıldım.

Doğru ya, nasıl fark etmemiştim?

...Bu apartmana girdiğimizden beri daha tek bir kişiye bile rastlamamıştık. Hayır, bundan da öte; hiçbir insan izi, hiçbir yaşam belirtisi yoktu.

"Patron... O meseleyi nereden duydunuz?"

"Dedim ya, samimi olduğum bir dedektiften. Eve giren hırsızın tüm aileyi ölü bulması meselesi, değil mi? Daire numarasını ve ailenin ismini öğrenemedim ama senin bunu çoktan araştırıp bulduğunu tahmin etmiştim."

Ah, tam üstüne bastı. Dün gece Daisuke Abi’yi aramamın sebebi tam olarak buydu.

"Ne yapıyorsun? Kontrol edecek misin, Kokutou?"

"Niyetim oydu ama şu an pek..."

Dürüst olmak gerekirse korkuyordum. Buraya gelene kadar bunu küçük bir vaka, bir tür heyecan olarak görüyordum ama burası şakaya gelmezdi. Sadece burada durmak bile titrememe yetiyordu. Utanç vericiydi ama güpe gündüz, o vakanın yaşandığı aileyi ziyaret etmekten korkuyordum.

"Sen git bak. Ben asansörü tek başıma kullanıp biraz incelemek istiyorum. Şöyle yapalım, bir üst katta buluşalım. Şu merdivenleri kullanıp yukarı gel. Muhtemelen döner merdivendir, çıkarken gözlerini kapatsan iyi edersin."

"Görüşürüz," diyerek Touko-san asansöre bindi ve üst kata doğru çıktı.

Lamba onuncu kata kadar yükseldi.

—O gidişini öylece izledim ve sonunda yapayalnız kaldığımı fark ettim.

Lobide benden başka kimse yoktu.

Sadece kendi nefes sesimin duyulduğu bir dünya.

Gündüz mü yoksa gece yarısı mı olduğu belirsiz, devasa bir kapalı alan.

Sanki tüm bina vakumlanmış gibi, katlanılması güç, ağır bir baskı hissi.

Bilmiyordum. Bir apartmanın bu kadar tekinsiz, dış dünyadan tamamen kopuk bir öteki dünya olabileceğini hiç düşünmemiştim.

"Lanet olsun, kesin aşağı inip beni almayacak, değil mi Touko-san?"

Kendi kendime konuşarak moral bulmaya çalıştım ama tam tersi bir etki yarattı.

Yankılanan kendi sesim, başkasına aitmiş gibi kulaklarıma doluyor. Gece yarısı bir mezarlık bile burası kadar tekinsiz olamazdı herhalde.

Her neyse. Lobide kaldığım sürece, o kapalı alanın verdiği baskı hissi peşimi bırakmayacaktı. Kararımı verip Doğu Bloğu’na bağlanan koridora doğru yöneldim.

Dışarı çıktığımda, lobideki o ağır baskı biraz hafiflemişti. Binanın çevresini dolanan koridordan görünen manzara pek iç açıcı değildi. Ne de olsa her yanım birbirinin aynısı olan apartman daireleriyle çevriliydi.

Göz ucuyla etrafı süzerek koridorun sonuna kadar ilerledim. Doğu Bloğu’nu boydan boya yürüdükten sonra dördüncü kat, beş numaralı dairenin önüne ulaştım.

Dokuz gün önceki gece. Bu eve giren hırsız, içeride birden fazla ceset görünce arkasına bakmadan kaçmıştı.

Panik içinde polise haber veren hırsız, eve tekrar gelindiğinde hayatına normal bir şekilde devam eden aileyle karşılaşınca iyice şoka girmişti.

Hırsız hayal mi görmüştü? Yoksa bir yanlışlık mı vardı?

Yapmasam daha iyiydi ama buraya kadar gelmiş olmanın verdiği gazla zile bastım.

"Din-don" diye çalan neşeli bir ses.

Kısa bir süre sonra... Dairenin kapısı "gıcırt" diye bir ses çıkararak açıldı.

İçerideki karanlık dışarı taşıyordu.

Ve oradan bir şey çıktı.

Önce bir insan kolu.

Ardından bir kafa.

"Buyurun, ben Enjo. Birine mi bakmıştınız?"

Kapıyı açan sert çehreli, orta yaşlı adam, sanki çok meşgulmüş gibi bıkkın bir tavırla konuştu.

Sonuçta o anlatılanlar sadece bir uydurmaydı.

Olayın yaşandığı söylenen beş numaralı dairede, Enjo ailesinde hiçbir tuhaflık yoktu.

Lobiye döndüğümde asansör hâlâ onuncu katta duruyordu. Düğmeye bassam inerdi elbet ama Touko-san onun içindeydi. Korkup merdivenleri kullandığım için beni azarlayacağı gün gibi ortadaydı.

İster istemez asansörün yanındaki merdivenlere yöneldim.

Lobiyi dolduran o ağır hava hâlâ oradaydı ama Enjo ailesinin normal olduğunu görmek beni biraz rahatlatmıştı.

Loş, hafif kızıl bir ışıkla aydınlatılan merdivenleri tırmanmaya başladım.

Merdivenler dik açıyla dönen tiptendi; asansörün etrafını bir yılan gibi sararak yukarı doğru uzanıyordu. Touko-san’ın dediği gibi, tam bir螺旋 (sarmal) merdivendi. Her kata ulaştığınızda merdivenin ortasında bir boşluk açılıyor ve lobiye çıkılıyordu.

Krem rengi duvarlar, o kızıl ışığın altında ortaçağ şatolarının merdivenlerini andırıyordu. Lambanın ışığı sanki bir alevin titreyişi gibiydi. Işık zayıftı, merdivenlerin köşelerine kadar ulaşmıyordu ve her bir basamakta içimi daha da büyük bir kasvet kaplıyordu.

Kıvrılan merdivenlerin sonunda, duvarın ardında bir şey dikiliyormuş gibi hissettiren o korkunç illüzyonla savaşarak tırmanışımı bitirdim ve beşinci katın lobisine ulaştım. Hayır, "kurtuldum" demek daha doğru olurdu.

Beşinci katın lobisi, dördüncü katınkiyle tıpatıp aynıydı. Bir apartman binası olduğu için her katın bir alışveriş merkezi gibi farklı olmasını bekleyemezdim ama bu kadarı da insana ürperti veriyordu.

"Geldin demek. Hadi, inelim."

Touko-san lobide bekliyordu.

Hiçbir şey demeden asansöre binen kadını takip ettim. Touko-san kat düğmelerinin önünde durdu ve arkasına bakmadan konuştu:

"Kokutou, yere bak. Küçük bir bilmece soracağım."

"Ha? Şey, tamam, sadece yere bakıyorum."

Asansörün kapıları kapandı. Yine o büyük motor sesi.

Aşağı iniş süresi üç saniye bile sürmemişti. Apartman denen o devasa kapalı kutunun içindeki en küçük kapalı kutu durdu.

"Söyle bakalım. Kaçıncı kattayız?"

Sorusunu duyunca başımı kaldırdım. Asansör kapıları açılmıştı ve lobi görünüyordu. Az önceki katla tamamen aynı olan lobinin duvarında, plastikten bir "5" rakamı çakılıydı.

"A-ama... Hâlâ beşinci kattayız."

Ancak asansör kesinlikle hareket etmişti. O zaman yanlış olan bendim.

Kısa bir süre düşündükten sonra bariz olan sonucu dile getirdim:

"O zaman az önceki kat altıncı kattı, değil mi?"

"Doğru cevap. Kokutou, bir kat çıktığını sanırken aslında iki kat çıkmışsın. Merdivenlerin tasarımı insanı yanıltmaya müsait ama o işin sadece yan ürünü.

Sahi, apartmanlar ne kadar garip, değil mi? Kendi oturduğun katı teyit etmenin tek yolu lobideki o küçücük rakamlar. Katlar yükseldikçe, asansörün içindeki hissi ayırt etmek zorlaşır. Eğer asansörün mekanizmasıyla oynayıp kat numaralarını değiştirirsem, buraya alışık olmayan biri dördüncü katta mı yoksa beşinci katta mı olduğunu asla anlayamaz. Bir fırsatını bulursan yakınlardaki bir apartmanda dene bunu. Gece yarısı olması daha iyi olur, atmosfer insanı iyice havaya sokuyor."

Touko-san bunları söyledikten sonra asansörün kapısını kapattı.

Kısa süre sonra birinci kata ulaştık ve lobiye çıktık.

"Doğru ya, Doğu Bloğu’nun lobisine bir bakalım. Her iki blokta da birinci katta lobi var, değil mi?"

"Evet. Tam birinci kattaki tesislerle bağlantılı ve galeri boşluğu şeklinde tasarlanmış. Küçük bir otel lobisi gibi... Bir dakika, Doğu Bloğu’nun lobisini tasarlayan zaten siz değil miydiniz Touko-san?"

"Öyle miydi?" diye geçiştirdi Touko-san ve yürümeye başladı.

İkinci katın lobisi aslında dairenin merkeziydi.

Bu merkezden ince bir çizgi gibi doğuya ve batıya doğru birer koridor uzanıyor, her bloğun birinci katındaki lobiye bağlanıyordu. Bloklardaki o yerlere lobi demektense "salon" demek daha doğru olurdu.

Doğu Bloğu’nun lobisine çabucak ulaştık.

Burası orta halli bir genişlikte, bomboş bir meydandı. İkinci kata kadar uzanan bir galeri boşluğu vardı ve geniş bir merdiven dümdüz ikinci katın sahanlığına kadar uzanıyordu.

Filmlerde sıkça gördüğümüz Batı tarzı malikanelerin büyük holleri gibiydi. Yarım daire şeklindeki salonun tam ortasında, ikinci kata çıkan kaba bir merdiven yükseliyordu. Etraf sadece krem rengi duvarlardan ibaretti, zemin ise mermer desenliydi.

"Bir tuzak kuracaksak, sanırım burası uygun. Ne olur ne olmaz, bir kaçış rotası hazırlayalım."

Touko-san bunu söylerken mermer zemine diz çöktü. Ardından, sanki fosil arayan bir bilim insanıymış gibi elleriyle zemini yoklamaya başladı.

"Şey... Ne yapıyorsunuz patron?"

"Önlem, sadece önlem. Bu arada, merdivenleri kullanırken fark etmedin mi? O şeyin hareket ettirildiğine dair izler vardı."

"?"

Merdivenleri... Hareket ettirmek mi?

O kutu gibi dar alana sıkıştırılmış merdivenleri hareket ettirmek demek, o asansörün olduğu merkez sütunu oynatmak demekti.

Böyle saçma bir şey neden yapılsın ki?

"Sütun değil, sadece merdivenler. Duvarların köşelerine bakmadın mı hiç? Sürtünme izleri vardı. Ah, doğru ya. Korkudan aklın başından gittiği için fark edemedin tabii."

Touko-san ellerini zeminden ayırmadan, arkasına bile bakmadan konuşuyordu.

...Haklıydı, bunu fark edecek durumda değildim. Daha doğrusu merdivenler o kadar karanlıktı ki ışık köşelere ulaşmıyordu, yani fark etmem zaten imkansızdı.

"Ama... Merdivenleri hareket ettirmek imkansız. O sütunu oynatmak, bu apartmanı yıkmakla eşdeğer değil mi?"

"Sana sadece merdivenler diyorum. Bu bina aslında bir 'Rocket Pencil' gibi, anlıyor musun?"

"Rocket Pencil mı? O da ne demek?"

Touko-san’ın elleri bir anda durdu.

Ve sonra, yavaşça ayağa kalktı.

"Bilmiyor musun? Bir kurşun kalemin içinde on kadar kalem ucu olur. Küçük füzelere benzerler ve iç içe dizilmişlerdir. Tabanca şarjörü gibidir yani. Kalemin içinde dikey olarak sıralanırlar, uç bittikçe o eski füzeyi çıkarıp en arkaya takarsın. Böylece sıradaki yeni füze öne çıkar; ucu açma derdiyle uğraşmadan yazmaya devam edebilirsin. ...Hala satılıyor mudur acaba? İmge olarak 'Tokoroten' tatlısına benziyor."

Touko-san, sanki bu duruma ikna olmamış gibi konuşuyordu.

Bahsettiği 'füze kalem' gözümde canlanmasa da Tokoroten benzetmesiyle durumu hemen kavradım. Yani en aşağıdan başlayarak sadece merdivenleri mi kaydırmışlardı?

—Siz şimdi, döner merdivenleri alttan yukarı mı ittiklerini söylüyorsunuz? Bir pistonla falan mı?

"Öyle olmalı. En baştan yarım katlık fazladan boşluk bırakarak inşa etmişlerdir. Asansörler kullanılabilir hale geldiği anda da alttan yukarı itmişler. Bir kat artırmak için değil, sarmalın çıkışını kaydırmak için. Böyle yaparsan kuzey ve güney yer değiştirir."

—Haydi, dönelim artık.

Touko-san tekrar yürümeye başladı.

Merkezi lobiye dönüp bu dairesel apartmandan çıkana kadar, Ofis Başkanı hala tatmin olmamış gibi kendi kendine mırıldanıyordu:

"...Gerçekten bilmiyor mu acaba şu roket kalemleri? Benim öğrencilik zamanlarımda çok modaydı o meret."

Günün son şakası olarak, yol kenarına park ettiğimiz arabaya park cezası kesilmişti.

Bakınca, apartmanın önündeki yol geniş olmasına rağmen hiç araç trafiği yoktu; park etmiş tek araç Touko-san'ınki olduğu için göze batmış olmalıydı.

