Ağustos'un henüz başındaki bir geceydi, Mikiya haber vermeden çıkageldi.
"İyi akşamlar. Her zamanki gibi uyuşuksun, Shiki."
Beklenmedik misafir giriş kapısında durmuş, gülümseyerek alelade bir selam verdi.
"Aslında buraya gelmeden önce bir kazaya denk geldim. Bir binanın çatısından. Bir kız atlayarak intihar etmiş. Son zamanlarda çok olduğunu duymuştum ama gerçeğiyle karşılaşacağımı hiç sanmazdım. —Al bakalım, buzdolabına koy."
Girişte botlarının bağcıklarını çözerken, elindeki market poşetini bana doğru fırlattı. İçinde iki adet Haagen-Dazs çilekli dondurma vardı. Anlaşılan, erimeden buzdolabına koymamı istiyordu.
Ben ağır hareketlerle poşeti kontrol ederken, Mikiya ayakkabılarını çıkarmayı bitirmiş, eşiğe basmıştı.
Evim bir lüks dairenin tek bir dairesiydi.
Girişten bir metreden kısa bir koridoru geçince, hemen yatak odasıyla oturma odasının birleştiği odaya varılıyordu. Hızla odaya doğru yürüyen Mikiya'nın sırtına dik dik bakarak, ben de kendi odama geçtim.
"Shiki. Sen, bugün de okulu astın değil mi? Notlar umurumda değil ama devamsızlık günlerini tamamlamazsan bir üst sınıfa geçemezsin. Birlikte üniversiteye gideceğimize dair sözü. Unuttun mu?"
"Okul konusunda bana emir verme hakkın var mı senin? Zaten öyle bir sözü hatırlamıyorum, hem sen üniversiteyi bırakmadın mı?"
"....Hak falan denince, öyle bir şey kimseye ait değil aslında."
Zor bir ifadeyle konuştu. Mikiya oturdu. Anlaşılan, bu herifin işine gelmeyince gerçek yüzü ortaya çıkma eğilimi var. —Son zamanlarda hatırladığım bir şeydi bu.
Mikiya odanın ortasına oturdu. Ben de Mikiya'nın arkasındaki yatağa oturup, hemen ardından uzandım.
Mikiya bana sırtını dönmüş bir şekilde duruyordu.
O, bir erkeğe göre ufak tefek sırtını boş boş izledim. Kokutou Mikiya adındaki bu genç, benimle ortaokuldan beri arkadaşmış.
Birbiri ardına ortaya çıkan, hızla yayılan, sonunda kontrolden çıkıp yok olan sayısız trendin içindeki modern gençlik arasında, sıkıcı bir şekilde öğrenci kimliğini korumayı sürdüren değerli bir varlıktı.
Saçını ne boyar ne de uzatır. Ne güneşlenir ne de süslenir. Ne cep telefonu taşır ne de kızlarla takılır. Boyu yüz yetmişe ya varır ya varmazdı. Uysal yüz hatları sevimliydi ve siyah çerçeveli gözlükleri bu havayı daha da pekiştiriyordu.
Şimdi liseyi bitirmiş, sıradan kıyafetler giyiyordu ama süslenip sokağa çıksa, yoldan geçen birkaç kişinin dikkatini çekecek kadar, aslında bir yakışıklı değil miydi acaba—
"Shiki, dinliyor musun? Annenle de tanıştım. Bir kere olsun Ryougi'nin malikanesine uğraman gerekmez mi? Hastaneden çıkalı iki ay olmuş, hiç haber vermemişsin öyle mi?"
"Evet. Özellikle bir işim yoktu da ondan."
"Şey. Bir işin olmasa bile aile bir araya gelir. Aile dediğin. İki yıldır konuşmadınız, düzgünce buluşup konuşmanız lazım."
"....Bilmiyorum. İçime sinmiyor, ne yapayım? Buluşsak bile aramızdaki mesafe daha da açılır. Seninle bile bir tuhaflık varken, öyle yabancılarla sohbet sürer mi?"
"Yeter artık, öyle yaparsan asla çözülmez ki. Shiki'nin kendi kalbini açması lazım yoksa ömür boyu böyle kalırsın. Öz anne babanın yakınında yaşayıp da yüz yüze gelmemek, bu hiç iyi değil."
Suçlayıcı sözlerine kaşlarımı çattım.
Kötüymüş. Neymiş kötü olan? Benimle ailem arasında yasa dışı hiçbir şey yok. Sadece bir çocuk trafik kazası geçirmiş ve önceki anılarını kaybetmiş. Nüfus kayıtlarına göre de, kan bağına göre de aile olarak tanındığımıza göre, şu anki halinde hiçbir sorun olmaması gerekir.
....Mikiya hep insanların iç dünyalarını dert eder.
Oysa bunlar, umursanmayacak şeyler.
Ryougi Shiki, lise yıllarımdan beri arkadaşımdı.
Lisemiz özeldi ve ünlü bir hazırlık okuluymuş.
Kabul sonuçları açıklandığında, Ryougi Shiki isminin çok nadir olması yüzünden aklımda kalmıştı, sonra da aynı sınıfa düşmüştük. O günden beri, Shiki'nin sayılı arkadaşlarından biri olmuştum.
Okulumuz özel kıyafet serbestliği olan bir hazırlık okulu olduğundan, herkes kendi giyim tarzıyla kendini ifade ediyordu sanırım. Böyle bir ortamda, Shiki'nin okul içindeki hali çok dikkat çekiyordu.
Ne de olsa, hep kimono giyerdi.
Sade kimonosuyla duruşu, Shiki'nin düşük omuzlarına çok yakışıyordu; Shiki yürüdüğünde sınıf adeta bir samuray malikanesine dönüşüyordu. Sadece kıyafeti değil, tavırlarında da en ufak bir fazlalık yoktu ve ders sırasında dışında pek konuşmazdı. Shiki'nin nasıl biri olduğu, sanırım sadece bu hikayeyle bile anlaşılıyordu.
Shiki'nin kendi görünüşü ise, yine fazlasıyla mükemmeldi.
Saçları siyah ipek gibi güzeldi ve onları üşenerek makasla kesip öylece bırakırdı. Bu da tam kulaklarını örten kısa bir kesim olurdu ve garip bir şekilde ona çok yakıştığı için, Shiki'nin cinsiyetini karıştıran öğrenci sayısı da fazlaydı.
Shiki, gören kişinin erkekse kadın, kadınsa erkek sandığı kadar güzeldi; güzelden ziyade, 'heybetli' bir yüze sahipti.
Fakat bu özelliklerden ziyade, beni en çok büyüleyen Shiki'nin gözleriydi. Bakışları keskin ama dingin o gözler ve ince kaşlar. Sanki bizlerin göremediği bir şeyi seyrediyormuş gibi duruşu, benim için Ryougi Shiki adlı kişinin ta kendisiydi.
Evet.
Shiki, o hale gelene kadar.
"Atlama."
"Ha—? Ah, üzgünüm, dinlemiyordum."
"Atlayarak intihar. O bir kaza sayılır mı, Mikiya?"
Anlamsız mırıldanmama karşılık, suskun Mikiya aniden kendine geldi. Ve safça şimdiki soruyu ciddiyetle düşünmeye başladı.
"Hmm, elbette bir kaza olduğu kesin ama... evet, gerçekten de o neydi acaba? İntihar olduğuna göre, o kişi ölmüş oluyor. Ama kendi isteğiyle olduğuna göre. Sorumluluk yine de sadece kendine ait. Sadece, yüksek bir yerden düşmek bir kaza olduğuna göre—"
"Cinayet de değil, kaza da değil. Belirsiz şeyler bunlar, intihar edecekse kimseye rahatsızlık vermeyecek bir yol seçmeliydi oysa."
"Shiki. Ölmüş birini kötülemek iyi değil."
Azarlayıcı olmayan, soğuk bir ton. Mikiya'nın sözlerini daha duymadan bıkkınlıkla tahmin edebiliyordum.
"Kokutou. Ben, senin genel geçer laflarından nefret ederim."
Doğal olarak, itirazım sertleşti. Ama Mikiya'nın keyfi kaçmış gibi değildi.
"Ah. Ne kadar da özlemişim o hitap şeklini."
"Öyle mi?"
Evet, diye Mikiya terbiyeli bir sincap gibi başını salladı.
Ona hitap etmenin Mikiya ve Kokutou olmak üzere iki yolu vardı ve ben Kokutou seslenişini pek sevmezdim. ...Sebebini tam olarak bilmiyorum.
Sohbetin bu boşluğunda beliren sorunun ortasında, Mikiya hatırlamış gibi elini şaplattı.
"Aklıma gelmişken. Nadir bir olaydan bahsetmişken, bizim Azaka görmüş."
"....? Görmüş mü? Neyi?"
"Şu bildiğin şey işte. Mijou Binası'ndaki kız. Havada uçan şey. Shiki de bir kere gördüğünü söylemişti değil mi?"
—
Ah, hatırladım. Sanırım üç hafta kadar önce başlayan, küçük bir şehir efsanesiydi.
Ofis bölgesinde Mijou Binası adında bir lüks daire vardı ve geceleri onun üzerinde insan benzeri bir figür görüldüğü söyleniyordu. Sadece benim değil, Azaka'nın da görmüş olması, anlaşılan o şeyin gerçek olduğunu gösteriyor.
İki yıl süren trafik kazası komasından sonra, ben o tür 'aslında var olmaması gereken şeyleri' görmeye başlamıştım. Touko'ya göre bu 'görmek' değil, 'algılamak'mış; yani beynin ve gözlerin algı seviyesi yükselmiş. Ama ben o mekanizmayla falan ilgilenmiyorum.
"Mijou Binası'ndakini bir kere değil, birkaç kez gördüm. Gerçi son zamanlarda o civarda dolaşmadığım için şimdi de algılayıp algılayamadığımı bilmiyorum."
"Hmm. Oraya sık sık uğrarım ama ben hiç görmedim."
"Sen gözlük taktığın için olmaz."
"Gözlüğün alakası yok bence," diye surat astı Mikiya. O tavır sıcaktı, kötü niyetten yoksundu. Bu yüzden o tür şeyler ona görünmezdi.
Ne olursa olsun, uçmakmış düşmekmüş, sıkıcı olaylar devam ediyordu. Böyle şeylerin ne anlamı olduğunu anlamadığım için, şüphemi dile getirmiştim.
"Mikiya. İnsanların havada uçmasının sebebini biliyor musun?"
Mikiya, "Şey," diye omuz silkti ve "Uçmanın ya da düşmenin sebebini bilmiyorum. Çünkü ben daha hiç yapmadım ki," dedi. Böyle bariz bir şeyi umursamazca söyledi.
Ağustos sonuna yaklaşan bir gece, yürüyüşe çıkmaya karar verdim. Yaz sonu için dışarıdaki hava serindi. Son tren çoktan geçmişti ve şehir sessizliğe bürünmüştü.
Sessiz, soğuk, terk edilmiş, sanki yabancı bir ölü şehir gibiydi. İnsan kalabalığından ve sıcaklıktan yoksun bu manzara, bir fotoğraf gibi, tedavi edilemez bir hastalığı çağrıştırıyordu.
