Unutuş Kaydı ve Karşılıksız Bir İnadın Başlangıcı

Pek de soğuk geçmeyen bir aralık ayının bitişiyle birlikte, on altıncı yeni yılımı karşıladım.

Yeni yılınız kutlu olsun sözüyle simgelenen o yılbaşı sıcaklığı, kaç kez deneyimlersem deneyimleyeyim asla bıkmadığım bir keyifti.

Öyle olmasına rağmen, bu yılbaşının tadını bir türlü çıkaramıyordum.

Ah, cidden, kendime bile "Ne oluyor bana be, kahretsin!" dedirtecek kadar keyifsizdim. Hatta yılbaşına dair tüm anılarımı söküp atsam mı diye ciddi ciddi kara kara düşünüyordum ama insan zihni o kadar kullanışlı yaratılmadığı için sorunum zerre çözülmüyordu.

Odada kalsam da bu kasvetli ruh hali dağılacak gibi değildi; ben de yastıkları fırlatıp topuk darbesi indirmek gibi beyhude sinir boşaltma çabalarımı dizginleyip Touko-sensei’nin ofisine gitmeye karar verdim.

Bizim aile orta halli olmasına rağmen, böyle mevsime özel etkinliklerde kurallara harfiyen uyar. Benim için de tapınak ziyareti olan Hatsumode'de giymem için süslü bir kimono (haregi) hazırlanmıştı ama o Japon kıyafetlerini giymeyi hiç canım çekmediği için her zamanki günlük kıyafetlerimle çıkmaya karar verdim.

"A, Senka-chan, dışarı mı çıkıyorsun?"

"Evet. Yanında çalıştığım kişiye bir selam vereceğim. Akşama doğru dönerim."

Gülümseyerek verdiğim bu cevabın ardından Kokutou evinden ayrıldım.

1 Ocak, öğleden biraz sonrası. Gökyüzüne baktığımda hava bulutluydu. Bu durum sanki şu anki ruh halime tercüman oluyor gibiydi, bu yüzden adımlarım bir nebze olsun hafifledi.

Aslında ben de yılbaşını severdim.

Bunun nefret edilesi bir şeye dönüşmesi, hiç unutamadığım üç yıl önceki 1 Ocak'taydı. 96 yılını karşıladığımız o gün, taşradaki akrabalarımın evinden kendi evime dönmüştüm.

...Ben, yani Kokutou Azaka, narin bünyeli biriyimdir. Okulun beden eğitimi derslerinde A'nın altında bir not almışlığım yoktur ama elalem beni öyle biliyor işte.

"Şehir havası bana yaramıyor" bahanesiyle taşradaki amcamın yanına gönderildiğimde on yaşındaydım. O zamandan beri sadece yaz ve kış tatillerinin birkaç gününde eve dönüyordum ama aslında bunu bile yapmak istemiyordum.

Kendi amaçlarım uğruna, amcamın beni evlatlık edinme teklifini kabul etmiş ve temelli taşrada yaşamaya başlamıştım. Bünyesi zayıf yalanını uydurup evden ayrılma sebebim, abim Kokutou Mikiya'ydı.

Evet, eğer itiraf etmem gerekirse...

Nedenini bilmediğim bir şekilde, o pek de numarası olmayan abimi seviyordum. İşin kötüsü, bu bir kardeş sevgisi değil, bir erkeğe duyulan aşk türündendi; işte bu yüzden durum içinden çıkılmaz bir hal alıyordu.

O zamanlar henüz ilkokulun ortalarında bir çocuktum ama kendi zihinsel yaşımın diğerlerinden daha ileri olduğunun bilincindeydim. Bu, ortalamanın üzerindeki dış görünüşümden mi, derslerimdeki başarımdan mı yoksa doğuştan gelen soğukkanlılığımdan mı kaynaklanıyordu bilmiyorum. Şimdi düşününce, belki de hepsi bir yanılsamaydı.

Ancak Mikiya'ya karşı hislerim gerçekti.

Öyle sadece sevmek ya da birlikte olmak istemek gibi bir seviyede değildi. Onu tamamen kendime ait kılmak, yapabilsem bir yere kapatıp kimsenin görmesini engellemek isteyecek kadar ciddiydim.

Hayır, hâlâ ciddiyim ama yetişkinliğe adım atınca çocukkenki gibi paldır küldür üzerine atlayamıyor insan. Zaten dile getirilebilecek bir aşk da olmadığı için, şimdilik sessizce kontratak şansı beklemeye karar verdim.

...Kontratak. Evet, tam olarak bu.

Taşraya taşınmamın tek sebebi Mikiya'dan uzaklaşmaktı. Çünkü biraz daha beraber kalsaydık, beni kesinlikle sadece "kız kardeş" olarak görecekti. Nüfus kaydındaki gerçekler umurumda bile değildi. Tek sorun, Mikiya'nın bilinçaltında beni kardeşi olarak damgalamasıydı; bu çok tehlikeliydi.

Bu yüzden hastalık numarası bile yapıp evden ayrıldım. Mikiya beni kız kardeş olarak görmeyi bıraktığı zaman, sahneye ihtişamlı bir giriş yapacaktım.

O zamana kadar, eşi benzeri olmayan bir hanımefendi olabilmek için günlerimi harcadım. Sonuçta aşık olmaktansa, aşık etmeyi tercih ederim. Mikiya'nın zevklerini zaten çok iyi bildiğim için, onu kendime bağlamak bir çubuğu ortadan ikiye kırmak kadar kolay olmalıydı.

—Bak işte, planım kusursuzdu.

Öyle olmasına rağmen, ortaya lanet olası bir engel çıktı.

...Daha doğrusu, zaten çıkmıştı.

Her şey üç yıl önceki yılbaşına dayanıyor.

Ortaokula geçip sonunda aşktan bahsedebilecek yaşa geldiğimde, sadece durumu kolaçan etmek için eve dönmüştüm.

İşte tam o sırada, o salak Mikiya, tutmuş eve liseden bir sınıf arkadaşını getirmişti.

Ryougi Shiki adındaki o kadınla Mikiya'nın sevgili olduğu gün gibi ortadaydı.

Karganın ağzındaki peyniri kaptırması tam da böyle bir şeydi işte. Mikiya gibi nevi şahsına münhasır bir adamla sevgili olacak bir kadın çıkacağını hiç düşünmemiştim. Öyle değil mi ya? Bu kadının zevki gerçekten berbattı!

Sonuçta o gün yaşadığım şoktan gözlerim karardı ve boş bakışlarla taşraya geri döndüm.

Daha sonra ne yapacağımı kara kara düşünürken, Ryougi Shiki'nin ölüm haberi geldi. Bir trafik kazası geçirmiş ve Mikiya yine yalnız kalmıştı.

O zamanlar, ne yalan söyleyeyim, Shiki için birazcık üzülmüştüm.

Sadece bir kez karşılaşmış olsak da Shiki'nin o neşeli gülüşü hafızama kazınmıştı.

Fakat bu beni rahatlatmıştı. Shiki gibi bir tuhaf zevkli kadın bir daha çıkmazdı nasıl olsa. Ben de liseden başarıyla mezun olur, oradaki bir üniversiteye kapapağı atardım.

Ondan sonrası zaten tam saha baskı. Sekiz yıl gibi uzun bir süre geçince "kız kardeş" falan kalmaz ortada. ...İşte böyle düşünerek, amcamın evindeki terasta çayımı yudumlarken kendi kendime sırıtmışlığım çoktur.

Ancak düşman da boş durmuyordu. Shiki denilen o kadın, geçen yılın baharında bilincine kavuştu. Mikiya bunu bana telefonda haber verince kesin kararımı verdim.

Artık lise mezuniyetini falan bekleyemezdim. Kendime karşı dürüst olmaya karar vermiştim.

Karar verince harekete geçmem de hızlı oldu. Hemen şehir merkezinde saygın, üstelik yatılı bir lise bulup nakil işlemlerini başlattım.

Şansıma, babamın aksine amcam ünlü bir ressamdı. Ben de derslerinde başarılı, kusursuz bir hanımefendi imajına sahiptim. Öğrencinin notlarından ziyade ailesinin mal varlığına bakan Reien Kız Akademisi'ne kolayca nakil oldum.

Ondan sonra altı ay geçti ve ben şimdi nefret etmeye başladığım o yılbaşını yaşıyorum.

Aslında bugün Mikiya ile birlikte Hatsumode'ye gitmeyi planlamıştım ama dün gece Shiki gelip Mikiya'yı benden çalıp götürdü.

...Gerçekten de.

Durum, bir saniye bile beklemeye tahammülü olmayan bir noktaya gelmişti yani.

Büyü öğretmenim Aozaki Touko'nun atölyesi, sanayi bölgesinin tam ortasındaydı. İlk bakışta yarım bırakılmış köhne bir bina gibi görünse de içinde düzgün bir ofis barındıran tuhaf bir yapıydı burası.

Birinci kat garajdı, ikinci ve üçüncü katların ne olduğu belirsizdi, dördüncü kat ise Mikiya'nın çalıştığı ofisti. Abimin çalıştığı şirketin patronu, aynı zamanda benim ustamdı.

"Yeni yılınız kutlu olsun."

"Evet, sana da."

Ofise girer girmez selam verdiğimde, Touko-sensei bitkin bir yüz ifadesiyle karşılık verdi.

Aozaki Touko, yirmili yaşlarının sonlarında, vakur bir güzelliği olan bir kadındı. Her zamanki takım elbisesiyle tam bir maskülen asalet sergiliyordu; gözlüklerini çıkarmış olduğu için cinsiyeti daha da belirsizleşmişti.

"Hayırdır Azaka? Bugün Kokutou ile dışarı çıkmayacak mıydınız?"

Touko-sensei, patron koltuğuna yayılmış bir halde, cevabını bal gibi bildiği o soruyu sordu.

"Shiki gelip onu götürdü. Derse girmeyeceğimi söyleyen bendim ama planlarımı iptal edip eski haline döndürmemin bir sakıncası olur mu?"

"Tam vaktinde oldu. Ben de tam seninle konuşmak istiyordum, Azaka."

...? Touko-sensei'nin doğrudan bana hitaben konuşmak istemesi nadir bir durumdu.

Ona kahve, kendime ise yeşil çay doldurup kendi sandalyeme yerleştim.

"Eee, konu nedir?"

"Ha, acaba Azaka, Kokutou'ya ilan-ı aşk etti mi diye merak ediyordum da."

Sensei, zerre kadar ciddi olmadığı belli olan o soruyu öylesine ağzından kaçırıvermişti.

"Etmedim. Abimin fark etmesine bile izin vermeye niyetim yok, bir şey mi oldu?"

—Sıkıcı. Kokutou olsa gözle görülür şekilde eli ayağına dolaşırdı ama sen gelmiş tek kaşını bile oynatmadan şak diye cevap veriyorsun. Bir abi kardeşin bu kadar farklı olması da tuhaf. Hiç gerçekten kardeş olup olmadığınızdan şüphe ettiğin olmuyor mu, Azaka?"

"Eğer gerçekten kardeş olmasaydık, ortada hiçbir sorun kalmazdı zaten."

İçten içe surat asarak cevap verdiğimde Touko-sensei hafifçe kıkırdadı.

"Yok, sen gerçekten safsın. Kusura bakma, az önceki boş bir soruydu. Görünüşe göre ben de yılda bir kez dilimi tutamayıp yanlış bir şey söylüyorum. Affet."

"Yılda bir kez yapacağınız hatayı daha yılbaşından kullanmanız da müthiş bir start deparı olmuş. Neyse, asıl konuya gelelim."

"Senin okulun hakkında. Azaka, sen Reien Kız Akademisi'nde birinci sınıf öğrencisiydin, değil mi? 1-D sınıfındaki olay hakkında bir şey duydun mu?"

1-D sınıfı mı? Bu, yoksa...

"Tachibana Kaori-san'ın olduğu sınıf değil mi? Ben A sınıfındayım, o yüzden D sınıfı hakkında pek bilgim yok ama."

"Tachibana Kaori mi? Kim o? Listede öyle bir isim yok."

Touko-sensei rahatsız bir ifadeyle kaşlarını çattı.

Ben de aynı şekilde başımı yana eğdim.

Görünen o ki, Touko-sensei ile aramızda büyük bir kopukluk vardı.

"...Şey, tam olarak neden bahsediyorsunuz?"

"Anlıyorum, demek Azaka'nın haberi yok. Doğru ya, sınıflar farklı olunca konu açılmamıştır herhalde. Reien sınıfların birbirinden tecrit edildiği bir sisteme sahipmiş, yani o olayı sadece D sınıfı öğrencileri biliyor demektir."

Kendi kendine durumu mantığa oturtan Touko-sensei, olayın detaylarını anlatmaya başladı.

Her şey iki hafta önce başlamıştı. Kış tatilinin hemen öncesinde, Reien Kız Akademisi Lise Kısmı 1-D sınıfında, iki öğrenci aralarında çıkan bir tartışma sonucu birbirlerini maket bıçağıyla yaralamıştı.

...Reien gibi dış dünyaya kapalı o izole Isekai'de bir yaralama olayının gerçekleşmesi, bir çırpıda inanılacak şey değildi.

Reien, bir kez girdiğinizde çok özel bir imtiyazınız yoksa dışarı çıkamadığınız, adeta bir toplama kampı gibi bir okuldu. Bu yüzden içerideki hava inanılmayacak kadar sakin ve donmuş gibidir. Şiddet olaylarının yaşanma ihtimalinin olmadığı, hastalıklı derecede arındırılmış bir dünyadır orası.

"—Peki, yaralanmaların durumu ne?"

"Yaranın kendisi pek mühim değil. Sorun başka bir yerde. İki öğrenci de yaralandı. Bunun ne anlama geldiğini anlıyor musun, Azaka?"

"...Tartışma sonunda, ikisi de aynı anda birbirini bıçaklamış demek. Yani aralarındaki tartışmada kimse üstün gelememiş, konu kördüğüm olmuş ve ikisi de aynı sonuca varmış."

"Aynen öyle. Tartışmanın içeriğinden birazdan bahsedeceğim. Asıl mesele sonrasında devam ediyor. Bu olay hemen rapor edilmemiş. Kış tatili girince müdürün revir kayıtlarını incelemesiyle, yaralanan iki ismin kaydını görmesi sonucu olay patlak vermiş. Yani D sınıfının sınıf öğretmeni, bu kazayı kasıtlı olarak gizlemiş oluyor."

D sınıfının öğretmeni, Reien'deki iki erkek öğretmenden biri olan Hayama Hideo idi. Ancak Kasım ayındaki öğrenci yurdu yangınından sonra sorumluluk ona yıkılmış ve görevden alınmıştı. Onun yerine gelen kişi bir rahibe değil, sanırım...

"Kurogiri-sensei'nin böyle bir şey yapacak biri olduğunu sanmıyorum."

Elimde olmadan bu sözler döküldü ağzımdan.

Touko-sensei "Aa," diyerek başını salladı.

"Mother da aynı şeyi söylüyor. 1-D sınıfının başına geçen Kurogiri denen öğretmen epey güven kazanmış herhalde. Mother onu sıkıştırdığında, Kurogiri Satsuki o olayı hatırlamadığını söylemiş. Mother ona hatırlatınca aniden aklına gelivermiş. Kulağa son derece şüpheli geliyor ama Mother'ın dediğine göre numara falan değil, Kurogiri Satsuki olayı gerçekten tamamen unutmuş gibiymiş."

...Böyle bir şey mümkün olabilir miydi?

İki hafta önceki bir olayı pırıl pırıl zihninden silmek imkansızdı. Ama... Belki de söz konusu Kurogiri-sensei ise, böyle bir şey olabilir mi diye düşünmeden edemedim.

"Asıl konuya, yani öğrencilerin tartışma içeriğine dönecek olursak. İki öğrenci okul çıkışında, diğer öğrencilerin gözü önünde tartışmaya başlamış. Diğer öğrencilerin duyduğuna göre, birinin sırrı ifşa edilmiş. Ama bu sır da çok özel bir durummuş. Kişinin bizzat kendisinin bile unuttuğu bir sırrı başkası söylemiş."

"—Efendim?"

"Yani, kişinin kendisinin unuttuğu ve aklına bile getirmediği çocukluk sırrı, karşısındaki tarafından ortaya dökülmüş. Bu iki öğrenci çocukluk arkadaşıymış; insan kendi unuttuğu şeyi bir başkası biliyorsa, bunun ancak çocukluktan beri arkadaşı olan diğer kişi olabileceğini düşünmüşler.

Anlatılanlara göre, kızlardan birine yaklaşık bir aydır, kendisinin bile unuttuğu olayları anlatan mektuplar geliyormuş. Başta mektupların içeriğini anlayamamış. Ama okudukça bunların kendisine ait olduğunu hatırlayıp dehşete düşmüş.

Durumdan ürküp arkadaşını sıkıştırdığında, arkadaşına da aynı şekilde mektuplar gönderildiğini öğrenmiş. İki öğrenci de birbirinin suçlu olduğunu sanıp aynı anda maket bıçaklarıyla birbirine saldırmış işte."

Bir an için nutkum tutuldu.

Kişinin bizzat kendisinin bile unuttuğu anılar, mektup olup gönderiliyor mu? Kendisinin bile bilmemesi gereken sırları, bir yerlerdeki birileri mektup olarak mı yolluyordu?

"Yeni nesil bir şantaj mı bu, Touko-san?"

"Hayır. Mektuplarda sadece unutulmuş geçmiş olaylar yazıyormuş. Ortada bir tehdit falan da yok. Bir sapık gibi her anını gözetliyor olsa bile, geçmişi, üstelik kişinin kendisinin bile unuttuğu olayları bilmesi mümkün değil.

Tüyler ürpertici bir durum olduğu kesin."

Tüyler ürpertici kelimesi hafif kalırdı bence.

Başta insan merakla mektupları okuyabilirdi ama bu bir ay boyunca sürse ne olurdu? Sizin bilmediğiniz bir şeyi, sizden başka biri biliyor. Her geçen gün kimliği belirsiz o gözlemcinin mektuplarını okudukça, o kızların psikolojisi kim bilir ne kadar köşeye sıkışmıştı.

...Maket bıçağıyla birbirlerine saldırmaları, belki de bu işin ucuz atlatılmış bir sonuydu.

"Touko-san. Peki o mektupları yazan kişi bulundu mu?"

"Evet. Suçlu bir Periler'miş."

Touko-sensei bunu çok net bir şekilde söyledi.

Şaşkınlıktan az kalsın sesim yükselecekti.

"—Afedersiniz. Bir daha tekrarlar mısınız?"

"Peri işte. Ne o, Azaka bu hikayeyi de mi duymadı? Reien'e herhalde altıncı hissi kuvvetli kızlar toplanıyor, çok fazla görgü tanığı varmış. Azaka, senin gözlerin ruhani varlıklara odaklanamadığı için göremezsin ama yurtta kalanlar arasında çok meşhurmuş.

Gece vakti, yastık başına periler uçup geliyormuş. Uyandıklarında ise son birkaç günlük anıları pat diye silinip gidiyormuş. Hafıza toplamak perilerin işi gibidir zaten, muhtemelen bir yanlışlık yok. 1-D sınıfındaki olay ile peri hikayesinin bağlantılı olduğunu düşünmek en mantıklısı."

Touko-sensei gayet sıradan bir şey anlatır gibi konuşuyordu.

Ben ise, bu kadının yanında büyü eğitimi alıyor olmama rağmen, anlattıklarına zerre kadar inanamıyordum.

"Touko-san, peri hikayelerine gerçekten inanıyor musunuz?"

"Görmeden bir şey diyemem ama Reien söz konusuysa peri falan çıkması normaldir. Orası en azından o atmosfere sahip bir yer."

"O akademi dış dünyadan tamamen izole edilmiş durumda, bahçesine araba sesi bile ulaşmaz. Orayı yöneten şey katı okul kuralları ve sessiz rahibelerdir; gençleri heyecanlandıran popüler kültür unsurları oraya sızamaz. Arazinin büyük kısmını kaplayan ağaçlık alan artık bir orman derinliğine ulaştı, yolunu kaybedersen yarım gün dışarı çıkamazsın. Havası bir şekilde akide şekeri gibi tatlıdır ve zamanın akışı, yaşlı bir kadının örgü örmesi gibi ağır ağır ilerler... Bak işte, tam da şehrin göbeğinde duran bir peri diyarı değil mi?"

"Pek bir bilgilisiniz. Sanki akademiyi avucunuzun içi gibi biliyormuşsunuz gibi konuşuyorsunuz, Touko-san."

"Tabii ki bilirim. Ben oranın mezunuyum."

—İşte şimdi.

Gerçekten şaşkınlıkla bir nida kopardım.

"Neye bakıyorsun öyle? En başta Rahibe Riesbyfe'nin okulun utanç kaynağı olan bir meseleyi bir yabancıya danışacağını mı sandın? Dün gece müdürden olayın sebebinin araştırılması için ricacı bir teklif aldım. Benim ofisim dedektif bürosu değil ama Rahibe'nin ricasını geri çeviremem. Öte yandan, benim bizzat akademiye çıkarma yapmam fazla dikkat çeker. Ben de ne yapsam diye düşünüyordum... Senaka."

"Dinlemek istemiyorum," diyerek başımı öteye çevirdim.

Sensei Touko, duygusuz gözlerle beni süzdükten sonra aniden konuyu değiştirdi.

"Peki. Peri denince aklına ne geliyor, Senaka?"

"—Peri mi? Şey, kanatlı küçük kızlar falan herhalde."

Kendimden emin olmayarak cevap verdiğimde, Sensei Touko "Hayal gücünün olması güzel," diyerek bıyık altından güldü.

"Perilerin pek çok türü vardır, o yüzden öyleleri de olabilir. Ancak onlar, bir büyücü tarafından yaratılmış olan 'tanıdık' (familliar) statüsündeki perilerdir. Periler, iblislerin aksine insanların düşüncelerinin birikip vücut bulduğu soyut illüzyonlar değil, bizzat biyolojik soyağacına bağlı varlıklardır. Bu yüzden biyolojik olarak hayatta kalması imkansız olan bir vücut yapıları yoktur. Goblinler veya 'Kızıl Şapkalılar' (Redcaps) bir bakıma saf periler sayılır."

"Periler ve ejderhaların temsil ettiği hayali türler... Japonya'daki has 'Oni'ler de bu sınıfa girer; onlar zaman zaman bizlerle temas kurmaya çalışmışlardır. Onlar, insanların dilekleriyle yaratılan ve yine dileklerle çağrılan pasif varlıklar olan iblisler gibi değildirler. Tamamen aktif varlıklardır."

"İskoçya taraflarında perilerin şakalarının hala devam ettiği söylenir. Bu şakalar arasında insana bir şeyleri unutturmak da vardır. Diğerleri ise çocukları ormana çekip bir hafta kadar geri göndermemek, yeni doğan bebeği peri bebeğiyle değiştirmek veya evin girişine tavşan ölüleri saçmak gibi... Gerçekten de çocuk şakası seviyesini geçmeyen sempatik şeyler."

"Hiçbir bütünlüğü olmayan bu şakaların tek bir ortak noktası vardır. Perilerde kâr-zarar hesabı yoktur. Sadece eğlenceli olduğu için yaparlar, sonrasında bir beklentileri olmaz. Fakat Reien'deki durum farklı. Çalınan hatıraları mektuba dönüştürmek... Bunda bir art niyet seziliyor değil mi? Üstelik Reien'de görülen periler, tam da Senaka'nın dediği gibi sevimli bir dış görünüşe sahiplermiş."

...Anlıyorum. Sensei Touko'dan beklendiği gibi, meseleyi bu şekilde dolaylı yoldan önüme getireceğini tahmin etmemiştim.

Sinir bozucu.

Kendi gururum yüzünden, devamını bizzat söylemek zorunda kalıyorum.

"Yani Reien Kız Akademisi'nde ortaya çıkan periler aslında yapay varlıklar, yani 'tanıdıklar'. Ortada bir art niyet olduğuna göre, onları kontrol eden bir büyücü de var demektir."

"Aynen öyle," diyerek Sensei Touko memnuniyetle başını salladı.

"Tanıdıklar hakkında daha önce açıklama yapmıştım."

"Büyücünün kendi vücudundan bir parça vererek yarattığı birer kopyası olan tanıdıklar ve başka canlıları temel alarak dönüştürdüğü 'el-ayak' niteliğindeki tanıdıklar. Bu seferkiler kesinlikle el-ayak olarak kullanılan türden. Sadece insanların anılarını çalmaya odaklanmış tek bir işleve sahipler. Çocukça ve sıkıcı bir iş."

...Bu sıkıcı işin temizliğini bana yıkacak olmasını ve benim ne hissettiğimi hiç umursamadan devam etti.

"Eh, bu da kaçınılmaz bir durum. Perileri kullanmak zordur. Çoğu zaman büyücü, onlara isteklerini yaptırmak yerine farkında olmadan kendisi onların isteklerini yerine getirirken bulur kendini. O tayfa sürekli bencilce taleplerde bulunur çünkü. Bu yüzden eskiden beri bir periyi tanıdık yapmaya yeltenen büyücü sayısı azdır. Eğer varsa, o kişi birinci sınıf bir ustadır. Ama bu seferki öyle değil. Sadece periye benzetilmiş tanıdıklar kullanan bir çömez olmalı; senin eğitimin için biçilmiş kaftan."

"Bu yüzden Senaka, ustan olarak emrediyorum. Amacın gerçeği açığa çıkarmak. Süren ise kış tatili bitene kadar. Sebebi ortadan kaldırmanı beklemiyorum ama yapabiliyorsan onu da aradan çıkar."

...Sonuç yine buraya bağlandı işte.

Yarı kabullenmiş, yarı bıkkın bir halde alabildiğine sakin görünmeye çalışarak başımı salladım.

"—Eğitimin bir parçasıysa, yapacak bir şey yok."

"O zaman sana detaylı belgeleri vereyim," diyerek Sensei Touko ayağa kalktı. Ama o gitmeden önce, içimdeki tek endişeyi dile getirdim.

"Fakat Touko-san, ben perileri göremem ki. Sizin gibi 'Büyülü Gözlere' sahip değilim."

Sorum üzerine Sensei Touko sinsice sırıttı.

Bu, şimdiye kadar hiç hissetmediğim, insanın suratına tekmeyi basası gelmesine sebep olacak kadar uğursuz bir gülümsemeydi.

"Ah, orasını dert etme. Gözlerinin yerine ne koyacağımı çoktan düşündüm."

Kendi kendine kıkırdayarak güldü ve detayları bana anlatmadı.

Unutuluş Kaydı

Reien Kız Akademisi Lisesi'nin öğretmenler odasından beraberce ayrıldık.

"Ben öteden beri düşünüyordum. Bu Touko aslında geri zekalı falan olabilir mi?"

Dört Ocak, Pazartesi, bulutlu bir öğleden sonra.

Yanımda yürüyen 'gözlerimin vekili', nefret dolu bir tonda bunları mırıldandı.

Onun bir düşman olduğu gerçeğini bir kenara bırakıp, tüm samimiyetimle ona katıldım.

"Haklısın. Hele ki senin gibi birini akademiye sızdırması... Akıl kârı değil."

"Ayıp oluyor ama. Bu durumun asıl kurbanı benim herhalde. Nakil olma gibi bir niyetim yokken, üçüncü dönemden itibaren okula başlamışım gibi rol yapmak zorunda bırakıldım."

Lise binasının koridorunda yürürken birbirimizin yüzüne bakmadan konuşuyorduk.

...Şu an yanımda olan kişi, Ryougi Shiki adındaki genç kızdı.

Reien Kız Akademisi'nin üniforması, doğrudan bir ayine katılabilecek kadar rahibe kıyafetine yakın bir tasarıma sahipti. Siyah resmi bir kıyafet ile öğrencilere özgü işlevselliğin harmanlandığı bu üniforma, aslında Japonlara pek yakışan bir tür değildi.

Buna rağmen Ryougi Shiki, bu kıyafeti sanki günlük elbiselerinden biriymiş gibi hiçbir uyumsuzluk sergilemeden taşıyordu.

Siyah saçları üniformanın renginden bile daha derindi ve vücudunu saran siyahlığın içinde kaybolmuyordu. İnce omuzları ve boynu o kadar beyaz görünüyordu ki, ben bile bakınca bir anlık bir ürperti hissettim; o derece etkileyiciydi.

Shiki benden büyük olmasına rağmen, nedense çok daha taze ve genç görünüyordu. Boyu benimle neredeyse aynıydı ama duruşu o kadar dik ve sakindi ki, sessiz bir Hristiyan kız rolüne mükemmelce bürünmüştü.

...Nedense bu durum hiç hoşuma gitmiyordu.

"Senaka. Şuradaki ikili bize bakıyor."

Shiki, az önce yanımızdan geçen üst sınıflara baktı.

Bizi süzen o öğrencilerin ne konuştuğunu tahmin etmek benim için zor değildi. ...Reien bir kız okulu olduğu için öğrenciler arasındaki beğenilerin içinde 'erkek' unsuru pek yer almazdı. Yine de genç kızlar bir 'erkek imgesi'ne hayranlık duyarlar ve Shiki gibi androjen güzelliğe sahip olanlar, sınıfları ne olursa olsun her zaman ilgi odağı olurlardı.

Reien'de bu tarz tiplere pek rastlanmazdı; eğer Shiki gerçekten buraya kaydolmuş olsaydı hiç şüphesiz bir idole dönüşürdü. Yanımızdan geçen öğrencilerin, Shiki'nin o erkeksi ve vakur yan profilini süzüp böyle beklentilerle fısıldaştıklarını tahmin edebiliyordum.

"Sadece yeni bir nakil öğrenci gördükleri için şaşırıyorlar. Bu durumun davayla bir ilgisi yok."

"Hımm. Kış tatili olmasına rağmen epey öğrenci varmış."

"Bizim okul tamamen yatılı olduğu için yurtta kalmayı tercih edenlerin sayısı bir hayli fazla. Derslik binasında sadece kütüphanenin olduğu birinci kat ile dördüncü kat açık ama yurdun imkanları yettiği için buraya kadar gelen pek olmuyor. Tabii disiplin suçu işleyip rahibeler tarafından çağrılanlar hariç."

O rahibe çağrıları üç kez üst üste binerse sonuç okuldan atılmaktır.

Aslına bakılırsa, ben de birkaç kez rahibelerin huzuruna çıkarılmıştım.

Hangi sebeple olursa olsun, bu akademide dışarı çıkmaya izin verilmez. Aileni görmeye gitmek gibi bir sebep bile kabul görmez.

Reien'e kaydolmak böyle bir şeydir ve veliler de çocuklarını bu katı yönetim sistemine güvenerek buraya gönderirler.

Benim ya da arkadaşım Fujino'nun defalarca izinsiz dışarı çıkmamıza rağmen okuldan atılmamamızın ise kendimize has sebepleri vardı.

Fujino'nun babası, bu okulun bağışlarının yüzde otuzunu karşılayan çok zengin bir adam olduğu için atılması söz konusu bile değil. Daha doğrusu, atılmasına izin vermiyorlar diyebilirim.

Bana gelince... Pekâlâ, ressam olan amcamın isim yapmasının da etkisi vardır elbet ama esasen ben Reien'in üniversiteye yerleştirme oranlarını yüksek tutmak için tutulmuş bir paralı asker gibiyim; bu yüzden dışarı çıkışlarım görmezden geliniyor. Reien de sonuçta bir okul ve mezunları arasında prestijli üniversiteleri kazananların olması işlerine gelir. Ben en başından beri T-Üniversitesi sınavına girip kazanmam şartıyla okula kabul edilmiş biriyim zaten.

...Gerçekten de ders çalışmak, sadece Tanrı'ya dua ederek çözülecek bir mesele değil. Reien yönetiminin bu düşünce yapısı oldukça dünyevi ve çıkarcı olsa da benim pek bir şikayetim yoktu. Bu sayede istisnai olarak dışarı çıkmama izin veriliyordu neticede.

Ben böyle kendi içimde düşüncelere dalmışken, yanımdaki Shiki ilgisiz ve bezgin bakışlarla binayı inceliyordu.

Ondan da çabuk sıkılmış olacak ki boynundaki haç kolyesiyle oynamaya başladı.

"Tuhaf bir okul. Öğretmenler mi rahibe, yoksa rahibeler mi öğretmen belli değil. Az önce bir şapel gördüm, orada ayin falan mı yapıyorsunuz? Hani şu 'Göklerdeki babamız' falan dedikleri türden."

Shiki böyle safça bir soru sordu.

Ama göklere çıkıp da ne yapacaksın, aptal Shiki.

—İbadet törenleri sabah ve akşam yapılır. Pazar günleri bir kez büyük ayin olur ama öğrencilerin katılımının zorunlu olduğu tek şey günlük ibadetler, ayine katılmak isteğe bağlı. Benim gibi liseye Reien'de başlayanlar Hristiyan olmadıkları için ayinlere pek katılmazlar. Rahibelere karşı tutumumuz değişse de inanç özgürlüğü olduğu için kimse zorlanmaz.

Reien köklü bir misyoner okulu olsa da birkaç yıl önce 'soylu ailelerin hanımefendi yetiştirme okulu'na dönüştü, bu yüzden Hristiyanlıkla ilgilenmeyen kızların sayısı çok. Ne kadar haylaz olursa olsun, bir kız Reien'den mezun oldu mu görücüleri kapıda kuyruk olur. Çoğu ebeveynin kızını buraya gönderme amacı bu zaten. Kısacası, gerçekten Tanrı'ya inandığı için gelenlerin sayısı giderek azalıyor. Günümüz Japonya'sında hiçbir ebeveyn çocuğuna Hristiyanlık eğitimi aldırmak için burayı seçmez herhalde. ...Yine de aralarında gerçek dindarlar da yok değil.

"Tanrı, ha. Belki de gerçekten bir yerlerde vardır böyle şeyler."

...Bir şeyler, acayip derecede eğreti duruyordu.

Shiki'nin o erkeksi konuşma tarzına alıştığımı sanıyordum ama şu anki kusursuz bir rahibeyi andıran haliyle bu sözleri duymak insanı ikileme düşürüyordu.

"Tanrı'yı bilmem ama diğer şeylerden ne haber? Bir şey bulabildin mi?"

Yürürken laf arasında bunu sordum.

Shiki "Hayır" anlamında başını salladı.

"Hiçbir şey yok. Bu gidişle geceye kadar beklememiz gerekecek galiba."

Uykulu bakışlarla böyle mırıldandı.

...Bu kadın, normal insanların göremediği şeyleri görme yeteneğine sahipti. Hayaletler bir yana, nesnelerin kırılma noktalarını bile görebildiği söyleniyordu. Üstelik motor becerileri kusursuzdu ve özünde vahşi biriydi. Açık konuşmak gerekirse, Mikiya ile taban tabana zıt, 'özel' bir insandı. Mikiya'nın Shiki ile olmasından, başka herkesten nefret ettiğimden daha çok nefret ediyordum.

Evet, Touko-san'a çıraklık etmeye başlamamın asıl sebebi de bu kadındı. Mikiya'nın yanındaki sıradan bir kadın olsaydı onu bir günde saf dışı bırakırdım ama Ryougi Shiki sıradan falan değildi.

Normal halimle onunla baş edemeyeceğimi anladığımda, sağduyumu bir kenara bırakıp bir Büyücü olan Aozaki Touko'nun kapısını çaldım. ...Maalesef güç olarak hâlâ Shiki'ye diş geçiremediğim için bugünlerde sadece eğitimime odaklanmış durumdayım.

Buna rağmen içimde biraz karmaşık duygular besliyorum.

Çünkü...

"Geceyi Asaka'nın odasında geçireceğiz, değil mi? ............Pekala, senin yerin olduğuna göre biraz sabredeceğim."

Shiki kabullenmiş bir tavırla içini çekti.

Mikiya'nın anlattığına göre Shiki, kendi belirlediği yerler dışında hiçbir yerde oturup dinlenmezmiş bile.

Buna rağmen, henüz görmediği odamda kalmaya razı olacağını söylüyordu.

Karmaşık hissetmemin sebebi buydu; kısacası Shiki benden nefret etmiyordu. Ben ondan nefret etmeme rağmen onun bu tavrı işleri dengesizleştiriyor ve beni zor durumda bırakıyordu.

Ben de... Eğer işin içinde Mikiya olmasaydı, Ryougi Shiki'nin karakterini aslında sevebilirdim.

Bu sefer ben iç çektim.

O anda Shiki ters ters bana baktı.

"Asaka. Nereye gidiyoruz? Yurt binasına gitmiyor muyuz?"

"Yurtta bir işimiz yok. Önce 4. sınıfın sınıf öğretmeniyle konuşacağız, beni takip et. Sen benim gözümsün, bu yüzden karşılaştığımız herkesi iyice süzmen gerekiyor."

"—Sınıf öğretmeni dediğin, Hayama denen herif mi?"

"Hayır. Hayama-sensei kasım ayında okuldan ayrıldı. Şu an sınıfın başında Kurogiri Satsuki adında biri var. İkisi de okuldaki nadir erkek öğretmenlerden."

"Kız okulunda erkek öğretmen mi? Başka yerlerde normal olabilir ama bu akademide erkek olması epey sıra dışı."

Shiki haklıydı.

Öğrencilerini mezun olana dek kusursuz birer hanımefendi olarak yetiştirmeyi amaçlayan Reien'de, erkek öğretmenler sadece birer engel teşkil ederdi. Karşı cinsle uygunsuz ilişkileri önlemek için dışarı çıkmayı yasaklasanız bile, düşman içerideyse bu tam bir Truva Atı vakasıydı.

"...Haklısın. Ama o konuda biraz karışık durumlar var. Hayama Hideo denen adam okulda pek sevilmezdi. Öğretmenlik lisansı olup olmadığı bile şüpheliydi, hatta öğrencilere el uzattığına dair söylentiler vardı. Ama ne rahibeler ne de Başrahibe ona ses çıkarabildi. Çünkü bizim yönetim kurulu başkanımızın soyadı şu an Ouji olsa da, içgüveysi gelmeden önceki soyadı Hayama'ydı."

"Yani başkanın işe yaramaz kardeşiymiş. Peki, neden istifa etti?"

"Kasım ayında Touko-san'ın ofisinde olduğumu hatırlıyor musun? O zaman da söylemiştim, lise yurdunda yangın çıkmıştı. Birinci ve ikinci sınıfların C şubesi altındakilerin kaldığı Doğu Binası tamamen yandı. Reien'de yurtlar sınıflara göre ayrılır ama daha detaylı bir blok yönetimi vardır; yangın tam olarak 1-4 sınıfının olduğu blokta başlamış. Hayama Hideo-sensei ne düşündüyse artık, orayı ateşe vermiş. Başkan bile sonunda onu kovmak zorunda kaldı ama o zamana kadar Hayama zaten okuldan toz olmuştu."

"Kaçtı herhalde," diye ekledim.

O yangınla ilgili bilgiler dışarı sızmamıştı. Söndürmeye gelen itfaiyecilerin ağzının, Reien’de okuyan öğrencilerin velileri tarafından iş birliği yapılarak sıkıca kapatıldığı söyleniyordu. Muhtemelen değerli kızlarının okuduğu bir okulda skandal çıkmasını istemiyorlardı.

...Bir insan ölmüş olmasına rağmen hem de.

"Eee, şu Kiri denilen adam nasıl biri?"

"Kiri-sensei sorunsuz biridir. Hatta Hayama’nın tam zıttı diyebilirim. Reien’de ondan nefret eden bir öğrenci olduğunu sanmıyorum.

Kiri-sensei bu yazdan beri burada görev yapıyor ve Hayama gibi arkasında güçlü isimler olmadığı söyleniyor. Sadece Mother’ın onayı var o kadar. Bizim okul, kökenine bakarsan İngiltere’deki prestijli bir okulun kardeş okuluymuş. İngiltere’deki ana okul kapanmış olsa da kardeş okul olan Reien hâlâ ayakta. Mother, tüm öğretmenlerin İngiliz olmasını istiyor olsa gerek ama Japonca bilen safkan bir İngiliz öğretmen bulmak pek kolay değil. Bu noktada Kiri-sensei yurt dışında büyüdüğü için telaffuzu kusursuz. Sisterlar da o kirli Amerikan aksanına sahip olmadığı için hallerinden memnun."

"O zaman bu Kiri, İngilizce öğretmeni mi?"

Shiki, "Hımm," diyerek kaşlarını çattı ve mırıldandı. Belki de bu geleneksel Japon kültürüne düşkün tip, İngilizce konusunda tam bir fiyaskoydu.

"Sadece İngilizce değil. Yanılmıyorsam Almanca ve Fransızca öğretmenlik sertifikaları da varmış. Çince’nin birkaç lehçesinde ustalaştığı, hatta Güney Amerika’daki bir kabilenin dilini bile bildiği söyleniyor... Kısacası arkasından 'dil otakusu' diye fısıldanan tuhaf biri.

...Kokutou Azaka ve Ryougi Shiki içinse farklı bir anlamda özel biri. Ben o öğretmenden hiç haz etmiyorum."

Bunu söyleyip durdum.

Birinci katın köşesindeki İngilizce hazırlık odası. Reien’de öğretmenler odası sadece idari işlerin yürütüldüğü bir yerdir; her branşın hazırlık odası ise öğretmenlere özel birer oda şeklinde tahsis edilmiştir.

Kiri-sensei, Hayama Hideo’nun kullandığı odayı kullanıyordu.

Shiki’ye fark ettirmemeye çalışarak hafifçe derin bir nefes aldım ve kapıyı çaldım.

Kiri Satsuki, arkası bize dönük bir şekilde masasında çalışıyordu.

Masası pencere kenarındaydı ve gri gün ışığı odayı aydınlatıyordu. Hazırlık odası, isminin aksine bir araştırma laboratuvarı gibi darmadağındı.

"Kiri-sensei. Ben 1-A sınıfından Kokutou Azaka. Mother’dan haber gelmiş olmalı."

Sesime karşılık "Evet," diyerek başını salladı ve arkasına döndü.

Sandalyesi hızla döndü ve Kiri Satsuki bizimle yüz yüze geldi.

"—————"

Shiki’nin nefesinin kesildiğini hissedebiliyordum.

Normaldir, çünkü bu öğretmenle ilk karşılaştığımda ben bile baş dönmesi yaşamıştım.