/8

(Sarmal Çelişki, 4)

O gece.

İş çıkışı araştırmalarımın geri kalanını tamamladıktan sonra Shiki'nin dairesine gittim.

9 Kasım, saat akşam sekizi biraz geçiyordu.

Tarih ertesi güne dönene kadar Shiki eve dönmedi.

/9

(Çelişki Sarmalı, 5)

...Tık. Tık. Tık. Tık.

Kendime geldiğimde Ryougi'nin odasındaydım.

Ona ailemi öldürdüğümü itiraf ettiğim o geceden beri asla ayak basmadığım o ruhsuz odada.

Dışarıda güneş batmak üzereydi. Her zamanki gibi sinir bozucu şekilde ilerleyen saat yelkovanı, altıyı vurmak üzereydi.

—Başım ağrıyor.

Ryougi ile bağlarımı koparmamın üzerinden dokuz gün kadar geçmişti sanırım. Kasım ayına yeni girmiş şehrin sokaklarında bir sokak serserisi gibi yaşıyordum. Yemek bile yemeden, sadece ailemin cesetlerinin bulunduğuna dair bir haber çıkıp çıkmayacağını kolluyordum.

İnsani sınırları zorlayan, berbat hayat tarzım yüzünden baş ağrılarım günden güne şiddetlenmişti. Sadece bu da değil, vücudum da iflas ediyordu. Kendime bakmadığım için olsa gerek, her bir eklemim kurşun gibi ağırdı.

—...Ne yapıyorum ben?

Dizlerime sarılmış halde mırıldandım.

Buraya bir daha asla gelmemeye niyetliydim.

Ama şimdi... Sadece Ryougi'nin sesini duymak istiyordum.

Dişlerim birbirine vuruyor, titrememi durduramıyordum.

Korkuyordum ve sanki yardım dilenircesine, farkında bile olmadan kendimi burada bulmuştum.

Işıkları açmadığım o karanlığın içinde ne kadar öylece kaldım bilmiyorum.

Dünya aniden ışıkla doldu.

—Ne yapıyorsun Enjou? Işıkları yakmadan pusuya yatmayı çok mu seviyorsun?

Beyaz bir kimono ve üzerine kırmızı deri ceket giymiş bir kız konuşuyordu.

Burada olmamı zerre garipsememişti.

Omuzlarına dökülen siyah saçları, siyah ve derin gözleri, o erkeksi konuşma tarzı...

Hiçbir şey değişmemişti. Ryougi, her zamanki haliyle odaya girdi.

"Yine de zamanlaman harika. Fazla iyi hatta."

Ryougi bunları mırıldanarak elindeki paketi yatağın üzerine bıraktı. Hiç kullanılmıyor olması gereken yan odaya geçti ve az önceki paket kadar ince uzun, ahşap bir kutuyla geri döndü.

—Biraz bekle, şunu birleştirivereyim.

Ryougi paketi açtı. İçinden çıplak bir kılıç çıktı.

Kimonolu kız, alışık ellerle ahşap kutuyu açıp kılıcın kını olduğunu tahmin ettiğim parçaları, kabzayı ve büyük bir altına benzeyen tsubayı (korumalık) kılıca takmaya başladı.

"Hay aksi, habaki (bilezik) çok küçük geldi. Shinogi-zukuri yapısında olmasına rağmen neden oturmuyor bu, kahretsin. ...Tüh, elimde başka habaki de yok."

Hoşnutsuz bir tavırla konuşan Ryougi, çıplak bir namludan görkemli bir Japon kılıcına dönüşen silahı yatağın üzerine öylece bırakıp bana döndü.

—Pekala. Anlatacakların var, değil mi?

Sözlerinin aksine, yüzünde her zamanki o ilgisiz ifade vardı.

Ben ise... Ne diyeceğimi, söze nasıl başlayacağımı hiç düşünmemiştim. Sadece birinin bana yardım etmesini istemiştim.

...Hiç değişmemişti.

Çünkü Ryougi ile ilk karşılaştığımızda da, ondan neden yardım istemem gerektiğini bile hatırlayamamıştım.

—...Bilmiyorum.

Bende bir tuhaflık var. Kendime güvenemiyorum.

Ryougi hiçbir şey söylemeden sadece bana bakıyordu.

Ben de her şeyi olduğu gibi anlatmak zorunda kaldım.

—Bugün şehirde annemi gördüm. Önce ona çok benzeyen biri sandım. Ama... Kesinlikle annemdi. Onu takip ettim ve... İnanamayacağın bir şey oldu. O... O apartmana geri girdi.

Vücudumdaki titremeyi durduramadan kelimeleri art arda sıraladım.

Ve sonra...

Ryougi "Anlıyorum," diyerek ayağa kalktı.

"Yani ailen aslında hayattaymış. Haberlere de çıkmadıklarına göre, normalde böyle düşünmen gerekir."

—Öyle bir şey imkansız! Ben annemi kesinlikle öldürdüm. Babam da ölmüştü. Bundan eminim. Yanlış olan şey, onların yaşıyor olması!

Evet. Öyleyse neden hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ediyorlardı?

Neden her zamanki gibi evlerine dönüyorlardı?

O kan gölüne dönmüş cehennem gibi eve, neden—

—Vay canına, demek yanlış olan onlar. O zaman gidip bir bakalım.

—Ne...?

—Diyorum ki, o apartmana gidip kontrol edelim. Enjou'nun ailesi gerçekten yaşıyor mu yoksa ölü mü? Böylesi daha net olur.

Ryougi sanki karar verilmiş gibi harekete geçti.

Deri ceketinin iç cebine uzun bir bıçak yerleştirdi, kuşağının arkasına da ikinci bir bıçak sıkıştırdı.

Böylesine tekinsiz hazırlıklar yapmasına rağmen, sanki bakkala sigara almaya gidiyormuşçasına bir rahatlıkla yürümeye başladı beyaz kimonolu kız.

Ryougi tek başına da gitmeye niyetli görünüyordu.

Pek hevesli olmasam da onu yalnız bırakamazdım, bu yüzden ona eşlik etmeye karar verdim.

—Enjou, motosiklet kullanabiliyor musun?

—...Herkes kadar işte.

—O zaman öyle yapalım. Az öncesine kadar bindiğim bir alet var, onunla gideriz.

Ryougi binanın bodrum katındaki otoparka indi.

Bu kadar küçük bir apartmanın bodrumunda otopark olması şaşırtıcıydı ama Ryougi'nin hazırladığı motosiklet daha da şaşırtıcıydı.

Harley-Davidson benzeri devasa bir motosikletin yanında bir sepet takılıydı. Ryougi tereddüt etmeden sepete oturdu.

Artık her şeyi boş vermiş bir halde devasa motorun üzerine çıktım ve bir ay öncesine kadar yaşadığım Liman Bölgesi'ndeki apartmana doğru yola koyuldum.

Alışık olmadığım bu ağır motosiklet yüzünden apartmana vardığımızda saat akşam yediyi çoktan geçmişti.

Kasım ayı için alışılmadık derecede soğuk olan gökyüzünün altında, dairesel bina sanki aya ulaşmak istercesine yükseliyordu. Çevresindeki dikdörtgen apartmanlardan tamamen farklı bir yapıydı. Bu tuhaf binanın mimarisi de garipti; Doğu ve Batı bloğu olarak ikiye ayrılıyordu. Benim evim Doğu bloğunun dördüncü katındaydı. Hayır, aslında Batı bloğunda kimse yaşamıyordu. Kiracı az olduğu için orası kullanılmıyordu.

Söylentilere göre buraya taşınmak isteyen bir sürü insan varmış ama lüks dairenin sahibi aşırı utangaç biri olduğundan binanın yarısını bile doldurmamış.

Böylesine lüks bir binada evimizin olmasının sebebi ise babamla sahibinin eski arkadaş olmalarıymış.

"Geldik, burası."

Sepetli motosiklette oturan Ryougi'ye seslendim.

Ryougi, sanki bir hayalet görüyormuş gibi gözlerini dikmiş binayı süzüyordu.

"Bu da ne böyle?" diye mırıldandı sadece.

Motosikleti yol kenarına park edip binanın bahçesine adımladım.

Beton duvarlarla çevrili bu alan, sıradan bir ilkokulun bahçesinden bile daha büyüktü. Binanın kendisi silindir şeklinde olduğundan fazla yer kaplamıyordu ama etrafındaki bahçe gerçekten muazzamdı.

Bahçeyi tam ortadan ikiye bölen asfalt bir yol doğrudan binanın girişine uzanıyordu.

Sessizliğini koruyan Ryougi'yi de yanıma alıp lobiye girdim.

Lobide biraz ilerledikten sonra binanın tam merkezindeki devasa sütunun önüne ulaştık. Sütunun içi asansördü, hemen yanındaysa neredeyse hiç kullanılmayan sarmal bir merdiven yükseliyordu.

Asansörü çağırdım.

Tık, tık, tık, tık.

Huzursuz edici bir histi.

Kalbim normalden daha hızlı çarpıyordu. Doğru dürüst nefes alamıyordum.

Aslında çok doğaldı. Sonuçta birazdan, kendi ellerimle öldürdüğüm insanların cesetlerinin bulunduğu o odaya gidecektim.

Asansör geldi.

İçeri girdim. Ryougi de arkamdan takip etti. Kapılar kapandı.

Uuuuuuuuuuun.

Asansör, kulak aşinalığı olduğum o mekanik sesle yukarı doğru tırmanmaya başladı.

"Bükülmüş..." diye mırıldandı Ryougi aniden.

Asansör dördüncü katta durdu. İndikten sonra hemen karşıma çıkan, güneye doğru uzanan koridorda yürümeye başladım.

Binanın dış cephesine çıktığımda yol sola doğru dik bir açıyla kıvrılıyordu. Doğu bloğunun dışını saran açık bir koridor burası. Sol tarafta dairelerin kapıları sıralanırken, sağ taraf tamamen dışarıya bakıyordu. Aşağı düşmeyi engellemek için göğüs hizasına gelen korkuluklar yapılmıştı.

"Şu dipteki ev benimki."

Yürümeye devam ettik. Bina her zamanki gibi sessizdi. Odaların içinden bazı sesler gelse de koridorda birine rastlama ihtimaliniz yok denecek kadar azdı.

Dipteki kapının önüne gelince durdum.

Gerçekten girecek miyim?

Kollarım hareket etmiyordu. Gözlerim bulanıklaşmıştı, kapı kolunu bir türlü seçemiyordum. Hayır, önce zile basmam gerekiyordu.

Evin anahtarı cebimde olsa bile zile basmadan içeri girersem annem çok korkardı. Eskiden borç tahsilatçısı herifin teki aniden eve daldığından beri, zile basmadan içeri girildiğinde annemin ödü kopardı.

Parmağım zile doğru uzandı.

Fakat Ryougi’nin parmakları beni durdurdu.

"Zile gerek yok. İçeri girelim, Enjou."

"Ne saçmalıyorsun? Öylece dalacak mıyız?"

"Dalsak ne olacak, zaten senin evin değil mi? Ayrıca o düğmeye basmasan iyi edersin. İşin arkasındaki mekanizmayı çözemeyiz o zaman. Anahtarın var, değil mi? Ver bana."

Ryougi anahtarı elimden alıp kilidi tıkırdatarak çevirdi.

Kapı açıldı. İçeriden televizyon sesi geliyordu.

Biri vardı.

Hiçbir duygu barındırmayan, sadece şekilden ibaret olan bir ailenin konuşmaları duyuluyordu.

Mevcut hayatından dolayı annemi ve tüm dünyayı suçlayıp sızlanan babamın sesi.

Onu sessizce dinleyip sadece başını sallayan annemin sesi.

"..."

Bu, şüphe götürmez bir şekilde Enjou Tomoe'nin sıradan yaşamıydı.

Ryougi hiç ses çıkarmadan içeri süzüldü. Ben de arkasından gittim.

Koridoru geçip oturma odasına açılan kapıyı araladım.

Bu görkemli eve hiç yakışmayan ucuz bir masa ve küçük bir televizyon. Doğru dürüst temizlenmemiş, çöplerle dolu pis bir oda.

Orada oturanlar kesinlikle benim anne ve babamdı.

"Yahu, Tomoe hâlâ dönmedi mi? Saat sekiz oldu. İşinin bitmesinin üzerinden bir saat geçti. Sahiden, ne diye sürtüyor bu çocuk dışarıda!"

"Bilmem ki, neden acaba..."

"Onun ana babasına saygısının olmaması hep senin yüzünden, çok şımarttın onu. Kahretsin, geri ödenmesi gerekmeyen paraları ödedi de bana tek bir kuruş bile koklatmadı. Kimin sayesinde geçiniyor bu çocuk, farkında değil mi!"

"Bilmem ki, neden acaba..."

Bu da neydi böyle?

Neler oluyordu burada?

Annemle babam buradaydı. Korkak herifin teki olmasına rağmen kendini büyük bir adam sanan babam ve ona sadece ayak uyduran annem.

Öldürdüğümden emin olduğum o iki insan, hiçbir şey değişmemiş gibi hayatlarına devam ediyordu.

Hayır, asıl mesele bu değildi.

Bu herifler, içeri giren bize neden dönüp bakmıyorlardı bile?

"Enjou genelde eve saat kaçta döner?" diye sordu Ryougi kulağıma doğru.

Dokuz civarı olduğunu söyledim.

"Bir saat var demek. O zamana kadar bekleyelim."