'—Hastalık, hastalık, patolojik.'
Her şey, ışıksız evler de ışıklı Marketler de, kendini bıraksa öksürerek çökecek gibiydi.
Böyle bir ortamda, ay ışığı geceyi masmavi bir şekilde belirginleştiriyordu. Her şeyin uyuşturulduğu bu dünyada, sadece ay yaşıyor gibiydi ve bu, gözlerimi fena halde acıtıyordu.
'—İşte patolojik olmak da buydu.'
Evden çıkarken, açık mavi Kimonosunun üzerine siyah deri bir ceket giydi. Kimononun kolları cekete dolanmış, vücudunu terletiyordu. Yine de sıcak değildi. —Hayır. Benim için, zaten hiç soğuk olmamıştı.
Böyle bir Gece Yarısı'nda bile yürürken insanlarla karşılaştım. Başını öne eğmiş, sadece hızlı adımlarla ilerleyen biri. Otomatın önünde dalgın dalgın duran biri. Marketin ışığına toplanmış, sayısız insan.
Orada bir anlam olup olmadığını araştırmaya çalıştım ama sonuçta dışarıdan biri olan ben, hiçbir şey anlayamadım. Zaten benim bu şekilde gece dışarı çıkmamın bile bir anlamı yoktu. Ben sadece, eski benim sevdiği eylemleri tekrarlıyordum.
'—İki yıl önce.'
Lise ikinci sınıfa geçmek üzere olan Ryougi Shiki adındaki ben, bir trafik kazası geçirip doğrudan hastaneye kaldırıldım. Yağmurlu bir geceydi. Bir arabanın çarptığını söylüyorlardı. Neyse ki vücudumda büyük bir yara yoktu, kanama veya kırık da yoktu, temiz bir kazaymış. Buna karşılık, hasar kafama yoğunlaşmış olmalıydı.
O zamandan beri koma hali devam etti. Vücudumun neredeyse hiç yara almamış olması bir talihsizlik miydi bilinmez, hastane beni yaşatmaya devam etti ve bilinci olmayan bedenim de yine can havliyle yaşamaya devam etti.
Ve tam iki ay önce, Ryougi Shiki iyileşti. Doktorlar ölü birinin Diriltme'si kadar şok olmuşlar; anlaşılan o ki, benim bu kadar iyileşmem beklenmiyormuş.
Ve ben de, o kadar abartılı olmasa da, belirli bir şok yaşamıştım. Kendime dair bir kesinlik hissedemiyordum, desem yeridir. Şimdiye kadarki anılarım bir tuhaftı.
Basitçe söylemek gerekirse, kendi anılarıma güvenemiyordum. Bu, geçmiş olayları hatırlayamama gibi bir hafıza bozukluğu... yani halk arasında amnezi olarak bilinen şeyden farklıydı.
Touko'ya göre, hafıza beynin gerçekleştirdiği dört Sistemden oluşur: kayıt, depolama, geri çağırma ve tanıma.
'Kayıt', görülen izlenimi bilgi olarak beyne yazmaktır. 'Depolama', onu saklamaktır. 'Geri çağırma', depolanan bilgiyi çağırmak, yani hatırlamaktır. 'Tanıma', geri çağrılan bilginin öncekiyle aynı olup olmadığını doğrulamaktır.
Bu dört süreçten biri bile gerçekleşmezse hafıza bozukluğu oluşur. Elbette, arızanın yerine göre hafıza bozukluğu vakaları da değişir.
Ama benim durumumda, bunların hepsi sorunsuz çalışıyor. Önceki anılarıma dair bir hissim olmasa da, kendi anılarımın eski benim edindiği izlenimle tamamen aynı olduğunu 'tanıma' da işliyor.
Buna rağmen, eski kendime güvenemiyordum. Ben, ben olduğuma dair bir hissim yoktu. Ryougi Shiki adındaki eski anılarımı hatırlasam bile, bu bana başkasının başına gelmiş gibi geliyordu. Oysa ben kesinlikle Ryougi Shiki'ydim.
İki yıllık boşluk, Ryougi Shiki'yi yok etmişti. Toplumun Değerlendirmesi değil, benim içimi yok etmişti. Benim anılarım ve sahip olabileceğim kişiliğim. Bu bağ, umutsuz bir şekilde kopmuştu.
Böyle olunca, anılar sadece birer görüntüden ibaretti. Sadece, o görüntüler sayesinde eski ben gibi davranabiliyordum. Hem aileme hem de tanıdıklarıma, onların bildiği Ryougi Shiki olarak yaklaşabiliyordum.
Elbette, şimdiki ben umursamazdı. Bu, dayanılmaz bir boğulma hissiyle beni rahatsız ediyordu.
'—Sanki bir taklit.'
Ben hiç yaşamıyordum. Yeni doğmuş bir bebek gibiydim. Hiçbir şey bilmiyor, hiçbir şey edinmemiştim. Ama on sekiz yıllık anılar beni tamamlanmış bir insan yapıyordu.
Normalde çeşitli deneyimlerle kazanılması gereken duygulara, zaten anı olarak sahiptim. Ama ben onları bizzat deneyimlememiştim. Yine de deneyimlemeye kalksam bile, zaten biliyordum. Orada ne bir heyecan ne de yaşadığıma dair bir his vardı. ...Sırrı açığa çıkmış bir sihirbazlık numarasının artık şaşırtmaması gibi.
Böylece, yaşadığıma dair bir hissim olmadan, eski ben gibi davranmaya devam ettim. Sebep basitti. Böyle yaparsam, eski kendime dönebilirdim belki. Böyle yaparsam, bu gece yürüyüşünün anlamını da anlayabilirdim belki.
'...Ah, öyle mi?'
'O zaman, eski kendime âşık olduğumu söylemek de yanlış olmazdı.'
Epey yürüdüğümü hissedip başımı kaldırdığımda, orası adını duyduğum ofis bölgesiydi. Aynı yükseklikteki binalar düzenli bir şekilde yol boyunca sıralanmıştı. Binaların yüzeyi tamamen camdı ve şimdi sadece ay ışığını yansıtıyordu. Ana cadde boyunca sıralanan binalar, bir canavarın kırmızı gölgeler içinde dolaştığı bir silüet dünyasını andırıyordu.
Onun ardında, özellikle yüksek bir gölge vardı. Yirmi katlı, merdiven gibi bina, aya ulaşacakmışçasına uzanan ince uzun bir kule gibi görünüyordu. Kulenin adı Mijou idi.
Lüks Daire olan Mijou Binası'nda ışık yoktu. Sakinleri hepsi uyuyor olmalıydı. Saat, neredeyse gece ikiyi geçmek üzereydi.
O zaman —sıkıcı bir gölge retinama yansıdı. İnsan benzeri bir silüet görüş alanımda belirdi. Mecaz değil, o kız gerçekten havada süzülüyordu.
Rüzgar yoktu. Gece havasının soğukluğu, yaz için anormaldi.
'—Ensemdeki kemikler, soğuktan iğne gibi gıcırdıyordu.'
Elbette, bu sadece benim yanılsamamdı.
"Bu da ne? Bugün de oradaymış."
Rahatsız ediciydi ama görünen şeye elden bir şey gelmezdi. Ve o kız, aya yaslanırcasına uçuyordu.
Kuşbakışı Manzara /
'—Görüntü bir yusufçuk gibiydi. Telaşla uçuyordu.'
Bir kelebek peşime takılmıştı ama kanat hızı düşmüyordu. Kelebek bir süre sonra yetişemez oldu ve görüş alanından kaybolduğunda, cansızca aşağı düştü.
Bir yay çizerek düşüyordu.
Yükselen bir yılanın başı gibi düşüşü, yine de kırık bir zambağı andırıyordu.
O hali, feci derecede hüzünlüydü.
Birlikte gidemesem de, en azından biraz daha yanında kalmak isterdim.
Ama bu imkansızdı.
Çünkü ayakları yere basmayan ben, durmakta bile özgür değildim.
Birilerinin konuşma sesini duyunca, elden bir şey gelmezdi, kalkmaya karar verdim.
Göz kapaklarım oldukça ağırdı. Bu, iki saatlik uykunun yetersiz olduğunun kanıtıydı. Buna rağmen hareket etmeye çalışan kendime biraz acıyarak, bilincim uykuya galip geldi.
'Gerçekten de, kendime göre ne kadar basit olduğuma şaşıyorum.'
Sanırım dün gece sabaha kadar çizimleri tamamlamış ve doğrudan Touko-san'ın odasında uyumuştum.
Güm diye bir sesle kendimi koltuktan kaldırdığımda, buranın yine ofis olduğunu gördüm.
Henüz öğleye varmayan yaz güneşinin altında, Shiki ve Touko-san bir şeyler konuşuyorlardı.
Shiki ayakta duvara yaslanmış, Touko-san ise bacak bacak üstüne atmış bir boru sandalyede oturuyordu.
Shiki her zamanki gibi kimonosunu rahatça giymişti.
Touko-san'a gelince, sade, dar, siyah bir pantolon ve yeni gibi ütülü bembeyaz bir gömlek giymişti. Saçları kısaydı, boynunu açıkta bırakan Touko-san tam bir şirket sekreteri havasındaydı. Gerçi gözlüğünü çıkardığında bakışlarının kötülüğü anlatılamaz olduğundan, hayatı boyunca böyle bir mesleğe giremezdi.
"Günaydın, Kokutou."
Touko-san'ın o delici bakışı, neyse, her zamanki gibiydi. 'Touko-san'ın gözlüğünün çıkarılmış olması, Shiki ile o türden bir şeyler konuştuklarını gösteriyordu.'
"Üzgünüm, uyuyakalmışım sanırım."
"Boş şeyleri açıklama. Belli oluyor zaten."
Keskin bir şekilde söyleyip, sigarasını ağzına götürdü Touko-san.
"Kalktıysan çay demle. İyi bir rehabilitasyon olur."
"...................?"
'Topluma geri dönmek, gerçekten de bir ıslah hareketi miydi acaba?'
Neden böyle bir şey denilmesi gerektiğini bilmiyordum ama Touko-san her zaman böyle olduğu için doğru olup olmadığını sorgulamaktan vazgeçtim.
"Shiki, bir şey içer misin?"
"Ben almayayım. Hemen uyuyacağım."
Böyle diyen Shiki, gerçekten de uykusuz görünüyordu.
'Dün gece, ben eve gittikten sonra gece yürüyüşüne mi çıkmıştı acaba?'
Ofis ve Touko-san'ın özel odası olan yerin yanında, mutfak benzeri bir oda vardı.
Aslında bir laboratuvar mıydı acaba, musluklar yan yana üç tane diziliydi. Kısacası, bir okul çeşmesi gibiydi. İkisi telle bağlanmış ve kullanıma kapatılmıştı. Sebebi bilinmiyordu. Touko-san, "Anlaşılır ve iyi, değil mi?" dese de, içim karardığı için pek de minnettar değildim.
Neyse, kahve makinesini çalıştırdım. İşe gelince ilk yaptığım şey kahve demlemek olduğu için, artık uyurken bile yapabilecek kadar ustalaşmıştım.