"Ah, sen Kokutou-kun olmalısın. Evet, tam duyduğum gibi bir kıza benziyorsun. Şimdilik oturun bakalım. Konu epey uzun, değil mi?"

Yumuşak bir ses tonuyla konuşan Kiri-sensei gülümsedi.

Yirmi beş yaşlarındaydı ve Reien’deki en genç öğretmendi. Tam bir sosyal bilimciyi andıran ince yapısı ve siyah kemik gözlükleri, onun zararsız biri olduğunu hissettiriyordu.

"1-D sınıfı hakkında konuşacağız sanırım?"

"...Evet. Maket bıçağıyla birbirine saldıran öğrenciler hakkında."

Yanıtım üzerine Kiri-sensei, üzgün bir ifadeyle gözlerini kıstı. Öyle kederli ve yalnız bir yüzü vardı ki bakarken insanı hüzne boğuyordu.

"Yardımcı olamadığım için üzgünüm ama o olayla ilgili hafızam biraz bulanık. Detayları pek hatırlamıyorum, onları durdurmayı da beceremedim. Kiri Satsuki o sırada oradaydı ama hiçbir şey yapamadım."

Kendi acizliğinden ziyade zarar gören öğrencilerini düşünerek gözlerini yumdu.

...Bu adam, aynı.

Başkasının trajedisini derinden dert edinen, yüklenmesine gerek olmayan yükleri omuzlayan biri. Asla kimseyi incitmeyen, dikensiz, fazla nazik bir insan.

"Peki efendim, onların tartışma sebebini biliyor musunuz?"

Her ihtimale karşı sordum.

Kiri Satsuki sessizce başını iki yana salladı.

"...Diğer öğrencilerin anlattığına göre onları ben ayırmışım. Fakat benim o güne dair hiçbir hatıram yok. Evet, hep unutkan bir yapım olduğu söylenir ama hatıralarımın tamamen silinmesi ilk kez başıma geliyor. Eğer önemli bir şey duyduysam ve hatırlamıyorsam, telafisi mümkün olmayabilir. Hatta sebep doğrudan ben bile olabilirim. O gün onlarla aynı sınıftaydım. Sadece bu bile sorumluluğun bende aranması için yeterli."

Bunu büyük bir ciddiyetle söyledi.

İşte o an farkına vardım. Unuttukları sırların kendilerine mektup olarak gönderilmesi, D sınıfı öğrencileri için korkunç bir kaygı kaynağı olmalıydı. Ancak görünmez bir huzursuzlukla boğuşanlar sadece onlar değildi. Bir olay çıkmış ve Kiri-sensei orada olmasına rağmen hiçbir şey hatırlamıyordu; onun ruh hali de muhtemelen pamuk ipliğine bağlıydı.

Onun yerinde olsaydım, ben de kesinlikle aynı endişeyi taşırdım. Hafıza kaybı, başlı başına bir korku kaynağıdır. O arada ne kazandın, ne kaybettin? Kendi yaptığın eylemlerden emin olamamak, dipsiz bir kuyudur.

Kötü düşündükçe kuyu daha da derinleşir ve kararır. Aksini iddia edecek kanıtları bile unutmuşsundur çünkü. Sensei'nin sebebin kendisi olduğunu düşünmesi gayet doğaldı.

"—Ama efendim, 1-D öğrencileri olayı başından sonuna kadar görmüşler. Sizin sadece onları ayırmaya çalıştığınızı söylüyorlar."

"Yanılıyorsun Kokutou-kun. Şunu unutma; insan kendi hafızasını teyit etmek istediğinde, başkalarının hatıralarına güvenemez. Geçmişi belirleyen tek şey, 'anı' denilen kişinin kendi terazisidir. Bu yüzden, hâlâ suçun bende olma ihtimalini göz önünde bulundurmam gerektiğini düşünüyorum.

...Neyse, kusura bakma. Bunlar anlamsız sözlerdi. Bu halimle pek güven vermiyor olabilirim ama lütfen sorularına devam et."

Kendini zorlayarak gülümseyen öğretmene başımı sallayarak karşılık verdim.

"...Anladım. Peki, genel olarak D sınıfında bir gariplik var mı? Mesela tüm öğrencilerin ödevlerini unutması gibi?"

"Öyle bir şey yok. Ancak Sisterların, sınıfta gergin bir hava olduğuna dair fısıldaştıklarını duydum. Ben onların eski hallerini bilmediğim için kesin bir şey söyleyemem ama D sınıfının fazlasıyla sessiz olduğu bir gerçek."

"Bu, bir şeyden korkuyorlarmış gibi bir hava mı?"

Tahmin ettiğim yöne doğru gidince teyit etmek istedim.

Maket bıçağıyla birbirine giren o iki öğrenci... Çevrelerindeki diğer öğrenciler neden bu kadar hararetli bir kavgayı durdurmamıştı?

İlgilerini çekmediği için mi? Hayır, öyle olsaydı konuşulanları bu kadar net duyamazlardı. Mantıklı olan tek bir sonuç vardı: Unuttukları hatıraları içeren o mektuplar, 1-D sınıfındaki tüm öğrencilere gönderilmişti. Bu yüzden kimse kavgayı ayırmamıştı. Çünkü bu sayede mektubu gönderen kişinin kim olduğu netleşecekti.

...Ancak Kiri-sensei'nin cevabı benim bu çıkarımımı doğrulamadı.

"...Şey, korkuyorlarmış gibi bir halleri olduğunu sanmıyorum."

"—Korkmuyorlar mıydı yani?"

"Evet. Korkmaktan ziyade, sanki birbirlerini gözetliyorlardı desem daha doğru olur. Ne amaçla yaptıklarını bilmesem de."

Birbirlerini gözetliyorlardı... demek.

Küçük bir nüans farkı olsa da temel düşüncemde bir hata yoktu sanırım. Kısacası, düşmanın dışarıda değil içeride, yani sınıftan biri olduğundan eminlerdi.

"Sensei. D sınıfı öğrencileriyle iletişim kurabilir misiniz?"

Her halükarda, olayları henüz unutmamış olan asıl muhataplarla konuşmaktan başka çare yoktu. Peri meselesini de bu dedikoduları çıkaran kişilere sormak tuhaf karşılanmazdı herhalde.

"İletişim kurmana gerek yok. Bizim sınıfın öğrencilerinin hepsi yurtta kalıyor, o yüzden hemen konuşabilirsin sanırım."

Kurogiri-sensei'nin verdiği cevaplar beni şaşırtmaya devam ediyordu.

1-D sınıfı öğrencilerinin tamamı okulda mı kalmıştı? Böyle bir tesadüf artık kaçınılmazlık ile eşdeğerdi.

"Affedersiniz. Belki tekrar bir şeyler sormaya gelebilirim, o zaman şimdiden teşekkürler. Shiki, gidelim."

Yanımda sessizce duran Shiki'yi işaret ederek ayağa kalktım.

O an... Kurogiri Satsuki, şaşkın gözlerle bana baktı.

"Şey... Sensei, bir sorun mu var?"

Sensei cevap vermedi.

Bunun yerine Shiki ilk kez sesini çıkardı.

"Shiki denilen kişi benim, Sensei."

Shiki bunu kadınsı bir üslupla söylemişti.

Sensei, "Ah," diyerek neşeli bir ses çıkardı.

"Öyle mi, az önceden beri buradaydın demek. Tanıdık gelmiyorsun, yeni öğrenci misin?"

"Bilmem, kim bilir? Okulu şöyle bir geziyorum, eğer ilginç bulursam gerçekten yatay geçiş yapabilirim diye düşünüyorum."

Kurogiri Satsuki, "Anlıyorum," diyerek memnuniyetle başını salladı ve Shiki'yi dikkatle süzmeye başladı. Tıpkı hayran olduğu bir modelin karşısındaki ressam gibi, en küçük detayları bile inceliyordu.

Ben ise sadece izlemekle yetindim.

O sırada hazırlık odasının kapısı çalındı.

"Affedersiniz," dedi zarif bir ses.

İçeri giren, uzun saçlı bir üst sınıftı.

Keskin ve vakur çekik gözler, sırtına kadar uzanan simsiyah saçlar.

Güzel insanların çok olduğu Reien'de bile dikkat çekecek kadar güzel olan bu kızı tanıyordum.

Daha doğrusu, geçen yıla kadar öğrenci konseyi başkanlığı yapmış bir üst sınıfı tanımamam imkansızdı.

İnsanlara tepeden bakan gözleri ve ince, uzun kaşları, güzelliğinden ziyade insanda baskı kuran bir heybet taşıyordu. Adeta bir şatodaki kraliçeye benzeyen bu üst sınıf, yanlış hatırlamıyorsam...

"Ooo, Ouji-kun. Saat o kadar oldu mu?"

Kurogiri-sensei içeri giren Ouji Misaya'ya seslendi.

Ouji-senpai, "Evet," dedi kendinden emin bir tavırla.

"Satsuki-sensei, randevu saati geçti. Saat 13:00'te öğrenci konseyi odasında olmanız gerekiyordu. Zaman sonsuz değildir, bu yüzden onu verimli kullanmazsanız zor durumda kalırız."

Ouji-senpai, göğsünü gererek açıkça Kurogiri-sensei'yi azarlıyordu.

Bu yerleşik otorite hissi gerçekti; duyduğuma göre öğrenci konseyi döneminden beri "zorba" olarak anılırmış. Ben okula başladığımda görev devri yapıldığı için pek tanımıyordum ama Fujino'nun dediğine göre Rahibeler bile Ouji-senpai'ye karşı gelemezmiş.

Hatta anlatılanlara göre şimdiki müdür bile ona diş geçiremiyormuş. Bu da doğaldı; iç güveyi olan mevcut müdür ile köklü Ouji ailesinin öz kızı olan Ouji Misaya arasındaki söz hakkı kıyaslanamazdı bile.

...Ouji ailesindeki çocukların hepsinin evlatlık olduğu söylenir ama bunu bir eksiklik olarak hissedecek kadar zayıf bir iradeyle Ouji Holding'in mirasçısı olunamazdı. Aksine, evlatlık olsa bile herkesten daha fazla Ouji ailesine mensupmuş gibi davranabilecek bir gönül gücü aradıkları için, Ouji ailesi gelecek vadeden çocukları mirasçı olarak evlat edinirmiş. ...Kısacası Ouji-senpai, işte böyle bir "demir kadın"dı.

Yine de teselli edici yanı, Ouji Misaya'nın bir adalet insanı olmasıydı. Okul kurallarını çiğneyen öğrencilere karşı acımasızdı ama kurallara uyan öğrencilere karşı ilgili bir ablaydı. Kendisi de dindar bir Hristiyan'dı ve her Pazar öğle ayinine katılırdı.

"Ouji-san çok sertsiniz. Sonsuzluk gibi... yine zor konulardan bahsediyorsunuz."

Gülümseyerek koltuğundan kalkan Kurogiri-sensei'ye, Ouji Misaya sinirli bir şekilde bakıyordu. ...Şüphesiz onun gibi disiplin içinde yaşayan biri için, Kurogiri-sensei gibi rahat biri sinir bozucuydu.

Ouji-senpai sadece bakışlarıyla "Peki ya sen?" diyen bir düşmanlık yöneltti. Burada daha fazla kalmak işleri iyice sarpa sardıracak gibi göründüğünden, bir an önce tüyebilmek için Shiki'nin kolundan çektim.

"Hadi, sıradakine geçelim Shiki."

Hazırlık odasının çıkışına doğru yürüdük.

O sırada Kurogiri-sensei kapıyı bizim için açtı. Bir misafiri uğurlayan kahya kadar doğal bir hareketti bu; "Özür dilerim," diyerek hafifçe eğildim.

"Hayır, asıl ben pek yardımcı olamadığım için özür dilerim. İkinize de iyi tatiller."

Yine o yumuşak gülümsemesiyle bize veda etti.

Biraz hüzünlü, havada asılı kalan bir gülüştü bu.

—Sensei, her zaman çok kederli gülümsüyorsunuz.

Shiki aniden böyle bir şey söyledi.

Sensei şaşkınlıkla gözlerini açtıktan sonra, "Öyle mi?" diyerek başıyla onayladı.

"Ama ben hiç gülmedim. —Hem de bir kez bile."

Kurogiri-sensei, dudaklarında soluk bir tebessümle cevap verdi.

Hazırlık odasından ayrıldıktan sonra şimdilik yurda dönmeye karar verdik.

Birinci katın koridorunu geçip orta bahçeye çıktık.

Reien Kız Akademisi'nin arazisi bir üniversite kadar genişti. Bu genişliği kullanmak için olsa gerek, ilkokuldan lise bölümlerine kadar tüm binalar, spor salonları ve yurtlar birbirinden epey uzaktaydı.

Bir benzetme yapmak gerekirse, bir lunaparktaki her bir eğlence ünitesinin okul binası olması gibi... En uygun açıklama bu olurdu sanırım. Evet, bu bir nebze hayal dolu ifadeyi bir ara Mikiya'ya anlatmalıyım.

Lise binasından kız yurduna giden yol uzundu.

Yolun yarısında maraton parkuru olan ormanın içinden geçiliyordu ama en azından ayakkabıları değiştirmeden yurda kadar gidilebilmesi için kapalı bir koridor yapılmıştı.

Gıcırdayan tahta zeminde Shiki ile birlikte ilerliyorduk.

Shiki'nin hali bir tuhaftı. Doğaldı tabii. Kendisine bu kadar benzeyen birini gördükten sonra sarsılmaması imkansızdı.

"Kurogiri-sensei Mikiya'ya benzediği için şaşırdın değil mi, Shiki?"

Sorum üzerine Shiki dürüstçe, "Öyle," diyerek onayladı.

"Değil mi? Sensei, Mikiya'dan daha yakışıklı gerçi."

"Doğru, Kurogiri'nin yüz hatları daha kusursuz."

Kullandığımız kelimeler farklı olsa da görüşümüz birdi.

Evet, Kurogiri Satsuki denilen genç, Kokutou Mikiya'nın tıpkısının aynısıydı. Dış görünüşü benziyordu ama her şeyden önemlisi atmosferleri ikiz gibiydi. Hayır, belki de yaşından dolayı, her şeyi olduğu gibi kabul eden o doğallık Kurogiri-sensei'de daha güçlü hissediliyordu.

Benim ya da Shiki gibi çevresiyle sürtüşme yaşamaktan başka çaresi olmayan insanlar için, o "kimseyi incitmeyen" sıradan insanların varlığı bile başlı başına bir şok olmalıydı.

Gerçek şu ki, ben bile... Mikiya ile benim farklı insanlar olduğumuzu anladığımda, ortada bir sebep yokken ağlamıştım. O ne zamandı acaba? Artık hatırlayamayacağım kadar küçük olduğum bir yaşta, bir vesileyle Kokutou Mikiya'nın öyle biri olduğunu anlamıştım. Aynı çatı altında kardeş gibi yaşarken, bir de bakmıştım ki Mikiya'yı istiyordum.

Bir kardeşe karşı böyle şeyler hissetmenin anormal olduğunu biliyorum. Ama bunun bir hata olduğunu düşünmüyorum. Eğer pişman olduğum bir şey varsa o da...

Onun ne kadar değerli biri olduğunu kavradığım o ilk anı, o başlangıç anını hatırlayamıyor olmamdı—

"—Ama o adam Kurogiri Satsuki. Ne kadar benzerse benzesin, Kokutou Mikiya değil."

Söylesem de bir faydası olmayacak şeyi ağzımdan kaçırmıştım. Yanımda yürüyen Shiki'nin de aynı fikirde olduğunu sanıyordum.

Ancak Shiki, onaylayacağını beklediğim anda kaşlarını çatıp zoraki bir ifadeyle mırıldandı.

"Benzerlikten ziyade, o şey daha çok..."

Shiki orada durdu ve ormana doğru, ağaçların derinliklerine ters ters bakmaya başladı.

"Azaka. Şu ileride bir şey var, değil mi? Ahşap bir yapı gibi görünüyor."

"Ah, o eski okul binası. Artık kullanılmayan ilkokul kısmı. Kış tatilinde yıkılması planlanıyor ama neden sordun?"

"Bir bakıp geleceğim. Sen önden dön."

Shiki, siyah resmi elbisesinin eteğini savurarak hızlı adımlarla ormanın derinliklerinde gözden kayboldu.

"Hey, Shiki! Bekle beni! Kendi başına hareket etmeyeceğine dair söz vermiştin!"

Bağırarak Shiki'nin peşinden atıldım.

"Kokutou Azaka-san."

Ancak daha gidemeden, arkamdan gelen bir sesle durduruldum.

/ 1

'Shiki, yeni bir iş var.'

Touko, telefonun diğer ucundan böyle söylemişti.

İki Ocak gecesi, Touko bana şimdiye kadar yaptıklarımızdan biraz farklı bir iş kakaladı.

Azaka'nın devam ettiği Reien Kız Akademisi'nde tuhaf olaylar yaşandığını, gidip bunu araştırmamı istiyordu; bu teklif pek de içimi açmamıştı.

Ben —yani Ryougi Shiki— Aozaki Touko'ya sadece cinayet işleyebildiğim için yardım ediyordum, oysa bu iş sadece nedenini araştırmaktan ibaretti. Bu haliyle, içimdeki o boşluk hissi kurumaya devam edecek, bir türlü dolmayacaktı.

Aslına bakılırsa, Touko'nun işlerinde bir şeyleri öldürdüğüm olmuştu ama "insan" denilen bir şeyi daha önce hiç öldürmemiştim. Genelde ne idüğü belirsiz canavarları temizlemekle uğraşıyordum. Yazın bir kez böyle bir fırsat geçmişti elime ama sonunda 'nesneleri sadece bakarak büken' o rakibi öldürecek noktaya varamamıştım.

...Doğruyu söylemek gerekirse, o iş sırasında Shiki'nin neden öldürme eylemine bu kadar takıntılı olduğunu anlamıştım; bu yüzden "ölümüne dövüşeceksem kim olduğu fark etmez" diyerek bir nevi kendimle uzlaşmıştım.

Bu durum, bir şekilde karnını doyurmak ama tadından asla memnun kalmamak gibiydi.

İşte böyle bir hayattan hoşnutsuzluk duymaya başladığım bir sırada, bu sefer de sadece olayın elebaşını bulmamın yettiği o belirsiz iş gelip çatmıştı.

Pek hevesli değildim.

Ama yapacak başka bir işim de yoktu. Ha odamda uyumuşum ha Reien Akademisi'ne gidip uyumuşum; reddetmek için geçerli bir sebep bulamadım.

Detayları dinledikten sonra, perileri göremeyen Azaka'nın "gözü" olmak üzere Reien Akademisi'ne gitmeye karar verdim. Üçüncü dönemden itibaren okula nakil olacakmışım gibi sahte bir kayıtla, sadece kış tatili süresince orada kalacak bir öğrenci olarak.

Ormanın içinde yürüyorum.

Azaka peşimden gelmiyor.

Ağaçların oluşturduğu perdenin ardında görünen ahşap okul binasına doğru ilerliyordum.

Havanın kapalı olmasından mıydı bilinmez, ormanın içi sis çökmüş gibi griye bürünmüştü.

Reien Akademisi'nin arazisi çok genişti; binalar arasına dikilmiş ağaçlar, bir okula ait koruluk olma sınırını çoktan aşmıştı.

Reien arazisinin büyük çoğunluğu ağaçlarla kaplı bir ormandan ibaretti. Akademinin içinde bir orman yoktu; ormanın içinde bir akademi vardı.

Çürümüş yapraklarla kaplı toprakta yürürken, boş boş havadaki kokuyu soludum.

Gürül gürül fışkıran bir su gibi, havanın bir kokusu ve rengi vardı. Ağaç yapraklarının kokusu ile böcek sesleri birbirine karışıyor, zihnim bu puslu atmosferde sarhoş oluyordu.

Olgunlaşmış bir meyve gibi şekerli bir hava. Zamanın ağır ağır akmasına izin veren manzaralar. Sulu boyayla yapılmış bir manzara resminin içinde yürüyormuşum gibi, havada asılı duran o tuhaf ve huzurlu his.

—Kesinlikle. Dış dünyadan soyutlanmış bu akademi, başlı başına bir "öteki dünyaydı".

Birden hatırladım.

Eskiden, bir apartman dairesini kimsenin müdahale etmesine izin vermeyerek bir "öteki dünya" haline getirmeye çalışan bir adam vardı. Ne kadar da dolambaçlı bir yola başvurmuştu. Bu akademi ya da Ryougi malikanesi gibi, arazinin etrafını duvarlarla çevirip kimseyi içeri almazsan, dünya zaten dünyadan kopuverirdi.

Çok geçmeden ormandan çıktım.

Eskiden ilkokul binası olduğu söylenen yapı, dört katlı, köhne bir ahşap binaydı.

Ormanın ortasında, ağaçların dairesel şekilde kesilmesiyle açılmış bir meydanda, bina nefes bile almadan öylece duruyordu.

Meydanı yabani otlar sarmıştı, adeta bir çayır gibiydi.

Okul binası, çürüyüp yok olacağı anı bekleyen, ölmek üzere olan bir yaşlıya benziyordu.

Otları ezerek binaya girdiğimde, içerisinin dışarıdan göründüğü kadar yıpranmamış olduğunu fark ettim.

Belki ilkokul binası olduğu içindi, her şey bir şekilde küçük hissettiriyordu. Ahşap zeminli koridorlar, her adımımda gıcır gıcır ötüyordu.

Gıırc, gıırc. Gııı-ırc, gırc.

...Böcek sesleri binanın içinde olsam bile duyulabiliyordu. Issız koridorun ortasında yürümeyi bıraktım.

"Kurogiri Satsuki."

Az önceki öğretmeni düşündüm.

Azaka, o adamın Kokutou Mikiya'ya benzediğini söylemişti.

Benzemek diyorsa, benziyordu işte. İnsanların hepsinin surat yapısı aynıydı, bu yüzden herkes birbirinin kopyası gibiydi zaten.

Ancak, o adamın sadece dış görünüşü benzemiyordu. Üzerindeki hava bile aynıydı.

"...Benzemiyor. O, doğrudan kendisi."

Yine de, bir şeyler kesinlikle farklıydı.

Ne?

Cevap gelmiyordu.

Tam boğazıma kadar gelmişti ama bir adım kala hatırlayamıyordum.

Bildiğim halde anlayamıyor olmak... Ben de iyice insanlaşmışım demek ki.

Yarım yıl önce —uyandığım ilk zamanlarda— anlamadığım hiçbir şey yoktu. Bir şeyi anlamıyorsam, o Ryougi Shiki'nin bilmediği bir şeydi ve üzerinde düşünmeye gerek yoktu.

Ama şimdi, Ryougi Shiki'nin bilmediği olayları bir bilgi olarak tecrübe ediyordum. Kazadan önceki Ryougi Shiki ile kazadan sonra iyileşen "ben" arasındaki o umutsuz uçurum, sanki yavaş yavaş inceliyor gibiydi.

Bunun sebebi muhtemelen, "ben" olarak hiçbir duyguya sahip olmayan kendimin, bu şekilde bilinmez olaylarla karşılaşarak "kendi anılarımı" biriktiriyor olmasıydı.

Ben — göğsümdeki o boşluğu, işe yaramaz gerçekliklerle ve önemsiz detaylardan ibaret o küçücük duygularla dolduruyordum. Hala yaşadığıma dair kesin bir his yoktu ama ilk uyandığım zamanlardaki o hiçlik duygusu kaybolmuştu.

Eğer öyleyse — günün birinde göğsümdeki bu boşluk yok olursa, ben de sıradan insanlar gibi "rüya" denilen şeyi görebilirdim belki.

"Zayıf bir umut, değil mi Ori?"

Kendi kendime fısıldadım.

Cevap gelmeyeceğini biliyordum.

'Hayır, bu naçizane bir dilektir.'

—Buna rağmen, cevap veren bir ses oldu.

Gıırc. Gıırc. Gıırc.

Böcek sesleri geliyor.

Ensemde, batar gibi, bir şeyin dokunuşunu hissettim.

"—Ah."

Bilincim uzaklaşıyor, burada olduğuma dair anılar beyaza bürünüyordu.

Şu an gördüğüm manzara, bir silgiyle siliniyormuş gibi parazitlenerek yok oluyordu.

...Ne kadar zavallıca. Buranın böceklerin yuvası olduğunu bilerek gelmiştim oysa, ben—

"Seni gidi..."

Huzursuzlukla kolumu hareket ettirdim.

Elimi enseme doğru uzattım ve kesinlikle bir şeyi yakaladım.

Avucumdan biraz daha büyük, insan formunda bir şey olduğunu kavradığım andaki o histen anladım.

Sıkıca yakaladığım o şeyi, olduğu gibi ezip geçtim.

"Cıııızz" diye tiz bir ses yükseldi.

Bununla birlikte, uzaklaşmakta olan bilincim yerine geldi.

Enseme götürdüğüm elimi çekip dikkatle baktım.

Avucumda sadece beyaz bir sıvı vardı. Yapışkan, koyu bir sıvı yere damla damla süzülüyordu.

Görünüşe göre ezdiğim anda bu hale gelmişti.

Ben daha önce hiç peri görmemiştim.

Bu yüzden, bu şeyin Azaka'nın bahsettiği peri tasviriyle aynı olup olmadığını hiçbir şekilde ayırt edemiyordum.

"...İğrenç."

Elimi hızla sallayarak sıvıyı fırlattım. Yapışkan olmasına rağmen cilde tutunmayan o tuhaf sıvı tamamen temizlendi.

Böcek sesleri artık duyulmuyordu.

...Çok huzursuz olduğum için bir anlık hırsla periyi ezmiştim ama galiba bu bir hataydı.

Az önce etrafta kaynayan o peri benzeri varlıkların bir tanesi bile ortalıkta kalmamıştı.

Yoldaşları öldürüldüğü için mi kaçmışlardı, yoksa perileri tutabildiğimi gören sahipleri mi geri çekilmeye karar vermişti bilemiyordum.

Her halükarda, bu okul binasında artık hiçbir ipucu kalmamış gibiydi.

Geldiğim yolu takip ederek kapalı koridora dönmeye karar verdim.

Ormanın içindeki koridora döndüğümde, Azaka sadık bir şekilde beni bekliyordu.

Kokutou Azaka benden biraz daha minyon yapılı ve uzun saçlıydı.

Az önceki Ouji denen kadın şatodaki bir kraliçe gibiyse, Azaka için "şatodaki prenses" tabiri tam otururdu. Tabii, bu tanımın başına "inatçı" kelimesini eklemek şartıyla.

Sessizce Azaka'nın yanına doğru yürüdüm.

"A? Shiki, gitmiyor musun?"

...Azaka aniden tuhaf bir şey yumurtladı.

"Gitmiyor muyum derken, nereye?"

"İşte oraya—"

...Söylediklerinden zerre bir anlam çıkaramıyordum.

Azaka hâlâ kafası karışmış bir ifadeyle bir bana, bir de ormanın derinliklerine bakıyordu.

—Anlıyorum, diye düşündüm durumu kavrayarak.

"Azaka. Şu an saat kaç, biliyor musun?"

"Saat ikiyi biraz geçiyor ama—"

Azaka dehşet içinde sözünü kesti. Saat çoktan üçü geçmişti.

"Bir saat boyunca orada öylece dikilmek de iyi cesaret. Ne yaptığını hatırlıyorsan sorun yok ama."

Azaka sessizce, hafifçe titreyen elini dudaklarına götürdü. Şaşkınlığını gizleyemeyen gözlerle boşluğa bakıyordu.

Muhtemelen beni durdurmuş ve ben geri dönene kadar geçen sürede ne yaptığına dair hiçbir hatırası kalmamıştı.

"Shiki, ben, yoksa..."

İnanamıyorum dercesine, vücudu titreyerek fısıldadı.

Bu titreme korkudan değil, safi öfkeden geliyordu. Özgüven abidesi olan Azaka için, kendinden habersiz bir şekilde alt edilmek, aşağılanmaktan başka bir şey olamazdı çünkü.

"Söylememe gerek yok herhalde. Seni de avlamışlar, periye kaptırmışsın."

O anda Azaka’nın yüzü kıpkırmızı kesildi.

Bu, kendi tecrübesizliği ve uğradığı zilletin birbirine karıştığı bir renkti; utanıyor muydu yoksa pişman mıydı belli değildi.

Azaka her zaman soğukkanlı takılsa da, böyle zamanlarda duygularını olduğu gibi dışa vururdu. Bu hali o kadar dengesizdi ki, dışarıdan bakan biri için şüphesiz oldukça sevimli görünüyordu.

"—Yurda dönüyorum. Görünüşe göre planı değiştirmemiz gerekecek."

Sanki küsmüş gibi konuşarak hızlı adımlarla yürümeye başladı.

Arkasından bakarken düşündüm.

Aslında onun bu genç kızlara özgü dürüstlüğüne hayran kaldığımı söylesem, Azaka nasıl bir tepki verirdi acaba?

...Pekala, bunu düşünmeye bile gerek yoktu.

Her zamanki gibi, hiçbir şey söylemeden arkasından gitmeye karar verdim.

/ 2

Yurda dönüp 1-D sınıfından birkaç öğrenciyle konuşmayı bitirdiğimizde, dışarısı çoktan kararmaya başlamıştı.

Okul tatil olsa bile yurt kurallarının geçerli olduğunu söyledikleri için Azaka'nın odasına geçtik.

Burada akşam saat altıdan sonra yurt içinde gezmek bile yasaktı. Tuvalet istisna olsa da, odadan sadece birinci kattaki çalışma odasını kullanacakları zaman çıkmalarına izin veriliyormuş.

Liseye yeni başlayan öğrenciler bu kısıtlamalara alışamayıp sık sık arkadaşlarının odasına gitmeye kalkıyor ve devriye gezen rahibeler tarafından yakalanıyorlarmış. Ortaokuldan beri burada olanlar ise duruma alışık olduklarından, ne zaman dışarı çıkılmayacağını bilir, çıksalar bile rahibelerin devriye rotasını ezbere bildikleri için asla yakalanmazlarmış.

...Azaka tüm bunları bana detay detay anlattı.

Konunun olayla hiçbir alakası olmamasından anladığım kadarıyla, muhtemelen sadece içini döküyordu.

Azaka kendi sandalyesine oturmuştu.

Birinci sınıfların odası iki kişilikti ve Azaka'nın oda arkadaşı memleketine dönmüştü.

Odada duvara bitişik iki masa ve bir ranza vardı. Duvar diplerini kaplayan kitaplıklar ve raf üniteleri gibi kişisel eşyalar yüzünden oda uzun ve dar bir hal almıştı.

Binanın kendisi eski olduğu için odalar da köhne duruyordu; ancak bu, yılların getirdiği o huzurlu, oturmuş atmosferi de beraberinde taşıyordu.

Azaka odaya girer girmez üniformasını çıkarıp pijamalarını giymişti. Ben de o bunaltıcı üniformadan kurtulmak istiyordum ama yanımda yedek kıyafet getirmemiştim.

Çaresiz, üzerimde üniformayla yatağa ilişip Azaka'yı dinlemeye başladım.

"...İşte bu yüzden, yurt içinde serbestçe hareket edemeyiz, yani bugünlük işimiz bitti. Kalkış saati beş, ama kış tatili olduğu için sabah ayini yok, o yüzden altıya kadar uyusak da olur.

Anladın mı, Shiki? Diğer öğrenciler ve rahibeler bizim 1-D'deki olayı araştırdığımızı bilmiyorlar, bu yüzden mümkün olduğunca dikkat çekmemeye çalış. Senin aksine ben iki yıl daha burada yaşayacağım, sakın bir olay çıkarma."

Azaka dün söylediklerini bu gece de tekrarlıyordu.

Buna gerçekten hiç gerek yoktu, boşuna evham yapıyordu.

Ben sadece uyuduğum yeri değiştirmiştim o kadar, içimde en ufak bir istek ya da motivasyon yoktu ki.

"Rahat ol. Benim tek görevim 'görmek', yanımda kesici bir alet bile getirmedim. Henüz o peri terbiyecisi denen tipe karşı kişisel bir kinim de yok, yani gayet barışçılım. Duygularına kapılıp bodoslama dalacak biri varsa, o da sensin; asıl ben senin için endişeleniyorum."

"Ben gayet sakinim. Amacımız gerçeği aydınlatmak, sorunu kökten çözmek değil. Araştırabildiğimiz kadarını araştırıp bayrağı hemen Touko-san'a devredeceğiz."

Lafı kolayca savuşturuyordu ama Azaka'nın gözleri hiç de öyle uysal durmuyordu.

Gündüzki peri meselesi canını sıkmış olmalıydı. Temelde Azaka, kendisine yapılanın karşılığını veren bir karaktere sahipti.

"Öyle diyorsan öyledir. Öyle yapabilirsen ne âlâ, Azaka."

Azaka gözlerini dikmiş bana bakıyordu.

"...Benimle dalga mı geçiyorsun sen?"

"İftira atıyorsun şu an."

Bana o hafif sitemkar, sıkıntılı bakışı tıpkı Mikiya'nınki gibiydi ve kendimi tutamayıp gülümsedim.

"—Neyse. Ben hata yapıp sorun çıkarmayacağım, o yüzden Shiki'nin endişelenmesine gerek yok. Konuya dönecek olursak; bugün karşılaştığımız kişiler arasında tuhaf birine rastladın mı, Shiki?"

Azaka bir tıkla konuyu değiştirdi.

"Tuhaf birini soruyorsan, karşılaştığım herkes öyleydi. 1-D'deki tiplerin hepsinin boynunda o şeyden vardı."

"O şey dediğin, Shiki'nin ezdiği perinin kanı mı?"

Azaka kaşlarını çattı. Kesin benim korkunç biri olduğumu falan düşünüyordu. ...Ama bu bir gerçekti, o yüzden inkar etmedim.

"Kan değil. Kelebeklerin kanatlarındaki o toz gibi bir şey. Vücut sıvısı olsa fark ederlerdi herhalde. Ayrıca Kuruya denen o öğretmende de vardı. O an ne olduğunu anlamamıştım ama şimdi düşününce boynunda izi kalmıştı."

"—Anladım. Peki Shiki, sence hafızaları çalma sebepleri ne olabilir?"

"Bilmem. Ben yapmıyorum sonuçta."

"Tabii, tabii, öyledir kesin. Sana fikir danışmakla ben de iyice zayıflık göstermişim."

Kendi kendine sinirlenen Azaka, derin düşüncelere daldı.

"...Aralık ayından beri D sınıfı öğrencilerine gönderilen mektuplar. Mektupların içeriği 'kişinin kendisinin bile unuttuğu sırlar'dı.

Aynı dönemde okulda peri efsaneleri yayılmaya başlıyor. Bu perinin yatak ucuna gelip hafızayı çaldığı söyleniyor."

Kış tatili öncesinde D sınıfının sınıfında iki öğrenci tartışmanın sonunda maket bıçaklarıyla birbirine girmişti. Kavganın sebebi yine o mektuplardı. Bir ay boyunca, bizzat kendilerinin bile bilmediği kayıtlar kendilerine ulaştırılmaya devam edince, D sınıfı öğrencileri sınıf arkadaşlarının kavgasını sadece uzaktan izleyecek kadar zihnen felç olmuşlardı. Dördüncü şubedeki öğrencilerle konuşunca, birinin intihar etmesinin bile şaşırtıcı olmayacağı bir durumda olduklarını bizzat hissettim.

Azaka, fısıldayarak şimdiye kadar olanları kafasında toparlıyordu.

"Shiki bizzat periyle karşılaştı, benim de bir saat kadar süren bir hafıza boşluğum var. ...Ne yapıyordum acaba? Bir saat içinde çoğu şey yapılabilir oysa."

Hafıza boşluğu Azaka'nın bile canını sıkıyor gibiydi.

...Peki ya ben?

Üç yıl önce... Lise birinci sınıfta olduğum döneme dair anılarım delik deşik, bu da huzursuz hissettiriyor. O zamanlar şehir, ayrım gözetmeksizin insanları öldürüp dolaşan bir katilin dehşetiyle titriyordu.

O olayla bir ilgim olduğunu düşünüyorum. Fakat o zamanlar hareket eden Shiki değil, Ori'ydi; o artık yok olduğuna göre, o anılar sonsuza dek kayboldu.

"—Bir saniye."

Aniden fark ettim.

Neden şimdiye kadar fark etmemiştim?

Üç yıl önceki katille ilgili anılarımın olmaması, Ori'nin bu işe karışmış olmasındandı.

Öyleyse... Kaza geçirmeden hemen öncesine dair anılarımın olmaması neden? O sırada Ori değil, Shiki olmam gerekiyordu.

Eğer bu peri kullanıcısı denilen kişi, unutulan anıları öğrenmenin bir yolunu biliyorsa, geçmişimi geri alabilirim belki de.

Ama yine de bir şeyler oturmuyor.

Azaka'nın o peri denilen şeye inanıp inanmadığını bilmiyorum ama ben bir türlü bu varlığın mantığını kavrayamıyorum.

Bir şey. Azaka ve ben sanki temelden bir hata yapıyormuşuz gibi hissediyorum.

"Hey Azaka. Kişinin kendisinin bile unuttuğu anılar nasıl araştırılabilir ki?"

"Bakalım... Hipnoz durumuna sokup beynin derinliklerinden çekip çıkarıyor olabilirler mi? Hafızanın dört ana işlevini biliyor musun Shiki?"

"Kaydetme, depolama, geri çağırma ve tanıma, değil mi? Video kaseti gibi. Kaydedilen görüntüye bir etiket yapıştırıp kaydedersin. Onu özenle bir yere koyup depolarsın. İzlemek istediğinde oynatıcıya takıp geri çağırırsın. Geri çağrılan içeriğin eskisiyle aynı olup olmadığını tanırsın. Bunlardan biri bile bozulursa beyin normal çalışmaz."

"Evet. Kişi unutmuş olsa bile, beynin kendisi hasar görmemişse anılar bir yerlerde duruyordur. Beyin, bir kez kaydettiği şeyi asla unutmaz. Perinin onları çaldığını düşünmekten başka bir seçenek kalmıyor."

...Unutkanlıkları toplayan bir peri, ha? Touko kötü niyetli olduğunu söylemiş ama ben nedense o kötü niyeti hissedemiyorum. Çünkü bunlar zaten kişinin kendisinin unuttuğu anılar. Öyle bir şeyi çalsan bile sahibi farkına bile varmaz.

Bunu bir mektuba dönüştürüp geri göndermek, aksine iyi niyetli bir davranış değil mi?

Siz şöyle bir olayı unutmuşsunuz, bu sefer kaybetmemeye dikkat edin der gibi.

"Anıları çalmak bir kanıtı karartmak için olabilir. Ama unutulmuş anıları yüze vurmanın ne anlamı var?"

Sorum ağzımdan kelimelere dökülmüştü.

Azaka "Haklısın," diyerek arkasına yaslandı.

"Bence bu bir suç duyurusu. Sen eskiden şöyle bir suç işledin diye bildirmek için."

"İki ay boyunca durmadan farklı suçlar mı gösteriyorlar? Bu bir suç duyurusu değil, resmen çocukça bir zorbalık olur."

Ama periler zaten çocuk formunda tasvir edildiği için, belki de öyledir.

Düşünmeyi orada bıraktım.

Zaten sadece bir gözlemci olan benim kafa yormam bir şeyi değiştirmez, son kararı verecek olan Azaka'nın kendisi.

Oturduğum yatağa öylece uzandım.

"Hey Shiki. Bir şey sormak istiyorum."

Azaka hâlâ sandalyede otururken, nedense biraz mahcup bir tavırla sordu.

"Şey, bu periyi bulmanın yolu nedir?"

...Anılarını bir periye çaldırmış olmak epey ağrına gitmiş anlaşılan.

Ama bulma yolunu ben de bilmiyorum ki.

"Ne bileyim ben. İlla bir şey demem gerekirse, ona bakmamaktır derdim ama bu senin için imkansız. Çok istiyorsan, ne bileyim, şöyle sıcak gibi görünen yerleri rastgele kurcala. Şansın yaver giderse yakalarsın."

"Havanın sıcak olduğu yerler, demek."

Azaka "Anladım," diyerek ikna oldu.

Tamamen sallamıştım ama yalan da söylemiyordum.

Eğer o peri yaşıyorsa bir ısı yayıyordur. O nokta diğer yerlerden daha sıcak olacağına göre, şanslıysa ona dokunabilir bile.

Neyse, konuşma burada bitti.

Azaka'nın geniş geceliğini ödünç alıp, ranza yatağın üst katında uyumaya karar verdim.

Unutuş Kaydı /

5 Ocak, Salı.

Bir türlü uyanmayan Shiki'yi kendi haline bırakıp birinci kattaki çalışma odasına yöneldim.

Saat sabah yediyi biraz geçiyordu. Çalışma odasında ders çalışacak kadar erdemli bir öğrenci yoktu ama tam da bu yüzden gizli buluşmalar için biçilmiş kaftandı.

Çalışma odası, yurtta kalan öğrenciler için hazırlanmış bir kütüphaneydi. Herkesin amacı farklı olsa da akşamdan ışıkların sönme vaktine kadar öğrenciler burada toplanır, sohbet eder ya da gerçekten kitaplarını açarlardı. Ancak akşamları "İblis Yurt Müdiresi" Rahibe Einbach bizzat denetime geldiğinden, onun gözünden kaçarak sohbet etmek ya da gizlice başka işlerle uğraşmak gerekirdi.

Neyse, akşamları korkutucu olduğu kadar gürültülü olan bu çalışma odası, sabahın bu saatinde ıssızdı. Bunu fırsat bilerek D sınıfının temsilcisini buraya çağırmıştım.

Dün yurda dönüp dördüncü şubeden birkaç öğrenciyle konuşmaya çalışmıştım ama hepsi aynı şeyleri anlatıp duruyordu, bir arpa boyu yol alamamıştım. Zaten dışarıdan gelen birine içlerini dökmelerini beklemek hataydı. Bu durumda dürüstçe karşılarına dikilmekten başka çare kalmıyordu. Savaşacaksan teke tek savaşmak temel kuraldır. Ben de en makul konuşulacak kişi olarak D sınıfı temsilcisi Fumio Konno'yu seçmiştim.

Çalışma odasına girdiğimde gerçekten kimseler yoktu.

Isıtıcılar henüz yakılmadığı için geniş oda buz gibiydi.

"Kokutou, bu tarafa."