"Bu ne demek oluyor şimdi? Neler dönüyor burada, Ryougi?!"

Bu aşırı sakin tavrına öfkelenip üzerine doğru yürüdüğümde, Ryougi umursamaz bir tavırla bana baktı.

"Zile basmadık, kapıyı da vurmadık. Bu yüzden gelen misafirle ilgilenmiyorlar, hepsi bu. Belirlenmiş döngünün dışındaki hareketleri tetikleyecek düğmeye basmadık. Onlara göre gelen giden yok, bu yüzden Enjou’nun ebeveynleri sadece her günkü rutinlerini yaşıyorlar."

Ryougi bunu söyledikten sonra rahat adımlarla oturma odasını geçip yan odaya yöneldi. Orası benim odamdı.

Uzun süre tereddüt ettikten sonra, gözlerimi ailemden kaçırarak kendi odama girdim.

Öylece dikilip kaldım. Ryougi de duvara yaslanmış, boş gözlerle bekliyordu.

Işıkları yanmayan o karanlık odada, ikimiz de sadece bekledik.

Kimi mi?

Hah, belli değil mi? Rutinine sadık kalarak eve dönecek olan Enjou Tomoe'yi elbette.

Ben, bir zamanlar cinayet işlediğim o yerde, kendimi bekliyordum.

Tuhaf bir zamandı.

Sonsuzluk gibi de hissettiren, bir an gibi de gelen bir işkence. Gerçeklik algısı tamamen eriyip gitmişti, sanki saat geriye doğru akıyordu.

Ve nihayet, ben eve döndüm.

Sonunda dönmüştü. Çoktan dönmüştü işte.

Bu iki karmaşık duygu içimi kemirirken, Tomoe anne babasıyla tek kelime etmeden sessizce odasına girdi.

Kendine has kızıl saçları. Narin vücudu. Ortaokul yıllarına kadar kız sanılmasına sebep olan ince yüz hatları. Dünyaya bıkkın gözlerle bakan Tomoe, derin bir iç çekti.

Bu tıpkı derin bir nefes almaya benziyordu.

Sanki bunu yaparak günün tüm ağırlığını ve acısını sıfırlayabileceğine inanıyor gibiydi; bu onun var gücüyle tutunduğu küçük ritüeliydi.

Fakat o Tomoe bile buradaki varlığımı fark etmedi.

Ryougi ile ben, sanki birer hayalete dönüşmüştük.

Çok geçmeden Tomoe futonunu serip uykuya daldı.

Bir süre boyunca, bundan sonra ne olacağını çok iyi bilmeme rağmen hiçbir şey düşünemeden sadece Enjou Tomoe'yi izledim.

Oturma odasından kavga sesleri yükseldi.

Babamın sesi ve annemin ilk kez duyduğum o histerik, duygu patlaması yaşayan sesi.

Annem, kulakları tırmalayan çığlıklarla babamın üzerine yürüyordu.

Tıpkı kuduz gibi havlayan bir köpeğe benziyordu, insandan çok uzaktı.

Belki de ne idüğü belirsiz bir yaratıktı. Bir kadının histerik krizinin, bir uyuşturucu bağımlısının kriz anı gibi vahşileşebileceğini ilk kez o an anladım.

Ne kadar da saçma, ne kadar da önemsiz bir gerçeklik tecrübesiydi bu.

Güm diye kötü bir ses duyuldu.

Annem olduğunu tahmin ettiğim insanın ağır nefes alışverişleri sürgülü kapının arkasından geliyordu.

Tık, tık, tık, tık.

"...Dur artık."

Fısıldasam da hiçbir şey değişmedi.

Çünkü bu yaşananlar...

Tık, tık, tık, tık.

Sürgülü kapı açıldı. Tomoe gözlerini araladı. Başucunda dikilen annesinin elinde kocaman bir mutfak bıçağı duruyordu.

"Tomoe, öl lütfen."

Bir şeyler kopup gitmiş gibi, duygu barındırmayan bir kadın sesi.

Gat, gat, gat, gat.

Tomoe, arkadan vuran ışık yüzünden görememiş olmalıydı.

Annesi, sahiden de...

Çok hüzünlü bir şekilde, ağlıyordu.

Ga... t.

Annesi Tomoe'yi vahşice bıçaklamaya başladı. Karnını, göğsünü, boynunu, kollarını, bacaklarını, uyluklarını, parmaklarını, kulaklarını, burnunu, gözlerini ve en sonunda alnını bile.

Mutfak bıçağı tam o noktada kırıldı. Kırılan bıçak ağzıyla annesi kendi boğazını boydan boyda kesti.

Odaya yayılan, tok ve derinden gelen bir ses.

Gat gat. Gat gat.

Gat gat. Gat gat.

Gat ga... t. Gıd... gıd... gıdı... gıdı...

...GATGATGATGATGAT!

Ah, ne kadar da...

"Korkunç bir rüyaydı."

Gerçeğe dönüşen, benim kabusum.

Ama bunun nasıl bir doğaüstü olay olduğu hiç umurumda değildi.

Sadece o kadar gerçekçiydi ki, kusmamı engellemek için kendimi sıkmaktan başka bir şey yapamadım.

Beyaz kimono usulca dalgalandı.

Ryougi odadan çıkıp gitmek üzereydi.

"Rahatladıysan çıkalım. Artık burada işimiz kalmadı."

"İşimiz kalmadı mı, ne demek bu! Bir insan... ben, ölüyorum orada!"

"Neler saçmalıyorsun sen? İyi bak, bir damla bile kan dökülmemiş. Sabah olunca uyanacaktır. Sabah doğup gece ölen bir döngü bu. Orada devrilip giden Yenjou değil. Çünkü şu an yaşayan sensin, öyle değil mi?"

Ryougi'nin sözleriyle nefesi kesilir ve dehşet verici sahneye arkasını dönüp bakar.

...Gerçekten de, o kadar vahşete rağmen yerde tek bir damla bile kan yoktu.

"Na... nasıl..."

"Bilmiyorum. Böyle bir şey yapmanın amacını hiç mi hiç anlamıyorum. Her neyse, burayla işimiz bitti. Hadi, hemen bir sonrakine geçelim."

Ryougi adımlarını hızlandırarak yürümeye devam etti.

Daha fazla dayanamayarak arkasından seslendim.

"Bir sonraki derken... Başka nereye gideceğiz ki, Ryougi!"

"Belli değil mi? Senin gerçek evine, Yenjou."

Sanki üzerimdeki kafa karışıklığı lanetini bir çırpıda söküp atmak ister gibi, son derece rahat bir tavırla söylemişti bunu.

Merkezi lobiye döndüğümüzde, Ryougi asansöre binmek yerine arkasına dolandı. Asansörün arkasında... Kuzey tarafında, batı blokuna açılan bir geçit vardı.

Batı bloku, doğu blokuyla tamamen aynı yapıdaydı.

Bu lüks daire kompleksinin yapısı gereği, doğu blokunda oturanlar batı blokuna geçmezdi. Yarım yıldan fazla süredir burada yaşamama rağmen, bu kadar bariz bir gerçeği ancak şimdi fark edebiliyordum.

Bağlantı köprüsünde ilerledik.

Saat on dördü geçmişti, rüzgâr teni kesecek kadar soğuktu.

...Batı blokunda kimse yaşamıyordu.

Belki de bu yüzden koridor lambaları asgari düzeyde yakılmıştı ve yan yana dizili odalardan en ufak bir ışık sızıntısı bile gelmiyordu.

Sadece ay ışığına sığınan bir kış karanlığı.

Ryougi, bu bomboş koridorda kararlı adımlarla ilerliyordu. Altı numara, yedi numara, sekiz numara, dokuz numara... Yolun sonundaki on numaralı daireye vardığında birden durdu.

"Bir şeylerin ters gittiğini anlamam çok ufak bir ayrıntı sayesinde oldu."

Ryougi, birdenbire kapıya ters ters bakarak konuşmaya başladı.

"Daire 405'te oturduğunu söylemiştin, değil mi? Ama Mikiya senin ismini en son telaffuz etti. O titiz herif, geçerli bir sebep olmadan sırayı bozmaz. Bu durumda Yenjou ailesinin dördüncü katın son dairesinde, yani Daire 410'da oturuyor olması gerekirdi. Yoksa işin içinde bir tuhaflık var demektir."

"Ne dedin sen?"

"O asansör bir süre çalışmadı, değil mi? Apartman sakinleri yerleşip herkes bu düzene alıştıktan sonra nihayet çalışmaya başladı. İşte o an, başlangıç işaretiydi.

Her şey, kuzey ile güneyi birbirinin yerine geçirmek için tasarlanmış bir hileden ibaretti. Asansörün dairesel olması, çok fazla gürültü çıkarması falan hep büyük bir göz boyamaydı. İkinci katın boş bırakılma sebebi de tamamen buydu. İçindeki insanlara hissettirmeden yarım tur döndürebilmek için en az bir katlık mesafe gerekiyordu."

Kuzey ve güney... Yer mi değiştiriyordu?

Böyle çocuk oyuncağı gibi bir düzeneğin gerçekte var olması mümkün müydü? Ama ya gerçekten varsa?

Asansörden çıktığında tam karşındaki yol doğu blokuna açılır. Bu, sorgulanamayacak kadar bariz bir gerçek gibi görünür.

O zaman... Asansörün yarım tur döndüğünü fark etmezsen, kapı açıldığında karşına çıkan yoldan yürümek senin için sıradan bir alışkanlık haline gelir.

Eğer gerçekten farkında olmadan asansör dönüyor ve çıkış güneye değil de kuzeye bakıyorsa, ben bunca zamandır hep batı blokuna doğru yürümüş oluyorum demektir. Bu lobinin güneyi ile kuzeyi tamamen aynı tasarıma sahipti. Her iki bloka giden yollar da doksan derecelik bir açıyla sola kıvrıldığı için hatayı fark etmek imkânsızdı.

"Yani... Burası mı benim evim?"

"Evet. Tam olarak söylemek gerekirse, taşındıktan sonraki ilk bir ay boyunca kaldığın ev. Asansör çalışmaya başladıktan sonra ise az önceki ev oldu. Merdivenleri de asansörün çalışmasına göre kaydırmış olmalılar. Merdiven çıkışını da tersine çevirmezlerse bu oyun tutmazdı. Buranın merdivenleri sarmal yapıda değil mi?"

Ah, tamamen öyleydi. Şoktan başımı sallamayı bile beceremedim.

"Ama bu saçmalık. İnsan normalde bunu fark eder!"

Kabul etmek istemediğim için karşı çıksam da, Ryougi her zamanki o hissiz bakışlarıyla sözlerimi çürüttü.

"Burası normal bir yer değil. Farklı bir alem. Çevrede hep birbirine benzeyen kutu gibi binalar var, manzara neredeyse hiç değişmiyor. Binanın içi duvarlarla bölünmüş. Krem rengi duvarların orasına burasına serpiştirilmiş tuhaf desenler, farkında olmadan retinayı yoruyor. Touko olsaydı daha iyi açıklardı ama... Gerçekten çok ince işlenmiş bir bariyer bu. Ufak tefek hiçbir gariplik göze çarpmadığı için, asıl büyük garipliği kimse fark edemiyor."

Ryougi elini kapı koluna uzattı.

"Açıyorum. Yarım yıl sonra nihayet evindesin, Yenjou."

Ryougi bunu neredeyse keyifli bir tonla söylemişti.

İçimden bir ses... O kapıyı kesinlikle açmamamız gerektiğini söylüyordu.

On numaralı dairenin içi, yapış yapış bir karanlıktan ibaretti.

Karanlıktan başka hiçbir şey yoktu.

Kat kat kat kat.

Kulaklarımın derinliklerinde böyle bir ses yankılanıyordu.

Vücudum, eklemlerim ağırlaşmıştı.

"Işık anahtarı... şurada olmalı."

Karanlığın içinden Ryougi'nin sesi geldi.

Işıklar yandı.

"..." Nefesi kesilir.

Yine de şaşırmamıştım. Çünkü orada ne olduğunu çok uzun zamandır biliyordum zaten.

"Öleli yaklaşık yarım yıl olmuş gibi," dedi Ryougi, son derece sakin bir sesle.

Ah, kesinlikle öyleydi.

Adım attığımız oturma odasında iki adet insan cesedi duruyordu.

Kir pas içinde kalmış kemikler ve üzerlerine hafifçe tutunmuş, ete benzeyen kalıntılar. Çürüyerek sıvılaşmış etler yere akmış, birikmiş ve ne olduğu belirsiz bir çöp yığınına dönmüştü.

Takayuki Yenjou ve Kaede Yenjou... Annem ile babamın cesetleri.

Bir ay önce, kendimin öldürüldüğü o kabusları daha fazla görmemek için bizzat katlettiğim anne babamın cesetleri. Ama aslında yarım yıl öncesine ait cesetler. Ve şu an doğu blokunda yaşamaya devam eden Yenjou ailesi...

Bu çelişkiler üzerine daha fazla düşünecek gücüm kalmamıştı.

Sadece öylece dikilip duran Ryougi gibi, ben de hiçbir şaşkınlık belirtisi göstermeden, akan bir kum saatini izlercesine bomboş bir zihinle cesetlere bakıyordum.

Az önce tanık olduğum sahneyle... Yani her gece gördüğüm kabusun birebir canlandırılmasıyla kıyaslandığında, iş bittikten sonra geriye kalan bu cesetler sadece tiksinç geliyordu. Özel bir sarsıntı yaratmamıştı bende.

Çoktan geberip gitmiş insanların cesetleri.