Ben, Kokutou Mikiya, buraya gireli neredeyse yarım yıl olmuştu.
Hayır, 'işe girmek' demek oldukça tuhaftı. Ne de olsa burası bir şirket olarak kurulmamıştı. Bunu bilerek buraya gelmemin tek sebebi, Touko-san'ın eserlerine hayran kalmamdı herhalde.
Shiki tek başına on yedi yaşında zamanı durdurduktan sonra, ben de amaçsızca liseyi bitirip üniversiteye başladım.
O üniversiteye girmek, Shiki ile bir sözdü.
Shiki'nin iyileşme umudu olmayan bir durumda olmasına rağmen, o sözü tutmak istemiştim.
Ama sonrasında hiçbir şey olmadı. Üniversite öğrencisi olan ben, sadece takvimdeki tarihleri takip ediyordum.
Böylece boş boş vakit geçirirken, bir arkadaşımın davetiyle bir etkinliğe gittim ve bir bebek buldum.
O, ahlakın sınırlarına dayanacak kadar inanılmaz derecede ustaca yapılmış bir bebektir. İnsanı olduğu gibi dondurmuş gibi görünen o şey, aynı zamanda, asla hareket etmeyen bir insan figürü olduğunu açıkça ortaya koyuyordu sanırım.
Açıkça insan değildi, ama aynı zamanda sadece insan gibi görünen bir figürdü.
Her an nefes alacakmış gibi duran bir insan. Ama en başından beri canı olmayan bir bebek. Sadece yaşamın sahip olabileceği, ancak insanın ulaşamayacağı bir yer.
Bu ikileme tutuldum. Muhtemelen varoluşunun tamamı o zamanki Shiki'nin ta kendisi olduğu içindi.
Bebeğin sergileyen kişi bilinmiyordu. Broşürde varlığı bile geçmiyordu. Çaresizce araştırdığımda, bunun gayri resmi bir sergi olduğunu ve yapımcısının sektörde adı çıkmış biri olduğunu öğrendim.
Yapımcının adı Aozaki Touko'ydu. O, tabiri caizse, bir dünya kaçkınıydı.
Bebek yapımı asıl işi olmasına rağmen, bina tasarımı da yapıyormuş. Kısacası, bir şeyler yapmakla ilgili her şeyi yapıyor ama asla iş kabul etmiyor. Her zaman kendi gidip karşı tarafa "Böyle bir şey yapacağım" diye pazarlıyor, ön ödeme olarak ödülünü alıp üretime başlıyormuş.
'Ya tam bir zevk düşkünü ya da bir eksantrik.'
İlgim daha da derinleşti ve yapmamam gerekirken, o eksantrik kişinin yaşadığı yeri araştırıp buldum.
O, şehir merkezinden uzakta, ne bir yerleşim bölgesi ne de bir sanayi bölgesi denebilecek, tuhaf bir yarım yamalak adresti.
Hayır. Aozaki Touko'nun yaşadığı yer, pek de ev sayılmazdı.
Açıkçası bir harabeydi.
Üstelik yarım yamalak bir harabe de değildi. Birkaç yıl önceki ekonomik refah döneminde inşaatına başlanmış, ancak ekonomi kötüleşince yarıda bırakılmış gerçek bir terk edilmiş bina. En azından bina olarak şekli oluşmuştu ama iç dekorasyonu hiç yoktu, duvarlar ve zeminler ham haldeydi.
Tamamlandığında altı katlı olacaktı herhalde ama dördüncü kattan yukarısı yoktu. Yüksek binaları en üst kattan inşa etmek daha verimli olsa da, bu binanın yapımı eski usul olmalıydı. İnşaat yarıda bırakıldığı için, yapım aşamasındaki beşinci kat, çatı benzeri bir şeye dönüşmüştü.
Binanın arazisi yüksek beton bir duvarla çevrili olsa da, içeri girmek kolay olurdu. Komşu çocuklarının burayı gizli üs yapmamış olması bir mucize denecek kadar, baştan aşağı şüpheli bir binaydı.
Neyse, Aozaki Touko, böyle alıcısız kalmış ve terk edilmiş bir binayı satın almıştı anlaşılan.
Şimdi böyle kahve demlediğim mutfak benzeri oda, binanın dördüncü katında yer alıyordu. İkinci ve üçüncü katlar Touko-san'ın çalışma alanı olduğu için, biz genellikle bu dördüncü katta iletişim kuruyorduk.
Neyse, konuya dönelim.
Sonunda, Touko-san ile tanıştım ve yeni girdiğim üniversiteyi bırakıp burada çalışmaya başladım.
İnanılmaz bir şekilde, düzenli olarak maaş alıyordum.
Touko-san'a göre, insanların iki sistemi ve iki niteliği varmış; yaratanlar ve araştıranlar, kullananlar ve bozanlar olarak ayrılırlarmış.
"Mikiya-kun'da yaratan olarak yetenek yok," diye açıkça söylemesine rağmen, Touko-san nedense beni işe almıştı. Güya araştıran olarak yeteneğim varmış falan.
—Geç kaldın, Kokutou.
Yan odadan böyle bir acele ettirme sesi geldi.
Baktığımda, kahve makinesi çoktan simsiyah sıvıyla dolmuştu.
"Dün sekizinci kişiymiş anlaşılan. Halkın da artık bir bağlantı olduğunu fark etmesi gerekirdi aslında."
Kül olmuş sigarasını ezerek söndürürken, Touko-san aniden konuya girdi.
Son zamanlarda art arda yaşanan liseli kızların intiharlarından bahsediyordu herhalde. Bu yaz su kesintisi gibi bir dert de yaşanmadığı için, Touko-san'ın sevdiği trajik konu ancak bu olabilirdi.
"Sekizinci mi...? Ama altı kişi değil miydi?"
"Sen dalgınken sayı arttı. Hazirandan beri ayda ortalama üç kişi. Üç gün içinde bir kişi daha eklenir mi acaba?"
Touko-san yakışıksız şeyler söylüyordu. Takvime şöyle bir göz attığımda, Ağustos'tan geriye sadece üç gün kalmıştı. ...Sadece üç gün mü...?
Orada bir şeyler takılmıştı aklıma ama bu soru hemen bilincimin derinliklerine gömüldü.
"Ama bir bağlantı olmadığı söyleniyor. İntihar eden kızların hepsi farklı okullardaymış, arkadaşlık ilişkileri de yokmuş. Gerçi polis sadece bilgileri gizliyor olabilir."
"Ne kadar da çarpık konuşuyorsun. Kurogiri'ye yakışmıyor, boş yere başkalarından şüphelenmek."
Touko-san alay edercesine dudaklarını yukarı kıvırdı. Gözlüğünü çıkardığında bu insan son derece kötü niyetli olurdu.
"...Çünkü intihar mektupları açıklanmadı, değil mi? Altı kişi, hayır, sekiz kişi mi? Bu kadar çok sayıda bir kişi bile vasiyet niteliğinde bir şey açıklayabilirdi ama bunu tamamen gizliyorlar. Bu bir örtbas değil mi?"
"İşte bu bir bağlantı. Hayır, ortak nokta demek daha doğru olur.
Sekiz kişiden çoğu, ölenlerin kendilerinin atladığına birden fazla kişi tarafından tanık olunmuş ve özel hayatlarında hiçbir sorun ortaya çıkmamış. Uyuşturucu kullandıkları veya şüpheli bir dine kapıldıkları da yok.
Son derece kişisel, kendi varlıklarına dair bir endişeyle ani bir intihar olduğu şüphe götürmez. Bu yüzden geride bırakmak istedikleri bir söz yok ve polis de bu ortak noktayı önemsemiyor olmalı."
"...İntihar mektupları açıklanmıyor değil, en başından beri hazırlanmamış mı demek istiyorsunuz?"
Yarı inanarak yarı inanmayarak bunu söylediğimde, Touko-san "kesin bir şey söyleyemem ama" diye başını salladı.
Ama böyle bir şey olabilir miydi?
Orada bir çelişki vardı. Kahve fincanını eline alıp, acı tadını hissederken düşüncelerimi akıttım.
Neden intihar mektubu yoktu? İntihar mektubu olmadan insan kendi isteğiyle ölmezdi.
İntihar mektubu, en nihayetinde bir pişmanlıktır. Ölümü iyi görmeyen bir insanın çaresizce intihar ettiğinde, bunun nedeni olarak bıraktığı şeydir, intihar mektubu dediğin.
İntihar mektupsuz intihar.
İntihar mektubu yazmaya gerek yoktu. Bu, artık bu dünyaya hiçbir fikir beyan etmeden, tertemizce yok olmak demekti. İşte bu tam bir intihardı. Tam bir intihar, en başından beri intihar mektubu gibi bir şeyin var olmadığı, hatta ölümünün bile açıklanmadığı bir şeydir diye düşünüyorum.
Ve atlayarak intihar, tam bir intihar değildi.
Göz önünde bir ölüm, başlı başına bir intihar mektubu gibidir. Geride bırakmak istediği, açıklamak istediği bir şeyler olduğu için yapılan bir eylem değil midir? Öyleyse, bir şekilde vasiyetin hazırlanmış olması mantıklıdır.
Peki ya o zaman? Eğer yine de vasiyet benzeri bir iz bile yoksa — üçüncü bir taraf onların intihar mektubunu mu alıp götürdü? Hayır, o zaman bu intihar olmazdı.
Peki neydi o zaman? Akla gelebilecek tek bir neden vardı.
Yani, kelimenin tam anlamıyla bu bir kaza olamaz mıydı?
Onlar en başından beri ölmeyi düşünmemişlerdi. O zaman intihar mektubu yazmalarına gerek yoktu. Sanki biraz alışverişe çıktıklarında, şanssızlık eseri bir trafik kazasına karışmış gibiydi. Tıpkı dün gece Shiki'nin ağzından kaçırdığı gibi.
...Ama biraz alışverişe gitmek için bir binanın çatısından atlamanın nedenini ben düşünemiyordum.
"Mikiya, atlamalar sekiz kişiyle bitti. Bundan sonra bir süre devam etmez."
diye. Kontrolden çıkmaya başlayan düşüncelerimi keserek Shiki sohbete katıldı.
"Bittiğini mi diyorsun, biliyor musun?"
İstemeden sormuş oldum. Shiki "Ah," diye uzaklara bakarak başını salladı.
"Çünkü gördüm. Uçanlar sekiz kişiydi."
Şekilli küçük dudaklar, böyle fısıldadı.
"Vay, o binada o kadar kişi mi vardı? Shiki en başından beri sayıyı biliyormuş demek."
"Evet. Onu hallettim ama o kadınlar bir süre daha kalacak sanırım. Hoşuma gitmiyor gerçi.
—Hey Touko. Eğer kolayca uçabiliyorsan, insanlar böyle bir sona mı ulaşıyor?"