Odanın derinliklerinden vakur bir ses yükseldi.

Aynı zamanda bir kütüphane olan bu yerin arka tarafı kitaplıklarla doluydu. Fumio Konno, o rafların arasına gizlenmiş şekilde beni bekliyordu.

Kapıyı kapatıp yanına ilerledim.

Fumio Konno, tek kelimeyle dişli bir kızdı. Benim gibi liseyi Reien'de kazanmış olanlardan biriydi ve boyu çok uzundu. Rahatlıkla 1.70'in üzerindeydi ve etkileyici bir duruşu vardı.

Kendisi de pek "genç kız gibi" olmadığını biliyor olmalıydı ki saçlarını kısa kestirmişti. Buna rağmen yüz hatları fazlasıyla olgundu, üniversite öğrencisi dese inanılırdı.

"Kusura bakmayın, sizi sabahın köründe çağırdım."

İlk defa karşılaştığımız için hafifçe eğilerek selam verdim. Konno, "Hah," diyerek bakışlarını kaçırdı ve alaycı bir tavırla kollarını kavuşturdu.

"Önemli değil, zaten ben de diğerleri gibi uyuyamıyorum. Bir şeylerle uğraşmak kafa dağıtmaya yarıyor. Ee, mevzu ne? Hayama hakkında mı?"

Fumio Konno, nasıl desem, çok dobra bir karakterdi. Bir şeyler araştırdığımı bilerek doğrudan konuya girmişti.

"...Hayama derken, Bay Hayama'dan mı bahsediyorsunuz?"

"Öyle ya. Dünden beri yanında görmediğimiz bir güzelle bizim sınıfın çocuklarını sorguya çektiğine dair dedikodular dolanıyor. A sınıfının birincisi bizimle bir işi olduğunu söylüyorsa, mevzu kesin o heriftir."

Ters ters bakar bana.

......Anlaşılan konu ona kadar ulaşmış.

Konno’nun keskin bakışlarına aynı şekilde karşılık verdim.

—Dürüst olmak gerekirse Bay Hayama’yı hiç düşünmemiştim. Ama bu benim eksikliğimmiş sanırım. ...Açık konuşayım, Rektör benden sınıfınızda yaşanan kaza hakkında bir araştırma yapmamı istedi. Konno-san, o günü net bir şekilde hatırlıyor musun?

Sorum üzerine uzun boylu kızın yüzü, hoşnutsuz bir ifadeyle bulutlandı.

—...Hadi canım, bizzat Rektör mü istedi? Şu örnek öğrenci olmak harbiden başka bir şeymiş. Bana gelince, 'Kazayı unut ve derslerine odaklan' deyip kapı dışarı etmişlerdi. Gerçekten sinir bozucu.

—Konno-san, sen de mi o kazayı...?

—E herhalde. Sonuçta sınıf temsilcisiyim. Ben de Kokutou-sensei ile aynı durumdayım. Olay yerinde olmama rağmen hiçbir şeyi durduramadım ve o güne dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Geriye dönüp düşündüğümde 'Ah, evet, öyle bir şey olmuştu' demekten öteye gidemiyorum. Kazaya sebep olan o ikisi... Kashima ve Rurido, hastaneye kaldırıldıklarından beri haber yok. Geçmiş olsun demek bahanesiyle detayları öğrenmek için Rektör'ün yanına gidip yattıkları hastaneyi sorduğumda beni kovdu.

Konno, parlak saçlarını karıştırarak mahcup bir tavırla konuştu.

Sadece bu hareketi bile, bu kızdan hoşlanmamı sağladı.

—Peki, şey... Sanırım sana da o mektuplardan gönderilmiş.

—Ha, o mesele. Tüyler ürpertici bir şey. Bana gelenler nispeten az ama bazılarına her gün geliyormuş. Duyduğuma göre Kashima ve Rurido'ya da her gün geliyormuş; muhtemelen kafayı yiyecek raddeye gelmişlerdir.

Mektupların içeriği, gerçekten de zararsız geçmiş anılardan ibaretmiş. İlkokuldayken hayran olduğu çocukla eve dönmesi ya da kaybolan kedisi hakkında şeyler gibi.

—İlk başta saçma sapan şeyler yazıyorlar diye düşündüm. Ama iyice hatırlamaya çalışınca, hepsinin gerçekten başımdan geçtiğini fark ettim. Korkmaktan ziyade etkilenmiştim diyebilirim. 'Vay be, böyle bir şey olmuştu' falan oldum. Ama aralarında feci korkup kimseyle konuşmayanlar da var.

—Bu, vicdanlarını sızlatan bir şeyler olduğu anlamına mı geliyor?

—Muhtemelen, diye onayladı Konno.

—Yine de sormuş olayım, mektupları gönderen kişi hakkında bir tahminin var mı?

—...Mantıklı düşünürsem hayır ama bu iş zaten mantık sınırlarını aşmadı mı? Eğer hayaletler veya periler gerçekse, aklımda biri var.

Ancak Konno Fumio o ismin kim olduğunu söylemedi. "Bu sadece benim şahsi meselem değil," diyerek yanıt vermeyi reddetti.

Şansımı başka bir yönden denemeye karar verdim.

—Peki, Konno-san, tüm bu olanlar hakkında ne düşünüyorsun?

—Bilmem ki. Anormal bir durum olduğu kesin ama bizim sınıf zaten epeydir çatırdıyordu. Belki de bu, dolambaçlı yollardan gelen bir ilahi adalettir. Kurogiri, sen bilmezsin ama D sınıfındakilerin çoğu liseyi dışarıdan, Reien'e sonradan gelen tipler. Gerçekten sorunlu çocuk çoktu.

"Ben de onlardan biriyim," diye ekledi.

Bunu daha sonra öğrenecektim ama Konno Fumio ortaokul yıllarında ünlü bir basketbol oyuncusuymuş. Orta ölçekli bir şirketin yönetim kurulu başkanının tek kızı olan Konno, kendi isteği dışında Reien'e gönderilmiş.

—Bay Hayama'nın yurdu ateşe vermesi hakkında ne düşünüyorsun?

Kararımı verip can alıcı soruyu sordum. Konno'nun yüzü gözle görülür bir şekilde ekşidi ve bakışlarını benden kaçırdı.

—...O herifin ne akla hizmet yurdu yaktığını bilmiyorum. Hayama Hideo denilen adam tamamen kafayı yemişti. En çok ne derdi biliyor musun? 'Abim neden Rektörlük koltuğunu bana vermiyor!' İnanabiliyor musun? Liseden bile düzgün mezun olmamış birinin kuracağı cümle mi bu? O mafya bozuntusuna değil öğretmenlik, Rektörlük bile verilmemeliydi. Kaori'nin ölümü, hem o herifin hem de akrabası diye o işsiz güçsüz adamı öğretmen yapan Mütevelli Heyeti Başkanı'nın suçu. Bizimle bir ilgisi yok. Evet, benim bir sorumluluğum yok...!

...Dışarıdan güçlü görünse de onun da sinirleri harap olmuştu. Bana bakmadan, her an ağlayacakmış gibi bir yüz ifadesiyle nefret dolu bir şekilde mırıldandı.

Daha fazla bir şey öğrenemeyeceğimi anlayıp burada kesmeye karar verdim.

—Teşekkürler. Çok yardımcı oldun, Konno-san.

Konno Fumio'ya arkamı döndüm.

—Ha, bir şey daha sorabilir miyim? Sen perilere inanır mısın?

Giderayak, sanki önemsiz bir anket sorusuymuş gibi öylesine soruverdim.

—İnanması güç ama bence varlar. Hem diğerlerinin hem de benim anılarımız sanki bir yalanmış gibi paramparça.

"Öyle mi," deyip çalışma odasından ayrıldım.

Daha sonra 4. sınıfın diğer öğrencileriyle de konuşmayı denedim ama sonuç hep aynıydı.

Hepsi derin bir kuşku içindeydi ve odalarına kapanmışlardı. Bu halleri bir şeyi bekliyorlarmış gibi hissettiriyordu, buna rağmen hepsi bir ağızdan eve gitmek istediklerini sayıklıyordu. "O zaman gitsenize," dediğimde ise hepsi suspus oluyordu. ...Anlaşılan mantıklı bir şekilde konuşabildiğim tek kişi Konno-san'dı, diğerleriyle iletişim kurmak bile mümkün değildi.

Genel sonuç şuydu; hepsi perilere inanıyordu. Yani hepsine o mektuplardan gelmişti ve hepsinin anılarında boşluklar vardı.

Bunun dışında emin olduğum bir şey daha vardı.

Bu kızlar—1-D sınıfı öğrencileri—sınıfça bir şeyler saklıyorlardı. Bunun ne olduğunu bilmesem de, sınıf öğretmenleri olan Hayama Hideo ile bağlantılı olduğu artık gizlenemez bir gerçekti.

Bu düşüncelerle öğretmenler odasına yöneldim. Hayama Hideo, kasım ayındaki yurt yangınından sonra okuldan ayrılmıştı ama belki dosyalarda bir ipucu kalmıştır diye umuyordum.

—Afedersiniz.

Deyip öğretmenler odasının kapısını açtım.

Şaşırtıcı bir şekilde içeride kimse yoktu.

Zaten burası genelde sadece sabah toplantıları için kullanılan büro tarzı bir yerdi; rahibeler pek uğramazdı, idari personel de kış tatilinde olduğu için kimsenin olmaması normaldi.

—Oh be... Tanrım, sana şükürler olsun.

Sırıtarak idari evrak dolaplarını karıştırmaya başladım.

Geçen yılın kasım ayı civarındaki dosyaları tek tek kontrol ettim.

Yaklaşık bir saat kadar dalıp gitmiş olmalıydım. Yine de işe yarar bir bilgi bulamadım.

—...Tüh ya, böyle giderse Shiki'yi yanıma alıp okulun her köşesini didik didik aramam gerekecek.

Bir Doberman'la şehirde tur atar gibi böyle bir şeye girişmek istemiyordum ama başka çarem kalmamış gibiydi.

Çaresizce dağıttığım dosyaları toplarken... gözlerime inanamadığım bir belgeyle karşılaştım.

—...Hayama Hideo. Şubat 97'de göreve başlama, Aralık 98'de istifa...

İlk bakışta normal görünüyordu. Ama bir gariplik vardı. Aralıkta istifa mı? Saçmalık. Hayama Hideo, kasım başındaki yurt yangınından hemen sonra ortadan kaybolmuştu. Öyleyse neden aralık ayına kadar personel olarak kayıtlı görünüyordu?

Üstelik... istifa nedeni 'adres yetersizliği' olarak girilmişti. Yani bu, adamın kayıp olduğu anlamına mı geliyordu?!

Kafam karmakarışık bir halde belgeleri yerine koyup öğretmenler odasından koridora çıktım.

Tam o sırada, karşılaşmayı hiç istemediğim o kişiyle burun buruna geldim.

"Oya, öğretmenler odasında ne işin vardı Kurogiri-kun?"

"...... Günaydın, Kuranegiri-sensei."

Önünde hafifçe eğilerek selam vermem üzerine Sensei, "Gerçi artık öğle vaktini geçti ama," diyerek samimi bir karşılık verdi.

Dün Shiki ile birlikteyken bir şekilde idare etmiştim ama bu adamla baş başa kalmaktan gerçekten nefret ediyordum.

Kısacası, ona karşı içten içe bir huzursuzluk hissediyordum.

Göğsümdeki o huzursuz küt küt atış... Bu his, Mikiya’ya benzeyen bu adama karşı duyduğum bir duygu muydu yoksa sadece kendi tedirginliğim miydi? Bir türlü ayırt edemiyordum.

"Sizin öğretmenler odasında bir işiniz mi vardı?"

Laf olsun diye öylesine bir soru sordum.

Kuranegiri Satsuki, bu gelişigüzel soruma bile büyük bir ciddiyetle cevap verdi.

"Ah, Mother’ın benden istediği bir iş vardı. Öğrenci listesini Fransızcaya çevirmem gerekiyor. Orada Reien ile bağlantısı olan birkaç üniversite var da."

"Hımm, bizim listelerimizi mi göndereceksiniz?"

"Öyle görünüyor. Aslında bu konu senin için pek yabancı sayılmaz Kurogiri-kun. Değişim öğrencisi adayları arasında sen ve Ouji-kun en güçlü iki adaysınız."

...... Bunu ilk kez duyuyordum.

Gülümseyerek geçiştirdim ve Kuranegiri-sensei’nin yanından sıyrılıp gitmeye yeltendim ama birden duraksadım. Doğru ya, Sensei’ye henüz sormadığım bir konu kalmıştı.

"Kuranegiri-sensei. Şu sıralar öğrenciler arasında dolaşan o dedikoduları duydunuz mu?"

"Ah, perilerle ilgili olanı mı diyorsun? Duydum."

"Siz... buna inanıyor musunuz? Ah, tabii ki ben inanmıyorum, orası ayrı."

Perilere inandığımı düşünmesinden çekindiğim için böyle saçma bir ekleme yapıvermiştim.

O ise bana yumuşak bir gülümsemeyle baktı.

"Peri meselesi Japonya’da nadir rastlanan bir söylenti olsa da oralarda oldukça yaygındır. İskoçya’da 'Kedi Perisi' veya 'Köpek Perisi' gibi sevimli hikayeler de vardır, şahsen benim epey hoşuma gider."

Ah, doğru ya. Kuranegiri-sensei aslında yurt dışında yetişmiş biriydi. Oralardaki üniversitelerde halk bilimi içinde "periler" diye bir branş bile olduğunu duymuştum; yani sorduğum soru o kadar da çocukça gelmemiş olmalıydı.

"Cait Sith, hani şu Çizmeli Kedi değil mi?"

"Oya, bunu iyi biliyorsun. Gerçi konuşan kedi hikayeleri Japonya’da da mevcut, yani o kadar da orijinal bir fikir değil."

Bak işte, adamdan resmen entelektüellik akıyordu.

Ben de iyice havaya girip konuşmayı biraz daha sürdürmeye karar verdim.

"Peki, oralarda perilerin yaptığı şakalar gerçekten yaşanabilir mi? Yani doğal bir fenomen ya da yerel geleneklerin bir parçası olarak?"

"Son zamanlarda pek duyulmuyor ama çocukların değiştirilmesi vakalarına ara sıra rastlanıyor. Tarım işlerine yardıma gelen 'yabancılar' ise artık pek kalmadı gibi."

Sonra Sensei bana kısa bir hikaye anlattı.

Evlere veya madenlere gelip işlere yardım eden, "Yardımcı Cüceler" ya da "Vurucu Cüceler" denilen bu varlıklar aslında köye kabul edilmeyen, dışlanmış insanların zamanla efsaneye dönüşmüş halleriymiş.

Köy toplumu, kendi içinde kapalı ve dışarıya payı olmayan bir sistemdir. Bu yüzden başka köylerden gelenleri kolayca aralarına almazlar. Sonuç olarak bu kişiler dağlarda veya ormanlarda yaşamak zorunda kalır, hasat zamanı gelip işlere yardım ederek insanlarla bağ kurmaya çalışırlarmış.

Öte yandan, "çocukların değiştirilmesi" ise bu durumun kötüye gittiği bir senaryoymuş. Zengin ailelerin bebeklerini, bir yerlere terk edilmiş yoksul bebeklerle değiştirirlermiş. O dönemlerde soylu ailelerin Tanrı tarafından kutsandığına inanıldığı için, yoksul doğanlar kendi çocuklarının da kutsanmasını isteyerek onları değiştirirlermiş.

"...... Peki, o değiştirilen çocuklara ne oluyor?"

İçimde uyanan bir merakla sorduğumda, Sensei gülümseyerek cevap verdi:

"Endişelenme. Çoğu zaman her şey hemen eski haline döner. Ne de olsa zengin bir aileden bahsediyoruz, bebeği bulup çıkarmak onlar için kolaydır. O dönemlerde doğumlar mutlaka Kilise aracılığıyla yapılırdı.

Kilisede vaftiz edilmeyen bir çocuk, var olmayan bir çocuk demekti. Vatandaşlık hakları olmazdı. Bu yüzden ne kadar fakir olursa olsun herkes Kiliseye gider, parasını öder ve çocuğunu vaftiz ettirirdi. Gerçi... vaftiz ettirmezlerse sonu işkenceye varırdı, yani pek de seçme şansları yoktu.

Dolayısıyla Kiliseye gidildiğinde kimin nerede doğum yaptığı hemen anlaşılırdı. Çocukların değiştirilmesi, ancak gerçek bir perinin yapabileceği türden bir mucizedir."

"Hımm, yani siz gerçek perilerin varlığına inanıyor musunuz Sensei?"

"Olduklarını düşünüyorum. Ama onlardan pek haz etmem. Gerçek bir perinin yaptığı şakalar biraz fazla ileri gider. Az önce bahsettiğim çocuk değiştirme vakası da öyle. Peri, birkaç yıl geçtikten sonra aniden çocuğu gerçek anne babasına geri verir. Geri dönen çocuklar ise çoğu zaman akli melekelerini yitirmiş olur. Ebeveynlerin bu durumdan sevinmek yerine büyük bir keder duydukları söylenir."

Haklıydı, bir şaka için bu kadarı fazlaydı.

Görünüşe göre perilerin sadece "masum" varlıklar olduğu imajını kafamdan silmem gerekiyordu.

"...... Ah, kusura bakma. Çok uzun konuştum."

"Hayır, keyifliydi. Öyleyse bana müsaade Sensei."

Tekrar selam verip hızlı adımlarla Kuranegiri-sensei’nin yanından uzaklaştım.

Öğle vaktini geçtikten sonra, Kasım ayındaki yangında kül olan doğu yurduna gitmeye karar verdim.

Özel bir amacım olduğundan değil. Sadece Hayama Hideo’nun yaktığı söylenen o yurdu bir kez olsun görmem gerektiğini düşünmüştüm.

Doğu binasının çevresine halatlar çekilmiş, üzerine de "Girilmez" tabelaları asılmıştı.

Halatların üzerinden atlayıp doğu binasının içine adımımı attım.

...... Binanın büyük bir kısmı yanmıştı. Odaların dizili olduğu doğu duvarı tamamen yok olmuştu.

Sanki devasa bir canavar pençesiyle duvarı söküp atmış gibiydi. Odaların olduğu kısımlar tamamen yanıp çökmüş, ufalanmıştı; dokunsan küle dönüşecek gibi duruyordu.

Buna tezat olarak, koridorun bulunduğu batı tarafı neredeyse sapasağlam kalmıştı. Sadece koridorda yürürken bir yangın çıktığını anlamak imkansızdı, bina orijinal halini koruyordu.

Ancak o yanmış yurt odalarının kapısını açtığınızda, karşılaştığınız tek şey dışarının manzarası ve sadece temelleri kalmış bir harabeydi.

Böylesine çarpık, avangart bir sanat eserini andıran binanın içinde ilerledim.

...... Burayı kundaklayan Hayama Hideo isimli öğretmeni sadece bir kez görmüştüm. Genelde üçüncü ve beşinci sınıfların derslerine giriyordu, A sınıfına ise hiç uğramamıştı.

Onu sadece sabahki ibadet törenlerinde, sıkılmış bir ifadeyle İncil’in sayfalarını çevirirken hatırlıyordum. Otuz yaşlarında bir adamdı ve hafızam beni yanıltmıyorsa yüz hatları fena sayılmazdı.

"Sadece bir kez gördüğüm birini araştırmak da tam aptallık."

Kendi kendime mırıldanıp oradan ayrılmaya karar verdim. Birinci kata inip giriş kapısına doğru koridoru geçiyordum ki...

Tam o anda.

Girişten bana doğru gelen tanıdık bir silüet gördüm.

Uzun siyah saçları ve heybetli güzelliğiyle bu kişi Reien’de tekti.

Okulun perde arkasındaki gerçek gücü, Ouji Misaya... Nedenini bilmediğim bir şekilde yanıma yaklaştı ve aramızda yaklaşık iki metre mesafe bırakarak durdu.

Yüzüme bakıp nazikçe gülümsedi.

"Nasıl gidiyor? O zamandan beri bir gelişme var mı, Kurogiri-san?"

Ouji Misaya bu sözleri o kadar yumuşak bir tonda söylemişti ki...

Bir anda sırtımdan aşağı bir ürperti geçti.

Ortada somut bir sebep yoktu.

Ama sadece bu kadarı bile yetmişti.

Sezgilerim bana bu kızın dünkü selamın sahibi olduğunu fısıldıyordu.

────Kii, kii, kii.

Böcek vızıltısına benzer o ses, kesinlikle duyulabiliyordu.

Böyle giderse dün yaşananların aynısı olacaktı. Yine ne ara olduğunu anlamadan hafızam çalınacak ve saatlerce öylece ayakta dikilip kalacaktım. Eldivenlerimi hazırlamamış olmak büyük bir pişmanlıktı ama artık bu noktadan sonra tek çare yakıp kavurmaktı.

Gözlerimi önümdeki Misaya’ya dikmişken, havanın doğal olmayan bir şekilde sıcaklaştığı noktayı tespit ettim.

...Sihirsel formülleri falan bilmem ama mesele ısıyı algılamak ve hızlandırmaksa, çoktan rüştümü ispatlamış sayılırım.

Atmosferdeki o yapay sıcaklık sapmasını, gözlerim kapalıyken bile hissedebiliyordum───

"───Şurada!"

Göğüs hizama kadar sokulmuş olan o 'şeyi', çıplak ellerimle yakalayıp kavradım.

Avcumun içinde gerçekten de bir şeyi tuttuğuma dair o his vardı. "Kii kii" diye ciyaklayan o şeye dönüp bakmadan, gözlerimi Ouji Misaya’dan ayırmadım.

"Aman Tanrım. Bana perileri göremediğini söylemiştin ama şimdiden görebilmeye mi başladın?"

Misaya, son derece özgüvenli bir tavırla konuştu.

Bu kibirli duruşuyla birlikte, karşımda duran bu kişiyi artık kusursuz bir "düşman" olarak görmeye karar verdim.

"...Demek öyle. Dünkü o bir saat boyunca Senpai ile boş bir muhabbet çevirmişiz sanırım."

"Evet. Sayende senin hakkında bilmediğim tek bir şey bile kalmadı. Koskoca bir saatimiz vardı sonuçta. Bu minikler varken senin nasıl bir insan olduğunu öğrenmek çocuk oyuncağı."

Ouji Misaya, tek eliyle omzunun üzerini okşadı.

Kii, diye bir ses duyuldu.

Muhtemelen orada da bir peri vardı. Hayır, kadının etrafında kendine ait olmayan pek çok ısı kaynağı hissediliyordu. Saymaya kalksam elliyi geçerdi.

...Perileri göremeyen benim için bu, umutsuz bir güç farkıydı.

"Çok soğukkanlısın Kokutou-san. Şaşırmaman ne kadar da sıkıcı. Oysa ben senin hakkındaki her şeyi duyduğumda çok şaşırmıştım. Öyle değil mi ya? Bu okulda benden başka büyü eğitimi alan birinin olabileceği aklımın ucundan bile geçmezdi."

"Şaşırmadım. Çünkü en başından beri bir peri kullanıcısı olduğunu biliyordum. Ama şaşıran siz Senpai, telaşa kapılıp benim gibi bir engeli ortadan kaldırmak için burada bekliyordunuz herhalde. Bu hamleniz kendi içinde mantıklı olsa da... Kendi kimliğinizi bu kadar kolay açık etmeniz kalitenizin ne kadar düşük olduğunu gösteriyor, Ouji Senpai."

İçimdekileri bir çırpıda sayıp döktükten sonra buradan nasıl kaçabileceğimi düşünmeye başladım.

Asıl görevim sadece olayın sebebini araştırmaktı. Sıradan bir kavgaya varım ama işin sonunda ölümün olduğu diğer büyücülerle yapılacak bir kavgaya hiç mi hiç niyetim yoktu.

"Kokutou-san. Seni yok etmek gibi bir niyetim yok. Sonuçta sen benim az sayıdaki benzerlerimden birisin. Birbirimize düşmanlık gütmektense birbirimizi anlamaya çalışsak daha iyi olmaz mı?"

"Aniden üzerime perileri saldıktan sonra 'birbirimizi anlayalım' demeniz pek inandırıcı gelmiyor."

"Yanlışın var. O ufaklığı sadece daha verimli bir görüşme ortamı sağlamak için kullandım. Senin üzerinde işe yaramaması üzücü oldu tabii, yazık."

Ouji Misaya, ne kadar ciddi olduğu belirsiz bir ses tonuyla serinkanlı bir şekilde konuşuyordu.

Arkamdaki kaçış yolunu göz ucuyla kontrol ederken, bu kadının ne diyeceğini birazcık dinlemeye karar verdim.

"Görüşme dediğiniz... Sizinle benim aramda mı?"

"Evet. Kokutou-san, buraya gelmiş olman bile sana karşı sempati duymam için yeterli. Çünkü burası───"

"Tachibana Kaori'nin öldüğü yer olduğu için mi?"

"Evet," diyerek tatmin olmuş bir şekilde başını salladı.

Ancak gözleri, gaddar bir kraliçeninki gibi soğuk bir nefretle bulanmıştı.

"Kasım ayındaki yangında kaçmayı başaramayan 1-4 sınıfı öğrencisiydi, değil mi? O kızla bir tanışıklığınız mı vardı Senpai?"

Bu malumu ilam eden soruma Ouji Misaya, "Evet," diyerek asil bir tavırla cevap verdi.

"Kaori benim kouhai'mdi. İlkokuldan beri tanıdığım, dünya tatlısı bir kız kardeşim gibiydi. Beceriksizdi, hep zor işler ona kalırdı ama herkesten daha dindar ve merhametliydi.

Ama burada ölüp gitti. Ölmesini gerektirecek hiçbir günahı olmayan, tertemiz bir çocuktu. Ve dindarlığı yüzünden, tam da bu yüzden en acı seçimi yapmak zorunda kaldı."

Misaya sanki gerçekten büyük bir keder içindeymiş gibi konuşuyordu.

Ancak bu sözlerin ardında merhamete dair en ufak bir iz bile yoktu.

"Buna rağmen, o diğerleri zerre pişmanlık duymuyorlar. Kaori canını vermiş olsa bile onlar hiçbir şey olmamış gibi devam ediyorlar. Öylesi artık 'insan' değildir. 1-4 sınıfındaki öğrencilerin hepsi birer günahkar. Öyle mahlukatların benim okulumda yeri yok. Çöpler yakılıp atılmalıdır."

"Yani 1-4 sınıfı öğrencilerinin Tachibana Kaori'yi öldürdüğünü mü söylüyorsunuz?"

"───Öyle olsaydı... Keşke öyle olsaydı, o zaman bir kurtuluş ihtimali olurdu Kokutou-san. Kaori intihar etti. Bunun ne anlama geldiğini sen anlayamazsın."

Ouji Misaya bana küçümseyen gözlerle baktı.

Anlattıklarında çok fazla boşluk vardı. Görünüşe göre 1-4 sınıfındaki bir şeyler, Tachibana Kaori’nin yanarak ölmesine sebep olmuştu.

Ama... "Sen anlayamazsın" derken neyi kastediyordu?

"Anlamasam da olur. Sonuçta tüm bu olayların sebebi Tachibana Kaori'nin intikamı mı?"

"Evet. Cehennemin dibi onlar için en uygun yer. Bu okulda huzur içinde yaşamalarına izin veremem."

"Gerçekten onları öldürmeyi mi planlıyorsunuz?"

Kısa ve net bir şekilde sorguladım.

Cevap belliydi. Ouji Misaya, 4. sınıf öğrencilerini insan olarak görmüyordu. O zaman tereddüt etmeden cinayet... hayır, bir temizlik yapacaktı.

Fakat o, başını iki yana salladı.

"Asla. Onları öldürürsem cehenneme gidemezler. İşte bu yüzden anlayamazsın diyorum. Ama seni bunun için suçlamıyorum. ...Elini bu işten çek Kokutou-san. Seninle çatışmak istemiyorum."

Bunu söyledikten sonra omuzundaki periyi bir kez daha hafifçe okşadı.

"Göremiyorsun belki ama bu minik senin hafızanı rahminde taşıyor. Ne kadar güzel değil mi? Hatıraların soğuk ve pürüzsüz. Mermer gibi asil. Ama çekirdeğinde güçlü bir ateş yanıyor. İçeriğini göremiyorum belki ama sadece dokunuşundan bile ne kadar saf olduğunu anlayabiliyorum. Sen─── gerçekten çok değerlisin."

Ouji Misaya denilen bu Senpai, bunları söyledikten sonra hafifçe kıkırdadı. Ben ise uzun zamandır ilk kez──── evet, üç yıl önce Ryougi Shiki’nin Mikiya ile birlikte geldiği o günden beri ilk kez,

Bu kadını tekme tokat benzetmeden rahat etmeyeceğimi hissettim.

Uzun bir süre sessizce birbirimize bakıştık.

Duygularım o kadar yükselmişti ki kaçmak kelimesini hatırlayamıyordum bile.

Misaya hafifçe iç çekti.

"Elden bir şey gelmez. Seninle iyi anlaşacağımızı umuyordum. Sende de öyle bir his yok mu Kokutou-san?"

"Evet, zerre kadar yok," diye yapıştırdım cevabı.

Misaya "Fufu," diye güldü.

"Öyle mi dersin? Oysa ben seninle çok benziyorum. Mesela, şey gibi─── öz abine aşık olman gibi."

".........Ne?"

Hiç beklemediğim bir şey söylenince boğazım düğümlendi. Yüzümün cayır cayır yandığını hissedebiliyordum.

"Şe-şe-şe..."

'Ne diyorsunuz siz?' demek istiyordum ama kelimeler bir türlü ağzımdan dökülmüyordu.

Ouji Misaya keyifli bir şekilde gözlerini yumdu.

"Sana dün, her şeyi bizzat kendi ağzından dinlediğimi söylemiştim, değil mi? Abini de, o büyücü meselesini de biliyorum. Bu konuda bile birbirimize çok benziyoruz. Kokutou-san, sen başlayalı altı ay olmuş olabilir ama benim büyü denilen şeye adım atmam biraz daha sonraya dayanıyor."

Büyü. Bu kelime, düşüncelerimi bir anda buz gibi soğuttu.

Misaya, büyüyü öğrendiğini mi söylemişti?

"Öyle ya. Kaori öldükten sonra intikam almak için perileri kontrol etmeyi ve insanların hafızalarını çalma sanatını öğrendim. Hakikati keşfetmek için değil, kişisel amaçlarım için büyüyü seçtim. Kaori için... Onunla bağı olan herkesin anılarını toplamak benim amacım. Onun utanç dolu tüm izlerini silmek istiyorum. Gerisi zerre umurumda değil. Tek yapmak istediğim bu.

Ne somut bir şeyi yıkıyorum ne de birini öldürüyorum. Söyle bakalım Kokutou-san, bu sence kötü bir şey mi?"

"Bunlar benim bileceğim işler değil. Ama 1-D sınıfındaki öğrencileri tehdit edenin sen olduğunu artık anladım. Sebebinin de Tachibana Kaori olduğunu. Peki ya Kuramitsu-sensei? Onun günahı ne?"

Misaya'nın kaşları bir anlık sarsıntıyla çatıldı.

Evet, Ouji Misaya ne kadar mantık yürütüp kendini haklı çıkarmaya çalışırsa çalışsın, bu olay kesinlikle bir kötülüktü. Kuramitsu-sensei sınıf öğretmeni olduğunda Tachibana Kaori çoktan ölmüş, Hayama Hideo ise ortadan kaybolmuştu. O adamın olayla hiçbir ilgisi yoktu. Buna rağmen bir peri aracılığıyla anıları çalınmıştı.

"Kuramitsu-sensei'nin anılarını çalman tamamen gereksizdi."

Bunu açıkça yüzüne vurdum. Çünkü bu anın, kadının kurduğu mantık kalesini yerle bir etmek için en büyük fırsat olduğunu sezmiştim.

Fakat beklentimin aksine, sarsıntısı bir anda sona erdi.

Hatta eskisinden daha kararlı bir bakışla bana dikildi.

"Hayır. Gereksiz falan değil. O adam, öyle bir olayla bağdaştırılmaması gereken biri. Öğrendiği tüm gerçekleri ondan geri almalıydım."

...Bu da ne böyle? Bu üzerime çöken, sarsılmaz kararlılık da neyin nesi?

Benim bile geri adım attığımı hissederken, doğruyla yanlışı sorgulamaya devam ettim.

— Neden?

Ouji Misaya, uzun saçlarını savurarak şu cevabı verdi:

"Belli değil mi? Çünkü o adam, benimle aynı kanı taşıyan öz abim."

"...Öz abin mi? Sensei mi?"

Ağzımdan 'İnanılmaz' kelimesi dökülse de içten içe taşlar yerine oturuyordu.

Muazzam bir tesadüf olsa da kesinlikle imkansız değildi.

Ouji Misaya, daha doğrusu Ouji ailesindeki çocukların hepsi evlatlıktı. Bu yüzden eski isminin Kuramitsu Misaya olduğu iddiası pekala doğru olabilirdi.

Benim yaşadığım şoku hiç umursamadan anlatmaya devam etti.

"...Evet, başta ben de fark etmemiştim. Kaori'nin ölümünü öğrendikten sonra, tıpkı senin gibi 1-D sınıfından şüphelendim ve Hayama Hideo'yu sıkıştırdım. Kaori'nin başına neden öyle şeyler geldiğini öğrenince, 1-D'nin sınıf öğretmeni olan Kuramitsu Satsuki'ye danışmaktan başka çarem kalmamıştı... Artık tek başıma altından kalkamayacağım bir noktadaydım.

Kuramitsu-sensei sonsuz bir nezaketle yaklaştı. Öyle bir adamın anılarını çalmak içimi sızlatsa da, onu tanımak için bunu yapmaktan başka çarem yoktu. Ama şimdi, o eylemin ne kadar büyük bir şans olduğunu anlıyorum. Çünkü sensei'nin anıları, onun gerçekten abim olduğunun kanıtıydı.

Satsuki, Kaori'nin ölümündeki tüm gerçeği biliyordu. İhbar etmesi kolaydı ama etmezse vicdan azabıyla kavrulacaktı. Buna rağmen abim, o kızlar için sessiz kalmaya karar vermişti... Onu sıkıştırdığımda, abim ölülerden ziyade yaşayanlara değer verilmesi gerektiğini söyledi.

Ama ben bunu kabul etmem. Bir insanı intihara sürükleyip hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam eden o kızları affedemem. Hepsinden önemlisi... Abimin böylesine kirli bir mesele yüzünden acı çekmesine dayanamadım.

İşte bu yüzden Satsuki'nin anılarını çaldım. Benim kardeşi olduğum gerçeğini de, o olayla ilgili tüm anılarını da... Satsuki hiçbir şey düşünmeden, huzur içinde yaşamalı ve sadece beni sevmeli. Karşılığında... hiçbir şey istemiyorum."

...Söyleyecek söz bulamadım.

Benziyoruz. Benziyor muyuz gerçekten?

Kiminle, kim?

Ama hepsi bu kadar.

Sadece benziyoruz. Sadece birbirimize yakınız.

İstediğimiz biçim, arzuladığımız şey ve bunun için harcadığımız emek... Sadece onlar farklı.

"...Ama onu kullanıyorsun. Hiçbir şeyden haberi olmayan bir öğretmen olarak, 1-D sınıfının sırrını ona korutuyorsun. Sen buna göz yumuyorsun ve sonra kalkıp onu sevdiğini söylüyorsun."

"Bu da yakında bitecek. Demiştim ya Kokutou-san, biz birbirimize benziyoruz. Bu yüzden içindeki çatışmayı anlayabiliyorum. Ben... senin arzunu gerçekleştirebilirim."

Misaya "O halde ortağım ol" dercesine elini uzattı.

Kokutou Azaka o ele baktı.

Asla affedemeyeceği bir düşmana bakar gibi.

"Bir şartla, görmezden gelebilirim."

İçimden gelmeyen sözler döküldü ağzımdan.

Ama... Eğer. Eğer bunu gerçekten yapabiliyorsa, ben Ouji Misaya'yı───

"Eğer benim kayıp anılarımı geri getirebilirsen."

"Kayıp anıların mı?"

"Evet. Mikiya'ya tam olarak hangi anda aşık olduğuma dair bir anım yok. Bir baktım ki seviyorum. Eğer o anıyı çekip çıkarabilirsen──"

"Bu imkansız. Kişinin kendisinin bile bilmediği bir geçmiş, anı değil kayıttır. Perilerin yağmalayabileceği tek şey sadece senin hafızan."

...Demek öyle.

İçten içe derin bir nefes aldım, rahatlamıştım.

"Öyleyse... Pazarlık bozuldu."

Pekala, artık ne olacaksa olsun.

Doğrudan Misaya'ya koşup o ölümcül tekmeyi suratına indireceğim.

Vücudumun ağırlık merkezini sessizce öne kaydırdığımda, Misaya yine bir şeyler söyledi. Artık konuşmaya niyetim olmadığı için laflarını kulak ardı ettim.

"Hey Kokutou-san. Bir yardımcı yaratmak için temel bir maddeye ihtiyaç olduğunu biliyorsun, değil mi?"

Bunu bilecek kadar eğitim almıştım. Onun ne demek istediğini o saniye anladım.

...Kendi üstün kavrama yeteneğimden bu kadar nefret ettiğim başka bir an olmamıştı.

"Öyleyse... az önceden beri sımsıkı avucunda tuttuğun o şeyin, neden yapıldığını sanıyorsun?"

Misaya sırıttı.

Bakışlarımı elimde sıktığım o şeye indirdim.

Daha önce göremediğim şeyi şimdi net bir şekilde görebiliyordum.

Peri, hayal ettiğimden biraz farklıydı.

───Bu, sadece bir kez gördüğüm, Hayama Hideo'ya benzeyen küçük bir insancık şeklindeydi.

Dehşet içinde elimi çektim.

O boşluktan faydalanan Misaya'nın eli, yüzümü pençe gibi kavradı.

Bilincim, bir bungee jumping yaparmışçasına tepetaklak aşağı çakıldı.

/ 3

O, şöyle dedi:

"Anıları bir görüntü gibi kaydedebildiğin halde, neden unutabiliyorsun?"

Cevap verdim:

"Anılar, herkesin kendiliğinden unuttuğu şeylerdir."

O, şöyle dedi:

"Bu sadece hatırlamıyor olmandan kaynaklanıyor. Kesinlikle hatırlıyorsun. Kayıt tutamayan benim aksime, insanların hafızaları asla kaybolmaz."

Cevap verdim:

"Hatırlayamıyorsam, bu kaybolmuş demektir."

O, şöyle dedi:

"Unutmak demek, bozulmak demektir. Hatıralar kaybolmaz, aksine renkleri solup giden birer atıktır. Sence de yazık değil mi? Herkes sonsuz olan şeylerin paslanmasına izin veriyor. Sonsuz olanı, kendi elleriyle sadece çökelen bir toza dönüştürüyorlar."

Cevap vermiyorum.

'──Sonsuz olmamak demek, sonsuz olmak demektir.'

O, şöyle dedi:

"Sonsuzluk geri verilmeli. O feryadı yeniden var edeceğim. Sen unutup gitsen bile. Çünkü kayıtlar, kesinlikle senin içine kaydediliyor."

Sordum:

"Sonsuzluğun ne olduğuna kim karar veriyor?"

Cevap verdi:

"Bilmiyorum. Bu yüzden, onu sürekli arıyorum."

──O an düşündüm.

Düşünmekten bile aciz olan bu varlık için cevap, bir mantık yürüterek ulaşılan bir şey değil; başkalarından aranıp bulunması gereken bir şeydi.

Tok tok, diye bir kapı vurulma sesiyle gözlerimi açtım.

Pencerenin dışındaki gökyüzü griye bürünmüştü, vaktin sabah mı yoksa öğle mi olduğunu kestiremiyordum.

Saate baktığımda öğle vaktinin çoktan geçtiğini gördüm.

"Kokutou-san, orada mısınız?"

Odanın dışından böyle bir ses duyuldu.

Çok fazla uyumaktan kaynaklanan baş ağrısıyla yüzümü buruşturarak yataktan kalktım ve vurulan kapıyı açtım.

Koridorda duran rahibelerden biriydi ve beni görünce yüzünde bir şaşkınlık ifadesi belirdi. Alışık olmadığı bir öğrenci olan beni görünce kafası karışmış gibiydi.

"Ryougi Shiki. Üçüncü dönemden itibaren nakil gelmeyi planlıyorum."

Bunu söyleyince rahibe "Ah," diyerek başını salladı ve meseleyi anlattı.

Kokutou'nun evinden bir telefon geldiği için Azaka'yı çağırmaya gelmiş.

Bugün gibi bir günde Azaka'nın ailesinden telefon geliyorsa, arayan kişi olsa olsa tek bir kişidir.

"İsterseniz telefona onun yerine ben bakayım. Kokutou-san'ın ailesiyle aram iyidir."

"Ah, Ryougi-san ve Kokutou-san akrabaydınız değil mi? O halde bir sorun olmayacaktır. Telefonu lobideki cihaza aktardım, lütfen hemen bakıverin."

"Peki," diyerek rahibe selam verip uzaklaştı.

Azaka'nın geceliğinden çıkıp Reien üniformasını giydim ve odadan ayrıldım.

Yurdun lobisi denilen yer, sanırım giriş kısmıydı.

Dün bu yurda geldiğimde lobideki kanepenin önünde tuş takımı olmayan bir telefon görmüştüm. Azaka'nın anlattığına göre dışarıdan gelen aramalar önce rahibelerin beklediği yurt müdürlüğü odasına düşüyor, arayan kişi öğrenciyle bağı olan bir akraba değilse telefon kapatılıyormuş.

Rahibe arayan kişiyi "zararsız" bulursa telefon lobiye aktarılıyor ve öğrenci bir nebze olsun gizliliğini koruyarak konuşabiliyormuş.

Kimsenin olmadığı lobiye kadar yürüdüm ve ahizeyi elime aldım.

"Alo, Azaka?"

Artık duymaya çok alıştığım bir erkek sesi geliyordu.

Arayan kişi tahmin ettiğim gibi Kokutou Mikiya idi.

"Azaka burada değil. Yeni yılın ilk gününden aradığına göre, kız kardeşine ne kadar düşkünmüşsün meğer."

Nedenini bilmesem de bilerek soğuk bir sesle bunları söylemiştim.