Kime ait olduğu bile anlaşılamayan bir kemik yığını.

Gözlerin olması gereken yerler, karanlık birer mağara gibi boşluğa açılmış, sadece hiçliğe bakıyordu.

...Değersizdi. Bu kadar anlamsız, karşılıksız ve aptalca bir ölümün öznesi, bir zamanlar anne babam dediğim şeylerdi.

Çevresinden gördüğü baskıya dayanamayan, buna rağmen tüm bunların kendi suçu olmadığını savunup zeytinyağı gibi üste çıkan kocasına ses çıkaramayan ve birbirini tekrar eden her bir günün sonunda önce babamı, sonra da kendisini öldüren bir anne.

"..."

Buna rağmen, sadece bu kadar olmasına rağmen, gözlerimi onlardan ayıramıyordum.

Bu da neydi böyle?

Bana ne oluyordu?

'Ne babama ne de anneme ihtiyacım var.' diyecek kadar nefret ettiğim o iki insanın cesedi önümde dururken, neden böyle bir odun yığını gibi dikilip kalmıştım?

Tam o sırada, girişten kapının açılma sesi geldi.

"Hee, demek niyetleri ciddi," dedi Ryougi, hafifçe gülümser gibi bir tavırla. Ardından montunun içinden bıçağını çıkardı.

İçeriye, oturma odasına doğru birisi yavaşça adım attı.

Ne bir ses ne de ayak izi bırakarak beliren bu karaltı, her yerde rastlanabilecek orta yaşlı bir adamdı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu; o boş, donuk bakışları tam aksine insanın tüylerini ürperten net bir tehlike hissi uyandırıyordu.

Bir yerlerden gözümün ısırdığı bu adam, hiçbir belirti göstermeden, adeta iplerle oynatılan bir kukla gibi aniden üzerimize atıldı.

Ama Ryougi onu saniyeler içinde, kolayca öldürüverdi.

Bir, iki, üç, dört derken, girişten sel gibi akın eden apartman sakinlerini adeta dans edercesine, muazzam bir akıcılıkla katletti. Hareketlerinde en ufak bir gereksizlik bile yoktu.

Kısa süre içinde oturma odası cesetlerle dolup taşmıştı.

Ryougi elimden kavrayıp beni koşmaya zorladı.

"Burada daha fazla kalamayız. Gidiyoruz."

Ryougi her zamanki gibi soğukkanlıydı.

Bense anne babamın cesetlerini gördüğümden beri aklımı kaçıracak gibi olmuştum ama yine de bu vahşete göz yumamıyordum.

Neden bu kadın, önüne geleni hiç sorgusuz sualsiz öldürüyordu?

"Ryougi, sen...!"

"Sonra konuşuruz. Hem onlar insan falan değil. Bana sorsan kaç kez öldüklerini kendileri bile bilmiyordur. Ne canlı ne de ölü, sadece birer kukla hepsi. Önüne gelen canından olmak istiyor, midemi bulandırıyorlar."

Ryougi, ilk defa nefret dolu bir yüz ifadesiyle koşuyordu.

Hafifçe tereddüt ettikten sonra, Ryougi'nin az önce katlettiği ve bir aileye benzeyen o insan yığınının üstüne basarak koridora çıktım.

Koridora adım attığımda, yerde çoktan can vermiş beş kadar insan yatıyordu. Ben gözlerimi o manzaradan kaçırmaya çalışırken, Ryougi sekiz numaralı dairenin önünde bir diğerini daha yere seriyordu.

Güçlüydü.

Hatta bu gücü eziciydi. Bu güruh doğu blokundan geliyor gibiydi; filmlerdeki o ağır kanlı zombilere de benzemiyorlardı. Normal bir insandan çok daha vahşi ve hızlı saldırıyorlardı.

Buna rağmen Ryougi, kılını bile kıpırdatmadan hepsinin işini kolayca bitiriyordu. Hiç kan akmaması, Ryougi'nin dediği gibi gerçekten insan olmadıklarından mıydı acaba?

Üstü başı tek bir damla kan bile olmadan apartman sakinlerini biçip geçen ve merkez lobiye giden yolu açan Ryougi, adeta beyaz bir ölüm meleğini andırıyordu.

Bakışlarımı, Ryougi'nin yarıp geçtiği kalabalığın ötesine diktim.

Lobiden sızan elektrik ışığı, karanlığa gömülmüş batı blokunun koridorunu zar zor aydınlatan geçidin girişine vuruyordu. İşte orada, siyah bir karaltı dikiliyordu.

O iradesiz apartman sakinlerinden çok farklıydı.

Kapkaranlık bir dikilitaş hissi veren o cüsse, siyah bir palto giymiş bir adama aitti.

Onu gördüğüm an bilincim donakaldı; ipleri kesilmiş bir kukla gibi parmağımı bile oynatamaz hale geldim.

Ona bakmamalıydım. Hayır, asıl buraya hiç gelmemeliydim. Gelmeseydim, onunla asla karşılaşmayacaktım.

O sessiz ve korkunç cinayete yaraşır, iblis benzeri o siyah gölgeyle...

Adam, karanlık geçitte bekliyordu.

Merkez lobiye çıkan tek ve dar yolu kapatacak şekilde dikilmişti.

Siyah pelerinine bürünmüş bu adam, ay ışığını bile yutuyor gibiydi; geceden daha derin bir gölgeyi andırıyordu.

Karanlığın içinden fırlamış bu adam, apartman sakinlerini birer birer biçen beyazlar içindeki genç kızı hiçbir duygu belirtisi göstermeden izliyordu.

Bu bakışları hissetmiş olacak ki, önündeki son engeli de öldüren Ryougi Shiki adımlarını durdurdu.

Genç kız, yani Shiki, adama ancak bu kadar yaklaştıktan sonra onun varlığını fark edebilmişti. Aralarındaki mesafe beş metre bile yoktu. Bu kadar yakın bir mesafedeki bir "düşmanı" sezememiş olmak, kendisinin bile inanmakta zorlandığı bir durumdu.

Hayır, mesele sadece bundan ibaret değildi. Karşısındaki adamı gözleriyle görmesine rağmen en ufak bir varlık belirtisi bile hissedemiyor oluşu, Shiki'nin içindeki tüm özgüveni bir anda yok etti.

"...Ne ironik ama. Normalde senin tamamlanmanın daha sonra olması gerekiyordu."

Dinleyenin ruhunu diz çöktürecek kadar ağır, tok bir ses tonuyla konuştu büyücü.

Adam öne doğru bir adım attı.

Öylesine rahat ve açıklarla dolu bu hamleye karşı Shiki hiçbir tepki veremedi.

Karşısındaki adamın bir "düşman" olduğunu, kendisini ve Tomoe Enjou'yu öldürmek istediğini çok iyi biliyordu ama her zamanki gibi üzerine doğru atılamıyordu.

'Bu adam... Ölüm çizgileri görünmüyor...?!'

İçindeki şaşkınlığı bastırmaya çalışan Shiki, gözlerini adama dikti.

Normalde sadece odaklandığında bile kolayca görebildiği o ölüm çizgileri, bu adamda yoktu.

İnsan vücudunda, üzerinden geçildiğinde o bölgenin işlevini tamamen yitirmesine yol açan çizgiler bulunurdu. Bu yaşamın bir kusuru muydu, yoksa moleküler bağların zayıf noktası mıydı, Shiki bunu bilmezdi. Sadece görürdü.

Şimdiye dek istisnasız her canlıda, her şeyde bu "ölüm çizgileri" vardı.

Ancak bu adamda o çizgiler neredeyse silik denecek kadar zayıftı.

Shiki, daha önce hiç yapmadığı kadar büyük bir dikkatle gözlerini adama dikti. Beyni aşırı yüklenmeden yanacak gibi olana kadar, bilincini yitirme noktasına gelene kadar karşısındakini inceledi ve sonunda görebildi.

...Gövdesinin tam ortasında, göğsünün merkezinde bir delik görünüyordu.

Çizgiler, bir çocuğun karalaması gibi aynı noktanın etrafında dönüp duruyor, bu yüzden de dışarıdan bakıldığında bir delikmiş gibi duruyordu.

"...Seni tanıyorum."

Bu tuhaf, sapkın yaşam biçimine sahip olan adamı Shiki daha önce görmüştü.

Hatırlıyordu.

Şimdiki Shiki'nin bir türlü tam olarak anımsayamadığı o uzak geçmişten, iki yıl önceki o yağmurlu gecede yaşananların bir parçasını anımsadı.

Adam cevap verdi:

"Doğrudur. Seninle böyle yüz yüze gelmeyeli tam iki yıl oldu."

İnsanın beynini avucunun içine alan o ağır, davudi ses tonu.

Adam yavaşça elini şakağına götürdü. Başının yan tarafında, alnından sol tarafa doğru uzanan düz bir yara izi vardı. İki yıl önce Ryougi Shiki'nin bıraktığı o derin yara.

"Sen..."

"Araya Souren. Shiki'yi öldürecek olan kişi."

Büyücü, tek bir milim bile kıpırdamadan bu sözleri sarf etti.

Adamın pelerini tam da bir büyücüye yakışacak türdendi.

Omuzlarından aşağı süzülen siyah kumaş, masallardaki büyücü pelerinlerini andırıyordu.

O pelerinin altından, adamın tek kolu yavaşça öne doğru uzandı. Sanki metrelerce ötedeki Shiki'nin boğazına yapışmak istiyormuş gibi, ağır ağır.

Shiki bacaklarını hafifçe açarak gardını aldı. Az önceye kadar tek eliyle tuttuğu bıçağı, ne ara olduğunu bile anlamadan iki eliyle birden kavramıştı.

"Zevksiz herif. Bu apartmanın amacı ne?"

İçindeki o gerginliği ve belki de hayatında ilk defa hissettiği o korku duygusunu bastırmak için sesini yükseltti.

Büyücü, Shiki'nin bunu bilmeye hakkı varmış gibi sakince cevap verdi:

"Genel bir amacı yok. Tamamen benim şahsi iradem."

"Yani o bitmek bilmeyen döngü de senin iğrenç zevklerinden biri öyle mi?"

Shiki, gözlerindeki düşmanlığı gizlemeden adama ters ters baktı.

Döngü... Tıpkı Enjou ailesinde olduğu gibi, gece ölüp sabah yeniden dirilme şeklindeki o akılalmaz fenomen.

"Pek verimli olduğu söylenemez.

Ben, bir gün içinde tamamlanan bir dünya yarattım. Ancak sadece yaşam ile ölümün yan yana olması, iki kutupluluğu yani Ryougi'yi yaratmaya yetmezdi. Seni kutsal kılmak için aynı insanların yaşamı ve ölümü gerekiyordu. Öldükten sonra yeniden canlanan o sarmal yetersizdi. Birbirleriyle çatışırken aynı zamanda var olabilmeleri için, aralarında hiçbir bağ kalmamalıydı. Bu yüzden karanlık tarafa cesetlerini, aydınlık tarafa ise gündelik yaşamlarını sundum."

"Yani burası ceset torbası, orası da gündelik hayat öyle mi? Ne boş işlerle uğraşıyorsun. Bunun hiçbir anlamı yok ki."

"Anlamı olmadığını zaten söylemiştim."

Adam, Shiki'nin arkasında şaşkınlıktan donakalmış genci fark etti.

Enjou Tomoe, Araya Souren denen o karanlığa doğrudan bakmanın verdiği şokla kaskatı kesilmişti.

"Evet, hiçbir anlamı yok. Zaten aynı insanın aynı anda iki farklı nitelikte var olması imkansızdır. Ölü ile yaşayan bağdaşamaz. Çelişkilerle dolu bu dünyada, bireylerin ortaklaşabileceği hiçbir anlam yoktur."

Büyücü, bakışlarını gençten tekrar genç kıza çevirdi.

Sanki artık Enjou Tomoe'nin hiçbir hükmü kalmamış gibiydi.

"Bu sadece basit bir deney. İnsanın, acaba farklı bir ölümle karşılaşıp karşılaşamayacağını görmek istedim. İnsan mutlaka ölür. Ancak bu ölüm, her birey için önceden belirlenmiş bir ölümden ibarettir. Bir bireyin hayatının sonunda tadacağı ölüm, yalnızca tek bir tanedir.

Yangında ölecek kişi ne yaparsa yapsın yangında ölür, ailesi tarafından öldürülecek olan ise ne kadar çırpınırsa çırpınsın ailesinin elinde can verir. İlk ölümün eşiğinden kaçmaya çalışsa bile, ikinci ya da üçüncü ölüm yine mutlaka belirlenmiş o yöntemle gerçekleşir.

Bu sınırlı ölüm şekline bizler ömür deriz.

İnsanın nasıl öleceği bile bellidir. Ancak aynı son binlerce kez tekrarlanırsa, o sarmalda da elbet bir sapma meydana gelecektir. Bu sapma ufak bir kaza bile olabilir. İş dönüşü araba çarpması gibi sıradan bir talihsizlik yeterlidir.

Buna rağmen şu ana kadar sonuç hep aynı kaldı. Görünüşe bakılırsa iki yüz kadar tekrar, insanın kaderini değiştirmeye yetmiyor."

Adam bunları sıkılmış bir halde, tamamen duygusuzca anlatıyordu.

Sadece bu bile, Shiki'nin bu adamı hemen orada öldürmesi gerektiği içgüdüsünü tetiklemeye yetti.

Adamın bunu hangi yöntemle, nasıl bir süreçle yaptığını bilmiyordu.