"Bilmem. Kişisel farklılıklar olduğu için kesin bir şey söyleyemem ama geçmişte sadece insan gücüyle uçmayı deneyip başaran kimse olmadı. Uçuş kelimesiyle düşüş kelimesi birbiriyle bağlantılıdır. Ama gökyüzüne takıntılı olanlar bu gerçeği o kadar göz ardı ederler ki, sonuç olarak öldükten sonra bile bulutların üzerine doğru uçmaya devam etmek zorunda kalırlar. Yere düşmeden, sanki gökyüzüne düşer gibi."
Shiki, tatmin olmamış gibi yüzünü buruşturdu.
'Shiki kızgındı. Ama neye?'
"Şey, affedersiniz, konuyu anlayamıyorum."
"Hmm? Hayır, hani şu Fujo Binası'nın hayaletinden bahsediyorduk. Gerçi onun gerçek bir varlık mı yoksa sadece bir imge mi olduğunu, bizzat görmeden bilemeyiz. Vaktim olursa gidip bakmayı düşünüyordum ama Shiki onu öldürdüğüne göre artık doğrulayacak bir yol yok."
'Ah, yine o konuya mı geldik yani.'
Gözlüksüz Touko-san ve Shiki ikilisi genellikle bu türden doğaüstü konular hakkında konuşurdu.
"Shiki'nin Fujo Binası'nın çatısında süzülen bir kız gördüğünü duymuşsundur. O hikayenin devamı var, kızın etrafında insan şekilli bir şeyler telaşla uçuşuyormuş. Fujo Binası'ndan ayrılmadıklarına göre oranın bir ağ gibi işlev gördüğünü konuşuyorduk."
Konunun tuhaflığı ve karmaşıklığı giderek daha da belirginleşiyor, bu da beni zorluyordu.
Benim yüz ifademi anlamış olacak ki, Touko-san konuyu kısaca özetledi.
"Fujo Binası'nda süzülen bir kişi vardı ve etrafında atlayarak intihar eden kızların hayaletimsi suretleri bulunuyordu. Bu kızlar hayalet gibi şeyler olmalı. Hikaye olarak bu kadar basit bir yapısı var."
"Hah," diye şöyle bir başımı salladım.
Korku hikayesinin özünü anlamıştım ama sonuçta bu sefer de ben iş bittikten sonra olaya dahil olmuş gibiydim. Shiki'nin az önceki sözlerine bakılırsa, o hayalet denen şey Shiki'nin kendisi tarafından halledilmiş olmalıydı.
Touko-san ve Shiki'yi tanıştırdığımdan beri iki ay geçmişti. Ben bu tür hikayelerde hep çözüm bölümünü dinleyen tarafta olmuştum.
İkisinden farklı olarak, son derece normal biri olarak ben bu tür konulara karışmak istemiyordum. Ama görmezden gelinmek de bir tuhaf hissettirdiği için, bu kararsız konumun tam da uygun olduğunu düşünüyordum. Halk arasında buna "felaket içinde şans" mı derlerdi acaba?
"Nedense, böyle duyunca ucuz bir roman gibi geliyor."
"Öyledir," diye Touko-san onayladı.
Sadece Shiki, bakışlarına giderek daha fazla öfke katarak, yan gözle bana bakıyordu.
'...............?'
'Shiki'yi kızdıracak bir şey mi yapmıştım acaba?'
"Dur bir dakika? Ama Shiki'nin hayaleti ilk gördüğü zaman Temmuz başıydı, değil mi? O zaman Fujo Binası'nda dört kişi vardı."
Teyit etmek için bariz bir şey sorduğumda, Shiki huysuz bir yüz ifadesiyle başını iki yana salladı.
"Sekiz kişi. En başından beri uçan sekiz tane vardı. Demedim mi, sekizden fazla atlama olmaz diye. Onların durumunda sıra tersti."
"Yani en başından beri sekiz hayalet mi görmüştün? Hani şu bir zamanlar geleceği gören çocuk gibi?"
"Olamaz. Ben normalim. Sadece oradaki hava tuhaf. Şöyle ki, kaynar suyla buzlu suyun tam karşılıklı durması gibi garip. Bu yüzden..."
Shiki'nin kararsız sözlerinin devamını Touko-san hiç beklemeden devraldı.
"Bu yüzden, oradaki zaman çarpık. Zamanın akışı tek tip değildir. Çürüyüp gitme mesafesi, her şey için eşitsizdir. O halde, insan denen bir birey ile o bireyin sahip olduğu anılar arasında da çürüyüp gitme zamanı farkı olması mantıklıdır.
İnsan ölünce kaydı silinir mi? Silinmez, değil mi?
Gözlemci kaldığı sürece, her şey aniden yokluğa karışmaz. Yokluğa doğru silinir.
İnsanların anıları, hayır, kayıtları mı? Eğer gözlemci insan değil de onları çevreleyen ortam ise, onlar gibi özel ırklar ölümden sonra da hayalet olarak şehirde dolaşır; hayalet denen olgunun bir kısmı budur.
Bu hayaletleri görenler, o kaydın bir kısmını paylaşan kişilerdir... ölen kişinin arkadaşları veya akrabaları. Shiki bir istisna tabii.
Neyse, böyle 'sadece kayıtlardan ibaret bir zaman akışı' var ama o binanın çatısında bu yavaş işliyor. Onların yaşamları sırasındaki kayıtları, henüz kendi gerçek zamanlarına yetişemedi.
Sonuç olarak, sadece anılar hala yaşıyor.
O yerde hayalet olarak görünenler, aşırı derecede yavaş gönderilen genç kızların eylemleri ve gerçekleridir herhalde."
Touko-san orada bilmem kaçıncı sigarasını yaktı.
Yani, bir şey yok olsa bile, biri onu hatırladığı sürece yok olmamış demektir, hatırlamak yaşamak demektir, öyleyse yaşayan bir şey görünür hale gelir mi demek bu?
Bu resmen halüsinasyon.—Hayır, Touko-san'ın sonunda 'hayalet' olarak özetlemesi, herhalde onun aslında imkansız bir şey olarak tanımlaması yüzündendir.
"Mantık iyi, öyle bir şeyin zararı yok. Sorun o herif, karşılık aldım ama eğer asıl bedeni varsa, yine başa döneriz. Mikiya'ya bekçilik etmekten bıktım ben."
"Aynı fikirdeyim. Fujou Kirie'nin işini ben hallederim. Sen Kurogiri'yi evine bırak yeter. Kurogiri'nin iş çıkışına beş saat var. Uyumak istersen, oradaki döşemeyi kullanabilirsin."
Touko-san'ın işaret ettiği yer, son altı aydır hiç temizlenmemiş, kağıt çöpleriyle dolu bir yakma fırınının içi gibiydi.
Shiki tabii ki onu görmezden geldi.
"Peki. Sonuçta o neydi?"
Sigara içen büyücü, "Hmm," diye düşündü ve ardından sessizce pencereye doğru yürüdü.
Oradan dışarıyı seyretti.
Bu odada lamba yoktu. İçerisi sadece dışarıdaki güneş ışığını alıyor, gündüz mü yoksa akşam mı olduğu belirsizdi.
Bunun aksine, pencerenin dışı apaçık gündüzdü. Touko-san, yaz öğlesinin şehir manzarasını bir süre sessizce izledi.
"Eskiden, o da uçan türden biriydi herhalde."
Sigara dumanı, beyaz güneş ışığına karışıp gitti.
Pencerenin dışındaki manzaraya bakan sırtı.
Beyazlıkta kaybolan bir serap gibiydi.
"Kurogiri. Yüksek bir yerden görünen manzaranın neyi çağrıştırdığını düşünüyorsun?"
Ani soruyla, bulanık bilinci yerine geldi.
Yüksek bir yere en son çocukken Tokyo Kulesi'ne çıktığımda gitmiştim. O zaman ne düşündüğümü bile hatırlamıyorum. Kendi evimi bulmak için çabalayıp durmuştum ama bulamamıştım, değil miydi?
"…Şey, küçük mü?"
"Bu fazla derinlemesine bir yorum, Kurogiri."
…Soğuk bir itiraz geldi. Kendimi toparlayıp başka bir şey çağrıştırmaya çalıştım.
"…Doğru. Çağrıştırdığı pek bir şey yok ama güzel olduğunu düşünüyorum. Yüksek bir yerden görünen manzaralar insanı büyüler çünkü."
Az önceki cevabına göre daha içten olduğu içindi herhalde, Touko-san "Hmm," diye hafifçe başını salladı.
Ve yine, bakışları pencerenin dışına dönük bir şekilde konuşmaya başladı.
"Yüksek bir yerden aşağıya bakılan manzara muhteşemdir. Sıradan bir manzara bile harika hissettirir. Ama kendi yaşadığın dünyayı tepeden gördüğünde hissettiğin o dürtü değildir.
Kuşbakışı bir görüşten alınan dürtü sadece bir tanedir—"
"Dürtü," diye ağzından kaçırdı ve Touko-san kısa bir an sustu.
Dürtü, akıl veya zekadan gelen bir duygu değildir.
Dürtü, bir izlenim gibi insanın içinden gelen bir şey değil, dışarıdan saldıran bir şeydir bence.
Kişi onu reddetse bile, aniden saldıran bir şiddet gibi bir algı. Biz buna dürtü deriz. Peki, kuşbakışı bir görüşün getirdiği şiddet nedir—
"O, uzaklıktır.
Fazla geniş bir görüş, tam tersine, dünya ile aranda net bir mesafe yaratır.
İnsan en fazla kendi etrafındaki şeylerle kendini güvende hissedebilir. Ne kadar ayrıntılı bir haritan olsa ve nerede, şu an burada olduğunu bilsem de, bu sadece bir bilgiden ibaret değil mi? Bizim için dünya, tenimizle hissedebileceğimiz kadar bir çevreden ibarettir. Beynin kabul ettiği dünyanın, ülkenin, şehrin bağlantı noktalarını biz hissedemeyiz. O bağlantı noktalarına gitmemiz gerekir.
Ve aslında, bu algılama şeklinde bir yanlışlık yoktur.
Ancak aşırı geniş bir görüşe sahip olunduğunda, bunda bir kayma meydana gelir. Teninle hissettiğin on metrekarelik alan ile aşağıdan baktığın on kilometrekarelik alan. Her ikisi de yaşadığın dünya olmasına rağmen, daha gerçekçi hissettiren ilki olur.
Bak, burada zaten bir çelişki doğuyor, değil mi? Aslında, deneyimleyebildiğin dar dünyadan ziyade, gördüğün geniş dünyayı 'yaşadığın dünya' olarak algılamak daha doğrudur. Fakat ne yaparsan yap, bu geniş dünyada var olduğuna dair bir his edinemezsin.
Neden mi? Çünkü gerçeklik hissi her zaman kişinin çevresinden elde ettiği bilgilere öncelik verir. Burada bilgi olarak akıl ve deneyim olarak gerçeklik hissi sürtüşür, sonunda biri yıpranır ve bilincin kafa karışıklığı başlar.
—Buradan aşağıya bakınca şehir ne kadar da küçük görünüyor. O adreste evimin olduğunu hayal bile edemiyorum. O park öyle bir şekilde miydi? Böyle bir yerde böyle bir bina olduğunu bilmiyordum. Bu resmen yabancı bir şehir. Sanki çok uzak bir yere gelmişim gibi—aşırı yüksek bir bakış açısı böyle hisler uyandırır.
