Boşluğun Sınırı: İkinci Cilt
İçindekiler
5 / Çelişki Sarmalı
Enjou Tomoe
6 / Unutulmuş Kayıt
Kurogiri Satsuki
Sınır Formülü
7 / Cinayet İncelemesi
Shirazumi Rio
Boşluğun Sınırı
Çelişki Sarmalı
5 / Paradox Paradigm.
/12
Kırmızı güneş ışınları, sarmal kuleyi aydınlatıyordu.
Gün batımına yakın turuncu bir dünyanın içinde, Aozaki Touko lüks dairenin arazisine adım attı. Kertenkele derisi kahverengiye boyanmış gibi duran uzun deri palto, ince vücuduna yakışmıyordu. Palto, bir giysiden ziyade zırh havası taşıyordu.
Bir kez lüks daireye baktıktan sonra, turuncu çantasını tek elinde tutarak yürümeye başladı. Yeşil çimlerle kaplı bahçeden geçip lüks dairenin içine girdi. Cam kaplı lobi, yine gün batımının kırmızısına bürünmüştü. Zemin de, duvarlar da, üst kata çıkan asansörün olduğu sütun da, sanki güneşin içindeymiş gibi kırmızıydı.
Biraz düşündükten sonra, aniden yönünü değiştirdi. Asansöre gitmek yerine, lobinin doğusuna doğru yürümeye devam etti. ...İki parçaya ayrılmış bu lüks daire, doğu ve batı olmak üzere ayrı lobiler barındırıyordu. O da bunlardan biri olan Doğu kanadının birinci katındaki lobiye yöneldi.
Lobi, yarım daire şeklinde geniş bir alandı. İkinci kata kadar yükselen, büyük bir salon gibiydi. Zaten binanın içinde olduğu için burada gün batımının turuncusu yoktu. Sadece elektrik lambalarının sarı ışığı mermer zemini aydınlatıyordu.
"Şaşırdım doğrusu. Ne acelecisiniz siz."
Bir erkeğe göre yüksek bir ses lobide yankılandı. Touko hiçbir şey söylemeden, sessizce bakışlarını kaldırdı. Hafif bir eğimle ikinci kata çıkan merdivenler. Tam ortasında, kırmızı palto giymiş bir adam duruyordu.
"Ama bu aynı zamanda sevindirici bir şey. Benim Gehenna'ma hoş geldiniz. Sizi ağırlamaktan memnuniyet duyarım, en yüksek rütbeli Kukla Ustası."
Büyücü Cornelius Alba keyifle güldü, sonra tiyatral bir hareketle abartılı bir reverans yaptı.
"Cehennem mi?"
"Evet, öyle. Burası Hinnom Vadisi'ndeki ateş sunağının bir kopyası. İnsanları yakıp öldürerek, acı çektirerek olumsuz düşünceleri toplayan bir erime fırını. Ne yazık ki tapınağın efendisi Moloch burada değil ama, oldukça görkemli değil mi? Böylesine bir başka dünya, dış dünyanın fiziksel yasalarından tamamen kopuk olur. Yol açma hazırlıkları çoktan tamamlandı, Aozaki."
Kırmızı büyücü, aşağıdaki Touko'ya bakarken gururla konuştu. Neşeli genç adamın aksine, o duygularını bastırarak yanıt verdi.
"Agrippa'nın soyundan gelen birinin Yahudi hayranı olması ne ironik. Bu yüzden buranın özünü kavrayamıyorsun. Cehennem mi? Öyle şeyler dünyanın dört bir yanında hâlâ var. İnsan aklını aşan katliamlar görmek istiyorsan savaş alanına git. Akıl almaz ölüm yolları görmek istiyorsan açlık çeken ülkelere gitmelisin. Bu tür şeyler cehennem falan değil. Bu sadece bir araf."
Dedi ve çantasını yere bıraktı. Tak, diye kuru bir ses çıktı.
"Küçük günahlar işlediği için ne cennete ne de cehenneme gidemeyen, sonsuza dek acı çeken ruhların yeri. Buranın gerçek yüzü bu. Bir amaç uğruna acı çektirilmiyor. Sadece acı çektirmek amacıyla kurulmuş kapalı bir döngü. Böyle bir şeyin hiçbir büyüsel etkisi yok. —En azından, dışarıdan biri olan senin için."
Bıçak gibi sözler üzerine, kırmızı büyücünün yüzü seğirdi. Merdivenlerde duran genç adama değil, sanki bu binayla konuşuyormuş gibi gözlerini kıstı.
"Taijitu'nun (Yin-Yang sembolü) tezahürü senin fikrin olmasa gerek, değil mi? Hadi, Arauya'yı çağır. Senin kapasiten yetersiz ve ilerideki olaylarda sana bir faydası olmayacak. Amacının ne olduğunu bilmiyorum ama burada arayabileceğin bariz bir değer yok. Az önceki uyarının karşılığı olarak, sadece bunu söylemiş olayım."
"Pekala," dercesine Touko etrafına baktı. Böylece karşısında durması gereken kırmızı büyücüye hiç bakmadan, orada olmayan birini arıyordu.
Büyücü, onun bu halini izlemeye devam etti. Şimdi ağlayacak gibi duran, ölümcül niyetle dolu gözlerle.
"Sen, hep böylesin."
Mırıltı, kendini tutamayıp ağzından kaçan bir şeydi.
"Evet. Hep böyleydi. Beni hep küçümsedin. Rünleri bile önce ben okumuştum. Kukla ustası olarak şeref de sadece bana aitti. Ama senin o tavrın yüzünden o aptal sürüsü kandırıldı. Beni aşağıda gören tavrın, hepsinin benim daha aşağıda olduğumu düşünmesine neden oldu. Düşünsen anlarsın oysa! Ben Sponheim'ın bir sonraki başkanı olacağım! Büyü yolunda kırk yıldan fazla zaman geçirdim. Ben nasıl olur da yirmi yaşlarındaki bir veletten daha aşağıda konumlandırılırım...!"
Mırıltı, bir süre sonra öfkeye dönüşerek lobiyi doldurdu. Şimdiye kadarki samimi tavrını bir kenara bırakıp lanetler saçan rakibini, Touko ilgisizce izledi.
"Bilimde yaşın bir önemi olmasa gerek. Genç görünmeye çalışman iyi hoş da, Cornelius. Sen sadece dış görünüşünü önemsediğin için içindeki gelişmiyor."
Sakin tek bir söz, ancak son derece kışkırtıcı bir hakaretti. Elli yaşını aşkın, yakışıklı genç adamın yüzü, nefretle çarpıldı.
"────Henüz, amacımı söylememiştim, değil mi?"
Kırmızı büyücü, olabildiğince sakin bir şekilde, konuşma tarzını değiştirdi.