Tek bir şey kesindi; adam, kendisinin bile umursamadığı bir deney uğruna Enjou Tomoe'nin ailesine her gün birbirlerini katlettiriyordu.

"Bunun için mi aynı ölümü... son günü tekrarlatıyorsun? Aynı şartlarda başlayan sabahları ve aynı şartlarda yaşayan aileleri hazırlayarak. Peki, geceleri ölen tek yer Enjou'nun evi mi?"

"Öyle olsaydı bu öteki dünyanın bir anlamı kalmazdı. Buraya davet ettiğim ailelerin hepsi zaten tamamen çökmüş durumdaydı. Temelinden sarsılmış olan bu ilişkiler, sadece yaşam alanları daraltılarak kaçınılmaz son durağa ulaştı. Onlarca yıl sürecek bir yok oluş yolu tam bir işkencedir. Onlar, bir ay içinde nasılsa varacakları o sona ulaştılar."

Büyücü bunu ne gururlanarak ne de hayıflanarak söylüyordu.

Shiki siyah gözlerini kısarak siyahlara bürünmüş adama ters ters baktı.

"...Frene basmak yerine gaza bastım desene şuna. Gerçi bu bina cidden insanı strese sokuyor. Her yeri eğri büğrü. Yerler deniz gibi dalgalı, her tarafta bir eğim var ve insanın denge duyusunu bozuyor. Gözü yoran boyalar ve ışıklandırmalar yüzünden insan farkında olmadan sinir krizinin eşiğine geliyor. Hiçbir büyü kullanmadan insanı bu kadar çıldırtabilmişsin ya, harika bir mimarsın doğrusu."

"Hayır. Buranın tasarımı Aozaki'ye ait. Övgülerini bana değil, ona iletmelisin."

Adam bir adım daha yaklaştı.

Anlaşılan konuşma buraya kadardı.

Shiki gözünü adamın boynuna dikti ve son olarak, kafasındaki asıl soruyu sordu.

"Araya. Neden beni öldürmek istiyorsun?"

Adam cevap vermedi.

Bunun yerine tuhaf bir şey söyledi.

"Mujo Kirie de Asagami Fujino da etkili olamadı."

"Ne?.."

Hiç beklemediği isimleri duyan Shiki'nin nutku tutuldu.

Adam bu boşluktan yararlanarak bir adım daha attı.

"Ölüme sığınmadan yaşayamayan Mujo Kirie, seninle benzer ama tamamen zıt bir nitelikteydi."

...Ne zaman öleceğini bilmeden, amansız bir hastalıkla pençeleşen Mujo Kirie. Sadece ölüm aracılığıyla yaşadığını hissedebilen bir kadın. Sadece ölerek var olduğunu duyumsayabilen bir insan. Tek bir zihinde iki bedene sahip bir yetenek kullanıcısı.

Ve...

Ölümün kıyısında durup, ona karşı koyarak hayatta olduğunu hissedebilen Ryougi Shiki. İki zihinde tek bir bedene sahip bir yetenek kullanıcısı.

"Sadece ölüme dokunarak zevk alabilen Asagami Fujino, seninle benzer ama tamamen zıt bir nitelikteydi."

...Acı hissetmediği için dış dünyadan gelen duyguları algılayamayan Asagami Fujino. Sadece insan öldürmek gibi nihai bir eylemden zevk alabilen bir genç kız. İnsan öldürüp, kurbanının çektiği acı ve kendi üstünlük hissiyle yaşadığını fark edebilen bir insan. Yeteneği yapay olarak mühürlenmiş eski bir soy.

Ve...

Ölüme dokunup, birbirini öldürerek kendini ve başkalarını hissedebilen Ryougi Shiki. Yeteneği yapay olarak açılmış eski bir soy.

"Ölümün çok yakınındayken o ölümü seçti, sense yaşamı.

O, hayatları söndürürken cinayetten zevk aldı, sense ölümüne dövüşmeyi kutsal saydın.

Fark etmiş olmalısın. Onlar seninle aynı soydan gelse de Ryougi Shiki ile tamamen zıt nitelikte katillerdi."

Shiki, üzerine doğru gelen bu karanlığa dehşet içinde bakakaldı.

Yapabildiği tek şey bakmaktı.

"İki yıl önce başarısız oldum. O çocuk tamamen zıttı. İhtiyacım olan şey, aynı kökenden gelip farklı yönlere sapanlardı.

Evet, sevin Ryougi Shiki. O ikisi, sırf senin için hazırladığım kurbanlardı."

Adamın ses tonu, kahkahasını zor tutan biri gibi yükseliyordu ama yüzünde en ufak bir kıpırtı yoktu. Acı dolu, filozofça ifadesi hiç değişmiyordu.

"Geriye bir piyon daha kalmıştı ama Aozaki durumu fark edince işler değişti. Enjou Tomoe ise beklenmedik bir ganimet oldu. Benim isteğimin dışına çıkıp buraya kendi ayaklarınla geldin."

"Seni gidi..."

Shiki bıçağı tutan iki elini de sıktı.

Adam adımlarını durdurdu ve Shiki'nin arkasını işaret etti.

Orada duran şey, az önce kızın üst üste yığdığı ölüler güruhundan başka bir şey değildi.

Bu, ezici bir günahın ve karanlığın somutlaşmış haliydi.

"Yokluk, senin kaos dürtündür, yani kökenindir.

...O karanlığa bak. Ve kendi adını hatırla."

Büyülü bir melodiye sahip tılsımlı sözler yankılandı.

Zihni bu sözlerin pençesine düşerken, Shiki can havliyle kafasını iki yana sallayarak bağırdı.

"Seni gidi baş belası...!"

Kulakları tırmalayan bu çığlıkla birlikte Shiki, büyücüye doğru fırladı. Sonuna kadar gerilmiş bir yaydan fırlayan ok kadar hızlı, vahşi bir sürat ve öldürme niyetiyle doluydu.

Aralarındaki mesafe zaten sadece üç metre kadardı.

Dar koridorda karşı karşıya gelen Shiki ve büyücü için kaçacak hiçbir yer yoktu. Geri çekilmek... İkisinin de aklının ucundan bile geçmiyordu.

Shiki adeta fırladı.

Bu mesafeden yaklaşması birkaç saniye bile sürmezdi. Tek bir nefeste bıçağı herifin göğsüne saplayabilirdi.

Beyaz kimonosu karanlığın içinde süzüldü.

Tam o anda, büyücü o kelimeleri fısıldadı.

"Fugu,"

Hava bir anda değişti.

Shiki'nin bedeni aniden durdu.

"Kongou,"

Büyücü, tek elini havaya kaldırıp Shiki'ye doğru uzatırken sesleri mırıldanmaya devam etti.

Shiki, yerde beliren çizgileri fark etti.

"Jakatsu."

Büyücünün etrafındaki tüm akış bir anda kesildi.

Atmosferdeki tüm hareketler birer birer mühürlendi.

Shiki gördü.

Siyahlar içindeki adamın ayaklarının altından yayılan üç dairesel sembolü.

...Vücudum neden bu kadar ağır?

Büyücüyü koruyan üç daire, yıldızların yörüngesini çizen şekillere benziyordu. Üç ince daire, hem yerde hem de havada birbirinin üzerine binecek şekilde belirdi.

O dairelerin en dıştaki çizgisine adım attığı an, Shiki'nin bedenindeki tüm güç çekildi. Tıpkı örümcek ağına yakalanmış narin, beyaz bir kelebek gibi kalakaldı.

"O beden. Araya Souren tarafından teslim alınacak."

Büyücü harekete geçti.

Shiki, gece karanlığında beyaz kimonosunun ardında bıraktığı izlerle koşarken, adam adeta karanlığın kendisiyle bütünleşip avına süzüldü.

Yaklaştığı an bile gözle seçilemiyordu, tıpkı bir hayalet gibi hızlıydı.

Büyücü, duran ve hareket edemeyen Shiki'nin hemen yanında paltosunu savurdu.

Varlığı bile hissedilmeyen bu yaklaşma karşısında Shiki anında tepki veremedi. Gördüğü halde... Adamın yaklaştığını gördüğü halde, hemen yanında bittiğini algılayamadı...

Sırtından aşağı soğuk bir ürperti indi.

Bu noktada, karşısındaki "düşmanın" kelimenin tam anlamıyla gerçek bir canavar olduğunu nihayet kavradı.

Büyücü sol elini uzattı.

Kıskaç gibi açılmış avucu, Shiki'nin yüzünü kavrayıp ezmek için ileri atıldı.

"Gel... me...!"

Sırtına inen o balyoz gibi ürperti, aksine bedenini o donmuş halden çekip çıkardı.

Büyücünün parmak uçları yüzüne değdiği an, Shiki adeta fırlayarak başını yana eğdi. Bedenini o yöne doğru kaydırırken, elindeki bıçağı büyücünün koluna doğru savurdu.

Tok bir sesle bıçak, büyücünün sol bileğini kesti.

"...Daiten."

Büyücü mırıldandı.

Bıçağın keskin ağzının kesinlikle içinden geçtiği bilek, koldan aşağı düşmedi.

Bıçak, sanki bir turpu keser gibi pürüzsüzce geçip gitmişti ama büyücünün elinde tek bir çizik bile yoktu.

"...Choukyou."

Sağ el hareket etti.

Ölmeyen sol elden kaçan Shiki'nin hamlesini öngörerek savrulan sağ el, kızı kesin bir şekilde yakaladı.

Büyücü, genç kızın yüzünü tek eliyle pençe gibi kavrayıp onu havaya kaldırdı. Shiki minyon bir kız olsa da, tek kolla bir insanı havaya kaldıran bu siluet bir iblisi veya canavarı andırıyordu.

"Ah..."

Shiki'nin boğazı titriyordu.

İniltiyi andıran bu seste bilinç yoktu.

Adamın avucundan hissettiği tek şey, ezici bir umutsuzluktu. Bu his derisini aşıp beynine ulaştı, omurgasından aşağı süzülerek tüm vücuduna yayıldı.

Hayatında ilk kez...

Bu şekilde öldürüleceğinden emin oldu.

"...Tecrübesizsin. Bu sol elime Buda'nın kutsal kemikleri gömülü. Öldürücü Noktaları Gören Efsunlu Gözler'e sahip olsan bile, ölüme meyilli o noktaları göremezsin. Sadece düz bir şekilde kesmek, Araya'ya zarar vermez."

Büyücü, kızın yüzünü kavrayan avucuyla baskıyı artırarak konuştu.

Shiki cevap vermedi.

Yüzünü sıkan güç o kadar fazlaydı ki, cevap verecek gücü bile kalmamıştı.

...Adamın kolu, bir insanın kafasını ezmek için tasarlanmış bir makine gibiydi. Yüzüne saplanan beş parmak, sadece kaba kuvvetle gevşetilebilecek gibi değildi. Yanlış bir hareketle karşı saldırıya geçmeye çalışırsa, bu makine tereddüt etmeden kafasını un ufak ederdi.

Büyücü konuşmaya devam etti.

"Üstelik ben ölmem. Benim kökenim 'Durgunluk'tur. Kökenini uyandıranlar, o kökenin mutlak egemenliği altına girer. Zaten durmuş olan birini nasıl öldürmeyi planlıyorsun?"

Shiki cevap vermedi.

Tüm duygularını bir kenara fırlatıp, adamın bedenindeki o silik çizgiyi bulmaya odaklandı.

Vücuduna yayılan umutsuzluk anesteziğini de yüzünü sıkan acıyı da görmezden gelerek, tek bir çıkış yolu açmaya çalıştı.

Fakat ondan önce...

Büyücü havada tuttuğu kızı inceledi ve kararını verdi.

"...Demek öyle. Yüze gerek yok."

Duygusuz bir sesle, büyücü ilk kez koluna gerçek anlamda güç verdi.

Kemiğin çatırdama sesi yankılandı.

O an...

Ryougi Shiki adındaki kızın yüzünü ezmek üzere olan o sağ kol, bu kez gerçekten bıçakla kesilip koptu.

"...Hımm."

Büyücü hafifçe geriledi.

Havada asılı durduğu pozisyonda büyücünün kolunu dirseğinden kesen Shiki, yüzüne yapışmış elini söküp atarak geriye sıçradı.

Yere ağır bir sesle siyah bir kol düştü.

Büyücünün üç katmanlı dairesinin ulaşamayacağı sınırın hemen dışına çekilen Shiki, tek dizinin üstüne çökerek soluklandı.

Yüzünün ezilme tehlikesinin verdiği acıdan mı, yoksa büyücünün o zayıf ölüm çizgisini görmeye çalışırken harcadığı aşırı odaktan mı bilinmez; Shiki vahşi bir nefes alışverişiyle yere diktiği gözlerini ayırmıyordu.

İkisinin arasındaki mesafe bir kez daha açıldı.

"...Anlıyorum, dikkatsiz davrandım. Hastanedeki olayda kanıtlanmıştı. Canlı ya da cansız olsun, hareket eden bir şey varsa onu hareket ettiren kaynağı kesersin. Senin yeteneğin bu. Ben çoktan durmuş bir yaşam olsam bile, burada var olduğum sürece beni var eden bir bağ var demektir. Orası kesildiğinde şüphesiz ölürüm. Tek istisna bu sol kolumdu ama onu da ne kadar saklayabilirdim ki? Ne kadar kutsal bir kemik olursa olsun, aktif olduğu sürece bunu tetikleyen bir neden-sonuç ilişkisinin olması doğaldır."

Kopan kolunu umursamadan konuştu büyücü.

"Yine de o gözler gereksiz. Ryougi Shiki'nin taşıması için fazla tehlikeli. Ama onları ezmeden önce... Bir anestezi gerekecek."