Uzak bir yer de neyin nesi, o kişi şu an hala şehrin bir parçası olarak düzgünce duruyor olmasına rağmen."
Yüksek yer uzak bir yerdir. Bu mesafesel olarak da aşikardır. Ama Touko-san'ın bahsettiği şey zihinsel bir durum olmalı.
"Yani, yüksek bir yerden sürekli bir şeylere bakmak iyi değil mi?"
"Aşırıya kaçmak iyi değil. Eskiden gökyüzü başka bir dünya olarak algılanırdı. Uçmak demek, yani başka bir aleme gitmek demekti. Medeniyetle donanmazsan, farklı bir bilince bürünürsün. Kelimenin tam anlamıyla, normal bilinç çıldırır. Tabii ki, eğer sağlam bir algı korumasına sahipsen, o kadar kötü etkilenmezsin. Sağlam bir zemin varsa sorun yok. Yere döndüğünde normale dönersin."
…Şimdi düşününce, okulun çatısından sahaya bakarken, aniden aşağı atlasam ne olurdu diye bir düşünce aklıma gelmişti.
Elbette bu bir şakaydı.
Bunu yapmaya zerre niyetim yoktu ama, o, açıkça ölüme yol açacak düşüncenin neden aklıma geldiğini merak ediyorum.
Touko-san kişisel farklılıklar olduğunu söylüyor ama, yüksek bir yere gidip düşmeyi hayal etmenin o kadar da nadir bir şey olduğunu sanmıyorum.
"…Bu geçici de olsa, düşüncelerimin çıldırması anlamına mı geliyor?"
Aklıma gelen düşünceyi dile getirince, Touko-san "Ahaha," diye kuru bir kahkaha attı.
"Kara-kun, tabu olan şeyleri hayal etmek herkesin başına gelir. Çünkü insanlar yapamayacakları şeyleri hayal ederek zevk alma gibi müthiş bir mastürbasyon yeteneğine sahip. Sadece, hmm... Şimdiki biraz yakın. Önemli olan, o yerle ilgili yasaklara duyulan cazibenin sadece o yerde gelmesi, değil mi? Elbette bu bariz bir şey. Şimdiki senin örneğin, bilincinin çıldırması değil, mantığının felç olmasıdır."
"Touko, çok uzattın."
Artık dayanamıyormuş gibi Shiki araya girdi. Söylenince, gerçekten de asıl konudan sapmış gibiydi.
"Uzun değil. Giriş, gelişme, sonuç diyecek olursak, daha ikincisindeyiz."
"Ben sadece sonucu duymak istiyorum. Seninle Mikiya'nın gevezeliğine katlanamam."
"Shiki..."
Acımasızcaydı ama haklı bir görüş. Tek kelime etmeyen beni umursamadan, Shiki'nin şikayetleri devam etti.
"Bir de. Yüksek bir yerden manzaranın sorunlu olduğunu söylüyorsun ama, o zaman normal bakış açısı nedir? Yürürken bile, biz zeminden daha yüksek bir bakış açısına sahip değil miyiz?"
Sadece kusur arıyormuş gibi görünen Shiki'nin tavrının aksine, şimdiki sözleri gerçekten de isabetliydi.
İnsan gözü, gerçekten de yerden yüksek bir konumda bulunuyorsa, manzara genellikle kuşbakışı olabilir.
Shiki'nin bu sözlerine Touko-san, "Pekala," diye başını salladı.
"Fakat senin yatay sandığın zemin bile belirsiz bir açıdır. Ama yine de, bunları da kapsasa bile normal görüşe kuşbakışı denmez. Görüş, göz küresinin yakaladığı görüntü değil, beynin anladığı görüntüdür. Görüşümüz kendi sağduyumuz tarafından korunduğu için, kendi boyumuzdaki bir yüksekliği yüksek hissetmeyiz ve bu zaten bir sağduyu meselesidir. Orada yükseklik diye bir kavram yoktur. Ancak diğer yandan, her insan kuşbakışı bir görüşle yaşar. Fiziksel bir gözlem olarak değil, zihinsel bir gözlem olarak. Bu bireysel farklılıklar çeşitlidir. Şişkinleşmiş bir zihin, daha da yükseklere ulaşmaya çalışacaktır. Ama yine de kendi kutusundan ayrılmaz. İnsanlar kutuların içinde yaşar ve sadece kutuların içinde yaşayabilirler. Tanrı'nın bakış açısına sahip olmamalısın. O sınırı aşarsan, o tür canavarlara dönüşürsün. Sanrılar gerçek ölüme dönüşür, hangisinin hangisi olduğu belirsizleşir ve sonuç olarak ayırt edilemez hale gelir."
Bu sözleri söylemeye devam eden Touko-san'ın kendisi de şimdi aşağı dünyayı izliyordu.
Ayakları yere basıyor, aşağı bakıyordu.
Bu çok önemli bir şey gibi geldi.
………………
Aniden, gördüğü rüyayı hatırladı.
—Kelebek sonunda düşmüştü.
Eğer beni takip etmeye çalışmasaydı, daha zarif uçamaz mıydı?
Evet, eğer süzülerek kanat çırpsaydı, daha uzun süre uçabilirdi.
Ama uçmayı bilen kelebek, süzülmenin getirdiği hafifliğe dayanamadı.
Bu yüzden uçtu. Süzülmeyi bırakarak.
Buraya kadar düşündükten sonra, bu kadar şiirsel bir insan olup olmadığını merak etti.
Pencere kenarındaki Touko-san sigarasını dışarı attı.
"Fujou Binası'nın salınımı, belki de onun gördüğü dünyaydı. Shiki'nin hissettiği havadaki farkın, kutunun içini ve dışını ayıran bir duvar olduğu tahmin edilebilir. Bu, sadece insan bilincinin gözlemlediği bir süreksizlik yüzeyidir."
Touko-san'ın konuşması bitince, Shiki sonunda asık suratlı tavrını bozdu. Hıh, diye iç çekip gözlerini gezdirdi.
"Süreksizlik yüzeyi, ha. Onun için hangisi sıcak akıntıydı, hangisi soğuk akıntıydı acaba?"
Ciddi görünen sözlerinin aksine, Shiki bu konuda umursamaz görünüyordu.
Touko-san da aynı şekilde ilgisiz bir tavırla, "Elbette, senin için tam tersidir," diye karşılık verdi.
—Ensesindeki kemikler ince bir sesle gıcırdadı.
Titreme dış havanın soğukluğundan mı geliyordu, yoksa içsel bir soğukluktan mı?
Ayırt edilemeyen bu hissi boş vererek, Ryougi Shiki sakince ilerledi.
Fujou Binası'nda insan izi yoktu.
Gece yarısı ikide, sadece beyazlaşmış lambalar lüks dairenin koridorunu aydınlatıyordu.
Krem rengi duvarlar lambaların ışığında koridorun sonuna kadar uzanıyordu. Karanlığı tamamen dağıtan yapay ışık insaniyetten yoksundu ve dağıtması gereken karanlıktan daha ürkütücüydü.
Shiki, kart kontrollü girişi pas geçip asansöre bindi.
İçi boştu.
İçine aynalar yerleştirilmişti, kullanıcıların görüntüsünü gösterme amacı güdüyordu.
Açık mavi bir kimononun üzerine siyah deri ceket giymiş, yorgun gözlü bir figür oradaydı.
Hiçbir şeye ilgi duymayan, donuk gözleri.
Shiki, aynadaki kendi görüntüsüyle yüzleşmeye devam ederek çatıya çıkan düğmeye bastı.
Sessiz bir makine sesiyle birlikte, Shiki'nin etrafındaki dünya yükseliyordu. Mekanik kutu yavaşça çatıya ulaşacaktı.
Kısa bir anlık kapalı bir odaydı. Şimdi dışarıda ne olursa olsun Shiki'nin hiçbir ilgisi yoktu ve olamazdı da. Bu his, boş olması gereken kalbine azıcık sızdı.
Bu küçük kutu, şu an hissetmesi gereken tek dünyaydı.
Ses çıkarmadan kapı açıldı.
Ötesi ise aniden ışıksız bir alandı.
Çatıya açılan tek bir kapısı olan küçük bir odaya çıktığında, Shiki'yi geride bırakarak asansör birinci kata indi.
Lamba yoktu, etraf boğucu derecede karanlıktı.
Ayak seslerini yankılatarak küçük odayı geçti ve çatıya açılan kapıyı açtı.
—Koyu karanlık, daha da loş bir karanlığa dönüştü.
Gözlerinin önünde şehrin gece manzarası belirdi.
Fujou Binası'nın çatısı, belirgin bir özelliği olmayan bir yapıdaydı.
Çıplak betonun dümdüz uzandığı bir zemin ve etrafını çevreleyen ağ örgülü bir çit.
Shiki'nin şimdiye kadar bulunduğu küçük odanın üzerinde sadece bir su deposu vardı, başka göze çarpan hiçbir şey yoktu.
Yapı olarak sıradan bir çatıydı.
Sadece, o manzara farklıydı.
Çevredeki binalardan on kat daha yüksek olan çatıdan görünen gece manzarası, güzelden çok iç karartıcıydı.
Sanki ince bir merdivene tırmanmış, aşağı dünyayı izliyordu.
Karanlık, ışığın ulaşmadığı derin deniz gibi gece şehri, gerçekten de güzeldi. Şehrin her yerinde yanan ışıklar, derin deniz balıklarının parlamasına benziyordu.
Eğer kendi görüşü dünyanın tamamıysa.
Gerçekten de şimdi, dünya uykuya dalmıştı.
Muhtemelen sonsuza dek, ne yazık ki geçici bir uykuya.
O sessizlik, her türlü soğuktan daha çok kalbi sıkıştırıyor, acı veriyordu—
Aşağıdaki şehir manzarasına tezat oluşturacak şekilde, gece gökyüzünün berraklığı da dikkat çekiciydi.
Eğer şehir derin deniz ise, burası sadece saf karanlıktı. O karanlıkta, mücevherler serpilmiş gibi yıldızlar parlıyordu.
Ay bir delikti. Gece gökyüzü denen siyah bir resim kağıdına açılmış, özellikle büyük bir delik gibi görünüyordu.
Bu yüzden aslında o, güneşin aynası falan değil, sadece diğer tarafın manzarasının göründüğü bir yerdi— diye Shiki'ye Ryougi'nin evinde söylenmişti.
Söylenenlere göre, Ay başka bir dünyanın kapısıydı.
O, Tanrılar Çağı'ndan beri büyü, kadın ve ölümü barındıran Ay'ı arkasına alarak, bir insan figürü havada süzülüyordu.
Etrafında sekiz kız çocuğu uçurarak.
Gece gökyüzünde beliren beyaz siluet bir kadına aitti.
Elbise sanılabilecek kadar gösterişli beyaz bir giysi ve beline kadar uzanan siyah saçlar.
Giysisinden görünen kolları ve bacakları inceydi, bu kadını daha da narin gösteriyordu.
İnce kaşları ve soğuk, gölgeli gözleri, güzelliği içinde bile güzel sayılacak türdendi.