"Benim için Arauya'nın deneyleri falan umurumda değil. Aslına bakarsan, Köken'in girdabına hiç ilgim yok. Var olup olmadığı bile belli olmayan bir şeyi kovalamak saçmalık. Tanrı'nın alanına dokunmak istiyorsan Gnosis'e yönelmelisin. Geriye dönmeye gerek yok."
Bir adım geri çekildi. İkinci kata çıkacakmış gibi yavaşça yukarı doğru ilerledi.
"Ryogi Shiki hakkında sana bilgi veren benim tek başıma aldığım bir karardı. Arauya, Ryogi Shiki'yi yakalamak için hayatını kaybetti. O, kendi aralarındaki bir çatışmaydı. Bu yüzden, bu bariyer benim oldu. Ama ben, onun deneylerini devralmaya niyetli değilim. Açık değil mi? Ben, Aozaki. Seni öldürebileceğim söylendiği için bu kadar ücra bir yere kadar geldim!"
Boğazını yırtacakmış gibi tiz bir kahkaha atarak, büyücü merdivenleri koşarak çıktı. Büyücünün ikinci kata çıkışını, o sadece sessizce izlemekle yetindi.
...Çünkü birinci kattaki lobi, büyücünün kötülüğünün cisimleşmiş hali sayılabilecek şeylerle çoktan dolup taşmıştı.
O an, şimdiye kadarki her şeyden daha fazla aşağılama ve nefretle konuştu.
"───Bu, balçık mı?"
Etrafını saran şekilsiz varlıkları, Aozaki Touko kısaca böyle ifade etti. Ancak lobinin dış duvarından sızan o varlıklar, o kadar basit değildi. Krem rengi yapışkan sıvı duvardan damla damla akmaya başladı ve hızla şekil aldı. Bazıları insan şeklini, bazıları ise hayvan şeklini aldı. Yüzeyleri keloid gibi erimiş olsa da, sürekli şekil değiştiren görünümleri son derece gerçekçiydi. Sanki gerçek insanlar ve hayvanlar sonsuza dek çürüyormuş gibi, hem çirkinliği hem de inceliği bir arada barındıran varlıklardı.
"Böylesine bir alanda, sadece bu tür şeyleri tezahür ettirebilmen... Alba, büyücülükten film yönetmenliğine geçmelisin. Yaratıklar için bütçeden tasarruf edersin. Ucuz korku filmleri uzmanı olursun belki ama, ne de olsa bu, müdür olmaktan daha çok sana yakışan bir meslek."
Lobiye doluşmuş şeylerle çevrili bir halde, o böyle bir şeyi mırıldandı.
Gerçekten de bu durum bir korku filmini andırıyordu. Tek farkı, bu şeylere ne haçın ne de pompalı tüfeğin işlememesiydi.
Böylece, kendi etrafında bir metrelik bir boşluk bırakarak balçık benzeri şeylerle çevrilmiş olmasına rağmen, o kaşını bile oynatmadan göğüs cebine uzandı.
'Tch,' diye dilini şaklattı. Aklına gelmişken, sigaralarını Mikya'ya emanet ettiğini fark eden Touko biraz pişman oldu. 'Bari Japon malı da olsa almalıydım,' diye içinden homurdandı.
O, bunun bu kadar sıkıcı bir gösteri olacağını hiç düşünmemişti. Bu durumda sigara içmeden durulmazdı────.
"Hayır, yönetmen de olamaz. Yönetmenliği çok kötü. Bu kadarıyla şimdiki müşteriler memnun olmaz. Elden bir şey gelmez. Sana bir örnek göstereyim, Alba. Eğer 'garabet' diye adlandırıyorsan, en azından bu seviyeyi korumalısın."
Tık diye, ayağının ucunu yerdeki çantasına vurdu.
"────Çık."
Reddi kabul etmeyen, ihtişam dolu bir emir.
Buna karşılık çanta açıldı. Şıp diye, lale çiçeği gibi açılan çantanın içinde hiçbir şey yoktu.
Aynı anda──── siyah bir şey, Aozaki Touko adındaki büyücünün etrafında dönmeye başladı.
Siyah şey, vücut bulmuş bir tayfundu.
Touko'yu tayfunun gözü yaparak, fırıl fırıl hızla dönmeye başladı.
Bu, deliye dönmüş bir hızdı.
Birkaç saniye içinde lobide hiçbir şey kalmadı. Hatta lobiden taşacak gibi duran o şeyler, ne iz ne de işaret bırakmıştı. Sadece Aozaki Touko ve kapanmış çantası vardı. Ve onun önünde oturan kedi.
"────Ne?"
Bu manzarayı, Alba rüya görür gibi seyrediyordu.
Kedi Touko'dan büyüktü. Vücudu simsiyahdı ve hiç kalınlığı yoktu. Gölgeden yapılmış, düz bir siyah kediydi. Hayır, kedi olup olmadığı bile anlaşılamıyordu. Kedi benzeri bir silueti vardı, kafasında ise Mısır hiyerogliflerini andıran gözler vardı.
"Ne o, bu───"
İkinci kattan, o kediyi aşağıdan izledi.
Kedinin çizim gibi gözleriyle bakışları kesişti. Ve──kedi sırıtarak, ağzının olduğu kısmı yok ederek bir gülümseme ifade etti.
'Kâbus mu görüyorum?' diye Alba nefesini tuttu.
Touko hiçbir şey söylemedi.
Bir yerden, sadece 'cırcır cırcır' diye bir ses geliyordu.
"Konuşulan bu değildi! Senin hizmetkarının kız kardeşine yenildiği yalan mıydı yani…!"
Sessizliğe dayanamamış olacak ki, Alba bağırdı.
O, sadece 'Hadi bakalım,' diye yanıtladıktan sonra bakışlarını siyah kediye çevirdi.
"───Tatsız bir şey yedirdim sana. Ama bir dahaki sefere daha iyi olacak. Böyle bir eter yığını değil, gerçek insan eti. Ruhsal birikimi de yeterli. Benim okul arkadaşım diye çekinmene gerek yok. Her zaman iyi terbiye etmişimdir seni, değil mi? 'Düşmanlar yenilip yok edilmelidir,' diye."
Birden, siyah kedi koşmaya başladı.
Mermer zemini kayar gibi geçti ve merdivenlere doğru koştu. …Gerçi kedinin ayakları hareket etmiyordu. Oturan siluetiyle, sadece gözlerini hareket ettirerek kırmızı paltolu insana doğru hızla ilerliyordu.
Touko'nun bulunduğu birinci kattaki lobiden Alba'nın olduğu ikinci kattaki sahanlığa kadar, muhtemelen on saniyeyi bulmazdı.
Ama Alba da buna izin verecek kadar sıradan bir insan değildi.
O, bir büyücüydü.
"Uzaklaş gölge. Görünmeyen şeye dokunmak imkansızdır. Unut karanlığı. Dokunulmayan şeyi görmek imkansızdır. Soru yasaktır. Cevap basittir. Sol elimde alev var. Ve sağ elimde her şey var────────"
Sakin, ama sınırlarına yakın bir hızla Alba büyü sözlerini okudu.