Büyücü, üç katmanlı bariyerini koruyarak bir adım öne çıktı.

Shiki ise o üç katmanlı daireye bakmaya devam ediyordu.

"...Olmaz. Az önceki hamleyle işi bitirmeliydin."

Bıçağını ters tutarak konuştu Shiki.

"Ben de bariyerleri bilirim. Dağ rahipleri, kutsal sayılan dağlara kadınlar girmesin diye bariyer çekerler. Giren kadının taşa döneceği söylenir ama bariyer dediğin şey sadece bir sınırdır. Dairenin içi bariyer değildir. O sınır çizgisi, dünyevi olanı engelleyen büyü gücünden bir duvardır sadece.

Öyleyse... o çizgi yok olursa, o güç de kaybolur."

Ve bıçağını yere sapladı.

Büyücünün sahip olduğu üç katmanlı dairenin en dışındakini "öldürmüştü".

"...Ahmaklık."

Büyücü telaşla öne atıldı.

Shiki'ye bir adım daha yaklaşmasına rağmen kızda hiçbir değişim olmadı.

...Adamın koruması üçten ikiye inmişti.

Büyücü içinden dişlerini sıktı. Shiki'nin Öldürücü Gözler'inin bu derece güçlü olabileceğini tahmin etmemişti. Formu olmayan, canlı bile olmayan bariyer gibi soyut bir kavramı bile öldürebilmesi nasıl bir mutlaklıktı?

Sınıra dokunan dış düşmanları engelleyen üç katmanlı bariyerin dış halkası, yani "Fugu" yok edilen büyücü, Shiki'nin işini bitirmek için koşmaya başladı.

"Ama geriye hala iki tane kaldı!"

"...Onlar da çok yavaş."

Çömelmiş pozisyonunu bozmayan Shiki, elini arkasına uzattı.

Kimonosunun kuşağının içinde ikinci bir bıçak vardı.

Bıçağı sırtındaki kuşaktan yanlamasına çekip çıkardığı gibi, anında büyücüye fırlattı.

Namlu, iki katmanlı bariyeri delip geçti.

Su üstünde seken bir taş gibi dairelerin üzerinde iki kez sekerek doğrudan büyücünün alnına yöneldi. Bir mermi kadar hızlıydı.

"...?!"

Büyücü refleksle kaçındı. Bıçak adamın kulağının yanını sıyırıp geçidin derinliklerinde kayboldu ancak kaçındığı kulak bölgesi tamamen kopup gitmişti. Kan, et, parçalanmış kemik ve beyin sıvısı dışarı sızdı.

"ぐっ...!"

Büyücü acıyla inledi.

Fakat bundan daha önce... Bedenine çarpan o korkunç darbeyi çoktan hissetmişti.

Büyücünün devasa gövdesinde beyaz bir karanlık patladı.

Bunun, bıçağı fırlattığı an doğrudan üzerine atılan Shiki olduğunu fark ettiğinde, savaş çoktan bitmişti.

Omzuyla çarparak gerçekleştirdiği bu darbe, bir top mermisinin etkisiyle eşdeğerdi. Sadece bununla bile birkaç kemiği kırılmış olmalıydı ama Shiki'nin elinde gümüş bir bıçak parıldıyordu.

Bıçak, büyücünün göğsünün tam ortasını kesin bir şekilde delip geçmişti.

"Öğğ... hh..."

Büyücü ağız dolusu kan kustu. Kan, kum gibi kuru ve pürüzlüydü.

Shiki bıçağı geri çekti ve hiç duraksamadan büyücünün şah damarına sapladı. İki eliyle, tüm gücüyle bastırdı. Zafer kesinleşmiş olsa bile, yüzündeki amansız ifadeyle ikinci ölümcül darbeyi indirmeye kararlıydı.

Çünkü...

"Gidecek yerin kalmadı artık. Öteki dünyada yolunu kaybetmeyesin, Shiki."

───Çünkü düşman henüz ölmemişti.

"Kahretsin, nasıl olur da...!"

Shiki, lanet okurcasına bağırdı. 'Nasıl... Nasıl olur da ölmezsin?' der gibiydi.

Büyücü, ifadesizliğini bozmadan sadece gözleriyle sırıttı.

"Burasının hayati noktam olduğu doğru. Ancak sadece bu yetmez. Doğrudan Ölümün Algı Gözleri ne kadar güçlü olursa olsun, iki yüz yıllık ömrümü bir kerede sonlandıramaz. Eninde sonunda bu beden yok olacak ama zaten buna hazırlıklıydım. Ryougi'yi ele geçireceğim. Bedeli kendi ölümüm olacaksa bile bu adil bir takas."

Büyücünün sol eli hızla hareket etti.

...Evet. Kazanan ve kaybeden çoktan belirlenmişti.

Adamın sıkıca sıkılmış yumruğu, doğrudan Shiki’nin karnına patladı.

Koca bir ağacı bile delip geçebilecek bu darbeyle Shiki’nin bedeni havaya kalktı. Sadece tek bir darbe, göğsü ve boynu deşilmiş olan büyücüden çok daha fazla kan kusmasına yetti.

Çatırtılar eşliğinde iç organları ve onları koruyan kemikleri paramparça oldu.

"─────"

Shiki oracıkta bayıldı. Doğrudan Ölümün Algı Gözleri’ne sahip olsa ve sıra dışı refleksler barındırsa bile, bedeni nihayetinde narin bir genç kızdan ibaretti. Gücünü yarı yarıya kısmış olsa bile, beton duvarları un ufak eden Araya’nın darbesine dayanması imkansızdı.

Büyücü, kızın karnını tek eliyle kavrayıp havaya kaldırdı ve doğrudan apartmanın duvarına fırlattı.

Shiki’nin tüm kemiklerini kırabilecek şiddetteki bu vahşet, daha da tuhaf bir şekilde son buldu. Duvara çarpan Shiki’nin bedeni, suya batar gibi duvarın içine gömülerek kayboldu.

Duvar, Shiki'yi yavaşça ve tamamen içine çekerken çıkan o boğuk ses kesildiğinde büyücü nihayet kolunu indirdi.

...Boynunda hâlâ Shiki’nin bıçağı saplıydı ve gözlerindeki o baskıdan eser kalmamıştı.

Kısa bir sessizlik anı yaşandı, siyah palto en ufak bir kıpırtı bile göstermedi.

Bu son derece doğaldı.

Büyücünün bedeni tamamen ölmüştü.

(Sarmal Çelişki, 5)

Tarih 10 Kasım’ı göstermesine rağmen Shiki hâlâ odasına dönmemişti.

Shiki’nin evden çıkarken kapıyı kilitlememek gibi kötü bir huyu vardı ama son zamanlarda düzgünce kilitlemeye başlamıştı. Bu yüzden içeri giremeyip kapıda saatlerce beklemek zorunda kaldım.

...Şimdi düşününce, geçen gün Akitaka-san da aynı şekilde kapıda kalmıştı ve içeri giremediği için Shiki’ye getirdiği paketi bana teslim etmişti.

Shiki gece yürüyüşüne çıktığında sabaha karşı döndüğü sık rastlanan bir durumdu. Normalde üzerinde durmayacağım bu durum, dün gidişindeki o uğursuz hava yüzünden içimi kemiriyordu. Endişeyle epey bekledim ama sabah olmasına rağmen dönmedi.

(Sarmal Çelişki, 6)

Dönmeyen Shiki’yi beklerken şehirde sabah oldu.

Hava kasvetli ve bulutluydu.

İçimdeki tarifsiz huzursuzluğu bastırmaya çalışarak ofise geçtim. Saat sabah sekizi biraz geçiyordu. Masasında oturan Touko-san dışında kimse yoktu; Shiki’nin orada olabileceğine dair son umudum da böylece suya düştü.

Her zamanki gibi selam verip masama geçtim ve dünkü işimin başına döndüm. ...İçim ne kadar büyük bir huzursuzlukla dolu olursa olsun, bedenim tıkır tıkır çalışıyordu. Belki de defalarca tekrarladığım bu rutin yüzündendi; Kokutou Mikiya olarak benim ruhum çökmüş olsa da, alışkanlıkların gücü beni her zamanki hayatımı sürdürmeye zorluyordu.

"Kokutou, dünkü konu hakkında."

Pencereyi arkasına almış olan ofis sahibinin masasından Touko-san’ın sesi yükseldi.

"Ha, evet," diye mırıldandım dalgınca.

"Şu bahsettiğin apartman sakinleri. Elli daireden sadece otuzunu araştırabildiğin için hayıflanıyordun ama aslında araştırma orada bitti. O daireleri inceleyememiş olmanın sebebi, en başından beri kayıtlarının olmamasıydı. Sadece isim ve aile yapısı bilgisi bulunan geri kalan yirmi dairenin sakinleri tamamen hayali kişilerden ibaret. Sonrasında ben de biraz araştırdım ama dördüncü daireden sonra sonuç değişmeyince bıraktım. Yıllar önce ölmüş insanların nüfus kayıtlarını ve geçmişlerini kullanarak, var olmayan sakinler yaratmışlar."

Bir kez daha boş bir ifadeyle, "Ha..." diyebildim.

"Bu sahte kayıtların hepsi Doğu Blok’taki dairelere ait. Bunun ne anlama geldiğine gelirsek─────"

Touko-san sözünü yarıda kesip kaşlarını çattı.

Teninde karıncalar geziniyormuş gibi rahatsız bir ifadeyle, "Bir davetsiz misafirimiz var," diye mırıldandı.

Masasının gözünden ottan örülmüş bir yüzük çıkarıp bana doğru fırlattı.

"Bunu al ve duvarın kenarına geç. Parmağına takma sakın. Birazdan bir misafir gelecek, onu tamamen görmezden gel. Sesini bile çıkarma. Böylece seni fark etmeden çekip gider."

Touko-san bu sözleri söylerken yüzündeki o aşırı rahatsız ifadeyi koruyordu. Tavrındaki o aciliyet ve gerginlik bana itiraz etme şansı tanımadı, ben de denileni yaptım.

Son derece acemice örülmüş ot yüzüğü avucumda sıkarak, Shiki’nin en sevdiği kanepenin arkasındaki duvar kenarına sindim.

Çok geçmeden ayak sesleri duyuldu.

İnşaatı yarım bırakılmış bu binanın çıplak beton zemininde kasıtlı olarak yankılatılan, topuklu ayakkabıların çıkardığı o tiz sesler.

Adımlar bir an bile duraksamadan, doğrudan ofisimizin olduğu odaya doğru yöneldi.

Kapısı olmayan ofis girişinde kırmızı bir gölge belirdi.

Koyu sarı saçlar, mavi gözler, belirgin yüz hatları ve asil bir duruş. Yirmili yaşlarının başında görünen bir Alman.

Kırmızı palto giymiş, adeta tablolardan fırlamış gibi duran bu yakışıklı adam ofise girer girmez neşeyle elini kaldırdı.

"Selam Aozaki! Görüşmeyeli uzun zaman oldu, keyifler nasıl?"

Yüzünde samimi bir gülümseme vardı. Fakat bana göre bu gülümseme, bir yılanın sinsi sinsiliğinden farksızdı.

Kırmızı paltolu genç, Touko-san’ın masasının önünde durdu.

Touko-san ise sandalyesinde oturmuş, onu hiç de hoş karşılamadığını belli eden soğuk gözlerle genci süzüyordu.

"Cornelius Alba. Sponheim Manastırı’nın müstakbel liderinin bu ücra köşede ne işi var?"

"Haha, orası çok açık değil mi? Sırf seninle görüşebilmek için buradayım. Londra’dayken bana çok yardımın dokunmuştu, eski bir okul arkadaşın olarak seni uyarmaya geldim. Yoksa bu nezaketim seni rahatsız mı etti?"

Genç adam, kollarını abartılı bir şekilde iki yana açarak iyilik dolu bir gülümseme sundu. Bir Almandan ziyade Fransız prenslerini andıran bu tavrı, Touko-san’ın sert duruşuyla tam bir tezat oluşturuyordu.

Touko-san soğuk bakışlarını milim oynatmadı. Karşısındaki bu mesafeli tavra rağmen genç adam gülümsemeye devam etti.

"Ayrıca Japonya harika bir yer. Sen ücra bir köşe diyorsun ama Birlik tam da bu yüzden burayı gözden kaçırıyor. Bu ülkenin kendine has bir büyü sistemi var ve bizim organizasyonumuzla pek uyuşmuyor. Kıtadan gelen Onmyoudou muydu neydi? Benim için Shindou’dan pek bir farkı yok ama bu çok da önemli değil. Onların en güzel yanı, kendi bölgelerine dokunulmadığı sürece kılını bile kıpırdatmamaları. Birlik’in aksine son derece içe kapalılar; olaylar yaşanmadan önce değil, her şey bittikten sonra harekete geçerler. Durum temizleme konusunda tam birer uzmanlar. Japonların hepsi böyledir zaten.

Ah, bunu kötü niyetle söylemiyorum tabii. Aksine, bu durum beni fazlasıyla memnun ediyor. Planlarımın ortasında kimsenin araya girmemesi, kendi ülkemde hayal bile edemeyeceğim bir lüks. Birlik’ten dışlanmış bir büyücü için bu ülke adeta bir cennet."

"Tabii benim Birlik’e bağlı bir büyücü olmam sebebiyle bu durum beni pek ilgilendirmiyor," diye ekleyerek sırıttı.

...Sadece Touko-san'a bakıyor. Beni gerçekten görmüyor bile, varlığımın farkında bile değil sanki.