Yaşı yirmili yaşların başı olarak tahmin edilebilir. Gerçi, hayaletvari birine yaşam olarak yaşın uyup uymadığı şüpheliydi.
Beyaz kadın, hayalet denecek kadar belirsiz değildi. Gerçekten oradaydı. Eğer hayalet denecekse, o zaman kadının etrafında gece gökyüzünde dönen kızlar olmalıydı.
Havada amaçsızca süzülen kızlar, uçmaktan çok yüzüyor gibiydi. Görünüşleri de belirsizdi; zaman zaman şekilleri tamamen şeffaflaşıyordu.
Şimdi Shiki'nin başının üstünde olanlar, beyaz kadın ve onu korur gibi gece gökyüzünde yüzen kızlardı.
Bu manzara hiç de korkunç değildi.
Aksine, o...
"Hıh───kesinlikle, bu şey şeytani."
Shiki alay eder gibi gözlerini kıstı.
Bu kadının güzelliği artık insana ait değildi.
Siyah saçları muhteşemdi, ipek iplikleri tek tek taranmış gibi pürüzsüzdü. Rüzgar kuvvetli olsaydı, savrulan siyah saçları uhrevi bir güzellik sergilerdi.
"O zaman, öldürmem gerek."
Shiki'nin mırıldanışını fark etmiş gibi, kadın bakışlarını aşağıya, yeryüzüne indirdi.
Yerin kırk metreden fazla yukarısındaki Mujo Binası'nın çatısından dört metre daha yüksekte duran kadınla, yukarı bakan Shiki'nin bakışları kesişti.
Karşılıklı tek kelime yoktu, anlaşılan bir dil bile yoktu.
Shiki, ceketinin içinden bir bıçak çıkardı. Altı inçlik bir namluya sahip, kılıçtan çok bir bıçak olan bir cinayet aletiydi.
Yukarıdan gelen bakışa ölümcül niyet dolmuştu.
Beyaz giysi hafifçe titredi.
Kadının eli hareket etti, ince parmak uçları Shiki'ye doğru uzandı.
O ince ve kırılgan uzuvların çağrıştırdığı şey beyaz değildi.
"────Kemik mi, yoksa zambak mı?"
Rüzgarsız gecede, ses havada uzun süre yankılandı.
Uzatılan parmak ucuna ölümcül niyet dolmuştu.
Beyaz parmak ucu tam Shiki'ye doğrultulmuştu.
Shiki'nin başı sendeledi. İnce bedeni, düşecek gibi tökezledi.
Sadece bir kez.
"───────"
Başının üstündeki kadın, bu yüzden hafifçe irkilmiş gibiydi.
"Sen uçabilirsin" şeklindeki telkin, bu kişiye işlemiyordu.
Karşısındakinin bilincine "uçuyordu" izlenimini yerleştiren bu şey, telkinin ötesine geçip beyin yıkama seviyesine ulaşmıştı.
Karşı koymak imkansızdı. İnsanlar ya gerçekten bunu uyguluyor, ya da buna inanamayıp, ama uçabildiğine dair kesin hisse kapılarak korkuyla çatıdan kaçıyorlardı. Kaçınılmaz bir telkindi.
Shiki ise bunu sadece hafif bir baş dönmesiyle atlattı.
"───────"
"Temas zayıf mıydı acaba?" diye şüphelenen kadın, telkini bir kez daha denemeye karar verdi.
Bu kez daha güçlü.
"Uçabilirim" gibi zayıf bir izlenim yerine, "Uçacağım" gibi kesin bir izlenimle.
Ama.
Bundan önce, Shiki kadını gördü.
İki ayağında iki, sırtında bir. Merkezin biraz solunda, göğsünde bir nokta. ───"Ölüm" adında kesitler net bir şekilde görünüyordu.
Hedeflenecekse özellikle göğüs bölgesi iyiydi. Orası anında ölümdü. Bu kadın ister bir illüzyon olsun ister başka bir şey, canlı bir varlıksa, tanrı bile olsa öldürebilirdi.
Shiki sadece sağ eliyle bıçağı kaldırdı. Kabzayı ters tutarak, yukarıdaki hedefe gözlerini dikti.
O sırada, Shiki'nin içinde bir kez daha bir dürtü yükseldi. ……Uçabilirim. Ben uçabilirim. Eskiden beri gökyüzünü severdim. Dün de uçuyordum. Muhtemelen bugün daha da yükseğe uçabilirim.
Özgürce. Huzurla. Güler gibi. Çabuk gitmeliyim. Nereye? Gökyüzüne mi? Özgürlüğe mi?
────Bu,
Gerçeklikten kaçış. Geniş gökyüzüne özlem. Yerçekiminin ters etkisi. Ayakları yere basmıyor. Bilinçaltı uçuş. Hadi gidelim, hadi gidelim, hadi gidelim, hadi gidelim, hadi gidelim, hadi gidelim, hadi gidelim, hadi gidelim, hadi gidelim, hadi gidelim─────────Git!
"Saçmalık."
Mırıldanarak, Shiki çıplak sol elini kaldırdı.
Bu baştan çıkarma Shiki'ye işlemiyordu. Artık başı bile dönmüyordu.
"Böyle bir özlem benim içimde yok. Yaşadığımı hissetmediğim için, yaşamın acısını da bilmem.
Ah, aslında seninle ilgili hiçbir şeyi umursamıyorum bile."
─────Bu, şarkı söyler gibi bir mırıldanıştı.
Yaşamla birlikte gelen acı tatlı her şeyi, büyük küçük çeşitli kısıtlamaları Shiki hissetmiyordu.
Bu yüzden acıdan kurtuluş gibi bir şeye çekim de duymuyordu.
"Ama onu alıp gitmene izin veremem. Ona önce ben sığınmıştım, bu yüzden geri alacağım."
Hiçbir şey tutmayan sol el, havayı kavradı. Geriye doğru çekilen sol el tarafından çekilir gibi, kadının ve kızların siluetleri aniden Shiki'ye doğru çekildi.
Ağlara takılmış balıkların, deniz suyuyla birlikte karaya çekilmesi gibi.
"─────!"
Kadının ifadesi değişti. Daha da güç vererek iradesini Shiki'ye çarptı. Eğer kelimeler işleseydi, şöyle bağırırdı:
"Düş!"
O nefreti tamamen görmezden gelerek, Shiki korkunç bir sesle karşılık verdi.
"Sen düş."
Hızla düşen kadının göğsüne bıçak saplandı. Bir meyveyi bıçakla deler gibi kolayca, saplanan kişinin kendinden geçeceği kadar keskin bir şekilde.
Kanama yoktu.
Kadın, göğsünden sırtına geçen bıçağın şokuyla hareket edemedi ve bir kez titredi.
Shiki, o cesedi umursamazca fırlattı.
Çitin dışına───gece şehrinin tam ortasına.
Kadının bedeni çitten kayıp geçti ve sessizce aşağı düştü.
Düşerken bile siyah saçları dalgalanmadı, beyaz giysisi rüzgarda şişerek karanlığa karıştı.
Derin okyanusun dibine batan beyaz bir çiçek gibiydi.
Ve böylece Shiki çatıdan ayrıldı.
Başının üstünde, hala havada süzülen kızların siluetleri kalmıştı.
Göğsüme bir bıçak saplanmış halde uyandım.
İnanılmaz bir şoktu. Bir insanın göğsünü bu kadar kolay delmek... O kız çok güçlü olmalıydı.
Ama bu vahşi bir güç değildi.
Hiçbir israf olmadan, kemiklerin ve etin arasındaki boşlukları sanki doğal bir şeymiş gibi delip geçmişti.
O, korkunç derecedeki bütünlük hissi.
Tüm vücudu yalayarak geçen ölüm hissi.
Kalbin delinme sesi, sesi, sesi.
Benim için acıdan çok, o his acı vericiydi.
Çünkü o, hem korku hem de tarif edilemez bir zevkti.
Omurgamdan aşağı inen ürperti çıldırtıcıydı, vücudum zangır zangır titriyordu.
Ağlamak isteyecek kadar endişe ve yalnızlık, ve yaşama karşı bir bağlılık vardı orada, ben de ses çıkarmadan, sadece ağladım.
Korktuğumdan ya da acıdığımdan değildi.
Her gece, yarın sabah hayatta olayım diye dua edip uyuyan ben bile, daha önce hiç hissetmediğim bir ölüm deneyimi vardı orada.
Muhtemelen, ben bu ürpertiden sonsuza dek kaçamayacağım.
Tersine, ben kendim bu hisse aşık olduğum sürece───.
Çat diye bir kapı açılma sesi geldi.
Öğleden sonra. Kapalı pencereden güneş ışığının sızdığı hissediliyordu.
Muayene saati olmadığına göre, ziyaretçi miydi acaba?
Benim odam özel bir odaydı, başka kimse yoktu.
Orada olanlar, içeri dolan güneş ışığı, rüzgarda hiç sallanmamış krem renkli perdeler ve sadece bu yataktı.
"Affedersiniz. Mujo Kirie siz misiniz?"
Gelen kişi bir kadın olmalıydı.
Çok kısık bir sesle selam verdikten sonra, sandalyeye bile oturmadan yanıma geldi. Ayakta durmuş, bana yukarıdan bakıyor gibiydi.
Bakışları soğuk geliyordu.
……Bu kişi, korkunç biri. Kesinlikle beni mahvedecek.
Yine de içten içe seviniyordum. Çünkü beni ziyarete gelen biri birkaç yıldır ilk kez geliyordu. Bu kişi beni bitirmeye gelen bir Azrail bile olsa, onu geri çeviremezdim.
"Sen benim düşmanımsın."
"Ah," diye kadın başını salladı.
Bilincimi toplayıp, ne pahasına olursa olsun bu ziyaretçinin siluetini görmeye çalışıyorum.
—Güçlü güneş ışığının etkisiyle mi, sadece genel bir siluet seçebiliyorum.
Üstünde ceket yoktu ama kırışıksız kıyafetleri okul öğretmenleri gibiydi, bu beni biraz rahatlattı. Yalnız o beyaz gömleğine koyu turuncu kravat fazla gösterişliydi, bu da küçük bir eksiydi.
"O kızın tanıdığı mısın? Yoksa kendisi mi?"
"Hayır, hem senin saldırdığın kişinin hem de sana saldırılan kişinin tanıdığıyım. Tam da ne tuhaf insanlarla işin düştü. Sen de—hayır, ikimiz de şanssızız."
Dedikten sonra kadın göğüs cebinden bir şey çıkarıp hemen geri koydu.
"Hasta odası sigara içilmez miydi? Özellikle senin ciğerlerin hasar görmüş gibi. Mor duman zehir olur sana."
Üzgün bir ifadeyle söyledi.
Az önceki şey sigara paketi gibiydi.
Ben hiç sigaraya dokunmamış olsam da nedense bu kişinin sigara içerkenki halini görmek istedim. Muhtemelen… hayır, kesinlikle kertenkele derisi topuklu ayakkabı ve çantayla tamamlanmış bir manken gibi yakışacağını düşündüm.