Hattın diğer ucundaki Mikiya, "Öğğ," diyerek yutkundu.

"...Shiki, neden telefona sen bakıyorsun ki?"

"Azaka'nın burada olmadığını söyledim ya. O kız sabahtan beri çok hevesli görünüyor. İşi bir an önce bitirip eve dönmek istiyor sanki."

"...Öyle mi dersin? Azaka evdeyken pek de mutlu görünmüyor aslında. Yurtta olmanın daha rahat olduğunu söylüyor."

"Rahat olması, memnun olduğu anlamına gelmez, onun durumunda."

Mikiya, sözlerimin anlamını kavrayamamış gibi görünüyordu. ...Neyse, anlamasa da olur.

"Eee, mesele ne, Mikiya?"

"Hiç. Durumlar nasıl diye merak ettim."

"Bilmiyorum. Yarın falan tekrar ara da Azaka'nın kendisine sor. Hadi eyvallah."

"Eyvallah mı? Bir dakika bekle, daha bir dakika bile konuşmadık Shiki!"

Mikiya'nın telaşlı sesi ahizeden kulağıma ulaştı.

Gözüm bir an cama yansıyan aksime takıldı; ahizeyi tutarken hafifçe kaşlarımı çatmıştım.

...Nedenini bilmesem de sanki çok öfkeliymişim gibi bir ifade vardı yüzümde.

"Bu Azaka için gelen bir telefon. Benimle konuşacak bir şeyin yok ki."

"Tabii ki var. Aslında Shiki'nin ne yaptığını merak ettiğim için aramıştım, o yüzden biraz daha konuşalım. Hem bak, Reien'i aramak için Azaka üzerinden ulaşmaktan başka çarem yok. Bunları Azaka anlatmadı mı sana?"

...Anlatmıştı ama cevap vermedim.

"Boş ver. Ben telefon olayından pek anlamam, o yüzden konuşmayı sevmiyorum."

"...Anlıyorum. Öyleyse yapacak bir şey yok. Bugünlük bu kadar o zaman. Reien'de aramaları günde sadece bir kez bağlıyorlarmış zaten."

Mikiya üzgün bir sesle söyledi bunu.

...Demek bugünlük bu kadardı.

"Bekle Mikiya. Boştaysan bir iyilik yap bana. Buradan öğrenmem imkansız, dışarıda bir araştırır mısın? Hayama Hideo adında eski bir Reien öğretmeni ve Kurogiri Satsuki adında bir öğretmen. Buraya gelmeden önceki geçmişlerine falan ulaşabilir misin?"

"──Bakalım. Denemeden bir şey diyemem."

Bu, Mikiya'nın kendine has kabul etme şekliydi.

"Pek önemli bir şey değil zaten, bulamazsan da olur. Ama sakın kendini zorlama, baştan söyleyeyim. Neyse, tek başına ortalıkta gezinen Azaka'yı bulmam lazım, kapatıyorum."

"Ah, bekle. Benim de senden bir ricam olacak. Reien öğrencilerinden Tachibana Kaori adında bir kız olmalı, onun notlarını bir kontrol eder misin? Beden eğitimi dersine katılım oranı falan, o tarz şeyler. Reien tüm belgeleri sadece fiziksel olarak tuttuğu için dışarıdan ulaşamıyorum, bu beni zorluyordu."

...? Mikiya hiç beklemediğim bir şey söylemişti.

Anlam verememiştim ama bir sebebi olmalıydı.

"Tamam. Fırsat bulursam bakarım."

Bunu dedikten sonra telefonu çat diye kapattım.

Unutuş Kaydı /

Uyu Kokutou-san. Bu boşluk dolu uykunun içinde, senin feryadını yeniden var edeceğim──.

Ouji Misaya kulağıma böyle fısıldıyor.

Rüya mı yoksa uyku mu olduğu belirsiz bir dalgınlık içindeyim; sadece gözlerimi kapatmış bir şeye bakıyorum.

Düş gibi bir rüyanın ortasında, sürekli sonsuzluğa bakıyorum──────.

"Öyle olmasını istemiyorum. Ben özel olmak istiyorum."

...Küçücük bir çocukken babama bunu söylediğim bir an vardı. O ne zamandı acaba? Çok uzakta, artık ne babamın yüzünü ne de kendi halimi hatırlayamayacağım kadar uzak, çok çok eski bir olay.

Kendimi bildim bileli, Kokutou Azaka "tek" kelimesine hayrandı. Bu bir lanetten farksız olsa da, ben kendim, sadece böyle bir varoluşu sevebilmiştim.

Nedenini bilmiyorum. Sadece çevremdeki insanlar gibi yaşamak istemiyordum.

Doğal bir şekilde uyanmayı, doğal bir şekilde yaşamayı ve doğal bir şekilde uyumayı küçümsüyordum sanırım.

Ben sadece benim. Bu yüzden, herkesten farklı biri olmalıydım.

Zihninde sadece bu belirsiz düşünceyi taşıyan o çocuk, "özel" olmanın ne demek olduğunu tam olarak kavrayamadan, sadece çevresindekilerden daha üstün olmanın "farklı olmak" olduğuna inanmıştı.

Hemen yetişkin olmaya çalışıp, masum olmasına izin verilen o kısacık çocukluk yıllarını fırlatıp atmıştı.

BAŞLIK: Benliğin Kırılışı ve Beklenmedik Uyunuş

Zorla büyüttüğüm bilgilerimi sadece kendime sakladığım bir sır yapıp, çevremdekilere normal bir çocukmuşum gibi davranarak herkesi kandırdım.

Böyle yaparak, kendi yaş grubumdaki çocuklardan daha özel biri haline geldim.

Dahi diye el üstünde tutulmak falan istemiyordum, üstün zekalı bir öğrenci gibi görülmek de umurumda değildi. Çünkü bunlar özel şeyler değil. Benim dönüşmem gereken şeyin, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar "başka bir şey" olduğunu biliyordum.

Birinci olmasam da olurdu. En zayıf insan olmaya bile razıydım.

Ben sadece, özel biri olmak istiyordum.

Böylece birçok şeyi kesip attım ve yavaş yavaş çevremle aramdaki uyum bozulmaya başladı. Elde ettiğim bilgilerle bana yaklaşan insanları incittim, uzaklaştırdım ve korkuttum.

Bu beni mutlu ediyordu, bu yüzden daha fazla gereksiz şeyi çöpe attım. Arkadaşlarım ve öğretmenlerim bir yana, ailem bile benden çekinmeye başlayınca, nihayet huzur bulabileceğim benliğime kavuştum.

O zamanlar Kokutou Azaka’yı esir alan his, koca bir hiçlikti.

Henüz eski halime dönmüş sayılmazdım ama doğmadan önceki saf konumuma yaklaşıyormuşum gibi... Öyle bir histi bu.

Bunun yanlış olduğunu, çocuk aklımla anlayamazdım. Sadece iyi hissettirdiği için, içinde iyi ya da kötü olabileceğini hiç düşünmemiştim.

Eğer o yolda devam etseydim, gerçekten de "başka bir şey" olacaktım. Birilerinden farklı bir şey. Birileriyle birlikte yaşayamayacak bir şey... Sadece birilerini incitmeye yarayan bir "nesne".

Ancak bunun ne kadar büyük bir kayıp olduğunu fark ettim.

Bir adalet savaşçısı ya da beyaz atlı bir prens dramatik bir şekilde çıkıp gelip beni ikna etmedi. Bir şekilde, gayet doğal olarak, hayattaki çok daha eğlenceli şeyleri elimden kaçırdığımı anlayıp pişman olabildim.

— ...Ne yapıyorsun Azaka? Tek başına oynamak sıkıcıdır. Hadi çabuk eve dönelim. Bak saat kaç oldu.

Böyle diyerek beni hep almaya gelen bir çocuk vardı.

Her zaman yalnızdım. Böylesi daha eğlenceli olduğu için beni almaya gelen o çocuktan nefret ederdim. Hatta daha kötüsü, sadece yaşına uygun bir çocuksu vasıflara sahip olan o insanı küçümserdim bile.

Ama o çocuk, ne zaman olursa olsun beni almaya gelirdi.

Annemle babamın bile konuşmadığı bana, gerçekten doğal bir şekilde gülümserdi.

Bunda hiçbir çıkarı yoktu. Çocuk, hiçbir kar-zarar hesabı gütmeden benimle konuşurdu. Her seferinde içimden "Ne kadar da aptal," diye onu aşağılamama rağmen, o buna hiç aldırmadan elimi tutar ve beni eve kadar sürüklerdi.

Bunu muhtemelen ağabey olduğu için yapıyordu ama eminim başka bir ailenin çocuğu olsaydım da aynısını yapardı.

Ben, özel olmayı arzuladım.

O ise sadece, orada öylece duruyordu.

Kalbim cız etti ama yine de hiçbir şeyi değiştirmeden günlerimi boşa harcamaya devam ettim.

Peki, bu ne zaman değişti?

Farkına vardığımda, gözlerimle o çocuğu takip eder olmuştum.

Mesela, beni bir köpeğin saldırısından kurtarması, ailem bana kızdığında beni savunması ya da nehirde boğulmak üzereyken elini uzatması gibi şeyler asla olmadı.

Hiçbir neden yokken abimi sevmeye başladım.

Kişilik olarak tipim olduğu için mi? Ama insanlarla arasına duvar ören benim, durup dururken birinden hoşlanmam zaten imkansızdı.

Gerçekten hiçbir sebep yokken, bir sabah uyandığımda abime aşık olmuştu.

O an, abim olan o çocuktan nefret ettim.

Özel olmaya çalışan ben, neden böyle sıradan birine karşı romantik duygular beslemek zorundayım diye bu mantıksızlığa öfkelendim bile.

Ama bunun elden bir şey gelmezdi.

Ne kadar reddedersem edeyim, gözüm hep onun üzerindeydi. Tek başıma oynamaya gidip akşama kadar ağaç olup bekliyor, onun beni gelip almasını hayatımın yakıtı yapıyordum.

Küçümsediğim o gülümsemesi, yine küçümsenecek kadar düşüncesiz bir çocuğa aitti ama bir yandan da onsuz kendimi yapayalnız hissediyordum.

— Sıradan bir şekilde uyanmak.

— Sıradan bir şekilde yaşamak.

— Sıradan bir şekilde uyumak.

Böyle bir hayattan tiksiniyordum. Ama yanılmışım.

...Abimden kaç kez özür dilemeye yeltendim acaba? Kokutou Azaka uzun süre abisine çok kötü davranmıştı ve tek bir "Özür dilerim," bile diyememişti.

...Ama artık bunu dile getiremem.

Ben sadece, öyle bir hayat yaşamaktan çok korkmuştum.

Bunu fark etmemi sağladığın için teşekkürler, abiciğim.

...Çocukluğunu çöpe atmış olan ben, böyle bir cümleyi asla kuramam.

...Fakat düşünüyorum da; abim benim için tam olarak ne yaptı?

Mikiya beni açıkça alt etmedi.

Mikiya bana nutuk çekmedi.

Zaten öyle bir şey yapsaydı, kesinlikle onu laflarımla döver, üste çıkardım.

Sebepsiz bir gönül değişimi ve başlangıcı olmayan bir sevgi.

Farkına vardığımda ortada sadece onu çok sevdiğim gerçeği vardı.

— Hayır.

Kesinlikle bir sebebi olmalıydı. Sadece ben unutuyorum, çok önemli bir şeyi kaybediyorum.

Öyleyse, hatırlamam gerekiyor.

Kendime inanabilmem için.

Bu aşkın gerçek olduğuna yemin edebilmem için.

Eğer bunu yapabilirsem, eminim... Azaka, hayatında ilk kez "Özür dilerim," diyebilecek.

Çok beceriksizce bir söyleyiş olacak belki ama gerçekten dürüst bir kalple abimden özür dileyebileceğim için—

"Uyan Azaka. Şifayı kapacaksın."

Tanıdık bir ses, erkeksi bir tınıyla kulaklarıma dolunca yavaşça gözlerimi açtım.

Birisi beni doğrultmuş, yüzüme bakıyordu.

Belimde soğuk ve sert bir temas vardı.

Koridorda uyuyakaldığımı ve birinin beni uyandırdığını hayal meyal anlayabildim.

"Miki—"

İsmini yarıya kadar söylemişken, karşımdakinin siyah saçlı bir kadın olduğunu fark edip sustum. Ben ve o kadın... Ryougi Shiki, sessizce birbirimize bakakaldık.

"..........."

Shiki aniden ellerini çekti.

Onun kucağındaki üst bedenim küt diye yere yapıştı.

"N-ne yapıyorsun be aniden, aptal kadın!"

Sırtımı koridorun zeminine fena çarpınca dayanamayıp ayağa fırladım.

Shiki duygusuz gözlerle bana bir bakış attıktan sonra, "Gözün açıldı ya işte," gibi abuk subuk bir bahane mırıldandı.

"Evet, açıldı! Hem de nasıl! Sayende ne rüya gördüğümü unutturacak kadar harika bir uyanış oldu!"

"Ne o? Yine mi yenildin sen?"

Bunu söyleyince hatırladım.

Misaya Ouro ile olan konuşmam. Sonrasında yaşananlar.

Periyi yakalayıp sonra bir anlık boşluğumdan faydalanılarak uyutulmam ve şimdi burada Shiki ile konuşuyor olmam.

"A-a, garip. Yenildiğim doğru ama bu sefer bir şeyimi götürmemiş gibi. Hafızam gayet yerinde."

"O zaman peri kullanıcısını gördün demek."

"Evet," diyerek başımı salladım.

Biraz hayal kırıklığı olsa da, bu olayın elebaşısı netleşmişti. Kol saatime baktığımda, olayın üzerinden sadece birkaç dakika geçtiğini gördüm.

Muhtemelen kadın beni burada halledecekti. Ama Shiki gelince geri çekilmek zorunda kaldı. Yani farkında olmadan Ryougi Shiki tarafından kurtarılmıştım.

"...Sağ ol, Shiki."

Shiki'nin duyamayacağı kadar hızlı ve alçak bir sesle fısıldadım. Ardından, bu olayın asıl sorumlusunun Misaya Ouji olduğunu açıkladım.

"Misaya Ouji mi, şu dünkü uzun boylu kadın mı?"

"Evet. Az öncesine kadar kapışıyorduk ama sen gelince kaçıp gitti sanırım."

"Anladım," dedi Shiki, başını sallayarak. Ancak parmağını dudağına götürmüş, sanki bir şeyler yerine oturmuyormuş gibi görünüyordu.

"Ne oldu Shiki? Kafana yatmayan bir nokta mı var?"

"Çünkü o kadının kendisi bile unutmuşken..."

Shiki, anlam veremediğim bir şeyler mırıldandı.

...Ama bu, bir şekilde çok anlamlı bir kelimeydi.

Misaya'nın kendisi bile unutmuş. Bu demek oluyor ki, yani o...

"Neyse, boş ver. İnsan evladı bu, bir iki şeyi unutması normaldir. Ondan ziyade Azaka; Mikiya aradı. Kaori Tachibana diye bir kızın notlarını bir araştırmanı istedi."

"────Efendim?"

Shiki'nin sözleri öylesine beklenmedikti ki yarım kalan düşüncelerimi tamamen durdurdu.

Mikiya'nın bu tür olaylara karışmasına asla tahammül edemezdim.

Yazın o tuhaf hayalet olayına bulaşmış ve tam üç hafta boyunca uyumuştu. Şans eseri Mikiya yalnız yaşadığı için anne ve babası durumu öğrenmemişti. Koma halindeki vücudunun bakımıyla Ustam Touko ilgilenmişti de her şey yolunda gitmişti; yoksa Touko olmasaydı üç gün içinde hayatını kaybederdi.

O zamandan beri, Mikiya'nın böyle gereksiz belalara bulaşmaması için gözümü üzerinden ayırmıyorum. ...İşin kötü yanı, o adamda bu konularda inanılmaz bir önsezi var; geçen yılın Kasım ayında bile yurdun yangını hakkında sağda solda sorular sorup duruyordu.

Bu yüzden, bu olay hakkında Mikiya'ya tek kelime bile etmedim. Ustam Touko'yu da ağzını sıkı tutması konusunda tembihledim. Öyleyse, nasıl oluyor da tam bu kritik zamanda arayıp, üstelik Kaori Tachibana'nın notlarını araştırmamı söyleyebiliyor? Mikiya bu meseleyi kimden duymuş olabilir ki───

"...Anladım. Düşünmeme bile gerek yoktu. Başımın belası her zaman sensin, değil mi Shiki?"

"Ne alakası var. Burada olmayan sensin, suç senin. O gidişle yarın da arar, öğleden sonra odanda beklesen iyi edersin."

Mesele o değildi ama bunu söylerken Shiki'nin onu da benden çaldığını fark edince, ona yönelttiğim bakışlarım iyice sertleşti.

Shiki ise bakışlarımı zerre umursamadan konuşmaya devam etti.

"Mikiya'nın dediğine göre beden eğitimi dersine katılım oranı önemliymiş. Sen ne dersin Azaka? Ben o herifin ne düşündüğünü hiç anlamıyorum."

"Beden eğitimi katılım oranı mı?"

Neydi ki bu? Yeni nesil bir şifre mi diye dalga geçerken, zihnimde şimşek çakar gibi bir fikir parladı.

Misaya Ouji söylemişti. Kaori Tachibana yangında ölmemişti. O intihar etmişti.

Önemli bir şeyi gözden kaçırmıştım ve Misaya Ouji meselenin özü olan o gerçeği dile getirmemişti.

Bu, Kaori Tachibana'nın────

"...İntihar etme sebebiydi."

Bunu söyler ağzımdan çıkar çıkmaz koşmaya başladım.

Yangında yarı yarıya harap olmuş eski okul binasından dışarı fırlayıp ormanın içinden tüm gücümle koştum.

Sanki içime bir şey girmiş gibi koşuyordum.

Gideceğim yer belliydi.

Bir öğrencinin sağlık durumunu öğrenmek için, tıbbi kayıtların tutulduğu revire gitmekten başka çare yoktu.

Sonunda, Kaori Tachibana’nın sağlık raporunu ve revir kullanım kayıtlarını buldum.

Eylül ayından itibaren tüm beden eğitimi derslerinde sadece izleyici kalmıştı. Ekim ayından itibaren devamsızlıkları dikkat çekmeye başlamıştı ve o yangın çıkmadan bir hafta öncesinden itibaren okula hiç uğramamıştı.

Her ihtimale karşı revirden sorumlu rahibeye sorduğumda, tahmin ettiğim gibi kızın belirli bir konuda danışmaya geldiğini öğrendim.

Artık saklanan tüm kartlar açılmıştı, diye düşündüm karanlık hisler içinde.

Güneş batmış, okulda tek tük görülen öğrenciler kendi odalarına çekilmeye başlamıştı. Reien Yurdu'nun giriş saati akşam altıydı ve ondan sonra öğrencilerin özgürlüğü diye bir şey kalmıyordu.

Ben ve Azaka, yemekhanede yurttaki diğer öğrencilerle birlikte yemeğimizi bitirip odamıza döndük. Pencerenin dışı çoktan zifiri karanlığa bürünmüştü. Duyulan tek şey rüzgarda sallanan ağaçların hışırtısıydı; yurt binası insanın içini ürpertecek kadar ıssız bir atmosfere sahipti.

Sırf bu özelliği yüzünden burayı sevmiştim; eğer yatılı okul zorunluluğu olmasaydı gerçekten buraya nakil olmayı bile düşünebilirdim. Şehir merkezindeki liseler her halükarda çok gürültülüydü.

Bunları düşünerek yatağa oturdum.

Azaka kapıyı düzgünce kilitledikten sonra, uzun saçlarını savurarak hızla arkasına döndü.

"Shiki. Bir şeyler saklıyorsun, değil mi?"

İşaret parmağını kaldırarak gözlerini bana dikti.

"Sakladığım bir şey yok. Asıl senin benden gizlediğin şeyler var."

"Ben fiziksel bir şeyden bahsediyorum. Lafı dolandırmayı bırak da az önce yemekhaneden aşırdığın bıçağı çıkar diyorum!"

Azaka kavgaya hazır bir tonla konuştu.

...Şaşırmıştım. Azaka'nın dediği gibi, az önce yemekhanede ekmek kesmek için verilen bıçağı gizlice kolumun içine saklamıştım.

Ancak bunu fark eden biri olduğuna göre, gizli silah kullanma sanatım paslanmış olmalıydı. Son zamanlarda silahımı açıkça taşıdığım için bir şeyleri gizlemeye alışık değildim belki ama sıradan biri olan Azaka tarafından yakalanmak büyük bir fiyaskoydu.

"Alt tarafı bir yemek bıçağı işte. Senin dert edeceğin kadar bir şey değil."

Yakalanmış olmanın verdiği hisle, çocuk gibi küskün bir tonda cevap verdim.

Azaka ise savunmamı dinlemeden üzerime yürüdü.

"Olmaz. Keskin olmayan bir bıçak bile olsa, senin eline geçtiğinde dumdum mermisi kadar tehlikeli bir silaha dönüşüyor. Reien'de bir cinayet çıkmasına izin veremem."

"Şimdi mi aklına geldi? Zaten iki kişi öldü bile, umursadığın o imaj çoktan yerle bir oldu."

"Hayır, cinayetle kaza başka şeylerdir. Hadi, çabuk ver şu bıçağı. Bizim görevimiz nedenini araştırmak, olayı çözmek değil."

"...Yalan söyleme. Bal gibi de heveslisin işte."

Bıçağı elden çıkarmaya hiç niyeti olmayan biri olarak, üzerime gelen Azaka'ya dik dik baktım.

...Ben de keyfimden bıçak taşımıyordum. Azaka'ya söylememiştim ama bu sabah uyanmadan önce bende de tuhaf bir his vardı.

Uykudayken bilincimle bütünleşen o şey "peri" dedikleri şey miydi bilmiyorum. Sadece, eğer bir dahaki sefere gelirse onu kaçırmayacaktım. Bu bıçak onun için bir silahtı ve ayrıca Reien'in yemek takımlarının tasarımı çok zarifti, hoşuma gitmişti. Geri döndüğümde bu bıçağı koleksiyonluk bir parça olarak saklamaya karar vermiştim.

Ben böyle sessizce dururken, Azaka artık burnumun dibine kadar gelmişti.

"Anlaşıldı, güzellikle vermeyeceksin değil mi Shiki?"

"Amma dırdır ettin, amma yapıştın be. İşte bu yüzden Mikiya seni ekip duruyor."

Birkaç gün önceki yılbaşı olayını hatırlattım.

Ancak bu söz, Azaka'nın damarına basmaktan başka bir işe yaramadı. ...Bir şeyler kötüye gidiyordu.

Karşımdaki Azaka'nın gözlerinden, tıpkı kıyıdan çekilen dalgalar gibi tüm duygular silinip gitti.

"—Anlaşıldı. Zor kullanacağım."

Korkutucu bir sesle bunu mırıldandı ve üzerime atıldı. Yatağa oturmuş olduğum için üzerime çullanan Azaka'dan kaçamadım.

Azaka ile birlikte yatakta boğuşarak devrildik.

...Sonuç olarak, bıçağı Azaka'ya kaptırdım.

Dışarıdan bakıldığında sevimli bir görünümü olsa da Azaka oldukça çabuk parlayan biridir. Gerçekten sinirlendiğinde sergilediği o korkunç hırçınlık, insana yaralı bir ayıyı falan çağrıştırır.

Bir vahşiyi sakinleştirmek için sözlerin de karşı saldırının da anlamsız olduğuna karar vererek, çaresizce sakladığım bıçaklardan birini ona uzattım ve bu zararsız boğuşmaya bir son verdim.

Azaka bıçağı aldığı gibi kendi masasına doğru yürüdü. Bense yatağın üzerinde öylece uzanmış halde kaldım.

"Şu kaba kuvvete bak... Koluma bak, her yerin mosmor moraracak. Sen normalde ne yiyip içerek hayatta kalıyorsun?"

"Ne kadar kaba. Sadece mütevazı bir parça ekmek ve taze sebzelerle."

Azaka arkasına bile bakmadan bıçağı masasına kaldırdı. Hemen ardından da masayı kilitledi.

Yatakta doğruldum ve onun sırtına bakmaya başladım.

Yapmasam daha iyiydi ama bir anlık boşlukla aklımdan geçenler dilimden döküldü.

"Yine de şaşırtıcı. Gerçekten de atletik yeteneklerin çok iyiymiş. Bu gidişle Mikiya'yı rahatlıkla altına alabilirsin, değil mi Azaka?"

O anda Azaka’nın yüzü kıpkırmızı kesildi. Arkası dönük olmasına rağmen bunu anlayabiliyordum çünkü kulaklarına kadar kızarmıştı.

Azaka, "Şe-şe-şe..." diye kekeleyerek ve nefesini yutarak arkasına döndü. Tahmin ettiğim gibi kıpkırmızı olmuştu.

"N-neler saçmalıyorsun sen!"

"Hiç. Özel bir niyetim yoktu. Sadece öyle düşündüm."

...Asıl sorun neden böyle düşündüğüm olmalıydı ama bu konuyu daha fazla deşmemeye karar verdim.

Azaka yüzü hâlâ kıpkırmızı bir halde dik dik bana bakıyordu. Bense ona aynı şekilde, ifadesiz gözlerle karşılık veriyordum.

Saatin saniyesi yaklaşık yüz defa tık tık ettikten sonra Azaka derin bir iç çekti ve ağzını açtı.

"—Anladın mı gerçekten?"

"Kim bilir. Bunu bilen ben değildim sonuçta. En azından asıl kişinin haberi yok, o yüzden sorun yok değil mi?"

"Öyle mi..." dedi Azaka, rahatlamış bir şekilde göğsünü sıvazlayarak.

...Onun Kokuto Mikiya'ya karşı romantik hisler beslediğini anlayan ben değildim. Eskiden Azaka ile ilk tanıştığımızda yanımızda olan Ori, bunu bir bakışta çözmüştü. Shiki ise bunu sadece Ori'den öğrenmişti.

Bu bilgiye sahip olmasaydım ben bile fark etmezdim herhalde. Sadece Mikiya'ya karşı bu kadar sert davranmasının sebebini ya da o yokken kendine bir şeyi kanıtlarcasına asla 'abi' kelimesini kullanmamasını.

Azaka eski soğukkanlılığına geri dönünce, bu kez de bana ters ters bakmaya başladı.

"Ama gerçekten tepemi attırıyorsun. Bu ne şimdi, kendine çok mu güveniyorsun Shiki?"

Azaka, anlam veremediğim bir şey yüzünden bana sarmaya başlıyordu. Bu anlaşılmaz soru karşısında başımı yana eğdim.

"Yani onu benden almana izin mi veriyorsun demek istiyorum. Gerçekten, sinirlerimi bozuyorsun."

Azaka sabırsızca aynı cümleyi tekrarladı.

Ama kimi almaktan bahsediyordu? Konunun akışına göre Mikiya'dan bahsediyor olmalıydı. Ama o benim malım değildi. O, evet... Can sıkıcı olsa da Shiki denen benden ziyade...

Olmaz. Bunun ötesini düşünmemeliyim.

Aniden sırtımdan aşağı bir ürperti geçti ve düşünmeyi bıraktım.

"...Azaka, o herifin nesini seviyorsun ki? Siz abi kardeşsiniz."

Kendimi geçiştirmek için nahoş bir soru sordum.

Azaka gözlerini kaçırarak cevap verdi.

"İtiraf etmek gerekirse Shiki, ben özel şeyleri severim. Daha doğrusu, yasak denilen şeylere çekilen bir yapım var galiba. Bu yüzden Mikiya'nın abim olması bir sorun teşkil etmiyor. Sorun sadece onun tarafında, benim içinse aksine sevindirici bir durum. Sevdiğim kişinin yakın akrabam olmasını bir şans olarak görüyorum."

Azaka, son derece sakin bir tavırla dehşet verici şeyler söylüyordu.

...Gerçekten de. O adam, tuhaf tiplerin ilgisini çekme konusunda usta gibiydi.

"Seni gidi sapık."

"Ne diyorsun be, anormal."

Neredeyse aynı anda birbirimize hakaret ettik. Bu ne bir nefret ne de aşağılama içeriyordu; sadece dürüstçe fikirlerimizi beyan etmiştik.

Azaka, yarın erkenden araştırması gereken şeyler olduğunu söyleyerek erkenden uyudu.

Bense doğam gereği gececil olduğumdan kolay kolay uykuya dalamıyordum.

Saat ikiyi geçmesine rağmen uykum gelmeyince, öylece dalgın dalgın pencereden dışarıyı izlemeye başladım.

Dışarıda hiç ışık yoktu, sadece ağaçların derin karanlığı görünüyordu. Ormanın içine ay ışığı bile sızmıyor, bu yurt binası sanki derin bir denizin dibindeymişçesine sessizliğe bürünüyordu.

Yemekhaneden aldığım bıçağı elimde çevirirken ormanı ve karanlığı süzdüm.

Yemekhaneden iki bıçak almıştım. Birini burada kullanmak, diğerini ise yanımda götürmek içindi ama koleksiyonluk olanı Azaka'ya kaptırmıştım.

Bu durumda kalan tek bıçağın kullanılmamasını ummaktan başka çarem yoktu ama görünüşe bakılırsa bu pek mümkün olmayacaktı.

"Bu gece de amma meşgulsünüz."

Pencerenin dışındaki manzaraya bakarak kendi kendime mırıldandım.

Reien'in karanlık gecesinde, ateş böcekleri gibi ışıldayan şeyler sürüler halinde uçuşuyordu. Sayıları on ya da yirmi değildi. Dün gece sadece bir iki taneyken, bu gece peri dedikleri şeyler nedense çok daha aktif hareket ediyorlardı.

Azaka ve ben olayı deştiğimiz için olmalıydı. Perici planlarını erkene çekmişe benziyordu.

"Bu gidişle kullanmamak gibi bir seçeneğim kalmayacak."

Ay ışığını donuk bir şekilde yansıtan bıçağa bakarak bu sözleri fısıldadım.

Reien'da geçirdiğim son gece olacaktı bu. Sonuç ne olursa olsun, yarın her şeyin son bulacağı aşikardı.

Unutuluş Kaydı

5/

Dedim ki:

"Artık ne yapmam gerektiğini bilmiyorum."

O cevap verdi:

"Hâlâ bir çare var. Kırılan şeyler onarılabilir."

Dedim ki:

"Fakat ben onaramam."

O cevap verdi:

"Yeniden inşa etme kısmını ben üstlenirim. Senin bir suçun yok. Temiz olan bir şeyin, kirli olana dokunmasına gerek yoktur. Sen olduğun gibi kalmalısın."

Dedim ki:

"...Ben temiz miyim? Öyle olmak için yaşadım ama şimdi kendime güvenim yok."

O cevap verdi:

"Sen kirlenmedin. İçinde filizlenen o karanlık duyguları bastıramasan bile, ellerin hâlâ bembeyaz."

Başını salladı ve şefkatle gülümsedi.

"Kendi ellerin temiz kalmalı. Bu dünyada öyle bir kirliliğe yer olmamalı.

Kirlerin bizzat kirlilik tarafından yok edilmesi en iyisidir. Hangi insan olursa olsun, kiri yok etmeye çalışırsa o kiri devralır. Biz bu kirli döngüye lanet diyoruz."

Kirlenmemek için benden başka birini kullanmam gerektiğini söylüyordu.

Ben bir şey demedim.

Çünkü öyle olsa bile, sonuç olarak...

O cevap verdi:

"Ebediyet iade edilmeli. O feryadı yeniden canlandıracağım. Sen unutup gitsen bile. Çünkü kayıtlar, kesinlikle sende yankılanıyor."

Dedim ki:

"Benim unuttuğum hiçbir şey yok."

O cevap verdi:

"Unutuş, fark edilemeyen bir eksikliktir. İnsanın unutmadığı hiçbir şey yoktur."

—O halde, benim hafızamdaki bu kopukluk da neydi?

"Bilmiyorum. Benim eksik olan parçam nedir?"

O cevap verdi:

"O, abine duyduğun illüzyondur. Eğer arzuluyorsan, o eksikliği senin için yeniden canlandırabilirim."

Buna "Evet" diye cevap verdim.

Altı Ocak, Çarşamba.

Gökyüzü her zamanki gibi gri bulutlarla kaplıydı ve hava kasvetini koruyordu.

"...Yedi, buçuk."

Uykudan uyanıp saati kontrol ettim. İnanılır gibi değildi ama ben, yani kendim, tam bir saat uyuyakalmıştım.

Aceleyle yataktan kalkıp geceliğimi çıkararak okul üniformamı giydim.

Ranza yatağın üst katında uyuyan Shiki'ye seslendim ama en ufak bir kıpırtı bile göstermedi. Dün gece geç vakte kadar ayakta kalmış olmalıydı ki, geceliğini bile giymeden üniformasıyla öylece uyuyakalmıştı.

Soğuk ya da sıcak hava umurunda olmayan Shiki, tek bir battaniyenin altında mışıl mışıl uyuyordu. Bir heykel kadar sessiz ve hareketsiz duruyordu. Onu uyandırmaktan vazgeçtim.

Zaten bizim asıl görevimiz olayın nedenini araştırmaktı. Dün Ouji Misaya ile kapışmıştık çünkü buna gerek kalmamıştı. Olayın suçlusu ortaya çıksa bile benim ve Shiki'nin o suçluyu yakalamak gibi bir zorunluluğumuz yoktu.

Gerçi, Ouji Misaya'nın uslu uslu yurtta bekleyeceğini zaten düşünmüyordum. Nitekim dün eve dönmek için Mother'a çoktan izin dilekçesi vermişti. Yani resmi belgelere göre dün sabahtan beri Ouji Misaya Reien'in sınırları içinde bulunmuyordu.

Bu duruma bakılırsa, onun artık benimle temas kuracağını sanmıyordum. Yine de, zeki olmasına rağmen tuhaf bir şekilde fevri bir yapısı olan Misaya, beni kendi tarafına çekme sevdasından henüz vazgeçmemiş olabilirdi.

Dünden önceki günün öğlesinde ve dünkü öğle vaktinde olmak üzere benimle iki kez temas kuran Misaya, nihayetinde her iki seferde de Shiki tarafından engellenmiş ve istediği sonucu alamamıştı. Bugün kimliği ifşa olmuşken tekrar saldırması pek olası görünmese de, "üçüncüde şans döner" diye bir laf vardı. Tedbiri elden bırakmamak adına kertenkele derisinden yapılmış eldivenleri cebime koyup odadan çıktım.

Buzluk gibi soğuk olan yurt koridorunda yürüyerek hazırlık sınıfı dördüncü şubedeki öğrencilerin birkaç odasına uğradım.

Ancak öğrencilerin büyük kısmı odalarında değildi. Odalarında kalan tek tük öğrenci ise konuşulacak durumda değildi.

Hızlı hızlı nefes alıyorlardı, gözleri bir noktaya odaklanamıyordu ve adeta birer uyuşturucu bağımlısını andırıyorlardı.

Karşılarında can düşmanları varmış gibi ters ters bakan bu kızlarla düzgün bir şekilde konuşabileceğimi sanmıyordum. Shiki olsaydı aynı şekilde karşılık verip zorla da olsa laf alırdı ama ben böyle verimsiz bir yöntemi seçmedim.

Hazırlık dördüncü şube öğrencileriyle konuşmaktan vazgeçtim.

Bilgi alabileceğim kişiler sadece öğrenciler değildi. Yurttan çıkıp okul binasına geçtim.

Kaybettiğim zamanı telafi etmek istercesine, Sister'lardan ihtiyacım olan bilgileri hızla çekip aldım ve tekrar yurda döndüm. Elde ettiğim bilgileri kafamda toparlamak için odama girdiğimde Shiki hâlâ uyuyordu.

Bir an sinirlendim ama "göz" yeteneğine sahip birinden mantıklı düşünmesini beklemenin benim sığlığım olduğuna karar verdim. Kendimi sakinleştirip sandalyeye oturdum.

Pekala.

Dün revirde incelediğim belgelerden yola çıkarak, Tachibana Kaori'nin nasıl bir durumda olduğunu az çok tahmin edebiliyordum.

Beden eğitimi derslerine katılmamak öyle büyütülecek bir şey değildi. Regl dönemi ağır geçiyorsa Sister'lar buna anlayış gösteriyordu. Reien'de beden eğitimi dersinden muaf olmak oldukça kolay bir işti.

Burada asıl dikkat edilmesi gereken şey, onun derse çok sık katılmaması değil, sağlık raporları ile derse katılmadığı günlerin tarihlerini karşılaştırmaktı.

Diğer liselerde durum nasıldır bilmem ama Reien'de öğrencilerin regl döngüleri bile titizlikle listeleniyordu. Bu listeye göre Tachibana Kaori, normalde asla olmaması gereken günlerde regl olduğunu söyleyerek beden eğitimi derslerine girmemişti.

Bu tutarsızlık, onun iddia ettiğinin tam aksine bir gerçeğe işaret ediyordu.

Sıkıştırdığım bir Sister, onun ekim ayı civarında regl döneminin geciktiğini söyleyerek danışmaya geldiğini itiraf etti. Sister, strese bağlı geçici bir hormonal düzensizlik olduğunu söyleyerek kızı rahatlatmaya çalışmıştı ama bu, arka plandaki olaylardan habersiz bir rahibenin vereceği sıradan bir cevaptı.

Henüz sadece bir tahminden ibaret olsa da, Tachibana Kaori'nin regli gecikmemişti; doğrudan kesilmişti.

Yani, nasıl desem, şey... Kız hamile kalmıştı işte.

Eğer durum buysa, bu bir intihar için fazlasıyla yeterli bir sebepti. Başlarda sadece regl olmamanın getirdiği bir endişeyle kıvranmış olmalıydı ama karnındaki fetüs her geçen gün varlığını daha da hissettiriyordu. Eylülden beri geçen yaklaşık üç ayın ardından, kasım ayına gelindiğinde kızın psikolojisi muhtemelen geri dönülemez bir noktaya sürüklenmişti.

Reien gibi bir okulda hamile kalmak, birini öldürmekten çok daha büyük bir günahtı. Dışarı çıkması bile yasak olan bir öğrencinin, okul kurallarını çiğneyip şehre inmesi ve girdiği cinsel ilişki sonucu hamile kalması... Mother veya Sister'lar bunu duysa herhalde düşüp bayılmaktan çok daha fazlasını yaparlardı.

Tachibana Kaori'nin bizzat kendisinin göreceği aşağılamayı geçtim, anne babası bile böyle bir kızı asla affetmezdi.

Olayın ortaya çıkmasından korkarak günlerini geçiren Tachibana Kaori için hiçbir çıkış yolu yoktu. Çocuktan kurtulmak için bir hastaneye gitmesi gerekiyordu. Sadece şehre inmekle kalsa iyiydi ama bir doktora göründüğü an okul yönetimine kesinlikle haber verilirdi. Ortaokuldan beri Reien öğrencisi olan bu kızın, lisanssız merdiven altı bir kliniği bilmesi de imkansızdı. Günbegün büyüyen karnının korkusuyla, adeta bir idam mahkumu gibi her gün ölüp ölüp dirilmiş olmalıydı.

Tachibana Kaori'yi şahsen tanımadığım için kesin bir şey söyleyemezdim ama bu durum kendi hatası mıydı? Hayır, Ouji Misaya'nın konuşma tarzına bakılırsa Tachibana Kaori okul kurallarını çiğneyecek tarzda bir kıza benzemiyordu.

O halde...

"Yurtta tecavüze uğradı demek ki... Fail de büyük ihtimalle Hayama'ydı."

Eğer öyleyse, taşlar yerine oturuyordu.

Tachibana Kaori ile ilişkiye girip onu hamile bırakan Hayama Hideo, üç aylık hamile olan Kaori'nin varlığıyla birlikte bu kanıtı yok etmek için yurdu ateşe vermiş olabilirdi.

Biraz fazla kaba bir teoriydi ama ana hatlarıyla durum aşağı yukarı buydu diye kendi kendime başımı salladım.

Fakat kafama takılan bir nokta vardı.

Tachibana Kaori'nin danıştığı Sister, durumun stresten kaynaklandığını söylemişti. Bu tesellinin altı boş olamazdı. Sister'lar, Tachibana Kaori'nin üzerinde büyük bir stres oluşturan çevre koşullarını biliyor olmalılar mıydı?

Öğretmen olarak onların da hissedebileceği, ancak müdahale edemeyecekleri bir stres türü.

Hazırlık dördüncü şube öğrencilerinin hep birlikte sakladığı o şey.

"Akran zorbalığı mı acaba?"

Kendi kendime mırıldandım. Sanki gerçeğe yaklaşmıştım.

Zaten hazırlık dördüncü şube öğrencilerinin neredeyse tamamı liseye dışarıdan gelen kızlardan oluşuyordu. Katı bir Hristiyan terbiyesiyle yetişmiş olan Tachibana Kaori ile uyuşamadıkları noktalar olması doğaldı. Ancak o sınıfın başkanı Konno Fumio'ydu. O açık sözlü ve net karakteriyle, böyle çirkin bir şeye sessiz kalıp seyirci olacağını sanmıyordum.

Tachibana Kaori'nin sınıf tarafından dışlanması için çok daha geçerli bir sebep olmalıydı.

Mesela, evet.

"Sınıftakiler onun hamile olduğunu mu öğrendi?"

İşte bu mantıklıydı.

Evlilik dışı hamile kalan Tachibana Kaori'yi dışlayan dördüncü şube öğrencileri. Durumun hassasiyetinden dolayı Sister'lara bile anlatamayan Kaori ve bunun kendi hatası olduğunu düşünüp olaya karışmayan Konno Fumio.

Sonuç olarak intihar eden Kaori'ye karşı duydukları suçluluk hissiyle, sınıfın ortak sırrı olarak bu gerçeği herkesten gizliyorlardı...

"Ama... O zaman da mantık hatası oluyor."

Kendi kendime onay vermiştim ama nerenin uyuşmadığını bir türlü çözemiyordum.

Eldeki kopuk bilgilerle ve sadece sezgilerle bir senaryo yazmak kolaydı ancak bunu kesin bir gerçek olarak kanıtlayacak delilleri bulup çıkarma işi bana göre değildi.

Bu tarz konularda Mikiya gerçekten rakipsizdi.