Makineli tüfek gibi konuşan genci tek gözüyle süzen Touko-san, sonunda ağzını açtı.

"Boş laf yapmaya geldiysen git lütfen. Birinin atölyesine izinsiz adım attın. Öldürülsen bile şikayet etmeye hakkın olmaz."

"Ne alakası var, sen de benim dünyama izinsiz girmedin mi? Yanında biri var gibi göründüğü için selam vermeyeyim dedim ama asıl kabalıkla suçlanması gereken sensin."

"Hımm, demek o lüks daire senin atölyendi. Eğer o bariyer bile sayılmayacak bariyer senin elinden çıktıysa, hakkındaki düşüncelerimi gözden geçirmem gerek."

Kıkırdayarak sinsi bir şekilde güldü.

Gencin yüzü hafifçe gerildi.

"Bizim atölyelerimiz, modern dünyada tek başlarına birer sıra dışı bölgedir. Sıradan insanlar dışarıdaki tuhaflıkları görmezden gelir ama kendi içlerindeki tuhaflıkları hastalıklı bir şekilde dışlamaya çalışırlar. Bundan kaçınmak için büyücüler, sıradan insanların arasında kendilerini gizlemek adına bariyer kurarlar. Büyücüler böylece o sıra dışı bölgeyi daha da soyutlar. Ancak dünyayı tecrit etmeye çalışan bariyer ne kadar güçlenirse, bu sefer Birlik bunu o kadar kolay sezer. Yani sonuçta, insan toplumunda kimseden gizlenemeyecek bir bariyer yapılamaz.

Kusursuz bariyer dediğin, ne modern toplum tarafından ne de Büyü Birliği tarafından fark edilmeyen bariyere denir.

O lüks daire tam olarak buydu. Kusursuz bir uyum içinde diyebilirim; bir yandan büyüsel deneyler yapılırken, diğer yandan bu anormalliğin dışarı sızmasını önlemek için toplumsal düzenekler kurulmuş. Bu, sadece büyücü olmaya çalışan bir büyücünün asla ulaşamayacağı bir sonuçtur. Benim bildiğim kadarıyla bunu uygulayabilen tek bir kişi vardı. Demek sonunda ona yetiştin. Tebrik ederim, Cornelius Alba."

"Beni ucuza değerlendirme, Aozaki. Ben Araya gibileri sorun bile etmiyorum. Bebeklerin bedenlerini hazırlayıp sadece beyinlerini hayatta tutma tekniği yalnızca bana ait. O sıra dışı bölge, benim gücüm olmadan var olamaz."

Az önceki gençliğinden eser kalmayan genç, üst perdeden konuşan bir yaşlı gibi sesini yükseltti.

"Öyle mi? Ee, sadede gel Alba. Buraya herhalde böbürlenmeye gelmedin? Öğrencilik yıllarımızı bilmem ama artık ikimiz de Birlik'ten ayrılmış durumdayız. Kendi araştırma sonuçlarını, etrafında tonla bulunan o çömez müritlerine sergile."

"Hıh. Hiç değişmemişsin. Tamam, geçmişten kalan konuları sonraya bırakalım. Nasıl olsa yakında benim dünyamda konuşacağız. Senin bu ana üssünde insan rahat edemiyor. Keyifli sohbetler huzurlu yerlerde yapılır. Aozaki, Taiji'yi teslim aldım haberin olsun."

Gencin özgüven dolu sözleri karşısında Touko-san hafifçe şaşırmış gibi göründü.

"Taiji'nin içine Taiji'yi mi dâhil ettin? Doğrudan kaynağa ulaşma cesaretini takdir ederim ama baskı devreye girecektir. Dünya mı yoksa Primat mı harekete geçer bilmem. Ancak geçmişte bunu defedebilmiş tek bir büyücü bile yok. Kendi felaketini mi hazırlıyorsun, Alba?"

Touko-san kırmızı paltonun içindeki gence ters ters baktı.

Ancak genç, aradığı cevabı almış gibi sinsice sırıttı.

"Baskı mı? Ah, o baş belası devreye girmeyecek. Çünkü bu sefer kendi yolumuzu açmıyoruz, zaten açık olan bir yolu takip ediyoruz. Haliyle bir tepki de olmayacak. Yine de işi temkinli yürüteceğim. Ryougi adlı deneğe son derece nazik davranacağım."

Ryou... gi mi?

"Shiki'ye ne yaptın sen!"

O an bağırmıştım.

İkisi birden bana döndü.

'Seni aptal' der gibi yüzünü buruşturan Touko-san ve şaşkınlıkla bana bakan genç.

Eyvah, diye kendime kızdım ama iş işten geçmişti bir kere.

Kırmızı paltolu genç beni görünce, sanki dünyalar onun olmuş gibi keyifle sırıttı.

"Dünkü çocuksun demek. Anlıyorum, hiç öğrenci almadığını söylüyordun ama bal gibi de varmış işte. Ne kadar güzel, eğlenceme bir yenisi daha eklendi desene, Aozaki!"

Hızla Touko-san'a dönerek konuştu.

Bir opera sanatçısı gibi kollarını açarak konuşan bu adamın aklının başında olduğunu söylemek imkansızdı.

"O benim öğrencim falan değil... desem de boşuna tabii."

Touko-san baş ağrısını dindirmek ister gibi parmaklarını alnına koydu ve iç çekti.

"Söyleyeceklerin bu kadar mı? Bizzat haber vermeye geldiğin için minnettarım ama bunu Birlik'e bildireceğimi hiç düşünmedin mi?"

"Hıh, sen öyle bir şey yapmazsın. Yapsan bile o heriflerin buraya gelmesi en az altı gün sürer. Birlik'ten bir ekibin Japonya topraklarına ayak basması için buradaki yerel örgütle görüşmeleri gerekir, oradan da iki gün gider. Baksana, herhangi bir kitabın Tanrı'sı olsaydın dünyayı yaratıp üstüne bir de keyif çatacak vaktin kalırdı!"

"Ahahaha!" diyerek genç iki büklüm olana dek güldü.

Bir süre böyle güldükten sonra tatmin olmuş olacak ki, eski kibar tavrına dönerek arkasını döndü.

"Öyleyse, şimdilik hoşça kal. Senin de hazırlıkların olacaktır ama mümkün olan en kısa sürede yeniden görüşmeyi sabırsızlıkla bekliyorum."

Son ana kadar neşeli bir tonla vedalaşan genç, kırmızı paltosunu bir pelerin gibi savurarak çekip gitti.

"Touko-san, az önceki de neydi öyle?!"

"Ah, Shiki'nin kaçırılıp hapsedildiğinden bahsediyordu."

Kırmızı paltolu genç gittikten sonra hemen ofis masasına yanaştım, Touko-san ise son derece rahat bir tavırla cevap verdi. Bu aşırı sakin tavrı karşısında ne diyeceğimi bilemesem de, cevabını zaten bildiğim o soruyu sormaya devam ettim.

"Hapsedildi mi, ama nereye?"

"Ogawa Lüks Dairesi. Muhtemelen en üst kat. Gerçi orada çatı katı yoktu. O zaman onuncu kattaki bloklardan biridir. Shiki negatif yapıda olduğu için batı blokundadır."

Touko-san sonuna kadar sakindi. Göğüs cebinden bir sigara çıkarıp tavana bakarak bir fırt çekecek kadar rahattı hatta.

Bu rahatlığa ayak uyduracak kadar iyimser değildim. Shiki'nin kaçırıldığına hemen inanamıyordum ama bu bir yalan olsa bile gidip kontrol etmek zorundaydım.

Tam fırlayıp koşacakken Touko-san durmamı söyledi.

"Ne var? Siz her zamanki gibi 'beni ilgilendirmez' havasındasınız değil mi?"

Sertçe çıkıştığımda Touko-san ciddi bir ifadeyle başını salladı.

"Genel olarak öyle. Ama bu seferki başkasının davası değil. Görünüşe göre beni de ilgilendiren bir mesele. Gerçi Shiki ile bağ kurmaya karar verdiğim an işlerin buraya varacağını tahmin etmiştim."

"Gerçekten, ne garip bir kader," diyerek Touko-san daha önce de söylediği o sözü tekrarladı.

"Ayrıca Kokutou, bir büyücünün inine gitmek demek, savaşmak demektir. Benim bu atölyem olsun, Alba'nın o lüks dairesi olsun; bir büyücü için kale, savunma amaçlı bir yer değildir. Aksine saldırı amaçlıdır, içeri sızmaya çalışan düşmanı kesin olarak idam etmek içindir. Beni boş ver ama eğer sen oraya adım atarsan, daha girişte keklik gibi avlanırsın."

Bunu duyunca, o kırmızı paltolu gencin de aslında Touko-san ile aynı türden bir insan olduğunu nihayet idrak edebildim.

...Gerçi o tuhaf tavırlarının normal olmadığını zaten hissetmiştim ama.

"Ama dün gittiğimde hiçbir şey olmamıştı."

"Dün seni sıradan bir insan sandıkları içindir. Daha önce de söylememiş miydim? Büyücüler, büyücü olmayanlara karşı büyü kullanmaz. Aptalca bir hamle yapıp da başlarına bir iş açarlarsa şimdiye kadarki tüm emekleri boşa gider. O lüks dairede bir gariplik olduğunun dışarı sızması, Alba'nın hiç isteyeceği bir şey değil."

Öyle diyordu ama bir büyücü için benim gibisini parmağında oynatmak çocuk oyuncağı olmalıydı. Hipnozla bile insanların hafızasını bulandırabiliyorlardı. Büyü adı verilen bir şeyin bundan çok daha fazlasını yapabileceğini düşünüyordum.

Bu şüphemi dile getirdiğimde, Touko-san önce başını salladı, ardından da "Hayır, öyle değil," diyerek çelişkili bir cevap verdi.

"Elbette, birinin hafızası söz konusu olduğunda üzerinde her türlü oynamayı yapabilirsin. Rünler arasında sadece unutturmak için var olan özel bir mühür bile mevcut.

Ama bu dediğin geçmişte kaldı. Eskiden hafızası silinmiş bir ya da iki kişinin olması sorun yaratmazdı. 'Peri çarpmış' der geçerlerdi. Fakat günümüzde işler farklı, değil mi? Tek bir kişinin bile hafızasında bir gariplik olsa, bunu didik didik araştırırlar. Üstelik araştırmayı yapan, hafızası silinen kişinin kendisi değil, çevresindeki insanlar olur. Ailesi, arkadaşları, üstleri bu durumdan şüphelenmeyebilir ama bu ihtimali önceden kestirip ona göre kusursuz bir hafıza silme işlemi yapamazsın.

Tıpkı bir bariyer gibi. Tek bir garipliği gizlemek için hafızayla oynarsan, bu sefer de o hafıza manipülasyonunun yarattığı gariplik açığa çıkar. Buradan yola çıkarak ipucunun ucunun o lüks daireye dayanması ihtimali sıfır değildir. Hafızası silinen kişinin bunu aniden hatırlama ihtimalinin bile kesinlikle olmadığını söyleyemeyiz."

Touko-san, sigarasından dertli bir nefes çekerek konuştu.

Anlıyorum, kesinlikle haklıydı. Belki biraz fazla evhamlıca bir yaklaşım gibi duruyordu ama günümüz dünyasında en ufak bir gizem bile göz ardı edilmiyor, sonuna kadar kovalanıyordu. Hayır, aslında her şeye bir açıklama getirildiği için, tam aksine açıklanamayan şeyler daha da göze batar hale geliyordu.

O zaman hafızayı silmek yerine, doğrudan o insanı ortadan kaldırmak daha mantıklı değil miydi? Zihnini yok edip yaşayan bir ölüye çevirmek ya da hayatına tamamen son vermek. Ölüler konuşamazdı, böylece sır da asla açığa çıkmazdı.

...Ah, doğru ya. Öyle olsa bile sonuç değişmezdi.

Çevresi mutlaka o boşluğu fark ederdi. Bilgi çağının zirvesine ulaşmakta olan günümüz dünyasında, ortadan kaybolan tek bir insanın izini sürmek hiç de zor değildi. Sonuç yine o lüks daireye çıkacaktı.

Bu yüzden... O lüks daireyi ziyaret eden sıradan insanlar hiçbir garipliğe tanık olmamıştı. O binanın tuhaf mimarisi, bu tür dış etkenleri hiçbir şey olmamış gibi geri püskürtmek için tasarlanmıştı.

Alba denen o adam bir büyücü olsa ve kötü bir şeyler planlasa bile (ki az önceki konuşmalardan sadece bu anlam çıkıyordu), sessizce izlemekten başka çaresi yoktu. İnanılmaz bir tesadüf eseri oraya giren bir hırsız ya da bir saldırgandan kaçıp sığınan bir kadının polisi çağıracağını bilse bile onlara dokunamazdı. Onların hafızasını silmeye ya da onları öldürmeye kalkışsaydı, bu durum tam tersine tüm dikkatleri oraya çekerdi.

Evet... Sadece sıradan bir apartman dairesi gibi davranıp, o şanssız insanların çıkardığı olayları sineye çekmek zorundaydı.

Bir an, daha önce bu ofiste Azaka'nın bahsettiği o paradoksu hatırladım.

Bir olguyu yok etmek için gerçekleştirilen başka bir olgu, en nihayetinde kişinin kendi sonunu hazırlayan bir eyleme dönüşüyordu. Ama ilk baştaki olguyu öylece bıraksan bile yine köşeye sıkışıyordun. Ne kadar çırpınırsan çırpın, "olgu" kelimesi asla silinmiyordu.