───Büyü için büyü sözleri, o kişinin kendi kendine telkininden başka bir şey değildi.
Rüzgar çıkaran bir büyü vardır. Bu, bir silah gibi, en başından performansı belirlenmiş bir güçtür. Hangi büyücü kullanırsa kullansın etkisi değişmez. Sadece büyü sözleri farklıdır.
Büyü sözlerini okumak, kişinin kendi vücuduna kazınmış büyüyü ortaya çıkarmak içindir ve içeriğinde büyücünün doğası yoğun bir şekilde kendini gösterir. O büyünün ortaya çıkması için gerekli anlam ve belirlenmiş anahtar kelimeler içerdiği sürece, büyü sözlerinin ayrıntıları her büyücünün tercihine bağlıdır.
Abartılı, tiyatral ve kendine hayran büyücülerin büyü sözleri uzundur. Ama uzun ve anlam yüklü olduğu ölçüde, gücün artması da bir gerçektir. Kendine yaptığı telkin ne kadar güçlü olursa, kendinden çektiği yetenek de o kadar gelişir.
Bu anlamda, Alba'nın büyü sözleri üstündü denilebilir. Aşırı uzunlukta değil, gerekli en az kafiyeyi kullanarak ve kendi ruhunu yücelten kelimeler barındırarak, büyü sözlerinin telaffuzu için iki saniyeden fazla zamana ihtiyaç duymuyordu.
Bu gerçeğe Touko 'Vay canına,' diye hayran kaldı.
Alba adındaki genç, gereğinden fazla uzun ve gereksiz büyü sözlerini tercih ederdi ama son birkaç yılda kesinlikle gelişmişti.
Büyü sözlerinin yapısının şekli ve hızı, ve madde dünyasına etki eden devreleri bağlama şekli, şaşırtıcı derecede ustacaydı.
Onun büyü sözleri, eğer sadece nesneleri yok eden bir büyü olsaydı, şüphesiz birinci sınıf bir ustalıktı.
"Ben düzenden yanayım. Bu yüzden, kesinlikle yenileceksin───────!"
Alba'nın bir kolu ileri uzandı.
Siyah kedi merdivenin ilk basamağına ulaştığı an, hava hafifçe titredi─── ve merdivenler alev aldı.
Yerden titreyerek yükselen bir serap gibi, mavi bir alev denizi merdivenleri kapladı.
Sadece birkaç saniye içinde, alevler merdivenlerin kendisinden çıktı ve boşluklu ikinci katı delip geçerek tavana doğru kayboldu.
Tıpkı volkanik bir bölgedeki gayzer gibiydi.
Lobinin oksijenini bu bir an içinde tamamen tüketen alev denizi, sadece siyah kediyi bu dünyadan yakarak yok etti. Bu da doğaldı. Bin santigrat derecenin çok üzerindeki büyü gücü alevleri, herhangi bir hayvanı tereyağı gibi katıdan gaza dönüştürebilirdi. Sıvı halden geçme süreci, salise bile sürmezdi.
Ama Alba gördü.
Alevler sönüp gittikten sonra, ansızın ortaya çıkan siyah kedinin tuhaf görüntüsünü.
"───Olamaz."
Zümrüt gözler merdivenleri dikkatle süzdü.
Siyah kedi, incelmiş siyah vücudunu üzgünce yaladıktan sonra, kırmızı büyücüye doğru, gözlerini kocaman açarak baktı.
Siyah tuhaflık hızla koşmaya yeniden başladı.
Alba'nın kedinin gerçek kimliğini anlamaya bile vakti yoktu.
"Tekrar et…!"
Yırtıcı bir keskinlikle, Alba büyü sözlerini tekrarladı.
Merdivenler alev aldı. Ama bu sefer kedi durmadı. Sanki bu ateşe alışmış gibi, doğrudan büyücüye doğru ilerliyordu.
"Tekrar et!"
Alev denizi tekrar fışkırdı ve söndü.
Kedi çoktan merdivenleri tırmanmak üzereydi.
"Tekrar et!"
Dördüncü alev de anlamsızca sona erdi.
Kara kedi ikinci kata ulaştığında, Alba'ya yaklaşıp ağzını açtı. İnsan büyüklüğündeki kedi bedeni, ayaklarının dibinden "şak" diye açıldı. Sanki kafatası menteşe olmuş bir hazine sandığına benziyordu.
Kalınlığı olmayan, düz olması gereken kedinin içinde, az önce yuttuğu şekilsiz yaratıkların kalıntıları çamur gibi yapışmıştı.
Alba nihayet anladı. Bunun sadece kediye benzeyen bir şekilden ibaret, sadece ağzı olan bir yaratık olduğunu.
"Tekrar et────!"
Ölümle yüz yüze gelmenin korkusu son büyüyü tekrarlatıyordu.
Ama ondan önce, köpekbalığı çenesine benzeyen kedinin bedeni büyücüyü arasına aldı. Kırmızı paltosunun üzerinden bir lokmada yutulup ağzına alındı ve Alba bilincini kaybetti.
", Ouken."
Aniden, kısa bir ritim yayıldı.
Alba'nın bedenine çaprazlama yapışan kedi hareketini durdurdu.
Olayı bir seyirci gibi izleyen Touko bile o sese tepki verdi.
Alba'ların arkasında bir adam duruyordu.
Sürekli ıstırap dolu, sert bir ifadeye sahip adam, siyah bir pelerin giyiyordu.
Adam sanki başından beri oradaymış gibi, ortaya çıktığına dair hiçbir iz yoktu.
Siyahlı adam Alba'yı tek eliyle kavradı, umursamazca kediden ayırıp yere yuvarladı. Kedi, adamın beraberinde taşıdığı üç katlı bariyerden birine dokunduğu için hareket edemiyordu.
Adam aşağıdaki kadına döndü. Sadece bu bile lobinin havasını değiştirdi.
Hava dondu dedikleri bu olsa gerek.
Az önceki havadaki gevşeklik kayboluyordu. Sanki gerçek sahibini karşılamış gibi, bu lüks dairenin kendisi gerilmişti.
"───Uzun zaman oldu, Aozaki."
"Evet. İkimiz de görüşmek istemezdik herhalde."
Birinci kat ve ikinci kat───gök ve yer olarak ikiye ayrılmış, Touko, Araya Souren adındaki baş belasıyla karşı karşıya geldi.
"Alba haddini aşan bir şey yapmış anlaşılan. Aslında sen bilmeden işi bitirmemiz gerekiyordu ama elden bir şey gelmez. Tek başıma altmış dört beden hazırlayamadım. Bu şehirde olman bir tesadüf ama aynı zamanda bir zorunluluk mu demek oluyor?"
"Hangimizin çekildiğini bilmiyorum ama öyle olsa gerek. Tesadüf, gizemin bir argosudur. Bilinemeyen yasaları gizlemek için tesadüf kelimesi kullanılır."