Aramızdaki farkı bir benzetmeyle açıklamak gerekirse; ben sıra dışı fikirlerle hileleri çözen bir dedektifsem, Mikiya da titiz bir soruşturmayla suçluyu kesin olarak yakalayan bir polisti.

Sıradan dedektiflik romanlarında, kafası basmayan polislerle alay edip suçluyu tereyağından kıl çeker gibi bulan o ukala dedektif tiplemelerinden nefret ederim.

Sırf "mümkün olduğu için" henüz sadece tahminden ibaret olan şeyleri akıl yürütme olarak nitelendirir, sıradan insanların sınırlarını aşan zekalarını sergileyerek suçluyu bulurlar.

Dedektifler, sadece standart soruşturma yöntemlerini bildikleri için suçluyu yakalayamayan polislerin beceriksiz olduğunu söyler. Ama bence asıl beceriksiz olan dedektiflerin kendisidir.

Polislerin yaptığı iş, çölde tek bir mücevher tanesi aramaya benzer. Onlar bu yıpratıcı süreci sonuna kadar götürür, geçmişteki o belirsiz olayı herkesin ikna olacağı bir somutluğa kavuştururlar. Oysa dedektif, sanki her şeyi kendi gözleriyle görmüş gibi konuşup sadece kendi hayal dünyasına dayanarak suçluyu ilan eder. Çölde mücevher arama zahmetine girmekten kaçar, meseleyi sadece kendi zihninde çözüme kavuşturup rahatlar.

Her türlü ihtimali göz önünde bulundurup hepsini eşit şekilde değerlendirerek tek bir sonuca ulaşan sıradan bir insan ile...

Zihninde çakan şimşek gibi bir fikri gerçek kabul edip, sadece bunun doğru olduğuna inanarak sonuca varan bir dahi.

Elbette gerçeklerin çoğuna ancak bir dedektifin ulaşabileceği o yaratıcı fikirlerle varıldığı doğrudur. Fakat ufku dar olanın ilk gruptakiler olduğunu düşünmüyorum. Asıl kalıplara sıkışıp kalmış olanlar ikincilerdir.

Dahiler, günün sonunda sadece kendilerini muhatap alabilirler.

Bu yüzden onların yalnız olduğu söylenir. Evet, her zaman yalnız.

"Aman, konu iyice saptı."

Kendi kendime söylenerek sırtımı sandalyenin arkalığına yasladım.

Çıkmaza girdiğimi hissederek içten içe iç geçirdim ve saate baktım.

Zaman öğlene yaklaşıyordu.

Pencerenin dışındaki hava hâlâ kapalıydı.

Acaba yakında yağmur yağar mı diye düşünürken odanın kapısı çalındı.

"Kokutou-san, orada mısınız?"

Alışık olduğum rahibenin sesiydi.

"Evet, buradayım. Bir şey mi oldu?"

Cevap verirken kapıyı açtım. Kapıyı çalan gerçekten de rahibeydi ve bana telefonda birinin beni beklediğini söyledi.

Arayanın Mikiya olduğunu hemen tahmin ederek hızlı adımlarla lobiye doğru yöneldim.

Sessiz lobiye ulaşıp ahizeyi kulağıma götürdüm.

"Alo, Shiki?"

Çocukluğumdan beri aşina olduğum o erkek sesi duyuldu.

Arayan gerçekten de Mikiya Kokutou'ydu.

"Shiki hâlâ uyuyor. Reien'e kadar telefon açtığına göre, sevgilini pek bir düşünüyorsun galiba, abi."

Bilerek soğuk bir ses tonuyla konuşmuştum.

Hattın ucundaki Mikiya, bir an için afallayıp duraksadı.

"Onun için aramadım. Olayların gidişatından endişelendiğim için irtibata geçiyorum."

"Bu tamamen yersiz bir endişe. Sana daha önce de söylemiştim değil mi? Senin bu tarz işlere bulaşmanı istemiyorum."

"Ben de çok meraklısı değilim zaten. Ama elden ne gelir? Sen ve Shiki burunlarınızı bu işe soktuğunuz için görmezden gelemiyorum."

Benim açımdan görmezden gelmesi gayet iyi olurdu ama bu sözleri içimde bir yerlere dokunduğu için daha fazla üstelemedim.

Kendi kendime hayıflandım. Bazen çok kolay yumuşuyordum.

"Eee, sadede gelelim. Shiki için mi aradın, yoksa benim için mi?"

"Rica Shiki'den gelmişti ama rapor vermek için en uygun kişi sensin, Azaka. Hideo Hayama ve Satsuki Kurogiri hakkında araştırma yaptım, sonuçları duymak ister misin?"

Bir an için nutkum tutuldu.

Mikiya'ya, Kaori Tachibana hakkında araştırma yapması yönünde talimat verildiğini duymuştum ama Shiki'nin de ona böyle bir iş kitlediğinden haberim yoktu.

Shiki'nin bu düşüncesiz tavırları gerçekten sinirimi bozuyordu.

"Demek Shiki böyle bir şey istedi... Sana tehlikeli işlerden uzak durmanı defalarca söylememe rağmen hiç akıllanmıyor. O kadın senin güvenliğini falan zerre umursamıyor. Bu yüzden böyle tehlikeli araştırmaları sana yıkıyor. Abi, artık o kadınla bağını koparmanın vakti geldi de geçiyor."

Benim bu öfkeli çıkışım Mikiya üzerinde pek etkili olmamış gibiydi.

Hafifçe kıkırdayarak cevap verdi.

"Haklısın. Shiki'nin endişelenme şekli diğer insanlardan biraz farklıdır."

Gerçekten inanılmaz, bu durumun nesi hoşuna gidiyorduysa sesinden keyif aldığı anlaşılıyordu.

Sinirlenerek, Mikiya'nın Hideo Hayama hakkında bulduğu bilgileri hemen anlatmasını istedim. Ahizenin diğer ucundan bir dosyanın sayfalarının çevrilme sesi geldi. Anlaşılan epey bilgi toplamıştı ve bunları bir dosya haline getirmişti.

Bu da demek oluyordu ki sıradan bir ankesörlü telefondan ya da cep telefonundan aramıyordu.

"Bir dakika, abi, sen şu an neredesin?"

"Ofisteyim. Touko-san, Müfettiş Akimi ile dışarı çıktı."

Mikiya bunu huzursuz bir ses tonuyla söylemişti.

Bu durum beni de biraz şaşırttı.

"Müfettiş Akimi mi? Yani... Daisuke amcam mı?!"

Mikiya, sitemkar bir tavırla onayladı.

Daisuke Akimi, babamın erkek kardeşiydi ve emniyette müfettiş olarak çalışıyordu. Amcalarımın en küçüğüydü ve bizim için bir ağabey gibiydi. Özellikle Mikiya ile araları çok iyiydi, hatta bazen gerçekten öz kardeş olduklarını düşünecek kadar yakınlardı.

"Meğer Touko-san'ın tanıdığı o polis bizim Daisuke abiymiş. Yılbaşında ona ofisimizin patronundan bahsettiğimde birden 'O kadın Aozaki Touko olmasın sakın!' diye bağırmıştı. Bugün de kardeşini bahane edip Touko-san ile randevuya çıkmış. 'Kokutou'nun kayınbiraderinin davetini geri çeviremem' diyerek giden patrona da ne demeli bilmem ki."

Mikiya, canını sıkan şey her neyse, kendi kendine söylenmeye devam ediyordu.

Touko-san'ın bilgi kaynaklarından birinin bizim Daisuke amcamız olması aslında mantıklıydı. Daisuke amcam asayiş şubesinde sıra dışı yöntemleri olan biriydi, bu yüzden Touko-san gibi biriyle bilgi alışverişinde bulunması şaşırtıcı değildi.

"Neyse, konumuza dönelim. Hideo Hayama hakkında ne biliyorsun, Azaka?"

Mikiya'nın sesinde, benim bu konudaki tepkimi ölçmeye çalışan bir çekingenlik vardı.

Onun bu satır arası hassasiyetlerini çok iyi bildiğim için, neden endişelendiğini anında kavradım.

"Sorun değil, endişelenmene gerek yok. Kolay kolay sarsılmam. Hideo Hayama denen öğretmenin nasıl biri olduğunu az çok tahmin edebiliyorum zaten."

"Öyle mi..." diye mırıldandı hattın ucundan.

Mikiya biraz tereddüt ettikten sonra anlatmaya başladı.

"Açık konuşmak gerekirse... Hideo Hayama, Reien'deki kız öğrencilere aracılık yapıyormuş. Kendi sınıfındaki öğrencileri dışarı çıkarıp bu tarz işlere zorluyormuş."

"Nasıl yani?"

Bu kadar çarpıcı bir itiraf karşısında sadece bu tepkiyi verebilmiştim.

Mikiya ise benim bu şaşkınlığımı görmezden gelerek gerçekleri bir bir anlatmaya devam etti.

"Gerçekte onlara ne yaptırdığını bilmiyorum. Ancak Reien öğrencilerinin o nadide değerini kullandığına göre, pek de karmaşık işlere bulaşmamışlardır. Fiyatı artırmak istiyorsan elindekini idareli kullanmalısın, değil mi? Öğrencileri dışarı çıkarma sıklığı da haftada iki kez kadarmış ve her seferinde sadece birkaç kişiyi götürüyormuş. Cesurca mı yoksa temkinli bir hareket mi karar vermek zor ama Hideo Hayama işini iyi kıvırmış.

Zaten kendisi eğlence merkezlerinde epey tanınan, hovarda bir zampara gibi geçinmeye çalışan biriymiş. Ancak bu eğlence hayatı gün geçtikçe çığırından çıkmış ve arkasında devasa bir borç yükü bırakmış. O tarz barlara genelde birileri sponsor olur. Yani uzun lafın kısası, yakuza dediğimiz tipler. Hayama işte bu adamlara borçlanmış. Alacaklılar kapıya dayanınca ve kaçacak yeri kalmayınca, aralarının açık olduğu abisine sığınıp Reien'e öğretmen olarak kapak atmış.

Dürüstçe çalışıp borçlarını ödeyeceği bahanesiyle abisini ikna etmiş olmalı ama öyle görünüyor ki Hideo Hayama’nın en başından beri amacı, Reien öğrencilerini dışarı çıkarıp onlarla gününü gün etmekmiş.

...Anlıyorsun ya. Reien öğrencisi demek, sadece prestijli bir kız okulunda okumak demek değildir, bunun ötesinde bir değere sahiplerdir. Çoğu zengin ailelerin tek kızları olduğu için, Hideo Hayama’yı sıkıştıran o tipler de bu durumun işlerine yarayacağını düşünmüş. Ya da belki de en başından beri hedefledikleri tek bir öğrenci vardı. Bu kısım henüz netleşmedi ama her halükarda hem Hayama hem de yakuza bu işten tatlı para kazanmaya başlamış. Eylül ayına gelindiğinde, birinci sınıf dördüncü şubenin neredeyse tüm öğrencileri dışarı taşınmış durumdaydı.

Şimdilik ana hatlar bu şekilde."

Mikiya, bu sözlerin ardından Hayama’nın dışarı çıkardığı öğrencilerin isimlerini, sıralarını, tarihleri ve hatta eve dönüş saatlerini bile tek tek rapor etti.

Elbette Hayama’nın ilişkisi olan yakuzaları da en ince ayrıntısına kadar araştırmıştı.

"Kanıt oluşturmaması canımı sıkıyor tabii," diye mırıldandı Mikiya, halsiz bir sesle. Gerçekten de Mikiya’nın topladığı bu belgelerle polis harekete geçmezdi. Hatta belki de öğrencilerin aileleri olayın üstünü kapatmaya çalışırdı.

Bu durum, Tachibana Kaori’nin hamileliği gibi basit bir skandaldan çok daha büyüktü. Bu akademişinin tamamen yok olmasına yol açabilecek cinsten bir felaketti.

"—Özür dilerim, Azaka."

Hayama hakkındaki tüm bilgileri aktardıktan sonra, Mikiya sessizce bu sözleri fısıldadı.

Öğrendiğim gerçeklerin ağırlığıyla kafam karışmış olsa da, sadece bir kez hafifçe başımı salladım.

Ama şimdi her şey yerli yerine oturmuştu.

Birinci sınıf dördüncü şubenin sakladığı o büyük sır, Tachibana Kaori’nin intiharı değil, bu gizli buluşma grubuydu.

Bu kızlar, belki de en başta Hideo Hayama’nın şantajıyla dışarı çıkmaya zorlanmışlardı. Ancak bu sırrın altı ay boyunca korunarak devam etmesi sadece Hayama’nın gücüyle açıklanamazdı.

Mikiya’nın anlattığına göre, zorla götürülen öğrenciler çoğunlukta olsa da, aralarında kendi isteğiyle dışarı çıkanlar da varmış.

Kendilerini korumak ve kendi eğlenceleri için el birliğiyle bu sırrı saklamışlar, Hideo Hayama’nın her dediğine boyun eğmişlerdi.

Ortaokula kadar normal bir hayat süren bu kızların, buradaki nefis körletici hayata uzun süre katlanması zaten beklenemezdi. Onlar için Hayama’nın şantajı, tam anlamıyla yılanın elmasındaki o ilk cazibeydi.

Suçlunun Hideo Hayama olduğunu söyledikleri sürece kendi vicdanları rahat kalıyordu. Sırrın altı ay boyunca saklanabilmesinin asıl sebebi buydu.

...Yine de onları tamamen suçlamak da haksızlık olurdu.

Asıl neden bu akademinin ta kendisiydi.

Etrafı duvarlarla çevrili, dış dünyadan hastalıklı bir şekilde soyutlanmış bambaşka bir evren. Ne rüzgar eser ne de dışarının sesi duyulur. Ağır ağır süzülen bu hava, gerçekten de buranın dünyevi pisliklerden arınmış olduğunun kanıtıydı.

Fakat... burada havanın çıkabileceği tek bir delik bile yoktu.

Akıp gitmeyen hava birikir, çökelir ve kokuşurdu. Burası dış dünyadan arındırılmış kutsal bir diyar falan değildi. Farklı bir dünya kurmak için duvarlar örmezsiniz. Duvarlarla kaplı bir dünya, başka bir evren değil, sadece bir kafestir çünkü—.

"Peki ya Tachibana Kaori? Neden onun adını biliyordun abi, neden onun notlarını araştırmamı istedin?"

Son şüphemi de dile getirdim.

"Ah, kasım ayında yanarak ölen kız, değil mi? O dönemde, Azaka, yurdun yanması yüzünden kısa bir süreliğine Touko-san'ın ofisindeydin. İşte o sıralarda, iş dışındaki bazı şeyleri araştırırken onu da aradan çıkardım. Daisuke abiye biraz rica minnet edip yanarak ölen kızın adli tıp raporuna göz attım.

Tachibana Kaori’nin ölüm nedeni epey şüpheli. Yanarak ölmüş de olabilir, yangından önce zaten ölmüş de olabilir. Otopsi raporunda, ölümün ilaç zehirlenmesinden mi yoksa yangından mı kaynaklandığı kesinleştirilememiş. Ancak tuhaf bir kayıt vardı. Hamile olma ihtimali epey yüksekmiş. Ceset tamamen yandığı için kesin bir sonuca varılamamış tabii.

Yine de birinin yangın kargaşasından faydalanıp onu öldürdüğünü sanmıyorum. Ölüm nedeni ister yangın ister ilaç zehirlenmesi olsun, Tachibana Kaori’nin cinayete kurban gitmiş olma ihtimali son derece düşük.

Sınıfta en son dışarı çıkarılan kişi oydu. Bu da onun Hideo Hayama’ya son ana kadar direndiğini açıkça gösteriyor. Kendi rızası dışında bir ilişkiye zorlanıp üstüne bir de hamile kaldıysa, bu onun gözünde temizlenemez bir lekeydi. On altı yaşındaki bir kızın, etrafında sığınacak kimsesi yokken bu yükü kaldırması imkansızdır.

...Bu sadece bir tahmin ama. Yangın anında yurdun tahliye edilebilecek durumda olmasına rağmen onun odasına kapanmasının sebebi buydu belki de. Ölüm, onun kendi tercihiydi."

Mikiya'nın çekingen açıklamasına karşılık, "Evet," diyerek güçlü bir şekilde onay verdim.

"İntihar etmesinin sebebi bu olmalı. Ama... yine de neden çocuğu aldırmadı ki? Hayama’ya söyleseydi herhalde bir çaresine bakardı."

"Kız olduğu için herhalde. Belki de içindeki cana kıymaya eli varmadı."

Mikiya'nın biraz ön yargılı görünen bu cevabını, kafamda başka bir yere oturtarak kabul ettim.

Birinci sınıf dördüncü şubedekilerin ona baskı yapmasının sebebi tam olarak buydu. Bebeği aldırmayı bir türlü kabul etmeyen Tachibana Kaori. O çocuk orada durduğu sürece, er ya da geç sınıfın sırrı açığa çıkacaktı. Bu da onların sonu demekti. Hideo Hayama’nın bir şey söylemesine gerek bile kalmadan, kızlar kendi aralarında Tachibana Kaori’ye dünyayı dar etmişlerdi. Yine de fiziksel şiddete aşırı derecede başvuramazlardı. İleri giderlerse rahibeler durumu fark ederdi, daha da kötüsü Tachibana Kaori acıya dayanamayıp kendi günahlarıyla birlikte her şeyi rahibelere itiraf edebilirdi.

...Tachibana Kaori, o diken üstündeki cehennemde tam üç ay boyunca hayatta kalmaya çalışmıştı.

Çevresindeki dışlanmışlık ve bedeninde taşıdığı o silinmez leke.

Buna rağmen, herkesin "iyi kalpli" dediği o kız, sınıf arkadaşlarını ele vermeyi kendine yediremeyip iki ateş arasında kalarak canına mı kıymıştı?

Ne kadar da...

"—Zayıf biri. Ölmeyi göze alabiliyorsa, hamile olduğu gerçeğine de göğüs gerebilmeliydi. Ölerek her şeyden kaçmak tam anlamıyla bir yenilgidir. Çocukluğundan beri Reien’de yaşamasına rağmen, dışarıdan gelen o sonradan görmelere nasıl yenik düşer?"

Hiç görmediğim Tachibana Kaori’nin o saf ve temiz gülümsemesini hayal ederek dişlerimi gıcırdattım. Ölümden başka bir çözüm yolu bulamayacak kadar aciz olması, içimdeki acıma duygusunu bile yok ediyordu.

Ancak telefonun diğer ucundaki abimin sesi, bu düşüncelerimi tamamen reddetti.

"Hayır. ——— Nasıl da acı verici bir karar. Ben de senin az önceki sözlerinle ancak şimdi farkına varabildim... Daha önce intihar üzerine epey düşünmüştüm ama Tachibana Kaori denilen kız için toplumun genel geçer düşünceleri geçerli olamaz."

Sanki bir yeri ağrıyormuş gibi, büyük bir ıstırapla konuşuyordu Mikiya.

Onun bu kadar kesin bir dille hüküm vermesinin sebebini bir türlü anlayamamıştım.

"...? Abi, neden Tachibana Kaori için genel intihar algısı geçerli olmasın ki? İnsanlar hayat çok acı verdiği için intihar etmez mi? Bence Tachibana Kaori de bu gerçeklikte hiçbir çıkış yolu kalmadığı için ölüm denilen o kaçışı seçti. İntihar etmeyen insanlar ise, aksine kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlardır. Yani intihar etmek için bir nedeni bile olmayanlar."

Benim bu itirazıma karşı Mikiya, "İşte bu yüzden anlayamıyorsun," dedi.

Bu, Misaya Ouji'nin kurduğu cümlenin tıpatıp aynısıydı.

"Ben mi anlayamıyorum?"

"Evet. Az önce Tachibana Kaori'nin ortaokuldan beri Reien'de olduğunu söyledin değil mi? O halde kendisi son derece dindar bir Hristiyan demektir. Bak Azaka, Hristiyanlar intihar etmez. Hristiyanlıkta intihar en büyük günahlardan biridir. Onların inancına göre insan, hayatı sonuna kadar yaşayıp mücadele ettikten sonra kutsanır. Bu yüzden onlar için intihar, cinayetle eşdeğer, hatta ondan da beter bir günahtır. Tachibana Kaori kendisi için intihar etmedi. Söz konusu kendisi olsaydı, zaten asla intihar edemezdi."

Mikiya bunu gerçekten içi acıyarak söylüyordu.

Sessizce yutkundum, tek bir kelime bile edemedim.

——— Doğru ya, bu dini kuralı tamamen gözden kaçırmıştım. Reenkarnasyonu reddeden Hristiyanlık, Budizm'in aksine ölümden sonraki hayatta hemen öyle kolayca bir kurtuluş vaat etmiyordu.

Bunu teoride bilsem de, liseden beri sabah ayinlerine sadece öylesine katılan benim için bu tarz kurallar, ezberlenmesi gereken herhangi bir İngilizce kelimeden farksızdı. Bu yüzden günlük hayatın getirdiği mantık silsilesinde aklımın ucundan bile geçmemişti.

Ama... Tachibana Kaori için bu kural, muhtemelen kendi iffetiyle eşdeğer, ne pahasına olursa olsun koruması gereken bir tabuydu.

Büyük ihtimalle doğduğu andan itibaren Hristiyan olan bir kız için intihar, ölümün kendisinden bile daha korkunç bir şey olmalıydı.

"............Öyleyse neden intihar ettiğini söylüyorsun?"

Düşüncelerim bir çıkmaza girdiğinden, aynı soruyu tekrarlamaktan başka bir şey yapamadım.

Bu sorunun cevabı kesinlikle benim asla ulaşamayacağım bir boyuttaydı. Bir insan olarak kalbi böylesine soğuk olan ben, onun ulaştığı o merhamet mertebesini hayal bile edemezdim.

Mikiya devam etti:

"Bunu bir kefaret olarak gördü muhtemelen.

Bence Tachibana Kaori kendi günahları ve arkadaşlarının günahları altında ezilip, canı çok yandığı için ölmedi. Onların yerine geçip, tek başına cehenneme sürüklenerek sınıf arkadaşlarının günahlarını ödemek istedi."

"...Demek bu yüzden."

Cümlenin devamını getiremedim, araya kısa bir sessizlik girdi. ...Demek bu yüzden Misaya Ouji bana "Sen bunu anlayamazsın," demişti.

Onun öfkesi gerçekti. Tachibana Kaori'nin ölümünün altındaki anlamı herkesten daha derin bir şekilde kavradığı için, hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam eden o birinci sınıf dördüncü şube öğrencilerini asla affedemiyordu.

"Öldürülürsen cehenneme gitmezsin," demişti.

Evet, başkasının eliyle gerçekleşen bir ölümde cehenneme gidilmezdi. Tachibana Kaori'nin düştüğü o karanlık yere o kızları da sürüklemek istiyorsa, onları öldürmenin hiçbir anlamı yoktu.

İşte bu yüzden Misaya Ouji, o kızları kendi rızalarıyla canlarına kıymaları için yavaş yavaş köşeye sıkıştırıyordu.

Tıpkı bir pamuk ipliğiyle boğazlarını sıkar gibi, azar azar, usul usul.

Günahlarının kefaretini ödemek için de değil, çevrelerindeki insanların bakışlarından kaçmak adına utanç dolu, zavallıca bir ölümü seçsinler diye yapıyordu bunu.

Soğuk bir yağmur yağıyor.

Sıcağı da soğuğu da pek hissetmeyen Shiki, şu an üşüyor.

Yağmurun altında. Son derece soğuk ve can acıtıcı bir yağmurun altında.

Elimde bir küçük bıçakla, ruhsuz gözlerle birine bakıp duruyorum durmaksızın─────────────────────────── derken, gözlerimi açtım.

Tam karşımda, boşlukta bir "Peri" uçuyordu.

Göz kapaklarımı aralamamla birlikte elbisemin eteğinden bıçağımı çıkarıp onu duvara çivilemem bir oldu.

Büyük bir gürültüyle bıçak duvara saplandı. Bıçak ile duvar arasında sıkışıp kalan, peri benzeri o şey ciyak ciyak çığlıklar atıyordu.

Tıpkı Azaka'nın anlattığı gibi, böcek kanatlı küçük bir kız formundaki bu yaratık, minik elleriyle bıçağın namlusunu çekip çıkarmaya çalışırken gücünü yitirdi ve eriyip gitti.

"...Kahretsin. Biraz daha sabretseydim keşke."

Kendi kendime mırıldanıp sustum.

Biraz daha sabretseydim ne olacaktı ki?

Benim... Yani Ryougi Shiki'nin unuttuğu o üç yıl önceki günün hatıralarını hatırlayabilecek miydim sanki?

İki yıl boyunca komada kalmama neden olan o trafik kazasını. Benim bizzat kendi hafızamda zerre yer edinmemiş o anı hatırlayabileceğimi mi sanıyordum yani?

"Gerçekten canımı sıkmaya başladı bu durum."

Kısaca homurdanıp yataktan aşağı atladım.

Koridordan zeminin hafifçe gıcırdama sesi geldi.

Az önce bu odanın kapısında dikilmiş, içeriyi gözetleyen birinin kaçış sesiydi bu.

Bıçağımı tekrar eteğimin altına gizleyip odadan dışarı çıktım.

Koridor doğuya ve batıya uzanıyordu. Koşarak uzaklaşan karaltı doğu tarafına doğru gözden kaybolmuştu. O sırtı kesinlikle tanıyordum———

"...Misaya Ouji mi? Beni Azaka ile falan karıştırmış olamaz herhalde."

Eğer öyleyse, burada zarar gören benim demektir. Azaka bana uslu durmamı söylemişti ama en azından bir misilleme yapmam şarttı.

Eskiyip gıcırdayan ahşap koridorda koşarak onun peşine düştüm.

Misaya Ouji tahmin ettiğimden daha hızlıydı, aradaki mesafeyi pek kapatamadım.

Misaya hiç tereddüt etmeden yatakhaneden çıkıp okul binasına doğru yöneldi. Azaka ile birlikte yürüdüğümüz ormanın içindeki o kapalı geçidi geçip lise binasına ulaştığımızda, ana binaya değil, hemen yanındaki yapıya ——— yani şapele girdi.

Bunun bir tuzak olduğunu biliyordum.

Ama beni buraya kadar koşturduktan sonra elim boş odaya dönmek de aptallık olurdu. Derin bir nefes alıp şapelin kapısını hiç düşünmeden araladım.

Ağır kapı en ufak bir ses bile çıkarmadı.

Alacakaranlık şapelin içinde sadece tek bir karaltı vardı.

Kapıyı arkamdan kapatıp o kişiyle yüzleştim.

Yaklaşık on metre kadar ötede duran figür, sessizce gözlüğünü düzeltti ve beni bir heykeli inceler gibi süzdü.

"Aman Tanrım. Bu saatte şapelde ne arıyorsunuz Bay Ryougi?"

Adamın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.

Yumuşak, tasasız bir çocuk gülümsemesiydi bu. Ancak içinde hiçbir renk, hiçbir doluluk olmayan, bomboş bir ifadeden ibaretti.

Tıpkı o günkü gibi, son derece kuru ve samimiyetsiz bir gülümsemeyle, Araya Souren'in o adamı, Kurogiri Satsuki tam karşımda duruyordu.

"Peki, sırada Kurogiri Satsuki hakkındaki mesele var."

Ahizenin diğer ucundan yeni bir dosyanın açılma sesleri geliyordu.

Anlaşılan Mikiya, Kurogiri Sensei hakkında da bir şeyler araştırmıştı ama bu benim için pek de önemli değildi.

Hideo Hayama'nın yaptıkları ve birinci sınıf dördüncü şubenin sırrı açığa çıktığına göre, artık yapacak bir şey kalmamıştı. Misaya Ouji'nin neyi amaçladığını da öğrendiğimize göre, işi Touko-san'a bırakırsak daha fazla kurban verilmeden bu olay çözülürdü.

"Gerek yok abi. Ben ve Shiki de hemen izin alıp döneceğiz zaten, bizi ofiste bekle."

"Öyle mi? Ama bence sadece dinlemenin bile bir zararı olmaz. Çünkü bu durumun olayla tamamen ilgisiz olduğunu söyleyemem."

"Tamamen ilgisiz olmadığını mı söylüyorsun?"

"Evet," diyerek onayladı Mikiya.

Ses tonunda hiçbir duygu belirtisi yoktu. ...Abimin bu tonda konuşması nadir görülen bir şeydi. Sadece bu duruşu bile, Hideo Hayama'nın meselesinden ziyade Kurogiri Sensei ile ilgili anlatacaklarının çok daha kritik olduğunu hissetmeme yetti.

"Yok artık, Kurogiri Sensei'nin de mi bu fuhuş meselesiyle alakası var yani?"

"Hayır, o tarafla tamamen alakasız bir durum. Kurogiri Satsuki'nin birinci sınıf dördüncü şubedeki olayla hiçbir bağı yok. Konuyu biraz değiştireceğim ama Azaka, Kurogiri Satsuki'nin nerede doğduğunu biliyor musun?"

Bunu sorunca zihnimde olasılıkları tartmaya başladım.

İsmine bakılırsa Japon olmalıydı ama uzun süre yurt dışında eğitim gördüğünü duymuştum. Belki de sadece anne babası Japondur ve kendisi yurt dışında doğmuştur.

"Pek bir bilgim yok. Ama uzun süre İngiltere'de kaldığı söyleniyordu, belki de ailesinin evi oradadır."

"Evet, Kurogiri Satsuki Galler'in kırsal bir kasabasında doğmuş gibi görünüyor. Ancak on yaşındayken evlatlık verilmiş. Kurogiri Satsuki ismi de onu evlat edinen aile tarafından verilmiş. Kurogiri soyadını alması neyse de, ismini bile değiştirmeleri garip değil mi?"

Bu... Şey, düşününce gerçekten garip bir durumdu.

Ama onu evlat edinen aile, Kurogiri Sensei'yi öz oğulları gibi görmek istediyse, eski ailesinin verdiği ismi değiştirmeyi göze almış olabilirlerdi. Yine de soyadı değişimini anlasam da isim değiştirme olayını daha önce hiç duymamıştım.

"İşte o zamanları bilen birinden bir şeyler öğrendim. Kurogiri Satsuki, dahi bir çocuk denecek kadar zeki, kusursuz bir çocukmuş. Buna rağmen ailesi ondan nefret edip evlatlık vermiş. Ama kimse onu yanına almak istememiş. Bu durum bir süre böyle devam ettikten sonra, söylentileri duyan uzak bir şehirdeki bir Japon onu evlat edinmiş. Sonrasına dair bilgiler oradaki okul kayıtlarında mevcut, yani geçmişi net bir şekilde takip edilebiliyor. Fakat evlatlık verilmeden önceki döneme dair neredeyse hiçbir şey bilinmiyor."

Ailesi tarafından nefret edilip evlatlık verilmek... O öğretmene böyle karanlık bir geçmiş hiç yakışmıyordu.

Yine de ben bu hikayeden ziyade, Galler'deki o dönemi bilen birini bulup çıkaran abimin yeteneğine şaşırmıştım. Bu adamın nasıl bir bilgi kaynağı vardı böyle?

"Ama dahi denilen bir çocuğu evlatlık vermek... Ailesi ondan bu kadar nefret edecek ne yaşamış olabilir ki? Yani, maddi zorluklar yüzünden falan değil miydi?"

"Sorun da burada zaten. Doğrusunu söylemek gerekirse, Kurogiri Satsuki sadece on yaşına kadar dahiymiş. Ondan sonra sıradan bir insanın bile gerisine düşmüş. Beynindeki bir hasardan mı kaynaklanıyor bilinmez ama on yaşından itibaren olayları hafızasında tutamaz hale gelmiş. Gözleriyle gördüğü görüntüleri kaydedememe gibi bir rahatsızlıkmış bu. Bir dönem resmen akli dengesi yerinde olmayan biri gibiymiş. Ailesi de muhtemelen böyle bir oğlandan tiksinip onu evlatlık vermeye çalıştı."

"Olayları... hafızasında tutamıyor mu?"

Bunu mırıldanırken beynimin içi sarsılır gibi oldu. Çünkü Kurogiri Sensei'nin bu rahatsızlığı, şu anki olayla çok benzer bir anlam taşıyordu.

"Ama öğretmenimiz gayet normal. Olayları düzgünce hatırlıyor, bilgisi de çok geniş. Öyle bir rahatsızlığı olduğunu hiç hissettirmiyor."

"E herhalde. İyileşmeseydi öğretmenlik lisansı alamazdı. Sadece geçmişte böyle bir durum yaşanmış, o kadar.

Evlatlık verilen Kurogiri Satsuki, sonradan o eski dehasını geri kazanmış. On dört yaşında üniversiteye girip dilbilim üzerine doktora yapmış. Geleceği son derece parlak olmasına rağmen, o günden sonra sadece sıradan bir öğretmen olarak farklı okulları gezip durmuş. Bu seferki gibi Reien'e tayin olması onun için pek de nadir bir durum değil. Çalıştığı okullarda intihar vakalarının yaşanması da öyle."

"Yani... Kurogiri Sensei'nin çalıştığı yerlerde intihar eden öğrenciler var, öyle mi?"

"Günümüz okullarında intihar vakası yaşanması şaşılacak bir şey değil. Ancak Kurogiri Satsuki orada görev yaparken değil, o başka bir okula geçtikten hemen sonra mutlaka birileri intihar ediyor. Aradaki bağ kanıtlanamasa da, bu kadarı tesadüf olamaz."

Mikiya'nın sözleriyle düşüncelerim karmakarışık bir hal aldı.

Çalıştığı okuldan ayrıldıktan sonra arkasında mutlaka intihar eden öğrenciler bırakan bir öğretmen.

Kurogiri Sensei de mi bu olayın içindeydi? Ama o sadece Ouji Misaya tarafından parmağında oynatılıyordu. Kendisinin de hafızası silinmiş, birinci sınıf dördüncü şubede hiçbir gariplik olmadığına inandırılmıştı.

Onu yönlendiren Ouji Misaya'ydı. O zararsız, Mikiya'ya benzeyen adamın böyle bir şey yapıyor olabileceğini düşünmek istemiyordum.

"Pekala, benim tarafımdaki bilgiler bu kadar. Gerisi sana kalmış Azaka ama sakın delilik yapma. Kesinlikle Shiki'nin yanından ayrılma. ...Ha, bir şey daha vardı. Sadece bir dedikodu ama Kurogiri Satsuki'nin 'Satsuki' ismi. Bunun 'May Day' kelimesinden türetildiği söyleniyor. May Day ne demek acaba?"

Bunun "May Day" değil, "May Day" yani 1 Mayıs olduğunu tahmin ediyordum. 1 Mayıs, güneşin dönüşünün kutlandığı gündür. Doğru ya, o yüzden Satsuki ismi verilmiş olmalıydı. Satsuki, eski takvimde mayıs ayı demekti çünkü...

"Ah, anladım."

Zihnim tamamen boşalmışken, kendi kendime taşları yerine oturttum.

Demek bu yüzden Satsuki. Japonlar için alışıldık bir bayram olmadığından aklıma gelmemişti ama o gün kesinlikle...

"Abi. Kurogiri Sensei'nin o dehasını kaybetmesinin bir sebebi olmalı, değil mi?"

"Efendim? Ha, dedikodu tarzı bir şey vardı sanırım. Neymiş efendim, çocuk değiştirilmiş falan filan. Aslında üç gün boyunca eve dönmediği bir zaman olmuş, ondan sonra hafızası aşırı derecede zayıflamış."

"Tahmin ettiğim gibi. Öğretmen değiştirilmiş. May Day; Cadılar Bayramı ve Yaz Gündönümü gecesiyle birlikte, perilerle karşılaşma olasılığının en yüksek olduğu günlerden biridir. Kesinlikle... Kurogiri Sensei, o günde takılıp kalmış."

Telefondaki abime doğru mırıldandıktan sonra ahizeyi yavaşça yerine koydum.

Touko Sensei'nin sözleri aklıma geldi.

"Perileri kontrol etmek zordur. Çoğu zaman büyücü, periye isteklerini yaptırdığını sanırken, aslında kendisi perinin isteklerini yerine getirmek zorunda kalır. Dinle Azaka. Kendi yarattıklarının dışındaki hizmetkarlara karşı dikkatli ol. Hizmet eden, sonunda hükmeden haline gelebilir."

Hizmet eden, hükmeden haline gelir.

Hükmettiğini sanan kişinin aslında hükmedilen olduğu gerçeği.

Ben en temel noktada hata yapmıştım.

En başta, Tachibana Kaori neden intihara sürüklendi?

Misaya, perilerin sadece hafızayı silebileceğini söylemişti. Kişinin kendisinin bile unuttuğu geçmişin hafıza değil, bir kayıt olduğunu... O halde, unutulmuş olması gereken o kayıtları mektup haline getirip gönderen kimdi?

Hayır, bundan çok daha önce düşünülmesi gereken bir soru varken, bunu nasıl unutabilmiştim? Bu olayın en temeline inen soru, şuydu:

Ouji Misaya, büyüyü ilk kimden öğrenmişti?

"Kesinlikle... Kurogiri Sensei, o günde takılıp kalmış."

Sessizce, hafif bir hüzün ve net bir düşmanlık barındıran bu mırıldanışın ardından telefon aniden kapandı.

"Azaka...?"

Hattın diğer ucundaki isme seslense de cevap alamadı. Kokutou Mikiya, kapanan ahizeyi yerine bırakırken hafifçe kafasını kaşıdı.

Hiç de tekin olmayan bir hava vardı... diye düşünerek sandalyesine tekrar yerleşti.

Altı Ocak, öğleden hemen sonra.

Aozaki Touko’nun ofisinde sadece onun silüeti vardı. Ofis sahibi Touko dışarı çıkmıştı, zaten bugün tatil olduğu için Mikiya’nın iş yerinde bulunması tamamen yersiz bir durumdu. Onun böyle anlamsızca burada beklemesinin sebebi, kuşkusuz kız kardeşi Kokutou Azaka ve arkadaşı Ryougi Shiki’ydi. Mikiya için pek çok açıdan endişe kaynağı olan bu ikili, yeni yılın başında yine tuhaf bir olayın soruşturmasına girişmiş gibi görünüyordu.

Mikiya olayın içeriğini bilmediğinden, bunun tehlikeli mi yoksa güvenli mi olduğunu kestiremiyordu. İkilinin böyle bir olayı araştırdığını da kimseden duymamıştı. Sadece iki ocakta Shiki’nin ona sebepsiz yere sinirlenmesinden şüphelenmiş, kız fark etmesin diye lafı dolandırarak ağzını aramıştı.

Kokutou Mikiya’nın Shiki’den öğrenebildiği tek bilgi, onun sahte bir nakil öğrenci kimliğiyle Reien’e sızacağıydı. Buradan yola çıkarak kafasında kurup sağa sola haber uçurduğunda, bizzat Shiki tarafından Hayama Hideo ve Kurogiri Satsuki hakkında bir araştırma yapması istenmişti.

Geçen yılın kasım ayında Reien’deki yurt yangını olayını kulağına çalınan Mikiya, araştırmaya o kanaldan başlamış ve tüm belgeleri hazırlamayı ancak bir saat önce bitirebilmişti. Tabii ki dün telefon aldığı andan beri gözüne bir damla uyku girmemişti.

"Eh... Shiki yanındayken en kötü senaryoda bile başına bir şey gelmez herhalde."

Kız kardeşinin güvenliği için endişelenen Mikiya, gerinerek derin bir nefes aldı.

Pekala, şimdi ne yapmalıydı? Masaya doğru dönen Mikiya’nın gözleri ağırlaştı. Cidden uykusu vardı.

Uyunacak zaman olmadığını düşünse de, Kokutou Mikiya yavaşça uykunun derinliklerine doğru çekildi.

...Sahi ya, diye düşündü yarı uykulu bilincinin arasında.

Reien’e gitmek, Shiki’nin o üniformayı giymesi demekti. Onun üzerine hiç yakışmayacak o halini görmek aslında gizliden gizliye merak ettiği bir şeydi.

Fakat Shiki, o kıyafetle nihayetinde onun karşısına çıkmamıştı. Sebebi basitti; Shiki Reien üniformasını giydiğinde Touko-san onu görmüş ve tek bir cümle kurmuştu:

"Harika."

Böyle bir yorumda bulunmuştu.

Neyin harika olduğunu gerçekten anlamamıştı ama bu yorum yüzünden Shiki, Reien üniformasını bir daha giymemek üzere dolabın derinliklerine kaldırmıştı.

"Masada uyursan şifayı kaparsın, Kokutou."

"Ah, evet, kalktım."

Refleks olarak kafasını kaldıran Kokutou Mikiya, şaşkınca etrafına bakındı.

Saat öğleden sonra üçü geçmişti. Yer, ofisteki kendi masasıydı. O andan itibaren yaklaşık iki saat uyumuş olmalıydı, vücudu doğal olarak buz gibiydi. Kışın tam ortasında, ısıtıcı çalışmazken uyursa insanın donması kaçınılmazdı.

"Sör (Touko-san), ne zaman döndünüz?"

Mikiya arkasında duran Aozaki Touko’ya döndü.

Paltolu kadın, ağzında sigarasıyla tam şimdi, diye yanıtladı.

Touko’nun gözlerinde sıkılmış bir ifade vardı, adeta eğlenceye aç gibi bir hali vardı. Görünüşe göre bugünkü randevu Daisuke Abi’nin hüsranıyla sonuçlanmıştı, diye düşündü Mikiya kendi kendine.

"Haha. Bakılırsa gününüz epey sıkıcı geçmiş, Sör."

Genelde hep dalga geçilen taraf kendisi olduğu için, hiç değilse böyle anlarda onunla uğraşmak istemişti. Mikiya sırıttı ancak onun beklentisinin aksine Touko başını iki yana salladı.

"Pek sayılmaz. Keyifsizdi ama sıkıcı değildi."

Bunu dedikten sonra paltosunun cebinden bir kutu kahve çıkarıp Mikiya’nın masasına bıraktı.

"Hediyen. Al bakalım."

Epey ucuza kaçılmış bir hediyeydi ama üşüyen bedeni için bulunmaz nimetti. Mikiya, afiyet olsun diyerek kahvenin kapağını açtı.

Touko, hâlâ o memnuniyetsiz bakışlarıyla masanın üzerinde duran dosyaya göz gezdirdi ve kayıtsızca eline aldı.