Sorunun kendisi, sorunu köşeye sıkıştırıyordu.

Ortaya çıkan bir olguyu, ancak ona farklı bir anlam yükleyerek üzerini kapatabilirdin. Çünkü gerçekleşen bir olguyu asla tamamen yok edemezdin.

"Aynen öyle. O bariyerin hiçbir kusuru yoktu. Tabii o iki olay yaşanmasaydı. Biz bile fark etmeden Shiki yok olup gidecekti ve onun yerini asla tespit edemeyecektik. Buradan çıkarılacak ders şudur Kokutou: İşlerin içine her zaman bir pürüz karışır, bu yüzden bu dünyada mükemmel diye bir şey yoktur."

Touko-san oldukça derin bir tespitte bulunmuştu.

Kendi içinde mükemmel olsa bile, dışarıdan gelen ve tahmin edilemeyen o pürüz... O lüks dairenin başına bela olan pürüz, herhalde üst üste gelen o iki tesadüfi olaydı.

"Şey, az önce o adamın bahsettiği 'baskılayıcı güç' dedikleri şey bu mu oluyor?"

Az önceki konuşmayı hatırlayıp sorduğumda Touko-san yine yüzünü ekşiterek başıyla onayladı.

"Belki de öyle.

Baskılayıcı güç dediğimiz şey, bizim için hem en büyük müttefik hem de aynı zamanda en büyük düşman olan 'yönün onarıcısı' anlamına gelir.

Biz insanlar ölmek istemeyiz. Barış içinde yaşamak isteriz.

Üzerinde bulunduğumuz bu gezegen de ölmek istemez. Uzun yaşamak ister.

İşte baskılayıcı güç budur. İnsanlık dediğimiz o topluluğun her bir üyesinin sahip olduğu ortak bilinç, kendi dünyalarını devam ettirme arzusudur. Bireysel benlikten sıyrılıp, insan türünün içgüdülerindeki o ortak yönelimin bir araya gelerek şekil bulmuş halidir. Buna baskılayıcı güç ya da karşı koruyucu denir.

Şöyle düşünelim; diyelim ki 'A' adında üstün bir insan dünya egemenliğini ele geçirdi. Bu kişi son derece adil biri olsun ve yönetimi de kusursuz işlesin. Tabii insanların insani ahlak sınırları çerçevesinde.

Ancak 'A'nın bu eylemleri tek bir birey olarak değil de tüm insanlığın geleceği açısından bir felakete, yani yok oluşa zemin hazırlıyorsa, baskılayıcı güç kendini gösterir.

Bu, 'A' da dahil olmak üzere tüm insanlığın bilinçaltındaki ortak arzusudur; insanlığın varlığını sürdürme isteğidir. İnsanlığı korumak adına yine insanlığı dizginleyen bu varlık, kimse fark etmeden ortaya çıkar ve kimse tarafından görülmeden 'A'yı ortadan kaldırır. İnsanların bilinçaltı girdabının yarattığı bu temsilci, yine bilinçaltına ait olduğu için asla fark edilmez.

Tabii bu, soyut bir bilincin lanete dönüşüp 'A'yı öldürmesi şeklinde gerçekleşmez. Baskılayıcı güç, genellikle bu işe aracılık edebilecek bir insanın bedenine nüfuz eder ve hedefteki 'A'yı yok eder. Aracı olan insan, sadece 'A'yı yenebilecek kadar bir yetenekle donatılır, fazlası verilmez. 'A'nın yerine geçmesin diye.

Baskılayıcı güç dediğimiz o tüm insanlığın ortak iradesini algılayabilen alıcılar, yani bu tür özel bir frekansa sahip insanlar nadiren de olsa var olurlar. Tarih, bu kişileri kahraman olarak adlandırıp göklere çıkarır.

Ama modern çağda bu isim pek kullanılmıyor. Medeniyet o kadar gelişti ki, insanların kendi kendilerini yok etmesi artık çocuk oyuncağı haline geldi. Bilmem ne şirketinin başkanı tüm servetini döküp Amazon ormanlarındaki ağaç kesimini artırsa, bir yıl sonra dünya çöker. Gördün mü, artık her an, her yerde dünya tehlike altında. Baskılayıcı güç tarafından yönlendirilip kimseler bilmeden dünyayı kurtaran bir sürü tip var ortalıkta. Kahraman dediğin nesilde bir gelir. Dünyayı kurtarmak gibi sıradan (!) bir şey için artık kimseye kahraman denmiyor modern çağda.

Ayrıca, eğer bu 'A' denen tehdit insanların başa çıkamayacağı bir boyuttaysa, baskılayıcı güç bir doğa olayına dönüşür ve 'A' ile birlikte tüm çevresini haritadan siler. Çok eski zamanlarda bir kıtanın sulara gömülmesi de tamamen bu gücün işiydi.

Böyle anlatınca kulağa insanlığın koruyucusu gibi geliyor ama bu gücün insani duyguları yoktur. Bazen milyarlarca insanı mutlu edecek bir eylemin önünde bile kale gibi dikilebilir.

Asıl can sıkıcı olan ise, bu gücün en nihayetinde bizzat insanlığın kendisini temsil etmesidir. Biz onu algılayamasak bile, baskılayıcı güç en güçlü insan iradesidir. Geçmişte ne zaman bir deney gerçekleştirmeye çalışan büyücüler olsa, karşılarında bunu buldular ve hepsi istisnasız katledildi."

Touko-san'ın hikayeleri her zaman çok uzun oluyordu.

Ama buna benzer bir şeyi lisedeki bir derste duyduğumu hatırlıyor gibiydim. Hangi dersti, konusu neydi acaba? İnsanların her birinin farklı olduğunu ama bir şekilde ortak bir noktada birbirine bağlı olduğunu anlatıyordu.

……Bunun dışında, bu anlattıklarından aklıma Orleans Azizesi geldi. Sıradan bir köylü kızının Tanrı'dan vahiy alarak savaştığına dair o eski efsane. Aslında sadece dönemin şövalyelerinin korkakça ve aşağılıkça bularak tenezzül etmediği savaş taktiklerini kullandığı söylenir ama bu da arkasındaki bir gücün ittirmesiyle gerçekleşmiş bir sonuç değil midir?

Birdenbire karakteri değişip kahramanlaşan birileri. Sadece o anlık başka bir kişiliğe bürünüp kötülerle savaşan birileri. İşte buna caydırıcı güç, yani insanlığın koruyucusu deniyor.

"……Meseleyi anladım. Peki bu deney dediğiniz şeyin Shiki'yle ne ilgisi var?"

Touko-san'la vakit geçirdikçe, artık onun konuşmalarının nereye varacağını kestirebiliyordum. Bu kadın asla boş laf etmezdi. En alakasız görünen konuşması bile eninde sonunda asıl konuya bağlanırdı. Bu yüzden, o deney denilen şeyin Shiki'nin kaçırılma sebebi olduğunu hissetmiştim.

Touko-san sigarasını ezerek söndürdü ve keyifli bir ifadeyle bana baktı.

"——Alba'nın Shiki'yle ne yapmayı planladığını bilmiyorum.

Ama herifin tek amacı Kökün Girdabı'na ulaşmak. Öyleyse Shiki'nin bedenini incelemek isteyecektir ancak ne yazık ki onda bunu yapacak cesaret yok. Son ana kadar ne yapacağını düşünüp duracaktır. Eskiden beri böyledir; bir keresinde Kızıl Şapka'yı canlı ele geçirdi diye sevinmişti ama doğru düzgün nasıl otopsi yapacağını bilemediğinden en sonunda cesedi çürütmüştü. Neyse, kendisi de öyle söylediğine göre Shiki'nin bedeni yedi gün boyunca güvende olacaktır. Tabii, gerçekten sağ salim ele geçirildiyse."

Touko-san son derece uğursuz şeyler söylüyordu.

"——Shiki güvende. O herif onu elinde tuttuğunu söyledi, değil mi? Bu kelime, onun hayatta olduğu anlamına geliyor."

Karşı çıkarken farkında olmadan Touko-san'a ters ters bakıyordum.

Çünkü bunu kendi ağzımla söylerken bile Shiki'nin öldürüldüğü anı hayal etmiştim.

"——Bu yüzden, onu bir an önce kurtarmalıyız."

Kendi kendime mırıldandım. Ama nasıl? Böyle anlarda elimden hiçbir şey gelmiyordu. Polisi arayıp o lüks daireyi araştırmalarını istemekten başka çarem yoktu. Fakat bunun hiçbir işe yaramayacağı ortadaydı. Karşımızdaki kişi bu kadar kusursuz bir düzenek hazırlayabilen biriydi. Polisin baskın yapacağını anladığı an arkasına bile bakmadan ortadan kaybolurdu.

Shiki'yi kurtarmak için sadece iki yol vardı.

Ya o kırmızı paltolu adamı alt etmek ya da fark ettirmeden Shiki'yi geri almak. ——Eğer yapabileceğim bir şey varsa, o da ikincisiydi.

……Evet, o binanın mimari planını yeniden incelemeliyim. Belki de binayı yapanların bile fark etmediği bir giriş yolu vardır——.

Kendi düşüncelerime dalmışken Touko-san bıkkın bir ses tonuyla araya girdi.

"Dur bakalım. Konu ne ara Shiki'ye gelse hemen kontrolünü kaybediyorsun. Hastanedeyken de söylemiştim değil mi? Tehlikeli olduğu için Kokutou uslu uslu yerinde oturacak. Bu sefer senin yapabileceğin bir şey yok.

——Çünkü bir büyücünün muhatabı yine bir büyücüdür."

Bunu söyledikten sonra ayağa kalktı.

Her zamanki takım elbisesinin üzerine uzun bir palto geçirdi. Kahverengi deri palto oldukça ağır görünüyordu, öyle kolay kolay bıçakla kesilecek bir şeye benzemiyordu.

"——Alba her ne kadar öyle konuşmuş olsa da, onun inine girmek için iki üç gün hazırlanmama gerek yok. İstediği gibi, hemen şimdi gidiyorum.

Kokutou, benim odamdaki gardıropta bir çanta var, onu getir bana. Turuncu olanı."

Touko-san'ın sesinde hiçbir duygu kırıntısı yoktu.

Bir büyücüye yakışan bu emir tonuyla yan odaya geçtim ve gardırobun kapağını açtım. ……İçeride kıyafetler yerine çantalar duruyordu. Evrak çantasından biraz daha kalın turuncu bir çanta ve bir de sanki hemen seyahate çıkacakmış gibi duran büyük bir bavul vardı.

Söylediği gibi turuncu çantayı elime aldım. Oldukça ağırdı. Şık bir tasarımı vardı ve dış yüzeyine çeşitli çıkartmalar yapıştırılmıştı.

Ofise dönüp çantayı ona uzattığımda, Touko-san göğüs cebinden bir sigara paketi çıkarıp bana verdi.

"Bu sende dursun. Tayvan yapımı berbat bir sigaradır, elimde kalan son paket bu. Üreten şirket doğal olarak çoktan kapandı, zamanında meraklı bir ustanın sadece bir karton ürettiği nadide bir parçadır. Nasıl desem, şu an ofisteki eşyalar arasında en değerli ikinci şey budur."

Bu tuhaf sözlerin ardından arkasını dönüp yürümeye başladı.

……Acaba en değerli birinci eşya kendisi miydi diye merak edip sorduğumda, sadece yüzünü geriye çevirerek cevap verdi.

"Çok kabasın. Ben ne kadar bencil olursam olayım, insanları eşya yerine koymam."

Tıpkı gözlüğünü taktığı anlardaki hali gibi, çocuksu bir şekilde dudaklarını büktü. Ardından her zamanki soğuk ifadesine geri dönerek devam etti.

"Kokutou. Büyücü dediğin güruh, kendi öğrencilerine ve yakınlarına karşı çok korumacıdır. Onlar kendi benliklerinin birer parçası gibidir, bu yüzden canları pahasına onları korurlar…… İşte bu yüzden, sen hiç endişelenme ve bekle. Bu gece Shiki'yi yanımda getirmiş olacağım."

Topuk sesleri yankılanarak uzaklaştı.

Arkasından tek bir kelime bile edemeden, kahverengi paltolu büyücüyü uğurladım.

/ Spiral Çelişki - Devam Edecek

İlk Yayın Listesi:

Mesleki Manzara - Ekim 1998, "Takebouki" web sitesinde yayınlandı.

Cinayet Analizi (Giriş) - Kasım 1998, "Takebouki" web sitesinde yayınlandı.

Kalan Acı Hissi - Aralık 1998, "Takebouki" web sitesinde yayınlandı.

Tapınağın Boşluğu - Aralık 1998, "Takebouki" web sitesinde yayınlandı.

Çelişkili Spiral - Mart 1999, "Takebouki" web sitesinde yayınlandı.

Bu eser tamamen kurgudan ibarettir. Eserde geçen kurum, makam, şahıs ve diğer unsurların gerçek dünyayla benzerlik göstermesi tamamen tesadüftür.

Sınırın Ötesi (Cilt I)

30 Aralık 2001 - İlk Baskı

Yazar —— Nasu Kinoko

Yayıncı —— Takebouki

Posta Kodu 111-0053

Tokyo, Taito-ku, Asakusabashi 1-25-15

Ogawa Heim No: 402

http://www.typemoon.com/

[email protected]

Baskı ve Cilt —— Populus Co., Ltd.

Bu kitabın kısmen veya tamamen izinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve paylaşılması yasaktır.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.