Cevap verirken Touko duvara doğru geri çekildi.
Bu rakip Alba ile aynı seviyede değil. Yetenek açısından denk olsalar da, bu binanın içinde Araya Souren herkesten üstün. Duvarı arkasına alıp sadece öne odaklanmazsa, büyük bir açık verecektir.
"Peki. Bu lüks daire ne işe yarayan bir aygıt? Herhalde 'yaşıyor ama aynı zamanda ölüyor' gibi bir belirsizliği somutlaştıran bir kutu değildir. Bir günde tamamlanan bir dünya uydurup, ölüme giden andaki ruh patlamalarını toplama işinin etkili olmadığına yüzlerce yıl önce karar verilmiş olmalı. Yüzlerce ölüm toplasan da amacına ulaşamazsın."
"Elbette. Ama senin bilemeyeceğin gerçekler de var. Doğru, ben sadece ölümlerin sayısını takip ediyordum. On binlerce farklı insanın farklı ölümlerini deneyimlersem, bunun içinde kökene ulaşan bir ruh yayılımı olduğuna inanıyordum. Ama bu şekilde asıl kaynağa ulaşılamaz. Bu yolla ulaşılabilecek tek şey o insanın 'kökeni'. Ruhani varlıkların bütünü olan kökene ulaşılamaz.
Önemli olan ölümün miktarı değil, niteliğidir. Kökenine inildiğinde ölüm şekillerinin türleri daha büyük ölçüde ayrılır. Ben ölüm yollarını mümkün olduğunca geniş bir şekilde ayırdım ve bunun altmış dört tür olduğunu belirledim. Burada toplananlar, her biri o türden bir ölüm şeklini sırtlanmış kişiler. Bir nevi dünyanın mikrokozmosu. Ben onların acılarını deneyimliyor, acılarını içimde barındırıyorum. Eninde sonunda Sekiz Trigram'dan Dört Sembol'e basitleştirip İki Kutup'a ulaşmak için."
"Hıh. Tek olmak bu kadar mı iyi, Araya? Işık ve karanlık birbirine düşman olmak için ayrılmadı, en çok şeyi barındıran nitelikler oldukları için ayrıldılar. Her şey tek başına yalnızdır. Bu yüzden çoğa ayrılmaya çalışır. Sen sadece buna tahammül edemiyorsun. Çeşitli insanların ölümlerini araştırıp, hayatlarını titizlikle inceleyerek kendine mal edip biriktiriyorsun. Benim ölümümü bile, Aozaki Touko adında bir insanın doğumundan ölümüne kadar olanı bilgi olarak beyninin bir köşesinde saklayacaksın herhalde. İnsanların değerini böyle incelemek sana kalmış ama, bunu yapmak Yama'nın görevidir. İnsan bedeninde olan sen ise, sadece ölümü emmeye devam eden bir cehennemden başka bir şey olamazsın."
"───Öyle olsun. Cehennem de olsa cennet de olsa, dibe yakın olmak değişmez."
Araya'nın sözlerinde tereddüt yoktu.
Bu dünyada sadece kendisinin olduğuna karar veren aşırı güçlü bir irade.
Touko düşündü.
Gündelik hayatın sarmalını tekrarlayan bu binada, insanların deneyimlediği her türlü ölüm prototipi girdap gibi dönüyordu. Şimdiye kadar Araya Souren adındaki bedenin yaptığı kayıtları bu bina devralmıştı. Burası onun ta kendisiydi, Araya Souren'in bilincinin ta kendisiydi. '...Yani, ben şu an onun vücudunun içindeyim öyle mi?'
Mırıldanarak Touko, lobiyi dolduran havayı gözlemledi. Gergin hava, Araya için değildi. Aksine, ona düşman olan, bu binada öldürülen sakinlerin dile gelmeyen kin ve nefretleriydi.
Kendisini bile ezip geçebilecek gibi duran bu kin miktarını, Araya her geçen gün artırıyordu. Onun sözleriyle, miktarını değil niteliğini artırıyordu herhalde. Yüzlerce ölüm, sonuçta tek çeşit, aynı ölüm şekliydi.
Sevgi ölümü, yani aile, sevgili, annelik, babalık, çocuk bakımı.
Nefret ölümü, yani aile, sevgili, arkadaş, senpai, yabancı.
Çeşitli nedenlerden kaynaklanan çeşitli ölüm şekilleri.
Her gün tekrarlanan, giderek kesinleşen aynı son.
───Yoğunlaşan ölüm.
Bu bina bir büyü sözü. Onun, Araya Souren'in bilincini sağlamlaştırmak için bir sunak. Yüksek seviyeli büyü yapmak için sadece büyü sözleri ve kendi büyü gücü değil, aynı zamanda yaşam kurbanları ve arazinin kendi gücü de kullanılmalıdır.
Araya, modern çağda bir tapınak inşa ederek, daha yüksek seviyeli büyü yapmaya çalışıyor.
Hayır, büyü değil. Böylesine bir başka dünyayı kullanan gizem, artık büyü alanında değil.
Bu, evet, şimdiki dünya standartlarına göre imkansız bir alanın gizemi.
Sihir denilen, insan elinin dokunamayacağı yasak bir gücün kullanılmasıydı.
"───Köken'e giden yolu mu açıyorsun?
Ama nasıl? Büyüsel bir bariyer kurmadan kendinin büyücü olmadığını kanıtlasan bile, ruhani varlıkların iradesini aldatamazsın. Modern teknolojiyle kurulan bariyerlerle aldatılabilecek olanlar sadece diğer büyücülerdir. Gerçekten de bu bina yolu açar. Çünkü o, Taijitu'nun somutlaşmış hali, şüphesiz bir delik oluşacaktır. Ama o delikten ilk çıkacak olan ruhani varlıkların koruyucusu olacaktır. Biz biz olduğumuz sürece, ona kesinlikle karşı koyamayız."
"───Durdurucu güç zaten işliyor. Senin bu şehirde olman. Hiçbir sebep yokken, sanki bir şey tarafından aptallaştırılmış gibi tesadüfen hırsızlık yapan adam. Geçmişte hiç yaşanmamış olan bu bölgede bir seri katil saldırısına uğrayan kadın. Kendimi bu kadar hareket etmekten alıkoymama rağmen, durdurucu güç üç kez işledi.
Ama o kadar. Ben artık kökene daha fazla yaklaşmayacağım. Birkaç kez tekrarlanan başarısızlıkları boşa çıkarmayacağım. Durdurucu gücün farkına varmadan yolu açmaya çalıştığım zamanlar da oldu ama onun gözleri aldatılamaz. Bir gün durdurucu gücün kendisini yenmenin bir yolunu hazırlayıp meydan okudum ama o, daha da büyük bir güçle ortaya çıktı.
Tek bir sonuç var. Benim yeteneğim yoktu."
İlk kez───duyguya benzer bir ritim içeren bir ses yayıldı.