"Kötü olan sadece ciğerlerin değil, değil mi? Sebebi bu olsa da vücudunun her yerinde tümörler görülüyor. Uzuvlardaki sarkomlar başta olmak üzere iç kısımlar özellikle kötü durumda. Düzgün olan tek şey saçların herhalde. Buna rağmen Can Puanın ne kadar iyi dayanıyor. Normal bir insan bu kadar hastalığa yenik düşmeden önce ölürdü. —Kaç yıldır böyle, Fujō Kirie?"
Hastane hayatımı soruyordu herhalde. Ama ben ona cevap veremem.
"Öyle bir şey bilmiyorum. Saymayı bıraktım."
Çünkü bir anlamı yok.
Ben buradan ölene kadar çıkamayacağım ki.
Kadın, "Öyle mi," diye kısaca mırıldandı.
Ne acıma ne de tiksinti barındıran o ses tonundan nefret ettim. Benim alabileceğim tek lütuf birinden gelecek acımaydı. Bu kişi bana onu bile vermiyordu.
"Shiki'nin kestiği yer sağlam mı? Söylentilere göre kalbin sol karıncığından aortun ortasına kadarmış, iki kapakçık civarından bıçaklanarak mı öldürüldün?"
Sakin bir sesle inanılmaz şeyler söylüyordu. Ben de konuşmanın tuhaflığına istemeden gülümsedim.
"Tuhaf bir insansın. Kalbim kesilmiş olsaydı, böyle konuşamazdım ki."
"Haklısın. Az önceki bir teyitti."
Ah, öyle mi. Benim o ne Japon ne de Batı tarzı giyimli kişi tarafından mı yapıldığımı bu kişi sözlerle teyit etmişti.
"Ama er ya da geç etkileri ortaya çıkacak. Shiki'nin gözleri güçlü. O, Çift Varlık olsa bile çöküş eninde sonunda senin asıl bedenine ulaşacak. Ondan önce sana iki üç şey sormak istiyordum. Bu yüzden buraya kadar geldim."
'Çift Varlık… O, diğer ben miydi acaba?'
"Ben, havada süzüldüğünü söylediğin seni görmedim. Kimliğini bana söyler misin?"
"Ben de bilmiyorum. Benim görebildiğim tek manzara bu pencereden görünenler. Ama belki de bu yanlıştı. Hep buradan dışarıyı seyrettim. Mevsimleri renklendiren ağaçları, sırayla hastaneye girip çıkan insanları. Sesimi çıkarsam da duyulmadı, elimi uzatsam da ulaşmadı. Sadece bu hasta odasında, hep nefes nefese kaldım. Hep dışarıdaki manzaradan nefret ettim. Bu tür şeyler lanetlemek değil midir?"
"…Hmm, Fujō kanı mı. Senin soyun eski bir safkan. Duanın uzmanı gibi görünüyordu ama anlıyorum, asıl doğası lanetleme işiymiş gibi görünüyor. Fujō soyadı, belki de 'kirliliğin sözü'nün bir temsili."
Soy.
Benim ailem.
O da artık benimle son bulacak.
Ben hastaneye yattıktan kısa bir süre sonra annem, babam ve erkek kardeşim bir kazada vefat etmişti. O zamandan beri benim tıbbi masraflarımı babamın arkadaşı olduğunu söyleyen biri karşılıyordu. Bir rahip gibi zor bir ismi olduğu için nasıl biri olduğunu hatırlamıyorum ama.
"Ama lanetler bilinçsizce yapılmaz. Sen tam olarak ne diledin?"
'…Öyle bir şeyi ben bilemem. Eminim bu kişi de anlayamaz.'
"Sen hiç dışarıyı uzun süre seyrettin mi? Yıllarca, yıllarca, bilincin kaybolana kadar bakmaya devam ettin mi? …Ben dışarıdan nefret ettim, tiksindim ve korktum. Hep yukarıdan aşağıya baktım. Böyle yapınca, bir gün gözlerim tuhaflaştı. Tam da o avlunun gökyüzünde olup yeri aşağıdan seyrediyormuşum gibi oldu. Bedenim ve zihnim buradayken, sadece gözlerim gökyüzünde uçuyormuş gibi bir Duyu. Ama ben buradan hareket edemediğim için sonuçta sadece bu civarı yukarıdan seyredebildim."
"…Burası çevresindeki manzarayı beynine mi kaydettin? O zaman her açıdan görmüş gibi hissedebilirsin. —Görmeni kaybettiğin zaman o zamanlar, değil mi?"
Şaşırdım. Bu kişi, görüşümün neredeyse tamamen kaybolduğunu fark etmişti.
Başımı salladım.
"Evet. Dünya yavaş yavaş beyazlaştı ve sonunda hiçbir şey kalmadı. İlk başta tamamen karanlık oldu sandım ama, hayır. Hiçbir şey kalmadı, gözle görülen hiçbir şey. Ama bunda hiçbir sorun yoktu. Çünkü gözlerim zaten gökyüzünde süzülüyordu. Hastanenin etrafındaki manzaradan başka bir şey göremiyorum ama zaten buradan çıkamıyorum. Hiçbir şey değişmez. Hiçbir şey—"
Orada, öksürdüm. Bu kadar uzun zamandır konuşmamıştım. Üstelik, nedense göz kapaklarım sıcaktı.
"Anlıyorum. Demek bilincin gökyüzündeydi. Ama—o zaman neden yaşıyorsun? Fujō Binası'nın hayaleti senin bilincinse, Shiki tarafından öldürülmüş olman gerekirdi."
Evet, ben de bunu merak ediyorum.
O kız… adı Shiki'ymiş ama nasıl oldu da bana bıçakla saldırabildi?
O ben, hiçbir şeye dokunamadığı gibi hiçbir şey tarafından da yaralanamazdı. Ortaya çıkan Shiki adlı kız, sanki o ben gerçek bir bedene sahipmiş gibi kolayca öldürüvermişti.
"Cevap ver. Fujō Binası'ndaki sen, gerçekten Fujō Kirie miydin?"
"Fujō Binası'ndaki ben, ben değildim. Gökyüzüne bakmaya devam eden ben ve gökyüzünde olan ben. O ben, beni terk edip uçup gitmişti. Ben kendim tarafından bile terk edilmiştim."
Kadın nefesini tuttu. İlk kez bu kişi duyguya benzer bir şey göstermişti.
"Kişilik ikiye ayrıldı—hayır, öyle değil. Başından beri tek olan sana, ikinci bir beden veren biri var. …Tek bir kişilikle iki bedeni mi kontrol ediyordun? Gerçekten de bu eşi benzeri görülmemiş bir durum."
'Söylenince, öyle olabilirmiş gibi geldi.'
Ben, burada olan beni terk edip şehri seyrettim. Ama iki ben de asla yere basamadı, sadece havada süzülüyordu. Pencerenin dışındaki dünyadan izole edilmiş ben, ne kadar istesem de o ayrılığı aşamazdım.
'Ayrı olsak da sonuçta biz bağlıydık herhalde.'
"—İkna oldum. Ama neden dış dünyayı sadece hayal etmekle yetinmedin? Onları düşürmene gerek yoktu bence."
Onlar— Ah, o kıskandığım kızlar. O kızlara acınası bir şey yaptım. Ama ben hiçbir şey yapmadım. Onlar kendi kendilerine düştüler sadece.
"Fujō Binası'ndaki sen, bir bilinç varlığına yakındın. Bunu kullandın, değil mi? O kızlar başından beri uçabiliyorlardı, değil mi? İster sadece rüyalarındaki bir imge olsun, ister gerçekten uçma yetenekleri olsun.
Uyurgezer değil de uyur-uçucular epey fazladır ama pek sorun olmaz. Neden mi? Çünkü onlar her zaman bilinçaltında olmadıkça belirti göstermezler, bilinçaltında oldukları için de hiçbir kötü niyet taşımadan uçarlar ve normalde uçmayı akıllarından bile geçirmezler.
Onlar da aralarında özellikle özeldi.
Peter Pan değillerdi ama çocukluk dediğin şey her zaman havai olur. Bir ya da iki kişi gerçekten uçmuş olabilir ama çoğunluğun sadece bilinci uçmuştu ve bu sadece bir rüya görme hissinden ibaret olmalıydı.
Sen onlara bunu fark ettirdin. Onların o bilinçaltı izlenimlerini gerçeğe çekerek.
Sonuç olarak, onlar uçabildikleri gerçeğini öğrendiler. Ah, elbette uçabilirlerdi. Ama bu, bilinçaltında oldukları sürece geçerliydi. İnsan tek başına uçmakta zorlanır. Ben bile süpürgesiz uçamam.
Bilinçli uçuşun başarı oranı yüzde otuz civarındaydı. Kızlar doğal olarak uçmaya çalıştı ve doğal olarak düştüler."
Evet. O çocuklar etrafımda uçuyordu. Arkadaş olabileceğimizi düşündüm. Ama o çocuklar beni fark etmediler. Sadece balık gibi süzülüyorlardı.
Bilinçleri olmadığını fark ettikten sonra her şey hızla gelişti. O çocuklara bilinçlerini kazandırırsam beni fark edeceklerini sanmıştım oysa.
Sadece bu kadardı ama neden────.
"Üşüyor musun, titriyorsun."
Kadının sesi her zamanki gibi, plastik gibi tatsızdı. Ben, titremesi dinmeyen sırtımı kavradım.
"Bir şey daha sorayım. Sen neden gökyüzüne özlem duydun? Dış dünyadan nefret ettiğin halde."
O, sanırım
"Gökyüzünün sonu yok çünkü.
Ne kadar uzağa gidersem, nereye uçarsam uçayım, nefret etmediğim bir dünya olduğunu sanıyordum."
"Onu buldun mu?" diye sordu ses.
Ürpertim dinmiyordu. Vücudum birileri tarafından sarsılıyormuş gibi titriyor, göz kapaklarım gittikçe ısınıyordu.
Başımı salladım.
"───Her gece, uyumadan önce sabah olup uyanmaktan korkuyordum. Yarın yaşayıp yaşamayacağımdan korkuyordum. Uyursam, bir daha uyanacak gücümün olmadığını biliyordum.
İp cambazı gibi olan günlerimde sadece ölüm korkusu vardı. Ama tam tersine, bu yüzden yaşadığımı hissedebiliyordum.
Boş günlerimde sadece ölüm kokusu vardı. Ama yaşamak için, tek dayanağım o ölüm kokusuydu.
Normalde ben artık bir boş kabuk gibiyim. Sadece ölümle yüzleştiğim anlarda yaşadığımı hissedebiliyorum."
Evet. Bu yüzden ben, yaşamdan çok ölüme özlem duyuyorum.
Nereye olursa olsun uçacağım. Nereye olursa olsun gideceğim.
─────İşte bunun için.
"Bizim oğlanı yanında götürmen, bir yoldaş mıydı?"
"Hayır. O zamanlar bunu fark etmemiştim. Ben yaşama tutunmuştum ve canlıyken uçmak istiyordum. Onunla olsaydı bunu yapabilirdim çünkü."