"Ah, o mu? Shiki’nin isteği üzerine Reien’deki öğretmenleri araştırmıştım. Sizin ilginizi çekeceğini sanmam ama."

"Muhtemelen," diyerek başını salladı kadın ama yine de dosyanın sayfalarını çevirmeye başladı.

Mikiya’nın oturduğu sandalyenin yanında, ayakta dikilerek dosyanın içeriğini hızla taradı.

İlgisiz bir tavırla çevrilen sayfalar, Kurogiri Satsuki’nin fotoğrafının olduğu yerde aniden durdu.

"—Sahte Tanrı'nın Kitabı."

Dudaklarının arasındaki sigara yere düştü.

Adeta bir hayalet görmüş gibi gözleri fal taşı gibi açılmıştı. İnanamıyorum, diye fısıldadı.

"Yalan olmalı. Birliğin hararetle aradığı o büyücü, böyle bir yerde lise öğretmenliği mi yapıyor yani? Bu ne biçim bir şaka... Değil mi, evrensel dil uzmanı?"

Bunu söylerken sessizce güldü.

Bu küçümseyen bir gülüş değildi; aksine, içindeki ürpertiyi bastırmak için dudaklarından dökülen, halsiz ve kuru bir kahkahaydı.

"Kurogiri Satsuki bir büyücü mü?"

Mikiya’nın sorusu üzerine Touko başını iki yana salladı.

Yüzünde çarpık bir gülümsemeyle kendi koltuğuna çöktü. Başını öne eğip boşluğa dik dik bakan o hali, tasmasından kurtulmak üzere olan bir kara panter gibi çılgınca bir hava yayıyordu.

Onun için Kurogiri Satsuki denen şahıs bu derece sıra dışı bir varlıktı demek ki.

"...Annemden (Mother) gelen belgelerde fotoğraf yoktu. En başından beri işi Azaka’ya bırakmakla hata ettim. Kendim gidip kontrol etmeliydim. Hayır... Kontrol etsem bile muhtemelen benim de hafızam silinirdi."

Touko’nun kendi kendine söylenmesi karşısında Mikiya sadece kafasını eğmekle yetindi.

Olayın arka planını bilmeyen biri olarak, hafıza silinmesi gibi bir tabiri ancak bir mecaz olarak algılayabilirdi.

Yine de anlamasa da merakına yenik düşüp sordu:

"Touko-san. Azaka ve Shiki, Kurogiri Satsuki’yi araştırıyorlar. O adam, ikisine zarar verebilecek biri mi?"

"Asla. Godoword hiçbir şey yapmaz. Eğer söylentiler doğruysa, o asla bir başkasını incitmez. Zaten o bir büyücü de değil. Büyü yeteneği kırıntısı bile yok onda. Ataları ya da ebeveynleri büyücü değildi, o da Azaka gibi mutasyona uğramış genetik bir vakadan ibaret. Azaka’nın yakmaktan başka bir şey yapamaması gibi, o da sadece dilleri konuşabiliyor.

Fakat... Bu tür genetik vakalar, yetenekleri sınırlı olduğu için bizim gibi köklü soyların asla ulaşamayacağı mertebelere erişebilirler.

Godoword, o mertebeye henüz on yaşındayken ulaşmış bir canavar. O zamanlar... Yirmili yaşlarımda usta seviyesine ulaştığımda, en genç büyücü olduğumdan şüphe duymuyordum. Ancak aslında doğduktan sadece on beş yıl sonra usta olmuş bir çocuk varmış. Orta Doğu tarafındaki akademide bulunan o çocukla hiç karşılaşma fırsatım olmadı ama adı tüm akademilere yayılmıştı.

Evrensel Dil Uzmanı, Godoword Mayday. Mitolojik çağı tek başına yeniden canlandırabilen, büyüye en yakın büyücü o."

Kıkırdayarak gülüşünü bastırmaya çalışan Touko devam etti.

Mikiya’ya anlatmaktan ziyade, sadece kendi duygularını yatıştırmak için kelimeleri döküyor gibiydi.

"Godoword’un gerçek adı veya geçmişi bilinmiyor. Bağlı olduğu Atlas Akademisi'nde bile onu tanıyanların sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Onu bizzat gören de pek olmamıştır. Sadece dış görünüşü ve yeteneği kulaktan kulağa yayılan bir büyücüydü; Birliğin en kıdemli akademisyenleri bile onun gerçekte var olmayan bir hayalet olduğundan şüphelenirdi.

Godoword’un büyüsü, kelimenin tam anlamıyla onun sözcüklerinde saklıdır."

"O, şu an var olan tüm ırkların ve kabilelerin dillerine hakim. Sadece konuşabilmekten bahsetmiyorum; o dillerin doğuşunun arkasındaki arka planı, inançları, ilkeleri ve taşıdıkları tüm düşünce yapısını anlıyor. Onun konuşamayacağı hiçbir dil, varlığından haberdar olmadığı hiçbir insan ırkı yok. Fakat bu, ülkeleri gezip görerek edindiği bir bilgi değil. Godoword sadece tek bir dil öğrendi ve bunun sonucunda tüm insanlığın dillerini anlamış oldu.

Kokutou. Babil Kulesi'ni herhalde duymuşsundur. Babil'de nesilden nesile aktarılan o Tanrı Geçidi mitini."

"—Şey, evet. Brueghel'in resmettiği o spiral şeklindeki devasa kuleden bahsediyorsunuz, değil mi? Yanılmıyorsam... İnsanlar göğe yükselecek kadar yüksek bir kule inşa edip tepesine bir tapınak kondurmak istemişler. Böylece Tanrı yeryüzüne kolayca inebilecekmiş. Ama Tanrı, insanların göğe bu kadar yaklaşmasını küstahlık olarak görmüş. Kuleyi yıkmış ve insanların bir araya gelip bir daha böyle bir şeye kalkışmasını engellemek için dillerini karıştırarak onları dört bir yana dağıtmış."

"Hah, epey bilgilisin. Doğru, insanlığın en eski mitlerinden biri olan Babil Kulesi efsanesi budur. Bu mitin işaret ettiği pek çok şey var ama en çok dikkat edilmesi gereken kısım, 'dillerin karıştırılması' noktasıdır.

Tanrı, insan soyunun bölünmesi için insanları birbirinden ayırdı. Ten rengine ya da fiziksel özelliklerine göre değil. Çok daha belirgin ve temel bir unsurla; yani dille. Bir Japon ile bir yabancı arasındaki en büyük fark saç veya göz rengi değil, kullandıkları dillerin farklılığıdır, değil mi? İşte en büyük uçurum, bu duvardır. İnsanlar birbirleriyle iletişim kuramadıkları sürece Babil Kulesi gibi devasa yapılar inşa edemezler diye düşündü herhalde Tanrı. Gelgelelim, insanoğlu nihayetinde yeryüzünün en baskın türü oldu, zirveye yerleşti ve dil duvarlarını bile yıkıp geçti.

Şimdi sadede dönelim. İnsanların dilleri Tanrı tarafından karıştırıldı. Bu, Tanrı denilen varlığın insanlar tarafından bizzat algılandığı bir çağda, yani Tanrılar Çağı'nda yaşandı. Tanrılar Çağı'nda gizem, gizemli bir şey değil, gündelik hayatın bir parçasıydı. Şimdiki kılıç ve büyü dünyası gibi düşünebilirsin. Günümüzde imkansız hale gelen gizemler, Tanrılar Çağı'nda o kadar da zor teknolojiler değildi.

Peki ama neden? Dönemin büyücüleri, o zamanki Dünya'nın kendi etrafındaki dönüşüyle Ay'ın konumu arasındaki ilişki ve yıldızların hareketlerinin yarattığı zıtlıkların dünyayı eter ile doldurduğu sonucuna varmışlardı. Fakat— bu teoriyi çürüten kişi Godoword oldu. O, Tanrılar Çağı'nda sadece dünyanın değil, dilin kendisinin de üstün olduğunu kanıtladı.

Tanrı'nın dilleri karıştırdığı söylenir. Peki— ondan önce durum nasıldı? Evet, tüm insanlar aynı dille iletişim kuruyordu. Ancak her şeyin 'anlamını açıklamayı' sağlayan ortak bir dil gerçekten mümkün olabilir mi? Eğer mümkünse, bu şekilsiz bir dildir. İnsanın insana konuştuğu değil, insanın doğrudan dünyanın kendisine hitap ederek anlamları belirlediği bir dildir.

Tanrı dilleri karıştırdı. O dilden korktuğu için insanlara şekli şemali olan diller bahşetti. Bizler bize bilgelik verildiğini sandık ama aslında elimizden gerçek alınmıştı.

...Kısacası, Godoword'un olayı budur. Tanrı dilleri karıştırmadan önce, dünyada ortak olan tek bir dil vardı. Biz buna 'Birleşik Dil' diyoruz ve Godoword, bunu dünyada tek başına yeniden canlandırabilen tek büyücüdür.

Babil'in Efendisi. Tüm canlıların ortaklaşa iletişim kurabilmesi demek, aslında kökene açılan kapıdan başka bir şey değildir. Zaten Babil kelimesi de Tanrı'nın Geçidi anlamına gelir. ...Gerçi Godoword'un kendisinde büyücü yeteneği olmadığı için o kapıdan geçmesi mümkün değilmiş."

Nefret dolu bir ifadeyle dudaklarını büken Touko'nun aksine, Mikiya ciddi bir yüz ifadesiyle derin düşüncelere dalmıştı.

Touko'nun anlattıklarının ancak bir kısmını kavrayabilen genç adam, nihayetinde şu soruyu sordu:

"...Yani kısacası, Kurogiri Satsuki her şeyle konuşabiliyor mu?"

"Evet. Ama bu tek yönlü bir konuşmadır. Tanrılar Çağı'nda herkes Birleşik Dil'i bildiği için karşılıklı konuşma mümkündü. Ancak şu an bu dili sadece Godoword konuşabildiği için hitap edebilen tek kişi o. Bir taşa ya da vahşi bir hayvana bir şeyler dikte edebilir ama o taş ya da hayvan Godoword'a kendi iradesini iletemez. Tabii insanlar kendi dilleriyle ona cevap verebilirler, o ayrı."

"Anladım. ...Peki bunun bir anlamı var mı? Karşı taraftan cevap gelmiyorsa, bu sadece kendi kendine konuşmak gibi bir şey değil mi?"

"Sıradan bir dil olsaydı öyle olurdu. Ama onunki farklı. O, taşa veya hayvana kendi iradesini dikte ediyor. Fakat hitap ettiği şey aslında taş ya da hayvan değil, doğrudan bu dünyanın kendisi. Varlıksal hiyerarşi açısından bakarsak, benim şahsi varlığımın üzerinde, dünyada var olan 'Aozaki Touko' kavramı yer alır. Dünya düzeyinde bana hitap edildiğinde, kişisel irademle buna karşı koymam imkansızdır. Çünkü bunu reddetmek, dünyadaki varlığımı inkar etmek anlamına gelir.

Mutlak dil. Onun sözleri doğrudan gerçeğin kendisi olur. Godoword denen herif, her şey üzerinde etkili olan dünyanın en güçlü hipnotizmacısıdır.

Hafıza konusunda, insanın kendi beyninde sakladığı anıların dışında, doğrudan dünyanın kendisi tarafından kaydedilen anılar da vardır. Akaşik Kayıtlar kavramına benzer ama ondan daha alt düzey bir dalga fenomenidir bu. Bunu anlamanın yollarından biri de Birleşik Dil'dir.

Godoword'un... yani Kurogiri Satsuki'nin unutulmuş anıları toplayabilmesinin sırrı budur. O, kişinin kendi beyninin unuttuğu hafızadan değil, dünyanın kaydettiği geçmişten çekip alır bilgiyi. Dünyanın sadık bir şekilde kaydettiği çeşitli geçmişleri dinleyebilen, günümüzde muhtemelen sadece o adamdır. Kendisine boşuna 'Mühürlü Karar' verilmiş bir büyücü dememişler."

Uzun uzun konuştuktan sonra nihayet sakinleşen Touko, koltuğuna iyice yaslanarak derin bir nefes aldı.

...Mühürlü Karar. Büyü Birliği tarafından, bir daha asla eşi benzeri gelmeyeceğine karar verilen nadir yeteneklere sahip büyücüler, bizzat Birlik tarafından mühürlenir. O mucizeyi sonsuza dek koruyabilmek adına.

Mühürlü Karar almak bir büyücü için en büyük onurdur ama aynı zamanda baş belasıdır. Ne de olsa mühürlendikten sonra araştırmalara devam etmek mümkün olmaz. Bir büyücü için bir sonraki aşamayı hedefleyememek, büyücü olmanın anlamını yitirmesi demektir; fakat Birlik onları sadece birer örnek olarak saklamak ister.

Böyle bir aşağılanmaya katlanamayan mühürlü büyücüler, Birlik'ten kaçıp gizlenirler. Godoword da Birlik'ten kaçıp izini kaybettiren büyücülerden biridir. Bu yüzden, onun burada olduğunu Birliğe haber verecek olurlarsa Godoword anında yakalanacaktır.

...Fakat Aozaki Touko bu yola başvurmaz. Hayır, başvuramaz. Çünkü böyle yaparsa—

"Benim de yerim tespit edilir, kahretsin."

Kendi kendine küfreder gibi mırıldanıp gözlerini tavana dikti.

Godoword Reien'de olduğu sürece, Azaka ve Shiki'nin kazanma şansı milyonda bir bile değildi. Öte yandan, Touko'nun bizzat gidip Kurogiri Satsuki denen büyücüyle karşı karşıya gelmesini gerektirecek bir bağ da yoktu ortada.

"Bu seferlik sadece izleyeceğiz demek ki. Neyse, büyük bir olay çıkmaz nasılsa."

Kolayca bu sonuca varan Touko, bir sigara yaktı.

Mikiya ise endişeli gözlerle ona bakıyordu.

"...Büyük bir olay çıkmaz diyorsunuz ama... anlattıklarınıza bakılırsa bu Kurogiri Satsuki son derece tehlikeli biri. Onları kurtarmaya gitmeyecek misiniz, Ofis Şefi?"

"Godoword'un hiçbir şey yapmayacağını söyledim ya. En başta, onun hiçbir saldırı yöntemi yok. Bir büyücü olarak yetenekleri üçüncü sınıfın bile altında. Azaka ve diğerleri ne kadar üstüne giderse gitsin, o kimseye zarar vermez. O adam sadece başkalarının arzularını somutlaştıran bir büyücü. Aslına bakarsan Godoword, büyücü denmeyi hak edecek becerilere bile sahip değil. Ona büyücü denmesinin sebebi, artık düşüncelerinin değişmez bir hal alması ve sadece tek bir olayın peşinden koşan bir kavram haline gelmiş olmasıdır."

"...? Sadece tek bir olayın peşinden koşan bir kavram mı? Ne amacı olabilir ki o adamın?"

Mikiya'nın bu sade sorusu üzerine Touko, "Ah," diyerek başını salladı.

Düşünülürse, bu kez yaşanan unutuşu kaydetme eyleminin kendisi, bizzat Godoword'un doğasıydı. Bunun akla gelmemiş olması bir bakıma kaçınılmazdı. Büyü dünyasında yaşayan bir insan hazinesi olarak nitelendirilen bir adamın, böyle ücra ve küçük bir okulda deney yaptığını kim düşünebilirdi ki?

"Amaç aslında çok basit. Bizim açımızdan son derece önemsiz bir konunun peşinden koşuyor.

Nasıl desem... Evet, sonsuzluk. Godoword sonsuzluğu arıyor. O kadar muazzam bir yeteneğe sahip olmasına rağmen, bir hayalin peşinden koşuyor. Hayır, belki de tam tersidir. Olağanüstü bir yeteneğe sahip olduğu için, çözümü olmayan sorunlardan başkasının peşinden koşamıyor.

Çünkü serap, insanı her zaman kendine çeken bir hayaldir."

"Bu yüzden endişelenmene gerek yok," diye ekledi ve ağzına bir sigara götürdü.

Derin ve yavaş bir nefes aldı.

Touko, tavana duygusuzca bakarak adeta şarkı söyler gibi mırıldandı:

"Yazık gerçekten. Oysa sonsuzluk dediğin şey her yerdedir."

Sigaradan çıkan duman, havada süzülerek dağılıyordu.

5

Gri bir gün ışığının süzüldüğü kilisenin içinde, Kurogiri Satsuki adındaki öğretmen dikiliyordu.

Yüzünde nazik bir tebessüm vardı; bana ne bir düşmanlık ne de bir sevgi besleyerek öylece bakıyordu.

"Oya. Bu saatte kilisede bir işiniz mi vardı, Ryougi-san?"

İçeriye koşturarak giren beni azarlamak bir yana, son derece doğal bir tavırla konuştu.

Onun bu duruşu bir an için Kokutou Mikiya ile üst üste bindi ve zihnimde hafif bir baş dönmesi yarattı. Fakat Kurogiri Satsuki sadece Kurogiri Satsuki'ydi. Elbisemin eteğinden bıçağımı çıkardım.

Cerrahi bir neşter gibi küçük olan bıçağı gören Kurogiri Satsuki'nin yüzü asıldı.

"Tehlikeli. Böyle bir şeyi ortalıkta dolaştırırsan birileri yaralanabilir."

Sözleri, bir öğrenciyi sakinleştirmeye çalışan bir öğretmen kadar yumuşaktı.

Onu duymazdan gelerek kiliseyi inceledim.

Değil bir insan gölgesi, en ufak bir insan belirtisi bile yoktu. Buraya doğru koşan kız öğrenci çoktan ortadan kaybolmuştu.

Hayır, belki de en başından beri burada sadece Kurogiri Satsuki vardı.

"Ouji Misaya nerede, sensei?"

Kiliseyi süzmeyi bırakıp mihrabın önünde duran öğretmene diktim gözlerimi.

Kurogiri Satsuki hafifçe başını eğdi.

"Ouji-san burada değil. Ama bence sizin aradığınız kişi benim. Burada unutuşu toplayan kişi Ouji Misaya değil, bendim; yani Kurogiri Satsuki."

Yüzündeki o yumuşak gülümsemeyi bozmadan bunları söyledi.

Sözlerinde hiçbir yalan yoktu. Bu adamın olayın faili olduğu gerçeğini kolayca kabul ettim.

İçimde tuhaf bir şaşkınlık bile uyanmadı. Aniden önüme serilen bu gerçek, sanki çok uzun zamandır bildiğim bir şeymiş gibi zihnimi ele geçirdi.

Tıpkı çok başarılı bir hipnoz gibi.

"Bu ne demek şimdi?"

Gerçeği bildiğim halde bu anlamsız soruyu sordum.

Ses tonum ister istemez saldırganlaşmıştı. Artık yaşıma uygun kibar bir kız gibi konuşmama gerek kalmadığını düşünmüştüm.

Ona ters ters baktım.

Kurogiri Satsuki bakışlarımla karşılaşınca, suçluluk duyuyormuş gibi acı acı gülümsedi.

"Tam olarak bu demek. Aradığın kişi benim. Gerçi az önceki o peri benim işim değildi.

...Ah, Ouji-san seni pek anlayamamış anlaşılan. Yapay bir perinin sana bir şey yapamayacağını bilmesi gerekirdi ama yine de onu üzerine saldı. Gerçek olmasa da, o şey belirli bir yaşam aktivitesinin uzantısı olarak parçalara ayrılmış bir canlıydı. Sırf öldürülmek için kullanılmak çok acı."

Gerçekten üzülüyormuş gibi gözlerini yumdu. Büyük ihtimalle öldürdüğüm peri için saygı duruşunda bulunuyordu.

Ona bakarken bir an düşündüm.

Ryougi Shiki'nin buradaki rolü, olayın nedenini araştıran Azaka'ya yardım etmekti. Fakat düşman tam karşımdayken yapacağım tek bir şey vardı.

Ben bu adamı...

"Yanılıyorsun, Ryougi-san. Ben peri kullanıcısı değilim. Perileri kullanan sadece Ouji-san. Bende o kadar çok hizmetkarı aynı anda kontrol edecek bir zihin bölünmesi yeteneği yok. Bu tamamen Ouji-san'ın kendi yeteneği. Benim yapabildiğim tek şey kelimeleri kaydetmek. Peri olaylarıyla neredeyse hiçbir ilgim yok. Bu yüzden beni düşman olarak görmemelisin."

"Ne—"

"Ama bu, seninle benim tamamen ilişkisiz olduğumuz anlamına da gelmez. Bu bağ yüzünden, Ouji-san'ı bu hatasından bir defaya mahsus kurtarmak zorundayım."

Kurogiri Satsuki gözlerini açtı.

Açılan gözler, yine o her zamanki sıradan öğretmenden başkası değildi.

"Normalde bu işe karışmazdım. Ancak sen en başından beri bu olayla ilgisi olmayan bir faktördün. Seninle az çok bir bağı olan biri olarak, seninle ilgilenmem son derece doğal. Ouji-san'ı durdurma görevi sadece Kokutou-kun'a ait, gerisi o kızların yeteneğine kalmış.

Bu yüzden... Eğer karşında bir rakip arıyorsan, o kişi sadece benim."

Çaresiz bir tavırla, sanki başka çaresi yokmuş gibi ekledi bunları.

"...Neden? Reien'deki bu olay dışında seninle hesaplaşmam için hiçbir neden yok."

"Öyle mi dersin? Unuttuğun anıları hatırlamaktan nefret ediyordun, değil mi? Bu yüzden dün beni reddettin. Var olan anıları gasp etmek Ouji-san'ın işi olsa da, unutuşu toplamak sadece benim yapabileceğim bir şey. Şimdi buraya kadar Ouji-san'ı kovalamanın sebebi, anılarını çalmasının bedeli olarak onu öldürmek istemen değil mi? Bak işte, o zaman hedefinin ben olması gerekir."

Yüzündeki o yumuşak gülümsemeyle bunları söyledi.

Ona başımı sallayarak onay bile veremedim.

Kurogiri Satsuki'nin dediği gibi, anılarıma dokunulmasından nefret ediyordum. Perileri refleks olarak yok etmemin sebebi de buna katlanamamamdı.

Şu an bile peri kullanıcısı olan Ouji Misaya'yı öldürmek için buradaydım. Hedefim Kurogiri Satsuki olsa bile bu öfkem değişmeyecekti.

Ama o his içimde uyanmıyordu.

Az öncekiyle aynıydı.

Buna rağmen ben...

Bu adamdan ne en ufak bir tehlike ne de kötü bir ürperti alabiliyordum.

...Böylesi ilk defa oluyordu.

Bir düşman karşısında tamamen hissiz kalmıştım.

Bunun ne kadar tuhaf bir durum olduğunu fark ettiğimde, nihayet sırtımdan aşağı soğuk bir ürpertinin indiğini hissettim.

Ama... Hâlâ içimde onu öldürme isteği uyanmamıştı.

"Böyle bir şey... asla olamaz..."

Bu ürpertiyi nefrete dönüştürerek, karşımda nazikçe gülümseyen Kurogiri Satsuki'yi can kulağıyla inceledim.

Siyah, ölüm çizgilerine odaklandım.

...Kurogiri Satsuki'nin bedenindeki ölüm çizgileri, bir örümcek ağı gibi karmaşık bir biçimde birbirine dolanmıştı. Ancak bu, aynı zamanda neresinden darbe alırsa alsın kolayca ölebileceği anlamına geliyordu. Hayatımda ölümü bu kadar yakınında taşıyan başka bir insan görmemiştim.

Kurogiri Satsuki, o donuk renkli gözleriyle hafifçe gülümsedi.

"Demek doğrudan ölümü gören gözler dedikleri şey bu. Ben sadece geçip gitmiş yolların sesini duyabiliyorum, oysa sen geçilecek olan yolları görebiliyorsun. ...Hmm. Geçmişi kaydedebilen ben ve geleceği görebilen sen. Araya'nın beni çağırma sebebi senin yok edilmendi demek, Shiki-kun."

Kurogiri Satsuki, hüzünlü bir şekilde gözlerini kısarak bana baktı.

……Karşımdakinin bu tavrından ziyade, ağzından bir kez dökülen o kelime yüzünden önüm bembeyaz kesildi.

Sonunda, o soğuk ürpertiden farklı bir düşmanlık hissi bedenimi doldurmaya başladı.

Araya. Kurogiri Satsuki, hiç şüphe yok ki bu ismi telaffuz etmişti.

"Demek öyle. Sen bir büyücüsün, Kurogiri Satsuki───"

O halde düşmanımdı. Bıçağımı daha da sıkı kavradım.

Şimdiye kadarki o tuhaf ruh halimin sebebi bu büyücünün parmağı olmasıydı.

Başka türlüsü mantıksızdı.

Başka türlüsü olamazdı.

Bu herif, öldürülebilecek bir şeydi.

Bu herif, öldürülmesi gereken bir şeydi.

Kendime bunu kabul ettirdiğim o an.

İçimde göremediğim bir diğer benliğimin,

Hafifçe kıkırdadığını hisseder gibi oldum────.

Birazdan öldüreceğim adamın yüzüne bakarken kalbim güm diye büyük bir gürültüyle çarptı.

Mikiya'ya benziyor diye onu görmezden gelecek değildim. Eğer bir büyücüyse, o da benim gibi sınırın dışındaydı demektir.

O zaman─── bu cinayet sayılmazdı. Çünkü Kurogiri Satsuki, kalabalığın içinde yaşayan bir insan değildi.

Her an patlamaya hazır Ryougi Shiki'nin bedenini soğukkanlılıkla kontrol altına alıp, Kurogiri Satsuki'yi tek darbede nasıl öldüreceğimi zihnimde canlandırdım.

……Açıklarla dolu o bedene doğru hızla atılıp, boğazına bıçağı diklemesine saplayacaktım. Saplanan bıçağı hiç çekmeden, tek nefeste bedenin aşağısına kadar çektim mi bu iş biterdi.

Bunu gerçekleştirmek çocuk oyuncağıydı, üç saniye sonraki o sonucu zihnimde net bir şekilde görebiliyordum.

……Ama.

Zihnimdeki canlandırmada beliren görüntü, kolları bacakları darmadağın edilmiş bir gencin cesedi oldu.

Güm güm, kalbimin sesi çok yüksekti.

Heyecandan nefesim düzensizleşti.

Böyle bir şey şimdiye kadar hiç başıma gelmemişti.

Karşımdaki adam Mikiya'ya benzediği için tereddüt ediyor, nefesimi tüketiyordum sanki.

"Shiki-kun, bu yanlış."

Aniden, orada öylece duran büyücü konuştu.

Bedenim bu sözle birlikte ileri atılmak üzere hamle yaptı───

───Ve ben, onu hayatımda hiç olmadığı kadar büyük bir çabayla, can havliyle durdurdum.

……Çünkü olmazdı, hayır.

Sadece buna asla izin veremezdim────

Sebebini anladığımda nefesim daha da sıklaştı.

Henüz─── bu adama karşı öldürme arzusu beslememeliydim.

Bu adama saldıramazdım. Mikiya'ya benzeyen bu adam. ……Onu öldürme düşüncesi bile kalbime böylesine bir yük bindiriyordu.

Bu hoşuma gitmeyen bir şey olduğu için değildi.

Sadece bunu düşünmek bile bende,

Boğazımın kurumasına, dilimin uyuşmasına sebep oluyor, katlanamıyordum.

Bunun yarattığı korkuyla, ayaklarımı durdurmak için kendimi zorladım.

Fakat bedenim, şu an bile o adamı öldürmek için can atıyordu. Shiki'nin hüznünü ve acısını bu yolla çözmek istiyordu.

Bunu yaparsa─── rahatlayacağını biliyordu.

Ama o zaman ben ne olacaktım?

───Yine, günün birinde.

Kokutou Mikiya denen o dostumu, iki yıl önceki gibi öldürmeye mi kalkacaktım───?

"……Bunu istemiyorum."

Fısıldayarak kendi bedenimi durdurdum.

Kurogiri Satsuki tek başına, beni korur gibi başını sallıyordu.

"Evet, iyi dayandın. Eğer o halinle beni öldürseydin, her şey çoktan bitmiş olacaktı.

Bir zamanlar günlük hayatını sürdürebilmek için, içindeki öldürme dürtüsünü taşıyan Ori-kun'u öldürmüştün. Ama şimdi Shiki adındaki sen, kendi öldürme dürtünü öldürmek zorundasın. Bunu başaramazsan, Shiki denilen kişiliğini bile kaybedip tamamen boşluğa döneceksin.

……Hmm. Araya'nın anlattığına göre Shiki-kun fevri biriymiş ama bu onun yanılmasıymış. Benim gözümde sen, biraz ürkek görünüyorsun."

Yumuşak bir tonla konuşan Kurogiri Satsuki, bakışlarını benden kaçırdı.

"Seni Araya'dan duymuştum. Zaten ben de en başta bu yüzden bu şehre çağrıldım. Söylemiştim ya, seninle benim aramızda bir bağ var diye. Araya beni senin üzerine salmayı planlıyordu ama daha buna fırsat kalmadan kendisinin yenilmesi tam bir komedi oldu. Yazık. Onun amacına ulaşmasını izlemekle aslında ilgileniyordum."

Sadece bunu söyleyip sustu.

Hiçbir şey yapmıyordu.

Sadece orada duruyor, gözünü bile kırpmıyordu.

Büyücü ne kaçıyor ne de savaşıyordu. Adeta kendisi hareket edemeyen bir ayna görüntüsü gibiydi.

Elimde bıçakla──── bu hayalet gibi adamla öylece karşı karşıya duruyordum.

Sessizlik, ağır bir yük gibi礼拝堂'a, şapele doluyordu.

Hâlâ düzensiz atan kalbimin sesi, kulağımda güm güm yankılanıyordu.

……Hiç susmayan, çalması imkansız bir çan sesi gibi uğulduyordu.

Ne saldırabiliyordum ne de kalbimin çarpıntısını dindirebiliyordum. Sonunda söylemek bile istemediğim o sözler döküldü ağzımdan.

"───Neden hiçbir şey yapmıyorsun, Kurogiri Satsuki?"

"Çünkü benim söyleyeceğim her şey bitti. Eğer bundan sonra konuşacağımız bir şey olacaksa, bu sadece senin soracağın sorulara benim cevap vermem şeklinde olabilir. Beni kendinle alakasız görürsen, ben de seni alakasız biri olarak kabul edip giderim. Benimle savaşmak istersen, ben de kendimi savunurum. Ouji-kun'u sadece bir kez kurtaracaktım, onu da zaten yaptım. Bu yüzden karar verecek olan sensin. Benim tarafımdan gelecek hiçbir şey yok."

……Bu tuhaf cevap karşısında kaşlarımı çattım.

Büyücü kararı benim vereceğimi söylüyordu. Bu, karşımda duran adamın kendi iradesinin olmadığı anlamına geliyordu. Ama─── bu bir çelişkiydi.

"Ben ne istersem ona göre mi şekil alacaksın yani? Ama ben unuttuğum hafızamı geri kazanmak falan istemiyordum."

Hızla çarpan göğsümü tek elimle bastırarak büyücüye ters ters baktım.

Büyücü acır gibi başını iki yana salladı.

"Hayır, bizzat sen unuttuğun o anıları arzuluyordun. Ben sadece buna karşılık verdim."

Arzuluyor muydum────? Evet, bu kesinlikle doğruydu. Ama benim istediğim, yitip giden Ori'nin anılarıydı. Benim, yani Ryougi Shiki'nin geçirdiği o üç yıl önceki anılardı. Acı dolu ama sıcak olan o sınıf arkadaşımla geçirdiğim günlerin kaydıydı.

O zamanki anılara ihtiyacım yoktu.

Soğuk yağmurda donup kaldığım o anılar, aksine────

"Yanılıyorsun, Kurogiri Satsuki. Ben anılarımı geri kazanmak istemiyorum. Aksine, o anıları tamamen unutup silmek istiyorum."

Evet.

İşte tam da bu yüzden, Shiki o günün anılarını unutmuştu.

Ori'nin anıları, onun ölümüyle birlikte birer kayda dönüşüp yok olmuştu. Muhtemelen sonsuza dek geri gelmeyecekti. Ama bu kaybın bedeli olarak, bugünkü ben buradaydım.

"Bu yüzden─── seni çağıran ben değildim."

"……Anlıyorum, benim hatam olmuş demek ki. Shiki-kun'un asıl istediği gerçekten de buydu. O zaman bunu da sana geri iade edeyim. Sonuçta benim rolüm bu."

Büyücü hafifçe gülümsedi.

O gülüşte ne düşmanlık ne kötülük ne de iyilik veya sevgi vardı.

Touko söylemişti.

"Perilerin oyunlarında iyi ya da kötü yoktur," demişti. Onlar bir sonuç beklemeden hareket ederlerdi. Orada kişisel bir irade bulunmazdı.

İnsanların anılarını toplayan bu büyücü, adeta bir peri gibiydi. Ama…… öyleyse neden bu adam gülümseyebiliyordu? Kendiliğinden hiçbir şey yapmıyorsa, yüzündeki ifadenin de oynamaması gerekmez miydi?

"……Sen çok tuhafsın. Sadece benim istediğim şekilde karşılık verebiliyorsan, neden gülümsüyorsun? Ben senin gülümsemeni istemedim. Eğer bir aynaysan, kendi kendine gülemezsin."

"Evet, son derece haklısın. Ama ben zaten gülmüyorum. Söylemiştim ya. Ben, hayatımda hiç gülmedim."

Böyle cevap veren büyücü, yine de o gülümser yüz ifadesini hiç bozmadı.

"Ama dışarıdan öyle görünüyor demek ki. Ben kendimce normal davranmaya çalışıyorum ama ne yaparsam yapayım Kurogiri Satsuki hep gülümsüyor gibi duruyor.

Ben kendimin güldüğünü hiç hissedemedim, Shiki-kun. Gülmek isteyip de güldüğüm hiç olmadı. Gülümsemek için bir sebep, gülümsemeye değer bir anlam bilmiyorum.

Pek anlamıyorum böyle şeyleri. Eğlenmek ne demek, hiç hissetmedim çünkü. Bu açıdan, yaşadığını hissedemeyen seninle oldukça benziyoruz. ...Neyse, senin durumunu zamanla halledecektir herhalde. Ryougi Shiki'nin önünde bir gelecek var çünkü.

Fakat benim sadece geçmişim var. Kurogiri Satsuki, sadece başkalarının geçmişini görmeyi becerebilir. İnsanlar yaşamak için bir şeyleri gasbeder ya, ben de yaşayabilmek için Kurogiri Satsuki dışındakilerin geçmişini toplarım. Sonrasında ne olduğu beni ilgilendirmez. Geçmişi çıkardıktan sonra, o sonucun nasıl ele alınacağı o geçmişe sahip olan kişinin kendi iradesine kalmıştır. Sadece izlemekle yetinen ben, onu yönlendiremem çünkü."

Büyücü, o acemi gülümsemesini hiç bozmadan konuşuyordu.

Yapay olmayan o gerçek gülümseme, sanki şu sözleri fısıldıyordu:

"Zaten, onu yönlendirecek bir iradeye de sahip değilim."

—Sadece geçmişin mi var?

"Evet. Geçmişin olmaması, kendinin de olmaması demektir. Üzücü ama, bende kendime dair her şey çok sönük. 'Kendi kendine düşünmek' denen eylemi gerçekleştiremediğim sürece, Kurogiri Satsuki'nin bir hayali ya da amacı olamaz. Böyle bir şey tıpkı bir kitap gibidir. Bilgiye sahip olsa da, onu kullanan kitabın kendisi, yani ben değilimdir. ...Benim, toplumun genelinde insan olarak adlandırılan şey gibi işlev görmemin hiçbir anlamı yok.

Fakat intihar edecek cesareti de, bunun gerekliliğini de hissetmediğim sürece, Kurogiri Satsuki olarak yaşamaya devam etmekten başka çarem yok. Kendim olmadığım sürece, kendimi var etmenin tek bir yolu kalıyor geriye.

—Başkalarının arzusunu gerçekleştirmek. Bunun dışında Kurogiri Satsuki kendini ifade edemez. Orada iyilik ya da kötülük kavramı yoktur. Ben sizin arzularınızı size geri veriyorum. Unuttuğunuz zamanı size hatırlatıyorum.

Muhtemelen bu aslında iyi bir şeydir, değil mi Shiki-kun? Sizin unuttuğunuz o değerli kayıtları, sahibi olan sizlere geri iade ediyorum sonuçta."

"Bu tamamen senin kendi bencilce uydurman."

Kendi kendime mırıldanıp büyücüye ters ters baktım.

Bu adamın sözlerinde bir tuhaflık var. Anlamı beynime değil de, doğrudan bedenime dikte ediliyor gibiydi.

Kendime ilk olarak, kimin sözü olursa olsun bu adamın sözlerine asla kulak asmamam gerektiğini söyledim.

"Unutulmuş anıları geri vermek mi? Almayayım. Shiki'nin mektupla gönderilecek geçmiş olaylara ihtiyacı yok. Kaybolan anılar geri gelmez. Senin ağzından çıkan tek bir kelimeye bile inanmayacağım."

Hızla çarpan kalbimin üzerine elimi bastırarak doğrudan Kurogiri Satsuki'nin gözlerinin içine baktım.

Büyücü ilk kez bakışlarını doğrudan bana çevirdi.

Bir hesaplaşmadan ziyade, bir ayrılık törenini andıran o bomboş bakışlar birbirine kenetlendi.

"—Demek öyle. Sen bile kendi anılarını reddediyorsun. ...Sizin düşüncelerinizi anlayamıyorum. Neden böyle, ebedi olmayı yarıda kesmeye çalışıyorsunuz?"

"Ebediyet mi? Unutulup giden anıları hatırlatıp kayda geçirmek ebediyet mi demek? Güldürme beni, öyle bir şey her yerde var zaten. Senin özellikle araya girip çözeceğin bir mesele değil."

Evet, eğer anıları saklamak istiyorsan, bir fotoğraf çekersin ya da videoya kaydedersin. Böylece kendin unuttuktan sonra bile dönüp bakabilirsin.

Fakat büyücü bunu reddetti.

İlk defa yüzü, gülümsemenin dışında bir şekil aldı.

"O ebediyet değildir. Dış dünyada bırakılan şeyler ebediyen kalmaz. Elbette günümüz teknolojisiyle hiçbir kazada zarar görmeyecek bir 'nesne' üretilebilir. Ancak o zaman sadece nesnenin kendisi değişmez kalır, bizler değil. Nesnelere ancak bir gözlemci olduğunda bir anlam yüklenir. Bu yüzden, nesne kendisi değişmez olsa bile, onu gözlemleyenin zihnindeki izlenim değişmez kalmadığı sürece o şey 'ebedi' olamaz.

Sen, dün gördüğün bir şeyi bugün dün hissettiğin o birebir aynı duyguyla gözlemleyebilir misin? Hayır, yapamazsın. Gözlemcinin kalbi hiçbir zaman değişmez kalamaz.

Yeni şeyler eskir, harika şeyler solar gider. Nesne değişmese bile, bizim kendi kalbimiz o nesnenin değerini değiştirir.

Bak işte— birey değişmez olsun ya da olmasın, ebedi olmak diye bir şey yoktur değil mi? Neden mi? Çok basit, çünkü bizler dış dünyadaki nesnelerden kopuğuz.

Bak Shiki-kun. Ebedi olmak demek, bir şekle sahip olmamak demektir. Gözlemcinin izleniminden etkilenmeyen, gözlemcinin kendisini ele geçiren bir olay. Ebedi denebilecek tek fenomen budur, yani kayıttır."

"—O kayıtlar bile sonradan değişen şeyler değil mi? O an iyi bir şey olduğunu düşündüğün olaylar, dönüp arkana baktığında genellikle kötü şeylere dönüşür. Senin bahsettiğin o ebediyet denen şey hiçbir yerde yok."

"Hayır. Bahsettiğin şey kayıt değil, hafızadır. Hafıza dediğin şey nihayetinde o kişinin karakterinden ibarettir. Karakter ise duruma göre değişir. Dış dünyaya uyum sağlamak için değişen karakter, bir elbise gibidir. Senin bunu anlıyor olman gerekir. Konuşma tarzı, karakter ya da beden, nihayetinde kendini kolayca ifade etmek için giydiğin bir kıyafetten başka bir şey değildir."

Büyücü bana doğru bir adım attı.

"Gözlemcinin kendisinin, gözlemlenen nesneye dönüşmesi. Kendisinin var olması değil, kendisinin biriktirdiği zamanın ta kendisi olduğunu fark edip bunu kabullenmesi. Kişilik denen şeyin en başından beri var olmadığını kabul etmesi. Kayıt dediğin şey, insanın kendi düşüncelerinden bile etkilenmeyen ruhun çekirdeğidir. Ebediyen saklanacak olan tek şey odur. Kendi içine çekip bütünleşebileceğin, bizzat kendine ait olandır çünkü.

Eğer öyleyse, dünya yok olsa bile kendinde kalır ve senin kendi dünyan son bulana dek seninle olur.

O, hep orada kalır.

O, hiç değişmez."

Karaktere gerek yoktu. Eğer insanın biriktirdiği tarih, kendini kanıtlayan tek kanıtsa, o zaman ne olursa olsun değişmeyecek bir şeye dönüşürdü. Gözlemcinin kendisi gözlemlenen nesne olursa, gözlemleyen de değişmez kalırdı, gözlemlenen nesne de.

Büyücü, ebediyetin bu olduğunu söylüyordu.

"...Ne dediğini anlamıyorum."

"Anlamazsın tabii. Şeyleri kolayca unutabilen sizler bunu anlayamazsınız. Bu dünyada ebedi denebilecek tek şey insanın kaydıdır. Sizler hayatın ardından anıların oluştuğu yanılgısına düşüyorsunuz. Oysa gerçekte anıların ardından hayat inşa edilir.

İnsanın unutabileceği hiçbir anı yoktur. Kişiliğin bir kenara attığı anıları, o bireyin kendisi atmak istemez. Bu yüzden sizin arzunuz her zaman o unutulmuşluğun kaydıdır. Ben, onların bir aynası olarak sadece bu arzuyu onlara geri veriyorum."

Bir adım daha. Büyücü o gülümsemesini yüzüne takınarak yaklaştı.

Bıçağı tutan elimde her zamanki o hafif sıcaklığı hissettiğimde farkına vardım.