Siyahlı adam, aşağıdaki büyücüyü görüş alanına aldı.
"Durdurucu güç, yola ulaşmayı bu denli engeller. Çünkü bu, insanların sahip olmaması gereken bir güç, hiçliğe dönüşün sebebi olacak bir eylem. İnsan denen birey tamamlandığında, var olmanın anlamı kalmaz. Buna rağmen sıradan insanlar, sadece yaşama arzusu uğruna tamamlanmayı bilinçaltında reddeder. Tüm insanlar, insan olduklarını düşündükleri anda, hayvandan aşağılık mahluklardır. Tamamlanmak için var oldukları halde, var olmak için tamamlanmayı kabul etmezler. İnsanın başlangıcı, zaten bir çelişkiyle başlamıştır.
Peki, o zaman neden Köken'e ulaşabilenler var? Cevap basit. Ulaşılabilecek bir yöntem yok. Sadece ulaşabilecek insanlar var. Ne kadar bilgelik öğrenirsen öğren, büyü sonuçta sonradan edinilen, ikincil bir şeyden ibaret. Yetenek budur işte. Doğduğunda sahip olup olmaman. Seçilmiş olup olmaman arasındaki fark. Doğduğu andan itibaren zaten Köken'e bağlı olan insanlar. Karmaşıklaşmış, türleri artmış ve Köken olan ana kaynaktan çok uzaklaşmış primatlarız ama nadiren Köken'den doğrudan doğanlar da var. "Hiçlik"e bağlı olarak doğan renksiz ruh. İşte o, tek başına ana kaynağa ulaşabilecek varlıktır. O zaman sadece onu bulmak kalıyor. Onu bulmak için on yıl harcadım ben!"
"Demek öyle. Böylece Ryougi Shiki'yi yok etme sonucuna vardın, ha?"
Gözlerini kıstı.
Ryougi Shiki. Ryougi ailesi, evrenselliği zirveye çıkarmış insanlar yaratmak için, bir kap olarak boş bir beden (Kara) doğurmak amacıyla yıllarını harcamış bir kabileydi. Boş olmak, "Hiçlik" olmak demekti. Ne kadar tehlikeli bir şey yaptıklarının farkında olmadan, Shiki denen "Hiçlik"e açılan bir beden yaratmışlardı.
"Peki, Wujou Kirie ve Asagami Fujino'yu mu kullandın?
Sen doğrudan hareket etseydin, durdurucu güç fark ederdi. Tamamen dolaylı yoldan, varlığını belli etmeden Shiki'yi yok etmen gerekiyordu. Değil mi? Shiki'nin tam zıttı bir konsepte sahip katilleri ona karşı kullanarak, Shiki'nin kendi özünü fark etmesini sağladın. Bir şeyi anlatmak için öğretmekten çok deneyimletmek daha hızlıdır, değil mi?
Peki. Ne istedin, Araya? Shiki ve Ori'nin birbirini yiyip boşluğa (Kara) dönüşmesini mi? Yoksa sadece Ryougi Shiki ile tanışmak mı istedin?"
"───İki yıl önce, 'Ryougi Shiki'yi ortaya çıkarmak içindi. Ama şimdi farklı. Bir sonuca vardığımı söylemiştim, değil mi? Shiki'nin o bedene ihtiyacı yok. Köken'e açılan bedeni ben alacağım."
Bu küstahça açıklamaya Touko, "Hıh," diye ağzını açtı. Araya'nın ne dediğini bir anda anladığı için, bilinci bomboş kesilmişti.
"Yoksa sen, kendi beynini Shiki'nin bedenine mi aktarmayı düşünüyorsun…!?"
Touko'nun "İnanamıyorum," diyen tavrına Araya cevap vermedi. "Söylemeye gerek yok," diyen bakışlarına karşılık Touko, "Ne kadar da zevksiz bir herif," diye mırıldandı.
"Ama neyse, senin o bedende olman, Shiki'nin güvende olduğu anlamına geliyor. Ne olur ne olmaz diye sorayım, Shiki'yi geri verme niyetin var mı?"
"İstersen ne yaparsan yap."
"Hıh. Demek savaşmaktan başka çare yok. Yahu, ben zaten savaş elemanı değilim ki. Şununla ilişki kurduğum için başıma ne bela açtım."
"Ben de ne olur ne olmaz diye sorayım. Aozaki. İş birliği yapma niyetin var mı?"
Düşmanca bakışları ve onu çaresiz bırakma isteği değişmeden Araya Souren böyle sordu.
Touko cevap verdi.
Sadece hafifçe kısılmış kehribar rengi gözleriyle, kesinlikle hayır, dedi.
"…Öyle mi. Yazık oldu. Seni doğru değerlendirmiştim. Birlikte Köken'e ulaşmak için yarıştığımız da oldu. Açıkçası, senden hoşlanıyordum da."
Tak tak diye adımlar atarak Araya ilerledi.
Birinci kata inen merdivenlere doğru yaklaştı.
"O akademide, sadece sen bir sürüden ibaret değildin. Ben ruhun prototipini, sen ise bedenin prototipini hedefledin. Önce ulaşanın sen olacağına emindim.
Ama────sen vazgeçtin. Neden? Şimdiki sen, bir büyücü olduğunu bile terk etmişsin.
Ne için öğrendin, ne için güç kazandın?
Neyi kurtarmak, neyi başarmak için bu yolculuktu?"
Kara büyücü kükredi.
Sakince, her zamanki gibi bir tonla, sadece gözleri öfkeyle yanıyordu.
Bunu karşılayarak Touko cevap verdi.
"Öyle ahım şahım bir sebep değil. Sadece mantığı üst üste yığdıkça paradokslar yaratmaktan yoruldum. Biz öğrendikçe uzaklaşıyoruz. Köken'in girdabı için de aynı şey geçerli. Saf bir cehaletle yaklaşamazsın, ama cahil kaldığın sürece de onu kavrayamazsın, bu yüzden anlamsız. ──Seninle aynıyız. Ben kabul ettim, sen etmedin. Sadece bu kadar, ama belirleyici bir fark bu."
Hüzünlü bir tını içeren itirafı, Araya kaşını bile oynatmadan karşıladı.
İkisinin bakışları çarpıştı.
Touko, Araya'ya büyücülerin doğasını, akıllandıkça aptallaşan çelişkiyi söyledi.
Araya ise Touko'ya büyücülerin özünü, öğrendikçe daha da yükseklere ulaşan mantığı söyledi.
"Sen, yozlaştın."
Kısa ve her türlü duyguyu barındıran bir şekilde, söyledi.
"O zaman neyi hedefliyorsun? Ne için oradasın?"
"…Doğru. Aslında burada olmamın pek bir sebebi yok. Shiki'yle de pek ilgilenmiyorum. Onun bedeni kara kutularla dolu, benzerini bile yapamam."
Evet, onun belirgin bir nedeni yoktu.