"…Shiki ile sen yakınsınız. Kokutou'yu seçmen yine de bir kurtuluş. Kendi başına hissedemediğin yaşam hissini başkalarından beklemek, pek de kötü bir şey değil ama."
Kokutou. Öyle mi, Shiki denen o kız onu geri almak için mi gelmişti? Kurtarıcı, benim için aynı zamanda kesin bir Azrail'di.
Ama bundan pişman değilim.
"O kişi, bir çocuk. Her zaman gökyüzüne bakıyor. Her zaman dürüst. Bu yüzden isterse, her yere uçabilir.
───Ben, onun beni götürmesini istemiştim."
Göz kapaklarım yanıyor. Pek anlamıyorum ama sanırım ağlıyorum.
Üzüldüğümden değil de───onunla gerçekten bir yerlere gidebilseydim, bu ne kadar da mutlu edici olurdu.
Gerçekleşmeyecek bir şey olduğu için, gerçekleşmemesi gereken bir rüya olduğu için, bu kadar güzel ve gözlerimi ıslatıyor işte──.
Bu, son birkaç yıldır gördüğüm tek illüzyondu.
"Ama Kokutou'nun gökyüzüne hiç ilgisi yok. …Gökyüzüne özlem duyanlar, gökyüzüne o kadar yaklaşamaz, öyle mi? Ne ironik."
"Evet, öyle. İnsanların ihtiyaç duymadığı birçok şeye sahip olduğunu duymuştum. Ben sadece süzülüyordum. Uçamıyor, sadece süzülebiliyordum."
Göz kapaklarımın sıcaklığı geçti. Sanırım bir daha böyle bir şey olmayacak.
Çünkü şimdi beni yöneten tek şey, sırtımdan aşağı inen bu ürperti.
"Rahatsız ettim. Bu son olacak ama sen bundan sonra ne yapacaksın? Shiki'nin sana verdiği yaraları ben iyileştirebilirim."
Cevap vermedim, sadece başımı iki yana salladım.
Kadın biraz kaşlarını çattı gibiydi.
"…Anladım. Kaçışın iki türü vardır. Amaçsız kaçış ve amaçlı kaçış.
Genel olarak ilkine süzülme, ikincisine ise uçuş denir.
Senin kuşbakışı manzaranın hangisi olduğuna kendin karar vereceksin. Ama eğer suçluluk duygusuyla birini seçersen, bu bir hata olur. Çünkü biz taşıdığımız suçlarla yol seçmeyiz, seçtiğimiz yolda suçları taşırız."
Ve kadın gitti.
Sonuna kadar adını söylemedi ama bunun gerekli olmadığını anlıyorum.
…Onun, başından beri benim seçeceğim sonu bildiğine şüphe yok. Çünkü ben uçamadım. Sadece süzülüyordum.
Ben zayıf olduğum için, o kişinin dediği gibi yapamam.
Bu yüzden, bu cazibeye de karşı koyamam.
O an───kalbimin delindiği anda hissettiğim parıltı.
Ezici bir ölüm akıntısı ve yaşamın nabzı.
Hiçbir şeyim olmadığını sanıyordum ama hala bu kadar basit ve değerli bir şey kalmıştı.
Var olan ölüm.
Omurgamı donduran bu korku.
Mümkün olan tüm ölümü deneyimleyerek, yaşamın sevincini hissetmeliyim.
Şimdiye kadar ihmal ettiğim, yaşamım olan her şey için.
Ama o geceki gibi bir ölümle karşılaşmak imkansız olurdu.
O kadar canlı bir sona, muhtemelen bir daha ulaşamam. İğne gibi, kılıç gibi, şimşek gibi beni delip geçen o ölüme.
Bu yüzden olabildiğince ona yaklaşmayı düşünüyorum. Bir fikrim yok ama birkaç günüm daha olduğu için sorun değil.
Üstelik, yöntem zaten belli.
Söylemeye gerek yok ama sonumun, yine de kuşbakışı bir düşüşle ölüm olmasını isterim.
Kuşbakışı Manzara/
Güneş batınca, biz Touko-san'ın terk edilmiş binasından ayrıldık. Shiki'nin apartman dairesi bu civardaydı ama benim apartman dairem buradan trenle yirmi dakika kadar uzaktaydı.
Uykusunu alamamış mıydı ne, Shiki sendeliyen adımlarla ama bana sıkıca sokularak yürüyordu.
"İntihar doğru bir şey mi, Mikiya?"
Shiki birden böyle bir şey sordu.
"…Hmm, nasıl desem? Mesela ben korkunç bir retrovirüse yakalansam ve sadece yaşıyor olmamla Tokyo'daki tüm vatandaşlar ölse. Ben ölürsem herkes kurtulacaksa, muhtemelen intihar ederim."
"Bu da ne böyle? Böyle imkansız bir hikaye, örnek bile olamaz."
"Boş ver. Ama bence bu, benim zayıf olduğum için. Tokyo'daki tüm vatandaşları karşıma alıp hayatta kalacak cesaretim olmadığı için intihar ederim. Çünkü o daha kolay. Geçici bir cesaretle, sonsuza dek sürdürülmesi gereken cesaret. Hangisinin daha acı verici olduğunu anlarsın.
Aşırıya kaçmak gibi olacak ama bence ölüm bir kolaycılıktır. Hangi kararın altında olursa olsun, evet. Ama ilgili kişi için çaresizce kaçmak istediği zamanlar da olacaktır. Bu inkar edilemez ve karşı çıkılamaz. Çünkü ben de zayıf bir insanım."
……Ama, sanırım az önce bahsettiğim gibi bir durumda yapılan fedakarlık doğru bir şeydir ve bu eylem kahramanca olarak değerlendirilir.
Ama hayır. Ne kadar doğru ya da yüce olursa olsun, ölümü seçmek aptallıktır. Biz, muhtemelen, ne kadar beceriksiz ya da yanlış olsak da, o hatayı düzeltmek için hayatta kalmalıyız. Hayatta kalıp, kendi eylemlerimizin sonuçlarını kabul etmeliyiz.
Bu çok cesaret isteyen bir şey. Kendimin bunu yapabileceğini sanmıyorum, ayrıca biraz da ukalaca olacağı için söylemekten vazgeçtim.
"…Şey, neyse, sanırım herkesin kendi tercihi gibi bir şey bu."
Ne kadar da yarım yamalak bir ifadeyle özetleyince, Shiki şüpheci bir bakış attı.
"Ama sen farklısın."
Shiki, sanki içimdeki mırıldanmayı görmüş gibi konuştu. Soğuk olsa da, içinde bir yerlerde ateş olan sözlerdi bunlar.
Biraz utandım ve bir süre sessizce şehirde yürüdük.
Ana caddenin gürültüsü yaklaşıyordu.
Gösterişli ışıklar ve kalabalık, hareketli araba farları ve motor sesleri. Taşan insan seli ve türlü gürültüler.
Ana caddedeki mağazalar grubunu geçince, Tren İstasyonu hemen oradaydı.
Derken, Shiki aniden durdu.
"Mikiya, bu gece kal."
"Ha? Neden, aniden?"
Boş ver, diye Shiki elimi çekti. …Elbette Shiki'nin Apartman Dairesi yakın olduğu için kolaydı ama yine de ahlaki açıdan kalmak pek içime sinmiyordu.
"Boş ver, Shiki'nin odasında hiçbir şey yok ki. Gitsem de sıkılırım. Yoksa bir işin mi var?"
Öyle bir şey olmadığını biliyordum.
Bile bile söylediğime göre, Shiki'nin Kontratak şansı yoktu... diye düşündüm. Ama Shiki, sanki suçlu benmişim gibi, suçlayıcı gözlerle karşı çıktı.
"Çilek."
"Ha?"
"Häagen-Dazs çilekli, iki tane. Geçen sen alıp öylece bırakmıştın. Bitir onları."
"...Doğru ya, öyle bir şey de olmuştu."
Olmuştu, olmuştu.
Shiki'nin Apartman Dairesi'ne giderken, hava çok sıcak olduğu için aldığım bir hediyeydi. Ama neden öyle bir şey almıştım ki? Takvim dokuzuncu aya girmek üzereyken.
Neyse, böyle ufak tefek şeyler önemli değil. Görünüşe göre burada Shiki'ye uymaktan başka çare yoktu. Ama bu biraz canımı sıktığı için hafifçe Kontratak yapmaya karar verdim.
Shiki'nin, o söz söylendiğinde sinirlense de susup kaldığı bir zayıf noktası vardı.
Gerçi bu, Kurogiri Mikiya olarak içten bir ricaydı ama Shiki henüz kabul etmiyordu.
"Elden bir şey gelmez, bu gece kalırım. Ama Shiki..."
"Hmm?" diye bakışlarını çeviren Shiki'ye, İfadesiz bir suratla öneride bulundum.
"'Bitir onları' denmez ki. Bari şu konuşma tarzını düzelt. Sen bir kızsın sonuçta."
"————"
"Kız çocuğu" kelimesine tepki veren Shiki.
Shiki, kızgınca başka yöne döndü ve 'Sus, benim keyfim değil mi?' gibi şeyler mırıldandı.
O gün, dönüş yolunda ana caddeyi seçtim.
Kendi adıma pek alışılmadık, sadece bir hevesti.
Bıkkınlıkla, görmekten usandığım binalarla dolu caddede yürürken, çok geçmeden bir insan düştü.
Pek duyma fırsatı olmayan, gümm diye bir ses.
Binadan düşerek öldüğü aşikardı.
Asfalta kızıl renk akıyordu.
O kırmızılığın içinde orijinal halini koruyanlar, uzun siyah saçlar ve...
İnce, beyazı çağrıştıran narin uzuvlardı.
Ve yüzü olmayan, ezilmiş bir surat.
Bu görüntüler dizisi, eski bir sayfanın arasına sıkışmış, bir kitaba hapsolup düzleşmiş bir pres çiçeği hayalini uyandırdı.
Onun kim olduğunu biliyordum.
Uyku, yine gerçek olarak geri dönmüş olmalıydı.
Toplanan kalabalığı görmezden gelerek yürümeye başlayınca, Senka pat pat adımlarla yetişti.
"Touko-san, az önceki atlayarak intihardı, değil mi?"
"Evet, öyle görünüyor." ...Belirsizce cevap verdim. Dürüst olmak gerekirse, pek ilgimi çekmemişti.
O kişinin kararı ne olursa olsun, intihar yine de intihar olarak ele alınır.
Onun son isteği ne uçuş ne de süzülmeydi, sadece 'düşüş' kelimesiyle özetleniyordu. Orada sadece boşluk vardı. İlgimi çekmesi de İmkansızdı.
"Geçen yıl çok olduğunu duymuştum ama yine mi moda olmaya başladı acaba? Ama ben, kendi kendini öldüren insanların hislerini anlayamıyorum.
—Touko-san, siz anlıyor musunuz?"
Ah, diye yine belirsizce başımı salladım.
Gökyüzüne baktım ve aslında var olamayacak bir illüzyonu seyreder gibi cevap verdim.
"İntiharın bir nedeni yoktur. Sadece, o gün uçamamışlardır."
...and nothing heart.
————Nisan 1995
Ben onunla tanıştım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.