...Göğsümdeki o hızlı çarpıntı, parmak uçlarımdaki felç hissi ve boğazımın kuruluğu çoktan yok olup gitmişti.

Bu uzun ve aslına bakılırsa tamamen anlamsız konuşmanın sonunda, bu adamın gerçek kimliğini görebiliyordum.

Kalp atışlarım çoktan yatışmıştı.

...Gerçekten de bu adam Mikiya'ya benziyor.

Ama arada uçurumlar var. Aynı olmalarına rağmen, farklı yollardan geçmişler. Bu farkı net bir şekilde kavradığımda, karşındakini basit bir düşman olarak görebildim artık.

BAŞLIK: Karanlığın Yankısı ve Kayıp Bellek

"......İyi ve kötünün kavramı yok, öyle mi? Doğru, senin bir suçun yok. Sen sadece birilerinin dileklerini dinliyorsun."

Ama hayır, yanılıyordu. İyi ve kötü kavramı bal gibi de vardı. Kurogiri Satsuki'nin kendi iradesi olmayabilirdi. Fakat bu herif, iyiyi ve kötüyü tartabilecek bir zekaya sahipti. Buna sahip olmasına rağmen iyiye de kötüye de eşit değer biçiyorsa, zararsız olduğunu iddia etmeye hakkı yoktu.

"Sonunda anladım. Sen sadece bir ayna taklidi yapıyorsun. Bu şekilde zararsızmış gibi davranıyorsun. Sorumluluğu başkalarına yükleyip çocuk gibi kaçıyorsun."

Bu sözlerim üzerine büyücünün gözleri keyifle parıldadı.

Tıpkı bir palyaço gibi—————

"Benimle savaşacaksınız demek, Shiki-kun."

"Pekala. O halde ben de Araya ile olan sözleşmemi yerine getireyim. Birbirimizi görmezden gelebilseydik daha iyi olurdu ama."

Büyücü elini gözlüğüne götürdü.

Savaştan önce gözlüğünü çıkarmak istiyordu herhalde ama benim bedenim bunu bekleyecek kadar sabırlı değildi.

Tek bir adımda, Kurogiri Satsuki'yi biçebileceğim mesafeye girdim.

—Sen—göremezsin—

Büyücünün sesini duydum.

Doğrudan beynimde yankılanan bu ses, şüphe götürmez bir gerçekti.

Bir anda Kurogiri Satsuki'nin izini kaybettim, savurduğum bıçak boşluğu kesti.

"Nasıl ya—————"

Çevreye bakındım.

Şapelde kimse yoktu. Fakat benden başka birinin varlığı tenimde hissediliyordu.

Kurogiri Satsuki kesinlikle hemen önümdeydi. Buna rağmen büyücünün bedenini göremiyordum.

"......Tehlikeli. Sesten daha hızlı hareket edebileceğini tahmin etmemiştim, seni hafife almışım. Bu yüzden tek kolumdan oldum. Araya'nın neden yenildiğini şimdi anlıyorum. Sen gerçekten de öldürme konusunda uzmansın."

Ses tam önümden geliyordu. Saldırma dürtümü bastırarak dikkatimi önümdeki boşluğa odakladım.

——Eğer Kurogiri Satsuki'yi göremiyorsam.

Sadece o herifin ölüm çizgilerini görsem yeterdi——

"Ama bana karşı kazanamazsın."

Ses doğrudan zihnime fısıldadı. Ondan daha önce, büyücünün ölüm çizgilerine odaklanmıştım.

"—————Gördüm seni."

Bu sefer kaçamayacaksın.

Tekrar büyücünün üzerine atıldım.

Fakat————— yine onu kaybettim.

—Burada—göremezsin—

Ses şapelde yankılandı.

Şapel tamamen karanlığa gömüldü. Büyücünün tek bir sözüyle, tek bir ışık hüzmesinin bile olmadığı, her şeyin görünmez olduğu bir dünyaya dönüştü burası.

"......Hmm. Anlaşılan senin üzerinde etkisi az oldu. Köken ile bağlantılı olan bedeninle benim kelimelerim aynı seviyede çünkü. Ama bunu da böyle çözebiliriz. Burada, Ryugi Shiki olsan bile ölümü göremezsin. ......Gerçi, bu durumda ben de hiçbir şey göremiyorum ya, o da ayrı."

Kulağımın dibinde bir ses belirdi.

Arkamı dönüp bıçağı savurdum ama sadece rüzgarı kesebildim.

"Boşuna. Bana karşı kazanamayacağını söylemiştim.

Evet————— her şeyi öldürebilen sen bile, sadece kelimeleri öldüremezsin."

......Böyle bir şeyi hiç düşünmemiştim.

Ama gerçekten de öyleydi.

Ben, sadece kelimeleri öldüremiyordum—————

"Fakat bu, benim seni öldürebileceğim anlamına da gelmiyor. Benim yapabileceğim tek şey bu kadar. Sana biraz bile yaklaşsam beni kolayca alt edersin. Bu yüzden can pazarlığına girmeyeceğim. Zaten ben dövüşen biri değilim.

Benim yapacağım tek şey, senin dileğini gerçekleştirmek."

Bu sözlerle bedenim hafifçe titredi.

Benim dileğim————— unutmak istediğim, benim gerçeğim.

"Kes sesini! Öyle bir şeyi istemiyorum!"

Çığlığım karanlıkta yitip gitti.

"Hadi————— senin feryadını yeniden oynatalım. Endişelenme. Sen unutsan bile————— kayıtlar, sende kesinlikle kayıtlı duruyor."

Bu, duygudan yoksun, bir metronom gibi düzenli bir sesti.

Büyücünün sesinin Shiki adındaki benliğimin içine süzülüşünü engelleyemeden, sadece izlemekle yetindim—————.

Unutuş Kaydı /

Mikiya ile olan telefon görüşmesini sonlandırıp lise binasına doğru aceleyle yürüdüm.

Saat henüz öğleden sonra biri biraz geçiyordu.

Gökyüzü her an ağlayacakmış gibi kurşun rengindeydi, üzerimiz kalın bulutlarla kaplıydı.

"......Bu gidişle bugün yağmur yağacak herhalde."

Kışın soğuk havasını ciğerlerime çekerken, karanlık ormanı geçip okul binasına ulaştım.

Boş koridorda yürüyerek birinci katın köşesindeki İngilizce öğretmeninin hazırlık odasına gittim.

Kapıyı çalmadan açtığımda, Kurogiri Satsuki adlı öğretmen her şeyi biliyormuş gibi sandalyesinde oturmuş beni bekliyordu.

Her zamanki gibi, gülümseyerek beni baştan aşağı süzdü. Sol kolu cansızca sarkıyordu, sanki bedeninin sadece o kısmı ölmüş gibiydi.

......Neden bilmem.

Bunun kimin işi olduğunu ilk bakışta anlamıştım.

"Bu Shiki'nin açtığı yara değil mi, Sensei?"

"Evet," diyerek başını salladı Kurogiri Sensei.

"Bu kolun karşılığında kaçmama izin verdi. Ah, Shiki-kun güvende. Bir saate kalmaz uyanır. Tabii, benim kolum bir daha asla iyileşmeyecek olsa da."

Gri güneş ışığının süzüldüğü pencereyi arkasına alan Kurogiri Satsuki, hafif bir gülümsemeyle konuştu.

Hiçbir sarsıntı veya gizleme çabası yoktu; her şey fazlasıyla huzurluydu.

Nefesimi tuttuktan sonra, adeta bir şey beni sürüklüyormuş gibi o soruyu sordum.

"Tachibana Kaori'yi köşeye sıkıştıran sendin, değil mi Sensei?"

"Evet," diyerek başını salladı Kurogiri Satsuki.

"Hayama Hideo'yu ortadan kaldıran da."

"Evet," diyerek başını salladı Sensei.

"Ouji-senpai'ye büyüyü öğreten de."

"Evet," diyerek başını salladı büyücü.

"Bizim unutulmuş anılarımızı toplayan da."

"Evet," diyerek başını salladı.

"Ve, bir periyle değiştirildiğin de doğru, değil mi?"

"Evet," diyerek sırıttı ve başını salladı o şey.

"—————Neden?"

Sadece bunu söyleyebildim.

"Neden, Sensei?"

Aynı soruyu zavallıca tekrarladım.

Gözlüğünün arkasındaki gözlerini hiç kaçırmadan cevap verdi:

"Özel bir amacım yok. Tachibana-kun olsun, Ouji-kun olsun, Hayama-sensei olsun, ben sadece onların isteklerini gerçekleştirdim. Nedenini soruyorsan, gidin kendilerine sorun. Ben buna cevap veremem."

Kurogiri Sensei gülümseyerek konuşmaya devam etti.

Bu bir geçiştirme değildi————— bu adam gerçekten de cevap veremiyordu.

Örneğin, Tachibana Kaori günahları hakkında Kurogiri Satsuki'ye danışıyor. O ise Tachibana Kaori'ye sadece kendi aklına gelebilecek bir yöntem sunuyor. İntihar yoluyla kurtuluş, kızın kendi iradesiydi çünkü.

Örneğin, Ouji Misaya, Tachibana Kaori'nin ölümünün öcünü almak istiyor. O ise Ouji Misaya'ya sadece kendi aklına gelebilecek bir yöntem sunuyor. 1-D sınıfındaki herkesi intihara sürükleyecek yöntemi, büyü olarak Ouji Misaya'ya veriyor.

Burada, Kurogiri Satsuki'nin kendi iradesi zerre kadar yoktu.

"—————Ama anıları toplamak farklı. Kimse unuttuğu anıların gözünün önüne serilmesini istemez."

"Öyle mi dersin? Neden böyle düşünüyorsun, Kokutou-kun?"

"—————Efendim?"

Kurogiri Sensei son derece yumuşak bir sesle soruyu bana geri yöneltti.

Ne bir düşmanlık ne de bir art niyet vardı.

......Bu durum, bir şekilde tamamen sıradışıyordu.

Bu odaya olayın arkasındaki beyinle yüzleşme kararlılığıyla gelmiştim ve şimdi onunla teke tek karşı karşıyaydım. Buna rağmen Kurogiri Satsuki her zamanki gibi sakindi. Benimse içim, bir öğretmene soru soran bir öğrenci gibi sıkışıyordu.

Sanki çaresizlikle kıvranan ruhum, Kurogiri Satsuki denen bu düşmana yansıyordu.

"Çünkü bunu kendim de istemiyorum."

"Öyledir herhalde. Hatırlamadığın için üzerine kafa yorman da imkansız zaten."

—Benim nedenim de bu işte, Kokutou-kun.

Kurogiri Sensei, kendi kendine konuşur gibi bu sözleri ekledi.

Hatırlamadığı için üzerine kafa yoramıyordu.

Bu adam, unutulmuş anıları toplamasının nedeninin bu olduğunu söylüyordu.

"Bu ne anlama geliyor, Sensei?"

"Çok basit. Ben ancak bu şekilde sizleri anlayabiliyorum. Benim dış dünyayı kavramamın, sizin kayıtlarınızı izlemekten başka bir yolu yok. Kurogiri Satsuki'nin anıları toplama nedeni de kesinlikle buydu işte."

Uzak bir geçmişten bahseder gibi konuşurken, düşünceli bir tavırla parmağını dudaklarına götürdü.

Hiçbir duygu barındırmayan gözlerinin içine dik dik baktım. Çünkü sormak ve bilmek istediğim şeyler bu kadar belirsiz kelimelerden ibaret değildi.

"Benim sorduğum çok daha net bir neden. En başta, neden böyle bir işe giriştiniz? Geri kazanmanız gereken geçmiş, sadece ve sadece kendi geçmişiniz olmalıydı."

Mikiya'nın raporunu hatırladım. Kurogiri Satsuki, on yaşındayken periler tarafından kaçırılmış bir geçmişe sahipti. Bu gerçekle yüzleşince, şaşkınlıkla derin bir nefes verdi.

"Şaşırdım doğrusu. Bu kadar eski bir şeyi iyi araştırmışsınız. Dediğin gibi, çocukken gerçekten de bir periyle karşılaşmıştım. Ondan sonra hafıza sorunu yaşamaya başladığım da doğru. Büyü öğrenme sebebim, bu rahatsızlığın tıp yoluyla tedavi edilememesiydi. Evet, hiçbir şüphe yok. Ben kesinlikle kendi geçmişimi geri kazanmak için büyü öğrendim ve unutulmuş anıları toplama yöntemine ulaştım. Normal şartlarda, başkalarının anılarına asla müdahale etmemeliydim."

Pişmanlık duyduğunu belli eden bir ses tonuyla konuştu.

Başkalarının hayatına müdahale etmemesi gerektiğini söylüyordu.

"Öyleyse neden?"

"Çünkü buna mecburdum, Kokutou-kun.

Çok yüksek bir noktaya kadar ulaşmayı başardım ama kendi geçmişime geri dönmeyi başaramadım.

Beyin, anıları asla unutmaz. Tabii bu sadece beyinde bir hasar olmadığında geçerlidir. Benim anılarım unutulmadı, aksine parçalandı. Bu durumda geriye tek bir çare kalıyordu. Tek bir bireyin hafızasındaki geçmişe değil, bizzat dünyanın kaydettiği fenomenlere ulaşmak. Şansıma, bunu yapabilecek kadar yeteneğim vardı. Ama yine de başaramadım. Gözlemci, kendisini gözlem nesnesi haline getiremez. İnsan dediğin, kendi eliyle tokalaşamaz sonuçta.

Bu yüzden, başkalarının içindeki beni çıkarmaktan başka çarem yoktu. İnsanların anıları ve bilinçleri, en derinlerde birbirine bağlıdır. Eğer bir büyücü olmayı hedefliyorsan bunu mutlaka duymuşsundur. Köklerin Girdabı denilen o konumu.

Geçmişteki ben, sizin bilincinizin en derinlerinden, benimle bağı olabilecek anıları arıyordum."

"Akashic Kayıtları mı?"

Bunu fısıldadıktan sonra hafifçe başımı iki yana salladım.

Böyle bir şey kulağa tamamen inanılmaz geliyordu. Touko Sensei'nin bile ulaşılmasının imkansız olduğunu kesin bir dille belirttiği, her şeyin kaynağı olan o yer. Bu adamın oraya ulaştığını iddia ediyordu.

Touko Sensei, insanların iradelerinin bağımsız olduğunu ancak bu bağımsızlığın insanlığın ortak iradesi denen o büyük çatı altında gerçekleştiğini söylemişti. Bu yüzden, eğer o büyük çatıyı gözlemleyebilecek bir teknoloji varsa, bağımsız ve yalnız olan insanların iradelerine ve anılarına sızmanın da mümkün olacağını eklemişti.

Ama ne büyük bir ironiydi bu.

Bu bir gerçek olsa bile, bunca şeye rağmen bu adam aradığı şeyi bulamamıştı.

"Orada da... Kurogiri Satsuki'nin geçmişi yoktu, değil mi Sensei?"

Zayıf bir sesle, bu adamın ulaştığı sonu onun yerine dile getirdim.

Ancak beklenmedik bir şekilde, o yumuşak gülümsemesini bozmadan beni yalanladı.

"Hayır, cevap oradaydı. Garip değil mi? Bunca şeye hiç gerek yokmuş, ben aslında hafızamı falan kaybetmemiştim. Sadece bunun farkına varamamıştım, hepsi bu.

Bu gerçeği fark ettiğimde, çoktan pek çok insanın geçmişini toplamıştım bile. Kokutou-kun, sence insanların anılarını unutma sebebi nedir?"

Aniden gelen bu soru karşısında boğazım düğümlendi. Bizim bir şeyleri unutma sebebimiz. Bu, kesinlikle...

"Beynin kapasitesi sınırlıdır. Gerekli ve gereksiz bilgileri birbirinden ayırmak zorundayız. Zaman geçtikçe bu unutma süreci daha da büyüyecektir. Her günü kaos yaşamadan atlatabilmek için gereksiz anıları silmek zorundayız çünkü."

"Evet. Çoğunlukla süreç böyledir. Ancak buna unutmak değil, düzenlemek denir. Zamanla silinen anılarla, bireyin kendi iradesiyle yok ettiği anılar birbirinden farklıdır. Benim sorduğum, insanların bilerek ve isteyerek sildiği anılar. Bunu bilmene rağmen dile getirmiyorsun, değil mi Kokutou-kun?"

Güneş ışığının altında kaybolup gidecekmiş gibi yumuşak, sevecen bir gülümsemeyle konuştu Kurogiri Sensei.

Bu sözler karşısında sessiz kalmaktan başka çarem yoktu.

Evet, tam da dediği gibiydi. Az önce verdiğim cevap, herkesin bildiği türden, uslu bir öğrenci geçiştirmesinden başka bir şey değildi.

"Unutmak... Kendimizi korumak için anıları bilerek silmemizdir, bunu mu duymak istiyorsunuz, Sensei?"

Güçsüzce verdiğim cevaba, Kurogiri Sensei sessizce başını sallayarak karşılık verdi.

Elbette ben de bunun farkındaydım. İnsanların kendi rızalarıyla bazı şeyleri unutması, o bilgilerin gereksiz olmasından kaynaklanmıyordu. Onları hatırlamanın tehlikeli olmasındandı.

Geçmişte yapılan hatalar. Hatırlandığında benliği yerle bir edebilecek kadar ağır anıları bilerek zihnimizin karanlığına gömeriz. Bunu yaparak şimdiki kendimizi; o temiz, günahsız benlik illüzyonunu korumuş oluruz.

"Evet, unutulan anıların gerçek yüzü budur. Günahları, tabuları ve pişmanlıkları bilerek unutursunuz. Bunlar bilinçaltının en derinlerine kök saldığı ve sizden söküp atamayacağınız bir parçanız haline geldiği için unutmaktan başka çareniz kalmaz.

Anlıyor musun? İnsan bilincinin derinliklerine inmek, unutulmuş kayıtları gün yüzüne çıkarmak demektir. Ben bunu çok fazla tekrarladım.

Kendi geçmişimi bulmak adına pek çok insanın unutulmuş anıları arasında gezinirken, sanırım artık her şeyi birbirine karıştırdım.

Çoğu insan kendi günahlarını unutarak hayatta kalır. Kendi pisliğini, çirkinliğini hiç yaşanmamış gibi sayarak yaşar gider. Bu kötü bir şey değildir. Aksine, hayatta kalmak için harika bir mekanizmadır. Fakat ben korkuyorum. O pisliği öylece bırakamıyorum. Sizin dünyanız çok istikrarsız ve haddinden fazla çatışma barındırıyor. Bu gidişle sonsuza dek kalıcı olacak hiçbir şey kalmayacak.

Ben sadece, yok olup gitmesin diye sizin arzularınızı somut bir şekle büründürüyorum.

Geri verilen bir kayıp eşyayla ne yapacağı tamamen o kişinin kendi özgür iradesine kalmıştır, öyle değil mi? Benim irademin buna müdahale etme şansı yok. Eğer bu işte bir iyi ya da kötü aranacaksa, bunu belirleyecek olan da yine bireyin kendi iradesidir."

Yüzünde hafif bir tebessümle konuştu Kurogiri Satsuki.

İnsanların unutmuş olduğu anıları toplaması, kendi geçmişini aramak içindi. Fakat bu süreçte pek çok insanın o kirli, unutulmuş anılarına tanıklık ettikçe insan denen varlığın pisliğine dayanamaz hale gelmiş ve bu temizliğe girişmişti, öyle mi?

Kendi geçmişinin izini sürme amacı, zamanla başkalarının geçmişini somut bir şekle büründürme amacına dönüşmüştü.

Ancak bu temizliği kendi elleriyle değil, o kirli yanları barındıran bizzat o insanların ellerine bıraktı. Bu yüzden kendisinin iyi ya da kötü diye yargılanamayacağını söylüyordu.

...Bana göre bu sadece bir bahaneden ibaretti.

"—Öyle mi dersiniz? Unutulanı gözlerinin önüne sermenin bir suçlama olduğunu bildiğiniz halde, kendinizin iyi ya da kötü olmadığını mı savunuyorsunuz?"

"Evet," diyerek başını salladı.

"Ben hiçbir şey arzulamıyorum. Sadece, bir çözüm yolu sunmak istiyorum."

Kurogiri Satsuki bunu son derece doğal bir şeymiş gibi anlatıyordu.

Sonunda, karşımda duran bu adama karşı içimde gerçek bir tepki, bir tiksinti hissedebilmiştim.

Şüphesiz ki unutulan anıların bir kısmı, insanların bizzat unutmak istediği şeylerdi. Fakat büyük çoğunluğu, bilerek toprağa gömülen anılar değildi. Onlar, zaten hatırlanmaya ihtiyaç duyulmayan şeyler olmalıydı.

Örneğin, çocukken görülen o hayal meyal yanılsamalar.

Aslında sadece sıradan bir fırtına bulutuyken ona bakıp özel bir canlı olduğunu düşündüğün o anlar; fabrikanın bacasından tüten dumanların gökyüzünü oluşturduğuna inandığın o çocuksu bakışlar... Gün batımına doğru durmaksızın yürürsen, bilmediğin yabancı bir ülkeye ulaşacakmışsın gibi kapıldığın o korku. Ama yine de kalbinin küt küt atması, ufkun ötesine duyduğun o bitmek bilmez özlem.

Şimdi bakınca hepsi sıradan birer yanılsamaydı belki de. Ama yine de ne unutulması ne de hatırlanması gereken çok değerli şeylerdi.

Yaşımız ilerledikçe, yetişkinleştikçe hatırlamamamız gereken rüyalar vardır. O rüyaları zorla açığa çıkarmak, kesinlikle affedilebilecek bir şey değil.

"—Bu sadece sizin kendi gereksiz düşüncenizden ibaret. Eğer insanı tanımak için unutulanları topluyorsanız... Bunlardan önce, asıl kendi unuttuğunuz anılarınızı toplamanız gerekir, Kurogiri Sensei."

Gözlerimi onun gözlerine dikerek kararlı bir şekilde baktım.

Huzurlu ifadesini hiç bozmadan, hafifçe gülümsedi.

"Bu imkansız, Kokutou-kun.

Kurogiri Satsuki'nin hafızası unutulmadı, periler tarafından çalındı. Anılarımı unutmuş değilim. Benim hafızam, sadece... anlaşılmaz bir hale geldi."

"Anlaşılmaz mı?"

Sözlerini bir papağan gibi mırıldanarak kaşlarımı çattım.

Unutmak değil de, anlaşılmaz hale gelmesi ne demekti?

Şimdi düşününce, bu adamın konuşmalarında başından beri bir tuhaflık vardı.

Kendisinden bahsederken sanki yabancı birinden bahsediyor gibiydi. Nedeni ne olursa olsun, bu adam yani...

"Periler tarafından kaçırıldıktan sonra bile hafızan yerinde miydi?"

Başını salladı.

"Evet. Kurogiri Satsuki kendini kaybetmemişti. Bu yüzden... benim başkalarının unuttuklarıyla ilgilenmeme gerek yoktu. Bunu yapsam bile, artık dönecek bir evim kalmamıştı çünkü."

Bunu fısıldadığında yüzündeki ifade değişmeye başladı.

Gülümsemesi hâlâ yerindeydi ama tuhaf, gülünç bir şekle bürünmüştü. Tıpkı bir sirk palyaçosunun makyajı gibi.

"Çocukken periler tarafından kaçırıldığım doğru. Onlara peri denip denemeyeceğini bilmiyorum tabii. Belki de sadece kendilerine yoldaş arayan birer hayalettiler.

'Sonsuza dek bizimle kal,' dediler.

Bense sadece eve dönmek istiyordum.

Periler tarafından yakalanan çocukların bir daha asla evine dönemeyeceğine dair o batıl inancı bildiğim için, can havliyle onlardan kaçtım.

Ovaları aştım, ormanlardan geçtim.

Kendi evimi gördüğümde derin bir nefes alıp arkama döndüm. Orada duran şey, sayısız perinin cesedi ve kanla kıpkırmızı olmuş kendi ellerimdi. İşte o an, onların söylediklerinin doğru olduğunu anladım.

Öyle ya? Çocuk olan ben, bir daha asla eski evime dönemedim."

Gülümsemeye devam eden o maskemsi yüz anlatıyordu.

—Gözümün önünde canlanmıştı.

Kayıp olan oğullarının, kaynağı belirsiz bir kana bulanmış halde eve döndüğünde anne babasının verdiği o soğuk tepki.

...Doğruydu. Kendi evine dönebilmiş olsa bile, orası artık eskisi gibi olamazdı.

O ev, artık onun hayalini kurduğu sıcak yuva değildi.

Çünkü onun dönmek istediği yer, kendisine yabancı gözlerle bakan anne babasının olduğu o soğuk ev değildi.

"—Sensei, siz periler tarafından kaçırılmadınız, aksine—"

"Evet. Hepsini katletmişim anlaşılan.

Ama hata buradaydı. Karşılığında Kurogiri Satsuki, onlardan bir lanet aldı.

Ben anılarımı unutmuş falan değilim.

Kurogiri Satsuki, o andan itibaren kendi anılarının gerçekten kendisine mi ait olduğunu ayırt edemez oldu.

Tuhaf bir durum, o zamandan beri gördüğüm hiçbir olayı 'tanıyamıyorum'. Bundan sonra edindiğim bilgiler, birer anı değil sadece bilgiden ibaret. Dünya benim için bir görüntü olmaktan çıktı, kelimelerle ifade edilen verilere dönüştü.

Benim... hayır, 'bendeniz'in dış dünyası, on yaşından beri durmuş vaziyette. Perilerin laneti olmalı ama ne yaparsam yapayım bir türlü bozamadığım kadar güçlü."

Çocuk gibi kıkırdayarak güldü.

"Anılar... sadece kelimelerden mi ibaret?"

İstemsizce bu sözler döküldü ağzımdan.

Ben, Kurogiri Satsuki denen adamın ruhunun hâlâ periler tarafından esir tutulduğunu düşünmüştüm. Bu büyük bir yanılgıydı ama on yaşından beri hiç büyümediği konusundaki tahminim doğru çıkmıştı.

Fakat bunun bir önemi yoktu.

Az önce söyledikleri çok saçmaydı.

Gördüğü görüntüleri tanıyamıyor mu? Bu imkansızdı. Öyle olsaydı, bu adam hayatını nasıl sürdürebilirdi?

Gözle görülen bir şeyi "tanıyamamak", geçmişin olmamasıyla aynı şeydi. Ne kadar güçlü bir hafızan olursa olsun, onu hatırladığında "kendi yaşadığım bir anı" olarak algılayamıyorsan, o şey bir kitapta yazan kuru bilgilerden farksız kalırdı.

Ben, Kurogiri Satsuki'yi dün görmüştüm. Bu geçmişe dayanarak şimdi onunla karşılaştığımda, dün karşılaştığım kişi olduğunu "tanıyabildiğim" için şu anki an yaşanıyordu.

Eğer tanıma yetisi yoksa, hafıza ne kadar kesin olursa olsun eşleşme sağlanamazdı. Yani dün yaşananları da Kurogiri Satsuki hatırlayamazdı.

Onun için her olay, kaç kez tekrarlanırsa tekrarlansın, ilk kez deneyimlenen bir şey olmalıydı—

"—Yalan söylüyorsunuz. Sensei, benim Kokutou Azaka olduğumu anladınız. Eğer tanıyamıyorsanız, benim kim olduğumu bilmemeniz gerekirdi."

Gözlerimi sonuna kadar açıp bu ne olduğu belirsiz adama diktim.

Kurogiri Satsuki, bu itirazımı yumuşak bir tavırla karşıladı.

"Öyle mi dersiniz? Ben, Kokutou Azaka adındaki insanın özelliklerini kelimeler halinde kaydettim. Size baktığımda, kayıtlı olan Kokutou Azaka özellikleri uyuştuğu için sizin Kokutou Azaka olduğunuzu kabul ettim, o kadar.

Dolayısıyla, eğer burada sizden daha çok Kokutou Azaka özelliklerine uyan üçüncü bir kişi ortaya çıkarsa, benim için Kokutou Azaka o kişi olacaktır. Sizin gerçekte kim olduğunuzun hiçbir önemi yok."

Benim içimde hiçbir görüntü yok. Her şey sadece birer kelime olarak kayıtlı. İnsanlar söz konusu olduğunda ise sadece boy, kilo, iskelet yapısı, ten rengi, saç şekli, söz ve davranışlar ile yaştan ibaret. Sana bakıp da senin Kokutou Azaka olduğunu düşünüyor değilim. Sadece şu anki insan olarak özelliklerinin, Kokutou Azaka denen şeye en yakın uyan özellikler olmasından ibaret bu durum.

Zihne kazımak, kaydetmek, muhafaza etmek... Hepsini yapabiliyorum. Ama bende sadece yeniden tanıma yetisi çalışmıyor. Elbette bu yöntemle sürekli hatalar meydana geliyor. Görüntüyle teyit edemediğim için şeyleri kelimelerle ayırt ediyorum.

Bu yüzden saç şeklinde ufacık bir değişiklik olsa bile o kişiyi karıştırabiliyorum. Çevremdekiler sık sık çok unutkan olduğumu söylerdi. Bu okulda bile, Kurogiri Sensei'nin bir parça dalgın biri olduğuna dair dedikodular dönüyordu, değil mi?

Bunu dedikten sonra, Kurogiri Satsuki yüzündeki o kendiyle alay eden gülümsemeyi sildi.

Onun bu hâline bakarken, bedenimin sakinleştiğini hissettim.

—Bu adam, kimseye bakmıyor.

...Anlamıştım artık. Kurogiri Satsuki'nin Kokutou Mikiya'ya neden benzediğini ve neden bir noktada ondan tamamen, kesin olarak ayrıldığını.

Dün yaşananların hafıza değil, sadece birer kayıt ve veriden ibaret olduğu bu adamın içinde, 'kendisi' denen bir şey yoktu.

Çünkü kendi anıları yoktu.

Onun için anılar, benliğini oluşturan bir yapı taşı değil, sadece dış dünyaya ayak uydurmasını sağlayan bilgi kırıntılarına indirgenmişti. Orada Kurogiri Satsuki adındaki insanın iradesi son derece zayıftı. Bu yüzden birine kendi kendine seslenemiyor, her olayı hiçbir direnç göstermeden kabulleniyordu.

Hayır, kabullenmekten başka çaresi yoktu. Sadece bu tek nokta Mikiya ile feci şekilde benziyordu ve yine aynı noktada, ondan kesin olarak ayrılıyordu.

Bu adamın tek yapabildiği kabullenmekti. Mikiya gibi, oradan geri verebileceği hiçbir şeyi yoktu.

Kurogiri Satsuki, her zaman yeni doğmuş bir bebek gibiydi.

Bu yüzden gülerken gerçekten gülüp gülmediğini bile bilmiyordu.

Kendi düşüncelerine bile sahip olamıyordu. Düşünmek, onun için imkansızdı.

Hatırlayamadığı için düşünemediğini söylemişti.

Bu yüzden— bu adam, sadece başkalarının hafızasını toplayarak insanları tanıyabiliyordu.

...Bu ne büyük bir trajedeydi böyle.

Bu hâliyle tıpkı sadece çevresindeki olaylara tepki veren bir makineden farksızdı. Bu belirsiz dünyayı kesin bir gerçeklik kılmak için, her şeyden önce insanın kendi iradesi gerekirken üstelik.

"Gerçekliğiniz her zaman çok belirsiz, değil mi sensei?"

Zavallı bir şeye bakar gibi fısıldadım.

Başını salladı.

"Öyle. Ama bu kadarı bile yeterli. Güldüğümü gerçekten hissedemiyorum. Bu bedenin de, sırf beş parmağı olduğu ve istediğim gibi hareket ettirebildiğim için benim kolum olduğunu varsayabiliyorum ancak. Kendi bedenimi bile sadece kelimelere dökebildiğim birer gerçeklik olarak algılayabiliyorum.

Ama insan, fiziksel bedene ihtiyaç duymayan bir canlıdır, değil mi? Bizim için sadece bir beyin yeterli. Sonuçta dünyamız, beynin içindeki elektriksel tepkimelerden ibaret. Dış dünya her zaman belirsizdir, onu kesin bir gerçeklik haline getiren şey her birimizin beynidir. Karakter de, beden de nihayetinde kendimizi daha anlaşılır kılmak için kullandığımız birer süsten ibaret. Eğer geriye kalacak somut bir şekil varsa, o sadece bu kafanın içindedir.

Maddeler tüketilir ve yıpranır. Dünya adındaki bu gezegenin yok olması, doğanın kanunudur. Sonunda ölüp gitmek en doğru varoluş şeklidir, bu yüzden kimsenin bunu çözmeye çalışmasına gerek yok. Bizim için gerçek dünya, sadece kendi beyin loblarımızın içindedir.

Ama orası bile kirli.

Bu yüzden ben unutuşu topluyorum. Sorunları çözmeye çalışmak, insan olmanın bir gereğidir çünkü.

Benim bir benliğim yok. Fakat benliğimin olmaması da beni ben yapan şey. Kesin bir beden veya kesin bir gerçeklik o kadar da önemli olmasa gerek. Ruh bedende barınmaz, gerçekliğin ise hiçbir anlamı yoktur. Sonsuzluk burada değil. Dış dünya fazla kirli çünkü."

Düz, son derece sıkılmış bir ifadeyle söyledi bunları.

Sadece bir anlığına, bu adamın iradesine dokunabilmiştim. Ama böyle bir şey, gerçekten de çok önemsiz bir ayrıntıydı.

Burada kimse yoktu.

Sadece insanların unuttuğu şeyleri toplayan bir kitap vardı.

...Eski zamanlarda, Kurogiri Satsuki kendi hafızasını geri kazanmak için büyü öğrenmiş ve insanların anılarında yolculuk etmişti.

Ama bu anlamsızdı. Nihayetinde, hafızasını geri kazansa bile bunu kendinin bir parçası olarak kabul edemedikten sonra hiçbir anlamı yoktu. Onun bu çabası boş bir çırpınıştı.

Ve sonra, amacı değişmişti.

Bizlerin unutuşları arasında gezinirken, bu adam pek çok karanlığa şahit olmuştu. On yaşında çakılıp kalmış bir çocuk için, bu nasıl bir korkuydu acaba?

İnsanların kirli yönlerine katlanamıyordu.

Dünyanın kirli yönlerine katlanamıyordu.

Bu korkutucuydu ve çözülmesi gereken bir sorundu. Ama o, düşünme yetisinden yoksundu.

"Bu yüzden— kendi hafızanızı geri getiremeyeceğinizi anladıktan sonra bile aramaya devam ettiniz. Çünkü yapabildiğiniz tek şey buydu."

"Evet," diyerek başını salladı sahte tanrının kitabı.

"...Bir büyücü, insanların yok olmasının tek çözüm olduğu kanaatine varmıştı ama ben, insanların kafasına göre yaşayıp yine de sonsuza dek var olabileceği bir çözüm bulmak istedim.

Fakat benim düşüncelerim darmadağınık, bir şekli yok. Ne kadar çabalarsam çabalayayım, her yer gürültüyle kaplı ve neyi düşünmem gerektiğini bile bilmiyorum. Durmaksızın, herkesin huzura kavuşacağı o yöntemi arayarak acı çekiyorum.

Ama bu cevaba ulaşmak Kurogiri Satsuki için imkansız. Benliği olmayan biri, sadece var olan gerçekleri kelimelere dökebilir. Bu yüzden, ben de bu cevabı insanların hafızalarının derinliklerinde aradım. İnsanlık şimdiye kadar binlerce yıllık bir tarih biriktirdi. Bu uzun tarih içinde, belki de bir kişi o cevabı bulmuş olabilir diye düşündüm.

Elbette geçmişte böyle bir yöntem hiç var olmamış da olabilir. Fakat düşünmek gibi bir geleceği olmayan benim için, hatırlamak gibi bir geçmişte bu yöntemi aramaktan başka cevap bulma şansım yoktu."

Şu anki amacının, yani unutuşu toplamasının sebebinin bu olduğunu anlattı.

İnsanlar unutuyordu. Her şeyin ortak cevabını. Bu yüzden bu kadar kusurlu olduğumuza inanmıştı Kurogiri Satsuki.

Hayır, bundan başka bir amaca tutunması imkansızdı zaten.

İnsanların unuttuğu şeyler arasında, şimdiye kadar hiç kimsenin hatırlayamadığı o unutuşun içinde, belki de aradığı cevap gizliydi. Kurogiri Satsuki için bundan başka bir umut ışığı yoktu.

Peki o cevap... Gerçekten neredeydi?

"...Bir şüphe kalıyor geriye."

"Nedir?" diye sordu, o değişmeyen gülümsemesiyle kabullenerek.

"Neden sadece unutuşu toplamakla yetinmediniz? Bunu kaydetmenize gerek yoktu, bizim arzularımızı gerçekleştirmeniz için de hiçbir sebep yoktu, değil mi?"

"Anlıyorum," dedi ve o değişmeyen gülümsemesiyle başını salladı.

"Çok basit. Sadece insan olarak kalmak istedim. Kendimin bir insan olduğunu hissetmek istedim. Bir insan olarak, bencilce sadece insanlara değer verirsem, sizin aranıza katılabilirdim. Ama sadece bu kadarı yetersizdi.

İnsanı insan yapan şey, kendi iradesidir.

Benim bunu göstermem gerekiyordu. Geçmişte, takıntılı bir şekilde sadece başkalarının geçmişini aradım. Sadece bunu tekrarlayıp durdum. Bu kesinlikle sadece bana ait olan bir iradeydi. Kurogiri Satsuki, kendi hafızasını geri kazanma amacını kaybettikten sonra bile, bu iradeyi kaybetmek istemedi.

Evet— sahip olduğum yegane insanlığı, yani hobimi, bu uğraş olarak belirledim."

"Amaç... Sadece bir amaç edinmek için yani."

Nefesi kesilen bana bakarak, memnuniyetle başını salladı.

"Evet. Ama Kokutou Azaka, büyücü denen şeylerin hepsi zaten böyledir."

BAŞLIK: Karanlığın Kıyısındaki Okul

İçerik:

"Aradığınız cevap tam olarak buydu," diyerek insanların arzularını gerçekleştiren büyücü başını salladı.

Uzun ve anlamsız soru-cevap seansı sona ermişti.

Ayrılmadan önce, bu adama sormak istediğim son bir şeyi dile getirdim.

Bunu, bu olayı araştırmakla görevlendirilen Kokutou Azaka olarak değil, sadece kendi benliğimle, Kokutou Azaka olarak doğrulamak istiyordum.

"Son bir şey sorun bana. Sizin için Ouji Misaya ne ifade ediyor?"

Artık bu adama karşı ne bir ilgi ne de merak duyuyordum. Sadece bu sorunun cevabını duymak istemiştim.

Belki de, sadece bu cevabın, hiçbir kimliği olmayan bu varlığı bir "birey" kılacağını umuyordum.

Ve cevap tam da tahmin ettiğim gibiydi.

"Ouji-kun, Ouji-kun'dur. Ne olmuş ki?"

Yüzünde nazik bir gülümsemeyle böyle söyledi.

Arzuları yansıtan bir ayna olarak kendisini değil, Kurogiri Satsuki adındaki kişiyi seven o kıza karşı gerçeği buydu işte.

"Ouji Misaya size aşık olduğu halde mi?"

"Evet. Ancak bu onun fantezisi."

"Ouji Misaya'yı sevmiyor musunuz?"

"Bilmem. Buna o karar verir."

Kısa ve net bir cevap. İnsanlığın kırıntısı bile olmayan, sadece gelen her şeyi olduğu gibi kabul eden bir yanıt.

"Sizin iradeniz sadece bundan mı ibaret?"

"Evet. Onun da diğer öğrencilerden bir farkı yok. ...Ancak bu okulda, onun sıradışı bir güzelliğe sahip olduğunu kabul etmeliyim."

Sanki bir belgenin sayfalarını çevirir gibi söylediği bu sözler karşısında bir adım geri çekildim.

"Siz... Yoksa..."

"Evet. Unutulmuşluğu topladığım tek yer 1-D sınıfı değildi. Bu okuldaki herkesin unutulmuşluğunu topladım. Kokutou-kun, bu okulun pisliği sadece 1-D sınıfının olayından ibaret değil. Sadece senin haberin yoktu, o kadar."

O zaman... Reien'deki tüm öğrencilere benlikleri bu adam tarafından geri verilmişti. Yaklaşık sekiz yüz insanın günahını ifşa edip, bunu onların çeşitli arzularına göre geri iade etmek... Bu çok tehlikeli bir ip cambazlığı değil miydi? Bu kadar çok insan varken, Ouji Misaya gibi abisine karşı fanteziler besleyenler olacağı gibi, Kurogiri Satsuki'nin bizzat kendisinden nefret eden öğrenciler de çıkacaktı.

...Hayır, böyle bir şeyi bunca zamandır durmaksızın tekrarlayan bu adam, çoktan birilerinin öldürme arzusunun hedefi haline gelmiş olmalıydı.

Bu yüzden...

"Daha fazlasını söylemene gerek yok, Kokutou-kun. Endişen yersiz. Birinin arzusu beni öldürmek olsa bile, bunun iyiliği veya kötülüğü beni ilgilendirmez. Arzu ne olursa olsun, sonuç ne olursa olsun, sorumluluk o öğrenciye aittir. Yani... benden yana bir şey yok."

Kendi ölümü olsa bile bunu kabul edeceğini söylüyordu.

Bu, ölümü göze almış birinin sözleri değildi. Kendini var etmeyen, kendini tamamen yok sayan birinin sözleriydi.

"Yanılmışım."

Daha önce bu adamın zararsız biri olduğunu düşünmüştüm.

Ama öyle değildi.

Bu adam zararsız falan değildi. Var olsa da olmasa da fark etmeyen bir varlıktan ibaretti sadece. Neden bunu daha önce fark edememiştim ki...

"Sen... Kesinlikle Mikiya ile aynı değilsin."

Kurogiri Satsuki memnuniyetle başını salladı.

Hazırlık odasından çıktım.

Çünkü bu adama yapabileceğim hiçbir şey yoktu.

"Uzun bir sorguydu. Şimdiye kadar bana bu kadar çok şey söletebilen kimse olmamıştı."

"Yanılıyorsunuz, sensei. Az önceki Kokutou Azaka'nın iradesi değildi. Ben sadece ustamın emrettiği araştırma için ve... Ouji-senpai'nin yerine sizi tanımaya çalıştım, o kadar."