Belki de kendisi bile, farkında olmadan durdurucu güç denen o belirsiz şey tarafından itiliyordu.
Ama, öyle olsa bile sorun değil. O, şimdiki Aozaki Touko olarak yaşamını kabullenmişti. Bu ortamın, sayısız mucize ve tesadüfle birikmiş, bir daha asla oluşmayacak bir şey olduğunu biliyordu. Bu çelişkili lüks daire gibi baştan tekrar etse bile, şimdikiyle zerrece değişmeyen bir yaşam olamazdı.
Bu yüzden────eğer koruyabilirse, korumayı düşündüğü bir meseleydi sadece.
"…Gerçekten. Ne kadar da yozlaşma. Ben giderek zayıflıyorum.
Araya. Benim idealimdeki aşkın varlık, Ölümsüz'dür. Üstün güce ve bilgiye sahip olup hiçbir şey yapmadan, sadece dağların derinliklerinde duran. O varoluş biçimine hep hayranlık duymuştum. Ama dönüp baktığımda artık geri dönemezdim. İçi çok fazla şeyle dolu olan ben, oraya ulaşabileceğim bir günün gelmeyeceğini biliyordum. Hep öyle düşünmüştüm.
Hey Araya. Büyücüler aceleyle yaşar. Ne için acaba? Sadece kendi için olsaydı dış dünyayla ilgilenmezdi. Peki neden dış dünyayla ilgilenir? Neden dış dünyaya güvenir? O güçle neyi başarmayı düşünüyorsun? Ars Magna ile bir şeyleri mi kurtarmayı düşünüyorsun? O zaman büyücü olmak yerine kral olsan ya.
Sen insanlara "pis canlılar" dersin ama sen kendin öyle yaşayamazsın. Çirkin ve değersiz olduğunu bilerek bile bunu kabullenip yaşayamazsın. Kendinin özel olduğunu düşünmeli, bu yaşlanan dünyayı sadece kendisinin kurtaracağı gururunu taşımalısın ki var olabilesin. Ah, ben de öyleydim. Ama böyle şeylerin bir anlamı yok.
───Kabul et Araya. Biz herkesten zayıf olduğumuz için, büyücü denen aşkın varlık olmayı seçtik."
Büyücü cevap vermedi.
Bir adım, sonra bir adım daha atarak merdivenlere yaklaştı.
"…Köken'e giden yolu zaten ele geçirdim. Birkaç adım sonra dileğim gerçekleşecek. Engel olan herkesi, durdurucu güç olarak kabul edeceğim. Aozaki. Sen de, sonuçta bir insandan ibaretmişsin."
Lobinin havası gerginleşiyordu.
Mekan donmuş, büyücünün öldürme niyetiyle bükülecekmiş gibi endişe verici bir baskı vardı.
Bu ortamda, o eski yoldaşını uzaktan izledi.
Uzun yıllar süren ayrılığı kapatmak için yapılan uzun sorgulama buraya kadardı.
Son olarak─── Aozaki Touko adında bir büyücü olarak Araya Souren'e sordu.
"Araya, ne istiyorsun?"
"Gerçek bilgeliği."
"Araya, nerede arıyorsun?"
"Yalnızca, kendi içimde."
Adam tereddüt etmeden cevap verdi.
Ayak sesleri merdiven girişinde durdu.
Birbirlerinin varlığını bu dünyadan silmek için ikisi de harekete geçti.
Siyah paltosunun altından Araya'nın bir kolu kalktı.
Yavaşça sol kolunu omuzlarıyla aynı hizaya gelene kadar kaldırdı. Avucu güçsüzce açılmıştı, uzaktaki birini durdurmaya çalışan bir harekete benziyordu.
Bir kolunu kaldırarak rakibiyle yüzleşti.
Bu, Araya Souren adındaki büyücünün savaş duruşuydu.
Buna karşılık, Aozaki Touko o siyah büyücünün siluetine bakmakla yetindi. Ayaklarının dibine çantasını bırakmış, dikkatle düşmanın hareketlerini izliyordu. Hizmetkarı olan siyah kedi ise şimdi Araya'nın arkasında hareketsiz kalmış, donup kalmıştı.
Touko, Araya'nın kendini merkeze alarak üç katlı bir bariyer (結界) kurduğunu zaten anlamıştı.
Fugu, Kongou, Dakatsu, , Taiten, Choukei, Ouken
Yer ve mekan, düzlem ve üç boyutlu alana yayılmış büyücünün örümcek ağı. Eğer bir canlıysa, o daireyi oluşturan çizgilere dokunduğu anda hareket gücü durdurulurdu.
Normalde, bir bariyer (結界) hareket etmeyen şeyleri koruyan, sabit bir sınırdır. Düşman, kendini merkeze alıp onu yanında taşıyarak canavarca bir şey yapıyor. Görünür olmasına rağmen varlığını bile hissetmemek bu yüzdendi. Yakın dövüş söz konusu olduğunda, Araya Souren yenilmez (無敵) sayılabilirdi.
Ama tersine söylenecek olursa, Araya'nın sadece bu vardı.
Aslında Touko ve Araya, Alba gibi madde dünyasına etki edip yıkım gerçekleştiren büyüleri öğrenmemişlerdi.
Touko'nun öğrendiği rün büyüleri de kesinlikle saldırı yöntemlerine sahipti. Rün, güçlü bir damgayı hedefe kazıyarak, kazınan harfin anlamını gerçeğe dönüştüren bir büyüydü. Ateş anlamı taşıyan Sowilo'yu Araya'nın vücuduna doğrudan yazsa, Araya'nın vücudu alev alırdı.
Zayıf noktası, harfleri doğrudan yazmak zorunda olmasıydı; uzaktan harfleri üst üste bindirmek gibi bir eylem bir büyücüye karşı işe yaramazdı. Dolaylı büyü gücü (魔力) etkisi, vücuduna doğrudan büyü gücü yaymış bir büyücü tarafından savuşturulurdu.
Akademi günlerinden beri ikisi de saldırı büyüleri konusunda ilgisizdi. Touko oyuncak yapımına, Araya ise ölüm toplama işine ilgi duyuyordu.
Bu yüzden, Araya'nın Touko'yu yok etme yöntemi yaklaştıktan sonraki yakın dövüş olacaktı. Araya, karışıklıklar çağını atlatmış bir adamdı. Vücudunu silah olarak kullanma konusunda, şimdiki çağda hiçbir insan ona rakip olamazdı.
Bunu bilmesine rağmen Touko, onun gelmesini bekledi.
Beklemekten başka çaresi yoktu.
Merdivenlerden inip birinci kattaki lobiye Araya adım attığında tuzak kurmayı hedefliyordu.
Ama siyah büyücü merdivenin önünde durmaya devam ederek, öne uzattığı kolunu hafifçe hareket ettirdi.
"───Sükût." Kısa bir öksürük.
Büyücü, açık avucunu sıkıca yumdu.
Bu, bir şeyi ezip geçecek gibi bir hareketti.
Aynı anda Touko'nun vücudu aniden titredi.
Her türlü büyü sisteminin devrelerini kesen paltosu, paramparça olup yere düştü.
Bir saldırı olmuştu.
Görünmez bir şok.
Her yönden tüm vücudu eşit şekilde darbe alarak yere diz çöktü.
Şu anki şokun ne olduğunu Touko bir an içinde anladı.
Araya, Touko'nun durduğu mekanı olduğu gibi ezmişti. Örnek vermek gerekirse, tüm vücudunun preslenmesine eşdeğerdi.
Touko inanılmaz bir düşünceyle dili tutuldu. O kadar küçük bir hareketle mekana etki eden bir büyüyü o bilmiyordu.
'…Yakalandım. Kahretsin, kaç tane gitti────?'
Ağzındaki kanı yutarken Touko, kendi vücudundaki hasarı kontrol etti. Vücudunu eğitmemiş Touko için, Shiki gibi kaç kemiğinin kırıldığını bilme yolu yoktu. Sadece anlayabildiği şey, şu anki durumdan palto sayesinde kurtulduğuydu.
Bir kez daha saldırıya uğrarsa, kesinlikle ezilirdi.
"────Git!"
Öyleyse, o da merhamet etmeyecekti.
Aniden──── hareketi durdurulmuş siyah kedi hareket etmeye başladı.
Şimdiye kadarki felç, bir oyundu. Kedi, güvenle sırtını gösteren Araya'ya saldırdı.
"Ne?"
Hafif bir şaşkınlık göstererek Araya aniden arkasına döndü.
Hiç vakit kaybetmeden── uzattığı avucunu açtı ve bir kez daha sıkıca ezdi.
"Vum" diye bir titreşim.
Touko gördü. Araya'nın önündeki mekanın kendisinin, kendi içine doğru çöktüğünü.
Siyah kedi, sıkıştırılmadan önce yukarı doğru sıçramıştı.
Yerçekimi tersine çalışmış gibi, tavana ayaklarından iniş yaparak büyücüye ters ters baktı.
"Buraya kadar."
Siyah paltosunun altında gizli diğer kolu, avucunu sıkıca yumdu.
Siyah kedi, tavanla birlikte ezildi.
Çatır diye tavanın bir köşesi dışa doğru çöktü, siyah kedi ezilerek görünmez olana kadar sıkıştırıldı ve yok oldu.
"Piyonun yok oldu. Büyücünün kendisinin güçlü olmasına gerek yoktur, zanaatıyla en güçlü şeyi yaratması yeterlidir... Bu senin akademi zamanındaki sözündü. ──Aynen öyle. Kuklacı, kuklası yenildiği anda yenilmiş demektir."
Tekrar Touko'ya dönerek, avucunu açarak Araya konuştu.
O, bunu hoşnutsuzlukla karşıladı.
"Ah, o tezimi hala değiştirmedim. Ama etkileyici bir şey. Unutmuştum, burası senin vücudunun içiydi, değil mi? O zaman mekanı ezmek de istediğin gibi olur. Demek ben zaten devasa bir büyünün içine atlamışım. ...Hıh, o kadar hazırlığın varken, neden Shiki tarafından öldürülmenin eşiğine kadar sürüklendin sen?"
"───Canlı yakalamak zordur. Yanlışlıkla tüm gücümü kullanırsam ezerim çünkü. Ama bu sefer farklı. Öldürülmesi gereken bir rakibe tüm gücümle karşılık vereceğim."
"Shiki'nin vücudunu o kadar mı istiyordun? Senin için Shiki tek yoldu, değil mi? Ölmeyecek şekilde öldürmek epey zor olmuştur. Umarım bu sana pahalıya patlamaz."
Yere düşmek üzere olan duruşunu düzeltince, yavaşça sırtını duvara yasladı.
"───Alba'ya söylemiştim ama. Sen de korku denen şeyi anlamıyorsun. İnsanları korkutan bir şeyin üç koşulu olması gerektiğini biliyor musun?
Birincisi, canavar konuşmamalı.
İkincisi, canavarın kimliği belirsiz olmalı.
Üçüncüsü─── canavar, yenilmez (不死身) değilse bir anlamı yoktur."
"────!"
Araya arkasına döndü.
Ezdiğini sandığı tavanda, siyah kedi, hiçbir şey olmamış gibi duruyordu.
"───Sükût!"
Tavana doğru avucunu sıkıca yumdu.
Mekan çatır diye sıkıştırıldı.
O bozulmada sallanarak siyah kedi büyücüye doğru atladı ve hop diye vücudunu açtı. Kaçınmaya vakit bulamadan siyah büyücü bir lokmada yutuldu.
"Gah───" Can çekişme gibi boğuk bir sesi o çıkardı.
Çat diye boğuk bir ses.
Shiki'nin zamanından farklıydı. Büyücü, karşı saldırıya geçmeye vakit bulamadan, vücudunun büyük bir kısmını kaybetti.
Güm diye, sadece yüzü ve omuzları kalan büyücü yere düştü. Ölmüş olmasına rağmen acıyla dolu bir yüzle, insan olan et parçası merdivenlerden aşağı yuvarlandı.
Bu durumu soğukkanlılıkla gözlemledikten sonra Touko kısaca mırıldandı.
"Eğer işini bitireceksen, tek vuruşta canını alırsın. Pusuya düşürmek böyle yapılır, Araya."
Pekala, Touko duvardan ayrılarak yürümeye başladı.
—Höh.
Bir ses. Kulağına boğuk bir ses gelmişti, diye düşündü, sanki başkasının başından geçiyormuş gibi.
Ağzından kan sızıyordu. İç organlarından dışarı atılan, kaçacak yer bulamayan kan dayanamayıp dışarı fışkırıyordu.
Bulanıklaşan görüşünü biraz aşağı indirdiğinde, bir kol gördü.
Birinin kolu, kendi göğsünden fırlamıştı.
Tuhaf bir obje, diye düşündü Aozaki Touko. Kendi göğsünden kalın bir erkek kolu uzanıyordu. Kol, dolgun bir kalbi sıkıca tutuyordu. Şüphesiz, o kendi kalbiydi.
Sonuç hemen belli oldu.
Arkasında beliren düşman tarafından bedeni delinmişti ve yakında ölecekti─────.
"Eğer işini bitireceksen tek vuruş mu? Anladım, iyi bir ders oldu."
Arkasından bir ses geldi.
Kederin, yasın ve nefretin karıştığı ağır bir ses.
Şüphesiz, Araya Souren adındaki büyücüye aitti.
"O──── bir kukla mıydı?"
Kan tükürerek Touko konuştu. Arkasında aniden beliren büyücü elbette, diye yanıtladı.
"Kukla yapımında sana yetişemem ama benim de seleflerimden kalma bir sanatım var. İnsan şekilli kuklalar yapan o şeytani keşişin adını bilmiyor değilsin herhalde."