Bu soğuk bir yanıttı.

Yine de Kurogiri Satsuki gerçekten mutlu görünerek hafifçe kıkırdadı. Şimdiye kadarki gülümsemelerinden farklı, biraz yapay ve eğreti bir gülümsemeyle.

"Ouji-kun eski okul binasında. Sen ve Ryougi-kun istediği gibi davranmayınca planı öne çekmiş olmalı. 1-D sınıfı öğrencilerini eski okul binasında toplayıp ateşe vereceğini söylüyordu. ...Evet. Eğer durduracaksan acele etsen iyi olur."

Bunu duyar duymaz koşmaya başlamıştım.

...En sonunda söylediği o sözlerin, aslında kendi içinden dökülen yegane sözler olduğunu fark bile edemeden.

/6

Yağmur çiselemeye başlamıştı.

Karanlık bir ormanla çevrili bu okul binası, pıt pıt damlayan yağmur sesleri eşliğinde, kimsenin bakışları altında olmadan sessizce ayakta duruyordu.

Yarısı yanmış olan ilkokul binası, yakında kalan yarısının da küle dönmesiyle tamamen yok olmak üzereydi.

...Hedefim olan o kızlar, dördüncü kattaki sınıfta toplanıp uykuya daldılar.

Ben doğrudan müdahale etmeyeceğim.

Bundan sonrası için, kızlardan birinin kendi rızasıyla ateşi yakmasını beklemeyi düşünüyorum.

Harap olmuş, içinde kimsenin olmadığı eski okul binasında yağmuru bekliyorum.

İkinci kattaki bağlantı koridorundan karanlık ormanı izlerken, Kokutou Azaka adındaki öğrenci çıkageldi.

Melankolik bir iç çekişle onu karşılamaya karar verdim.

Hafif yağmur siyah üniformasını ıslatıyordu.

Kış yağmuru kar kadar soğuktu.

Verdiği nefes beyaz bir buğuya dönüşüyor, ensesi soğuktan titriyordu.

Bu buz gibi havada koşarak geçen Kokutou Azaka, sonunda eski okul binasına ulaştı.

Dün geldiği gibi girişten içeriye adımını attı.

Yarısı yanıp kömürleşmiş bina, sanki onlarca yıldır terk edilmiş bir harabe gibi kasvetliydi. Öğrencilerin, çocukların sesleri de, okulun o yaşayan nefesi de tamamen sönmüştü.

Şu an burada olan tek şey, gıcırdayarak gürültü yapan böceklerin sesleri ve burnun direğini sızlatan kuru bir kokuydu.

Kokuyu içine çekip bunun benzin kokusu olduğunu anladı. Kokutou Azaka, barut ve yakıt kokularına karşı herkesten çok daha hassastı.

"Of, ne kadar da zahmetli..."

Omuzlarını düşürerek içini çekti Azaka.

"Sadece bir kez konuştuğum biri için canımı dişime takmak... Harbiden aptallık."

Koridorda yürürken sağ eline eldivenini geçirdi. Kahverengi deri eldiven, ustasından ona miras kalan eşsiz bir parçaydı.

Semender derisinden yapılmış bu eldiven, onun sadece patlamaya meyilli olan alev gücünü kontrol altında tutuyor, aynı zamanda gerektiğinde o gücü serbest bırakıyordu.

Savaşa hazır bir şekilde, ikinci kata çıkan merdivenlerin önünde durdu.

İkinci kata çıkan merdivenlerin sahanlığında Ouji Misaya onu bekliyordu.

"Uslanmaz birisin, Kokutou-san."

En sevdiği alt sınıf öğrencisine ders verir gibi zarif bir tonla konuştu Ouji Misaya.

Merdiven sahanlığında mevzilenmiş halde, koridordaki Azaka'ya yukarıdan bakıyordu.

Misaya'nın etrafında sayısız ses yankılanıyordu.

Bunlar, Azaka'nın göremediği, peri denilen varlıklardı. Böcekler kanatlarını çırparak kraliçelerinin emrini bekliyorlardı. "Şu avı hakla" şeklindeki o tek emri...

Öncekiyle aynı olan ezici güç farkının yanı sıra, Azaka'nın şu anki konumu kesinlikle dezavantajlıydı. Merdivenin tepesindeki Misaya ile aşağıdaki kendisi arasındaki mesafe çok fazlaydı.

Bu durumu göz ardı ederek, Azaka doğrudan Ouji Misaya'ya seslendi:

"Senpai, yalancının tekisiniz. 1-D sınıfı öğrencilerinin ölümü intihar süsü taşımak zorunda değil miydi?"

"Elbette. O insanların kendi istekleriyle burada toplanıp, kendilerini yakarak ölmeleri durumunda bir değişiklik yok. Aslında her birine günahlarını tek tek ödetmeliydim ama planı öne çektim. Henüz eceline susamış olanların sayısı yarıya yakın olsa da, eninde sonunda hepsi bu yola girecek. Hepsinin burada yanarak ölmesi, sonucu pek de değiştirmeyecektir."

"Hmm... Pek eceline susamış gibi görünmüyorlardı ama. Yine de, ölmeye bu kadar elverişli bir durum ve ölmeyi normalleştiren bir atmosfer yaratırsanız, o eceline susamış tiplerden bazıları sınıftakileri de peşinden sürükler herhalde."

"Ne korkunç bir hikaye," diyerek Azaka omuz silker.

Bu hareketinde en ufak bir gerginlik belirtisi yoktu. Misaya Ouji şüpheyle kaşlarını çattı.

"Kokutou-san. Sen buraya onları kurtarmaya gelmedin mi?"

"Yok artık. Ben henüz Tanrı'ya inanmıyorum. Bu yüzden günah ya da ceza gibi şeylerle pek ilgilenemem. Onlar intihar etmek istiyor, değil mi? O zaman bunu engellemek gereksiz bir işgüzarlık olmaz mı?"

Azaka, dünyadan bihaber bir hanımefendi gibi masumca gülerek bakışlarını Misaya Ouji'ye çevirdi.

Yüzünde en ufak bir yapmacıklık yoktu.

Kokutou Azaka, bunu gerçekten de hiç umursamıyordu.

Misaya'nın yüzü iyice gerildi.

O zaman... Bu kız buraya ne yapmaya gelmişti?

"Öyleyse, benden intikam almaya mı geldin?"

"Anlam olarak buna yakın sayılır. Buraya geldim çünkü sen çok zavallısın, Misaya Ouji."

Bunu söyleyen Azaka, gözlerini dikip doğrudan Misaya'ya baktı.

Merdivenler ilkokul binasına göre yapıldığı için basamaklar ne çok yüksek ne de çok fazlaydı. Ritmi tutturup koşarsa, Misaya'ya ulaşması iki saniye bile sürmezdi.

"—Ben mi zavallıyım?"

Misaya Ouji'nin gözlerinde ateş gibi bir düşmanlık parıldadı.

Her an üstüne perileri salabilecek bir kadının önünde Azaka, kılını bile kıpırdatmadan sordu:

"Senpai. Neden gidip Sensei'yle konuştun?"

Misaya Ouji, "Çünkü o benim abimdi," diye anında cevap verdi.

"Doğru ya. Peki bu gücü sana kim verdi?"

Misaya, bunun da abisinden geldiğini söyledi.

"Öyleyse... Sen ne zaman Sensei'yi abin olarak kabul ettin?"

"Bunu en başından beri biliyordum—"

Tam bunu söyleyecekken, o saçma çelişkiyi fark etti.

Şimdiye kadar nasıl olmuştu da bu kadar küçük bir çelişkiyi gözden kaçırmıştı? Büyük bir şaşkınlık zihnini kapladı.

"......"

Misaya'nın ağzından kısık bir ses döküldü.

Çünkü bu durumda olayların sırası birbirine uymuyordu.

"İşte böyle, Senpai. Sen o senin abin olduğu için gidip onunla konuşmadın, değil mi? Sadece Sensei senin sınıf öğretmenin olduğu için onunla konuştun. Üstelik bunun Kaori Tachibana ile de bir ilgisi yoktu.

Sen bu okuldaki en güçlü kişisin. Sensei'ye danışmadan da doğrudan Hideo Hayama'nın üzerine gidebilirdin. Ve sonuçta... Hideo Hayama öldü.

Senin gibi zeki biri olduğuna göre, bunun gerçekten talihsiz bir kaza olduğunu düşünüyorum. Ama ne olursa olsun, Hideo Hayama öldü. Senin gidip konuştuğun konu buydu değil mi, Ouji-senpai?"

Misaya Ouji cevap vermedi.

Sadece boşluğa doğru, orada hiç kimse yokmuş gibi dik dik bakıyordu.

Orada olmayan birinin gölgesini görmeye çalışır gibiydi.

Misaya, kendisine bakan alt sınıf öğrencisini bile unutup tamamen kendi düşüncelerine gömüldü.

Abi... Abi... Kendisi bunu ne zamandan beri kabul ediyordu?

Bunu en başından beri bilmesine imkan yoktu. Çünkü abisinin yüzüne dair en ufak bir şey bile hatırlamıyordu.

O halde... Bunu öğrenmesinin tek bir yolu vardı. Perileri kontrol etmeye başladıktan sonra, Satsuki Kurogiri'nin anılarını çalmıştı. O anı kırıntılarının arasında, tıpkı bir hipnoz gibi, Satsuki Kurogiri'nin abisi olduğu yazıyor olmalıydı.

Çünkü bunu başka türlü bilmesinin hiçbir yolu yoktu.

"Ben, ben..."

"Bilmiyorsun, değil mi? Ouji-san, sen kendi anılarınla Sensei'yi abin olarak kabul etmedin. Sen bunu sadece Sensei'den çaldığın anılar sayesinde biliyorsun.

Başkalarının anıları en nihayetinde başkalarına aittir, değil mi? Orada Misaya Ouji'ye ait hiçbir gerçeklik yok.

Sen sadece bir aynaya bakıyordun. Satsuki Kurogiri senin için hiçbir şey yapmadı. Onun için sen, etrafta uçuşan o perilerden farksızsın. —Misaya Ouji perileri yönetiyor gibi görünüyordu ama aslında, yönetilen perinin ta kendisi sendin—"

Azaka o an Shiki'nin sözlerini hatırladı.

Onun her şeyi unuttuğunu fısıldayan Shiki, belki de en başından beri durumun farkındaydı.

"...Yalan..."

Misaya Ouji nefesi kesilerek fısıldadı.

"Bu koca bir yalan!"

Öfkeyle birlikte periler birer mermiye dönüştü.

Havada asılı duran vızıltılar, bıçak gibi keskin sesler çıkararak Kokutou Azaka'nın üzerine atıldı.

Bu, adeta bir makineli tüfek bombardımanı gibi vahşi bir fırtınaydı.

Ancak Azaka onlardan daha hızlı harekete geçmişti.

Yumruklarını önünde siper edip öne doğru eğilerek merdivenleri tırmanmaya başladı. Kendisini delip geçmeye çalışan perilerden, sadece vücudunu yana doğru kaydırarak ustalıkla kaçındı.

...Eğer peri sürüsü hedefe gönderilen mermileriyse.

Kız da avını köşeye sıkıştıran yırtıcı bir hayvandı.

Sadece üç adımda merdivenleri çıkan Azaka, öne eğik pozisyonunu bozmadan Misaya Ouji'nin önünde durdu.

Bam! diye yere basan bir ayak ve ıslık gibi dışarı üflenen bir nefes.

Aşağıdan yukarıya doğru savrulan aparkat, bir yay çizerek Misaya Ouji'nin karnını sıyırdı ve hemen arkasındaki boşluğa saplandı.

Boş olması gereken alandan ıslak bir darbe sesi yükseldi.

"Azolto!"

Yumruğun hedefe ulaştığından emin olan Azaka, bu kelimeyi telaffuz etti.

Büyüyü çağırmak için kullanılan sözler kişiye göre değişirdi.

Büyü çağırma ritüelinin aşırı derecede kısaltılmış hali, Kokutou Azaka için bu kelimeydi.

Hava bir anda alev aldı.

Misaya'nın arkasındaki her neyse, acı dolu bir çığlık atarak yanmaya başladı.

Benzin dökülüp ateşe verilmiş ahşap bir oyuncak bebek gibi, alevler belirgin bir şekil alarak parıldadı ve ardından küle karışıp yok oldu.

Alev atan büyücü derin bir nefes verdi.

"...İşte senin üzerinde taşıdığın büyünün gerçek yüzü bu. Büyü, üzerine giyeceğin bir şey değildir; bedenine kazıyacağın bir şeydir. Senin gibi birinin bir iki ay içinde büyü kullanabilmesi imkansız. ...Sensei, senin bedenine bir peri musallat ederek bu sorunu çözmüş."

Yanan sağ elindeki eldiveni sıkan Kokutou Azaka bunları söyledi.

Misaya Ouji, üzerindeki büyü bozulmuş gibi, boş bakışlarla dizlerinin üzerine çöktü.

"...Demek öyle. Demek işin aslı buydu."

Misaya fısıldadı ve sessizce güldü.

Bunu çok daha önce fark etmesi gerektiğini düşünerek kendi kendine acı acı gülümsedi.

Zihninde geçmiş canlandı.

...O gün.

Hideo Hayama'nın üzerine gittiğinde aralarında kavga çıkmış ve çocuk ona şiddet uygulamıştı. Şimdiye kadar kimsenin karşı çıkmadığı genç kız, panikle onu geriye doğru itmişti.

Sadece bu kadar olmasına rağmen, o şanssız çocuk ölmüştü.

"Artık ne yapacağımı bilmiyorum."

Bunu diyerek Satsuki Kurogiri'den yardım istemişti.

Ne babasına ne de okul müdürüne gitmek istemişti.

O, sadece... İçten içe hayran olduğu Sensei'ye günahını itiraf etmişti.

O adam gizemli biriydi.

Başarıya ve hırslara köle olmuş insanlardan başka kimseyi tanımayan genç kız için, hiçbir şeye karşı hırsı olmayan Satsuki Kurogiri bambaşka, özel bir insandı.

Demek ki... Eğer Sensei olursa kendisine yardım edeceğini hayal etmişti.

Ve tam da dilediği gibi, o her şeyi çözüvermişti.

Abisine karşı hayaller besleyen kendisi. Bunu gerçeğe dönüştüren Satsuki.

Kaori'nin ölümünün öcünü almak isteyen ben. Bana bunu yapabilecek gücü gösteren Satsuki.

O, temiz şeylerin kirli şeylere dokunmasına gerek olmadığını söylemişti.

...Neden o zaman fark edememiştim ki?

O sözler, benimle o kızlar hakkında değildi.

Kirlenmemek için kendinden başka birini kullanmanın yeterli olacağını söylemişti.

O an, aslında her şeyi anlamıştım. Onları kendi ellerimle öldürmesem bile.

Eğer onların ölmelerini isteyen bizzat bensem.

"Ama yine de, sonuç olarak... aynı şey değil mi, Sensei?"

...O zamanlar Misaya, ona bunu söyleyebilirdi oysa.

"Keşke bunu dile getirmeseydim."

Mikiya Kokutou'nun kız kardeşi Misaya Ouji, boşluğa bakarak böyle fısıldadı.

Hemen yanında duran bana dönüp bakmıyordu bile. Yine de bu sözler hem kendisine hem de bana hitaben söylenmişti.

"Ben de biliyordum.

Satsuki çok doğaldı. Onu olduğu gibi, o doğal haliyle seven ben, bu tür hayalleri ona yüklememeliydim. Ama onu sadece kendime saklamazsam içim rahat etmeyecekti. Çünkü Satsuki'nin bir başkasının olmasını istemiyordum.

Ama bu, aynı zamanda onun benim de olmasını istemediğim anlamına geliyordu. Sadece onu izlemek bile bana yetiyordu. O... benim hakkımda hiçbir şey hissetmese bile, sadece bu kadarı yeterliydi."

Sanki çok uzak bir geçmişten bahsediyormuş gibi konuştu.

...Bize benziyorsun, Senpai.

Kabul etmek istemesem de, ben ve Misaya Ouji gerçekten birbirimize benziyoruz.

Birini kendinden bile çok önemsemek, ama bunu dile getirdiğin an o değerin yok olup gittiği bir ilişki. Ben de biliyorum. Benim... bizim içimizdeki hislerin, asla kelimelere dökülmemesi gereken bir aşk olduğunu.

"Yine de... istemeden duramadım."

En ağır günahı buymuş gibi fısıldadı.

...Farkında olmadan bunu ona söylemiştim.

"Senpai. Tachibana Kaori'yi intihara sürükleyen kişi Sensei Kurogiri'ydi. O adam için özel olan hiçbir şey yok. Sizin intikamınız en başından beri hedefi olmayan bir şeydi."

"Ne kadar aptalsın, Kokutou-san. ...Bunu zaten en başından beri biliyordum."

Misaya Ouji, sadece bu sözleri arkasında bırakarak yere kapandı.

Günah çıkarırcasına yüzünü yere koymuş, gülüyordu.

Kıkırdayarak dökülen gülüşü, sanki ağlıyormuş gibi ıslaktı.

Onu orada bırakarak çocukların kaldığı binadan ayrıldım.

Ormana yağan yağmur kısa sürede sise dönüşüyor, dönüş yolumu gizliyordu.

Unutuş Kaydı /

Çocukluğuma dair bir rüya gördüm.

Henüz Kokutou evinde yaşadığım zamanlara ait, çok eskilerden bir anıyı.

Ayın parlak olduğu bir geceydi. O günün öğleninde, yan evde yaşayan yaşlı amca vefat etmişti.

O sadece bir komşuydu. Genç yaşta ailesini kaybetmiş, yapayalnız ve hüzünlü bir ihtiyardı.

Demansı ilerlediği için dünü bile zor hatırlıyordu ama çok nazik, sıcak kalpli bir amcaydı.

Ben onu uzaktan izlerdim, abim ise onunla yakından ilgilenir, günlerini birlikte geçirirdi.

Yaşlı adam yalnızlığını dindirmek için yan komşunun oğluyla konuşur, abim ise saf bir sevgiyle onun yanında olurdu.

Bir gün, hiçbir belirti yokken, o yaşlı amcanın yatağında uzanırken bir daha uyanamadığını akşam yemeğinde annem ve babamdan öğrendik.

Sıradan yemek masasının havası bir anda gerildi ve ben de o yalnız ihtiyar için gözyaşı döktüm.

O adam, ailesini kaybettikten sonra onlarca yıl süren bir azaba katlanmış ve yine de hiçbir karşılık bulamadan ölüp gitmişti. O zamanlar dünyaya karşı mesafeli olan çocuk halim bile bunun ne kadar acı olduğunu hissedebiliyordu.

Ben bile böyleyken, abimin ağlayacağını düşünmüştüm.

Ama o ağlamadı.

Çok üzgün bir yüz ifadesi vardı ama tek bir damla gözyaşı bile dökmedi.

Bunun güçlü görünmeye çalışmakla bir ilgisi olmadığını abimin acı dolu gözleri anlatıyordu.

...Madem üzgünsün, ağlasana. Mikiya, yine de ağlamadı.

Birkaç gün sonra.

Yaşlı amcanın cansız bedenini bulan kişinin, onu ziyarete giden abim olduğunu öğrendim.

Ayın parlak olduğu o gece, verandaya çıkıp gökyüzüne baktım.

Çünkü verandada benden önce giden abim oturuyordu.

"Neden ağlamıyorsun?"

"Bilmem ki, neden acaba?"

Abim, yüzünde çaresiz bir ifadeyle bana baktı.

Gözleri hâlâ çok hüzünlüydü ve bu yüzden inanılmaz derecede şefkatli görünüyordu.

"Erkekler ağlamaz diye mi?"

Babamın sözlerini hatırlayıp sorduğumda abim sadece başını salladı.

"Söylesene. Neden ağlamıyorsun?"

"Evet. Ağlamak istesem de ağlayamıyorum."

—Çünkü bu, özel bir şey.

Abim sadece bunu söyledi ve tekrar gökyüzüne baktı.

Yandan profili her an ağlayacakmış gibi duruyordu ama gözlerinden tek bir damla bile süzülmedi.

...İşte o an anlamıştım.

Herkesten daha çok empati kurabilen, herkesten daha çok ağlayabilecekmiş gibi duran bu insan, asla ağlayamazdı.

Bir şey için gözyaşı dökmek çok özel bir eylemdir. Bu, etrafa gölge düşüren bir hüznün ifadesidir ve kalpteki dalgalanmayı başkalarına da bulaştırır.

Ağlamak özeldir. Sadece bu eylem bile çevre üzerinde büyük bir etki yaratır. Bu yüzden... bu insan ağlayamazdı.

Her haliyle sıradan olan ve kökeni "kimseye zarar vermemek" üzerine kurulu olan bu adam, kendisi ne kadar büyük bir acı çekiyor olursa olsun, bir şey için gözyaşı bile dökemezdi. Çünkü ağlarsa, birinin gözünde özel bir yere sahip olurdu.

—Bu, herkesle anlaşabilmenin karşılığında aldığı,

hiç kimsenin fark edemediği bomboş bir yalnızlıktı.

...İşte o an.

Mikiya Kokutou benim için en değerli insan haline geldi.

Benim gibi birinden katbekat daha önemli, asla kaybetmemem gereken bir varlık haline geldiğini o zaman anladım.

Ayın parlak olduğu o gece. Abi ve kardeş gökyüzündeki yıldızları izledik.

Bu benim hafızamdaki en köklü manzaraydı.

Çoktan unuttuğum ve asla hatırlamamam gereken, uzak bir güne ait bir rüya.

On Bir Ocak, Pazartesi.

Okul başlamıştı ve ben her zamanki öğrencilik hayatıma geri dönmüştüm.

Ders bittikten sonra sınıftan çıktım. Yurda dönüp hazırlandıktan sonra Rahibe'ye dışarı çıkış izni kağıdını teslim ettim.

Surat asarak da olsa onay aldıktan sonra yurttan çıktım ve kapıda Fujino ile karşılaştım.

"Dışarı mı çıkıyorsun, Azaka?"

"Evet, biraz işim var. Belki yatakhane kapanış saatine yetişemeyebilirim, Seo'ya haber verirsin."

Siyah uzun saçlı sınıf arkadaşımdan oda arkadaşıma iletmesi için ricada bulunup adımlarımı hızlandırdım.

Hızlı adımlarla ormanı geçip Reien'in okul kapısına ulaştım.

Güvenlik görevlisinin benim için kapıyı açmasıyla dışarı çıktım. Orada, tanıdık bir siluet dalgın bir şekilde beni bekliyordu.

Üzerinde tamamen siyah kıyafetler ve açık kahverengi bir palto vardı. Bu soğuk havada ne kadar süredir bekliyordu bilmiyorum ama gözlüğünün altındaki burnunun ucu kıpkırmızı olmuştu.

Koşmaktan nefes nefese kalmış ciğerlerimi sakinleştirip, gayet dingin bir ses tonuyla ona seslendim.

"Çok beklettim mi, abi?"

"Şey, pek sayılmaz. Çok uzun süredir beklemiyorum herhalde."

Mikiya Kokutou, yüzünde şikayet mi yoksa tebessüm mü olduğu anlaşılmayan o belirsiz ifadesiyle cevap verdi.

"Hadi gidelim o zaman. Yurda dönüş saatine sadece iki saat kaldı, acele etmeliyiz."

Böyle diyerek Mikiya yürümeye başladı. Ben de yanına geçip adımlarımı uydurdum, içimdeki kıpır kıpır hissi elimden geldiğince bastırmaya çalışıyordum.

Reien’in yüksek duvarları boyunca tren istasyonuna doğru yürümeye başladık.

...İşin aslı, her şey dün Mikiya’dan gelen bir telefonla başlamıştı.

Yılbaşında beni ekmiş olmasını kafasına takmış olacak ki, gönlümü almak için aramıştı.

"Biraz geciktim ama yılbaşı harçlığı istemez misin?" deyişine dayanamamış, yılbaşındaki o olayı affetmeye karar vermiştim.

...Gerçekten de kendi kendime ne kadar kolay paraya tav olduğumu düşünüp sinir oluyordum ama neyse, böylesi de fena sayılmazdı diye kabulleniyordum. Sonuçta, bana ilk kez alacağı şeyin ne olacağına karar veremeden sabahı etmiştim. Şimdi yan yana yürürken bile hâlâ ne isteyeceğimi düşünüyor olmam kendime sevimli geliyordu.

"Eee, Azaka, hangisini istersin?"

Birden böyle sorunca kafamı şaşkınlıkla yana eğdim.

"Neyi?"

"Akşam yemeğini işte. Japon yemeği mi, Batı yemeği mi? Sana yemek ısmarlayacağımı söylemiştim ya."

"─────Efendim?"

Bir kez daha, tıpkı küçük bir kuş gibi kafamı yana eğdim.

Söylediği şeyi bir türlü kavrayamamıştım.

Bu adam az önce ne dedi?

"...Hani dün ne istediğini sorduğumda karar veremiyorum demiştin ya, ben de o zaman yemeğe çıkalım diye karar vermiştim."

Dehşet içinde Mikiya’ya baktım.

Ben henüz karar veremediğimi söylemiştim, o da "Yine de yemek yeriz, sen dışarı çık" deyip telefonu kapatmamış mıydı yani...!?

"...Elden bir şey gelmez. Karar veremediysen gözümüze kestirdiğimiz, lezzetli görünen bir yere gireriz. Merak etme, bugün yanıma yüklü miktarda para aldım. Öyle uçuk fiyatlı yerler bile beni korkutamaz."

"O yüzden için rahat olsun" dercesine gülümseyerek bana baktı Mikiya.

...İnanılmaz gerçekten. Bu adam, bir kızın yemeğe davet edildiğinde mutlu olacağını falan mı sanıyor gerçekten?

"...Sanıyor herhalde, ne yazık ki."

Acı acı gülümser ve iç çekerek fısıldarım.

Mikiya "Efendim?" diye sorsa da onu duymazdan gelmeye karar verdim.

...Çünkü şikayet etmenin bir anlamı yoktu.

Ben bu adamı tam da böyle biri olduğu için sevmiştim. Kendi beklentilerimi ona zorla dayatmaya kalkarsam, bu sevgi yönünü şaşırıp yok olup giderdi.

"...Doğru ya, gözümün önünde başarısız bir örnek de varken dikkatli olmalıyım."

"Kendini tut, kendini tut" diye bir mantra gibi içimden tekrarladım.

"Ne oldu? Deminden beri kendi kendine konuşup duruyorsun Azaka. Bir şey mi oldu?"

Sorusu karşısında sessizce başımı salladım.

Dünyada her şey yolundaydı, ortada pek bir sorun yoktu.

"Bir şey yok. Sadece, Senpai gibi hata yapmayacağıma dair kendi kendime söz veriyordum."

Kararlı bir sesle cevap verip Mikiya’nın koluna girdim. ...Evet, herhalde abi-kardeş olarak bu kadarına izin vardır.

Mikiya hafifçe kızarır ama her zamanki gibi yürümeye devam etti.

Ben de ona ayak uydurup hiçbir şey yokmuş gibi yürüdüm. Çok geçmeden, ışıl ışıl süslenmiş şehrin caddeleri göründü.

Benim biraz gecikmeli başlayan yeni yılım, işte böyle başladı.

Ve bu başlangıca yakışır şekilde, akşam yemeğimiz son derece lüks bir Japon restoranında son buldu.

/Unutulmuş Kayıt

O günkü derslerini bitiren Satsuki Kurogiri, hazırlık odasına geri döndü.

Hava birkaç gündür olduğu gibi yine bulutluydu. Koridorlar siyah beyaz bir fotoğraf karesi kadar sessiz ve hareketsizdi.

Hazırlık odasının kapısını açıp içeriyi yavaşça süzdü.

Eşyalarla dolu olan bu odada yaşam belirtisine dair en ufak bir iz yoktu.

Gri güneş ışığının aydınlattığı, zamanın durduğu bir hazırlık odası. Bu manzaranın hafızasındaki bilgilerle uyuşup uyuşmadığını kontrol ettikten sonra içeri adımını attı.

Yavaşça kapıyı kapattı.

"──────"

Aynı anda, karnında keskin bir acı hissetti.

Bakışlarını aşağı indirdi.

Orada tanıdık bir öğrenci duruyordu.

Kız elindeki bıçağı Satsuki Kurogiri’nin karnına derinlemesine saplamıştı.

"────Kimsin?" diye sordu sakince.

Öğrenci cevap vermedi.

Sadece bıçağı tutan elleri titriyor, kafasını bile kaldıracak cesareti bulamıyor gibi görünüyordu.

Kurogiri ise sakince kızın bedenini inceledi.

Boyu, kilosu, saç rengi, saç şekli, ten rengi, kemik yapısı...

Satsuki Kurogiri’nin hafızasındaki kayıtlara göre, bu özelliklere sahip tek bir öğrenci vardı.

Ancak────

"Sen misin? Beni öldürmek için mi bekliyordun?"

Öğrenci yine cevap vermedi.

Omuz silker ve elini usulca kızın omzuna koydu.

Nazikçe, kızın korkusunu yatıştırmak ister gibi.

"Öyleyse artık gidebilirsin. İşin bitti."

Öğrenci bu sözler karşısında irkilerek titredi.

Satsuki Kurogiri, kendisini öldüren kişiye karşı bile nazikti.

İşlediği cinayetten ziyade bu durumun garipliği mi onu daha çok korkuttu bilinmez, kız bıçağın kabzasını bırakıp koşarak odadan kaçtı.

Kızın arkasından bakarken bile adam hala anlayamamıştı.

O öğrenci gerçekten kimdi?

Tüm fiziksel özellikler belirli bir öğrenciyi işaret ediyordu fakat saç şekli farklıydı. Sırf bu yüzden, adam için o kız tamamen bir yabancıydı. Sadece saç şeklini değiştirmiş olma ihtimali olsa bile, eğer hafızasındaki kayıtla uyuşmayan tek bir nokta varsa───── Satsuki Kurogiri için o kişi ilk kez gördüğü bir yabancı demekti.

Kendi elleriyle hazırlık odasının kapısını kapattı ve içeriden kilitledi.

Etrafa kan saçarak odadaki tüm kilitleri tek tek, titizlikle kilitledi.

Çok geçmeden bedeni gücünü yitirdi ve sırtını duvara yaslayarak yere çöktü.

───Ölüm, o kadar da abartılacak bir şey değildi.

Ben bu sonucu her zaman kabul etmiştim.

Kendi bedenini inceledi.

Kanlar içinde kırmızıya boyanmış bu beden, şimdiye kadar kaydettiği Satsuki Kurogiri’nin bedeninden farklı görünüyordu.

Belki de bu yüzdendi. Birazdan ölecek olmanın verdiği korku, tıpkı benlik kavramı gibi son derece zayıf ve belirsizdi.

O─── hayır, ben, şu anki Satsuki Kurogiri’yi kaydediyorum.

...Kan kaybı çok fazla. Muhtemelen kurtuluş yok.

Ölüme kalan süre yaklaşık on dakika olmalı.

Peki, diyerek derin bir nefes aldı.

Hiç değilse ölmeden önceki bu zamanı dilediğince kullanmak istiyordu.

Fakat on dakika çok kısaydı. Bu sürede neyi düşünebilir, hangi soruya yanıt bulabilirdi ki?

Hayır, zamanın uzunluğu önemli değildi.

O, tam şu an doğmuştu ve on dakika sonra ölecekti.

Bir bakıma bu on dakika onun tüm hayatıydı. Bundan daha uzun bir zaman dilimi olamazdı.

Evet, ne düşünmeliydi?

Hangi konuyu derinlemesine ele almalıydı?

Eski kendisi olsaydı, neyi düşünmesi gerektiğine karar verene kadar tüm zamanını tüketirdi.

Fakat mucizevi bir şekilde berraklaşan bu hayatın içinde, şaşılacak derecede hızlı bir şekilde bir konu buldu.

Nefesi düzensizdi.

On dakika çok uzundu.

Kan kaybı ağırdı.

───Hayat çok kısaydı.

Boşluğa doğru sürüklenen zihni, düşüncelerini istemsizce dışa vurdu.

"───Evet.

Öncelikle, doğmadan öncesi hakkında düşünmeliyim."

Sonunda, aradığı cevaba ulaştı.

En büyük unutuş, doğumdan önceki hatıralardı. İnsanoğlunun sahip olmadığı tek kayıt, doğmadan öncesine aitti.

Kendisi doğmadan önceki dünya. Son derece anlamsız ve huzurlu. Ah, acı çekmek aslında ne kadar da basit bir şeymiş.

"Kısacası, ben doğmamış olsaydım, dünya çok daha huzurlu bir yer olacaktı."

Mutlulukla, keyifle gülümsedi Satsuki Kurogiri.

Bunun ne anlama geldiğini kendisi de bilmiyordu.

Sadece, tek bir şey netti.

Bu uzun zaman dilimi içinde, ilk defa gerçekten gülümsediğini hissetti.

───Büyücü söylemişti.

"Ben bile sadece sözcükleri öldüremem" diye.

Fakat onlar bile bir gün ölüp gidecekti.

Her şey silinir, yok olur ve ölür.

Böyle olmasaydı geçmiş ile geleceğin arasındaki sınır belirsizleşirdi. Şeyler geri dönülmez olduğu içindir ki, onları kaybetmemek için el üstünde tutarız.

...Hem, neden yok olup gidiyorlar diye onların sonsuz olmadığını söylerler ki?

Silinseler de, unutulsalar da, şeylerin varlığı değişmez. Değişen tek şey, onları kabul eden kendi kalplerimizin durumudur.

Ona söylemeliydim.

Bu yüzden───Unutuşta sonsuzluğu aramanın hiçbir anlamı olmadığını.

Unutulup giden şeyler, doğal bir şekilde unutulur ve artık daha fazla bozulmadan uykuya dalar.

Bak───Unutmak eyleminin kendisi, sonsuzluğu tanımlamanın yollarından biridir.

Bir zamanlar içimde olan Shiki adlı o çocuğun, o günleri benden neden unutturduğunu şimdi anlıyorum.

O, gerçekten değerli olan anıları, şimdi yaşayan kendi kalbime dönüşüp bozulmasınlar diye özenle uykuya daldırdı.

Hatırlayamasam bile, onların bir zamanlar var olduğu gerçeği değişmeyeceği için.

...O büyücü bunu biliyor olmalıydı, ama yine de bunu bir cevap olarak kabul edemedi.

Kendisi olmayan o adam, elinde kesin bir şey olmadığı için mi sözcükler gibi ölmeyen bir şeyle sonsuzluğu arzuladı?

────Ne kadar da zavallıca.

Sözcüklere dökülebilen bir sonsuzluğun hiçbir değeri yokken üstelik.

Yedi Ocak geldiğinde, Reien'in o kasıntı üniformasından nihayet kurtulmuştum.

Azaka'yı henüz okulda bırakarak, ben, yani Shiki Ryogi, Reien Kız Akademisi'nin kapısından çıkıyordum.

Planlanan nakil işlemlerini iptal ettirmek bir günümü almıştı ama olay çözüldüğü için akademinin de buna bir itirazı olmamalıydı.

Akitaka'ya getirttiğim çivit mavisi ipek kimonomu giyip üzerine deri ceketimi geçirerek, bu orman ve okul binası dünyasından ağır adımlarla dışarı çıktım.

Girişte tanıdık bir yüz beni bekliyordu.

"Seni işsiz güçsüz... Ne arıyorsun burada?"

"Aşk olsun. Benim de her zaman vaktim bol değil ki. ...Yani, evet, meşgulüm ama bugün şans eseri boş vaktim vardı."

"Bu yüzden elden bir şey gelmez, değil mi?" diyerek Mikiya omuz silkti.

Bu hareket karşısında içim rahatlasa da, sırtımdan aşağı ürpertici bir hissin geçtiğini hissedip başımı iki yana salladım.

...Aslında bir süre Mikiya ile görüşmek istemiyordum.

Zihnimde beliren anı kırıntıları, içimdeki huzursuzluğu yavaş yavaş büyütüyordu çünkü.

Yine de şu an bu korkudan ziyade, onun bu şapşal halini görmeye ihtiyacım vardı sanırım.

"...Öyle mi. O zaman sana eşlik edeyim de vaktini öldür. Tam da sıkıcı bir masal dinlemiştim, sana da anlatayım."

Bunu söyleyip yürümeye başladım.

Mikiya "Hiç dürüst değilsin" diyerek yüzüme bakmaya çalıştı.

Satsuki Kurogiri ve Misaya Ouji'nin hikayesi bittiğinde, Mikiya ile birlikte yaşadığımız kasabayı çoktan geçmiştik.

Konuşarak yürürken, fark etmeden ikimizin de odalarının önünden geçip gitmiştik.

Sessiz bir anlaşmayla Touko'nun ofisine doğru yönelmiştik.

"...Ama neden sadece 1-D sınıfındaki olay bu kadar göze battı ki? Azaka'nın dediğine göre Satsuki Kurogiri tüm öğrencilerin anılarını topluyormuş."

Aklıma takılan son soruyu dile getirdiğimde Mikiya ciddi bir ifadeyle başını salladı.

"Bunun sebebi Misaya Ouji'nin dileğinin 1-D sınıfındaki öğrencilerden intikam almak olmasıydı herhalde. Unutulan anıları mektup haline getirip geri göndermesi, Misaya bunu istediği içindi. Diğer öğrencilerin ise sadece unutuşları toplanıp öylece bırakılmıştı."

"Benimle dalga geçme, o kadarını ben de biliyorum. Asıl mesele, neden sadece Misaya Ouji'nin dileğinin böyle bir olaya yol açtığı."

"Doğru. ...Muhtemelen sadece Misaya Ouji özeldi. Diğer öğrenciler, dileklerinin kendisini Satsuki Kurogiri aracılığıyla somutlaştırıyordu. Ama Misaya Ouji farklıydı. Onun arzusu, kendi elleriyle gerçekleştirilmek üzereydi. ...Bu fark çok büyük bence."

...Demek öyle. Söyleyince mantıklı geliyordu.

Satsuki Kurogiri, kendisine ayna deyip dururken sadece Misaya Ouji'ye karşı bir ayna olamamıştı.

"Ama neden?"

Mikiya cevap vermedi.

Kışın soğuk havası altında, bir süre sessizce yürüdük.

Uzun bir sessizlik ve düşünme sürecinin ardından.

Mikiya, üzgün bir ifadeyle bana baktı.

"Shiki. Satsuki Kurogiri'nin gerçekten bir kız kardeşi varmış."

Daha fazla bir şey söylemedi.

...Belki de sebep sadece buydu. O kız onun gerçek kız kardeşi olsa da, ya da olmasa da.

Artık gerçeği sadece Satsuki Kurogiri biliyor olmalıydı. ...Ve o Kurogiri'nin bile bunu teyit edecek bir yolu yoktu.

Gerçek sonsuza dek karanlıkta kalacaktı. ───Ne büyük bir ironi. Burada bile bir sonsuzluk vardı.

"...Garip bir hikaye. Zavallı Kurogiri."

Gerçekten öyle hissederek fısıldamıştım.

Kendisi olmayan o büyücü, birkaç ay önceki bana o kadar çok benziyordu ki.

...Fakat benim bu duygusal çıkışım karşısında Mikiya şaşkınlıkla gözlerini açtı.

"Şaşırdım doğrusu. Shiki, onca şeyden sonra onu savunuyor musun?"

"Onu savunduğum falan yok. Sadece ondan nefret etmiyorum."

Evet, nefret etmiyorum.

Nefret etmem imkansızdı.

Çünkü o────

"Sana benziyordu, Mikiya."

"Ha?"

"Senin soyadın siyah paulownia ağacı değil mi? Onun adı da siyah sis."

Ona böyle saçma bir cevap vermiştim.

Mikiya yanımda acı acı gülümsedi.

"Anlıyorum. İyi bir kelime oyunu."

Söylediklerimi tamamen şaka sanmış olmalıydı ki, saf bir şekilde güldü.

...Yine de bu kelime oyunu lafı biraz fazla eski kaçmıştı.

"Bu çoktan demode oldu, Mikiya."

Göz ucuyla ona bakarak bıkkın bir sesle bunu söyledim.

"────Ah."

O anda bir şeyin farkına varıp hafifçe güldüm.

"Ne oldu?"

"Yok bir şey. Benim öldüremediğim şeyi, senin az önce öldürdüğünü düşündüm."

Bu cevabım üzerine Mikiya kafasını kaşıyarak derin düşüncelere daldı.

Çok doğaldı. Onun için bu anlamsız iç ses, birdenbire ortaya çıkan tuhaf bir laftan ibaretti.

"Önemli bir şey değil. Boş bir laf işte, unut gitsin. Zaten olması gereken de buydu."

...Evet, günümüzde sözcükler bile ölebiliyordu. Evrenselliğini yitiren sözcükler, anlamlarından sıyrılıp sadece birer sese dönüşüyordu. ...Tıpkı çocukluğunda sıkışıp kalmış halde büyüyen o büyücü gibi.

"Neyden bahsediyorsun ki? Kusura bakma ama ben senin gibi hırçın bir karaktere sahip değilim. Hayatımda kimseye vurmadım bile, birini öldürmek gibi bir şey yapmış olamam. ...Yani, yapmamışımdır herhalde. Evet, kesinlikle yapmadım ama..."

Mikiya kendi söylediği sözler üzerine daha da derin düşüncelere dalmayı başarmıştı.

Kendini bilmeden birilerini incitip incitmediğini sorguluyor olmalıydı, tam da ondan bekleneceği gibi.

...Bu halleri gerçekten tam bir aptal gibiydi.

Yine de onun bu halini izlemek hoşuma gidiyordu. Bunun nedenini kurcalamaktan vazgeçip, dudaklarımda hafif bir tebessümle yürümeye devam ettim.

Gün batımı sona ermiş, gökyüzünde yıldızlar göz kırpmaya başlamıştı.

Dondurucu ay tepemizde belirdiğinde ise kendimizi nerede olduğunu bilmediğimiz bir yolda yürürken bulduk. Touko'nun ofisini bile çoktan geçmiştik.

Bakışlarımız buluştu. İkimiz de bu dalgınlığımıza iç çekerek tepki verdik.

Mikiya bunun aptalca olduğunu söylese de ben durumdan oldukça memnundum.

Nedenini az çok tahmin edebiliyordum.

Çünkü bu, hayatımda ilk defa biriyle çıktığım gece yürüyüşüydü.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.