Touko'nun bedenini delip çıkardığı kalbe bakarak büyücü devam etti.
"───Ve sen, gerçeksin. Bu kalbin şiddetinde bir hata yok. Güzel, muhteşem bir şekli var. Ezmek yazık olacak ama elden bir şey gelmez."
Cıvık, içi su dolu bir naylon poşeti yere çarpar gibi acımasızca, Araya onun kalbini ezdi.
"Senin hizmetkarının hilesini de çözdüm. Canavar çantadan çıkmadı. O, çantanın yansıttığı bir görüntüydü, değil mi?"
Araya ters ters bakınca, yere bırakılmış çanta paramparça oldu.
Paramparça çantanın içinde lens ve filmle donatılmış bir makine vardı. O, cızırtılı bir ses çıkararak hala dönen bir projeksiyon makinesiydi.
"Gölge oyunu canavarı, ha. Anladım, bu durumda her türlü saldırıyı etkisiz hale getirebilirsin. Havaya yansıtılan eterik beden ezilse bile, ana gövde olan projeksiyon makinesi çalıştığı sürece defalarca dirilir. …Ne kadar da yazık. Böylesine bir yeteneği benim yok etmem gerekiyormuş demek."
Araya'nın mırıltısına Touko cevap vermedi.
Sadece yok olmadan önce, kendi sorusunu dile getirdi.
"…Araya. Daha önce sorduğum soruyu soracağım. Bir büyücü olarak, ne istiyorsun…?"
"───Hiçbir şey istemiyorum."
Geçmişte edilenle aynı soru, aynı cevap.
Buna Touko kıkırdadı. Kan izi taşıyan dudakları, muhteşem bir güzellikteydi.
Hiçbir şey istememek. Geçmişte, bu soruyu soran Touko değildi. Onların ustası, öğrencilerini toplayıp sormuştu.
Toplanan öğrenciler kendi büyü teorilerinin tamamlanışını ve bunun getirdiği şanı gururla anlattılar. Ama sadece Araya şöyle yanıtlamıştı: ‘Ben hiçbir şey istemiyorum.’ Toplanan öğrenciler onu hırssız bir adam diye alay ettiler ama o gülemedi bile.
…O an, Touko'nun hissettiği duygu korkuydu.
Bu büyücü bir arzusu olmadığını söylemiyordu.
Hiçbir şey istememek. Bu dünyada hiçbir şeyi, kendi varlığını bile istememek. Mükemmel bir ölüm dünyasını, Araya Souren istiyordu.
İşte bu yüzden, onun arzusu hiçbir şey istememekti.
İnsanlardan o kadar nefret eden ve kendi kabuğunu ören bir adam. Hırssız denirse hırssızdı belki. Bu adam, küçük bir mutluluğa bile ihtiyacı olmadığını söyleyerek, insan denilen çelişkiden nefret ediyordu.
"Araya. …Sana son bir lanet bırakacağım."
"Dinliyorum. Acele et, birkaç saniye bile dayanamazsın."
Kendi öldürdüğü halde böyle konuşması da neyin nesi, diye Touko zehir zemberek konuştu. Her neyse, bu konuda haklıydı.
Vücudu, artık sadece dudaklarını hareket ettirebiliyordu.
"…………Akaşik Kayıtlar'a dokunmaya çalıştığında engelleyici güç devreye girer. Senin gibi insanlardan nefret eden biri her şeye gücü yeten olursa, dünyanın sonunun gelme olasılığı artar. Bu engelleyici gücün iki türü vardır.
Biri, primat olan insanların, kendi dünyalarını sürdürmek istediklerine dair bilinçsiz bir kolektif.
Ve diğeri ise, bu dünyanın kendi içgüdüsüdür.
…Bu ikisinin amacı aynı olsa da, doğaları ince farklar gösterir. Dünyanın kendi içgüdüsünün Akaşik Kayıtlar'a dokunanları sınırlaması, sadece şu anda Dünya'yı yönetenin insanlar olmasından kaynaklanır. İnsan medeniyetinin çökmesi demek, bu gezegenin ölümüyle doğrudan bağlantılı olma potansiyeli taşıdığı içindir. Bu yüzden dünyanın iradesinin yarattığı kurtarıcılar, kahramanlarla birlikte insan dünyasının çöküşünü engeller."
"───Peki ya?"
Zaten bilinen şeyleri anlatan Touko'ya, Araya kaşlarını çattı.
Hırıltılı nefesler alıp verirken, yine de net bir tonla devam etti.
"Yani, gezegenin kendisini bir yaşam formu olarak gören Gaia teorisindeki engelleyici güç ile biz insanların sahip olduğu engelleyici gücün farklı şeyler olduğu anlamına geliyor. …İşte burada, Araya. Hayatın boyunca düşman olarak nefret ettiğin şey, acaba hangisiydi?"
───Hmm, diye büyücü hafifçe düşündü.
Şimdi düşününce, gerçekten de böyle bir bakış açısı var.
Araya şimdiye kadar fark etmediği bir şeyi düşündü. …Evet. Uzun, fazlasıyla uzun bir süredir gizemleri öğrenen o bile, düşünmeye bile yeltenmediği o şey.
Gaia teorisindeki engelleyici güç. İnsan dünyasını sürdürmeye çalışan bu güç, ama dünya güvende olduğu sürece insanların başına ne gelirse gelsin önemi yok, sonucuna varır.
Aksine, tüm insanlığın yarattığı engelleyici güç gezegenin kendisini bile tüketerek insan dünyasını sürdürmeye çalışır.
…Cevap, açıkça ikincisiydi.
"Söylemeye gerek yok. Defalarca savaştığım düşünce, Araya'nın düşman olarak gördüğü şey, kurtarılamaz insan doğasıdır."
"O, Dünya üzerindeki tüm insanların bilinci demek. Sen, tek başına altmış milyara yakın insanın iradesine karşı gelebileceğini mi söylüyorsun?"
"───Kazanacağım."
Tereddüt etmeden, abartmadan, büyücü anında cevap verdi.
Çeşitli insanların ölümlerini toplayan yaşayan bir cehennem. Ne kadar değersiz bir şekilde ölürse ölsün, o insanın tarihinin ötesinde olması gereken geleceği tasarlayıp, kendi malı gibi yaşayan büyücü.
Touko düşündü.
Bu, tüm insanlığı karşısına alsa bile kazanacak çelik gibi işlenmiş aşırı bir egoydu.
Araya Souren buna sahipti. Gerçekten öyle olup olmadığı önemli değildi. Öyle olduğunu iddia eden irade gerçekti. Bu soruyu sorduğunda, Araya Souren, altmış milyar insanın onuruyla tek tek savaşacağı bir senaryoyu açıkça hayal etmiş olmalıydı.
Gerçeğe en yakın bu varsayımla, ne kadar acı verici olacağını bilmesine rağmen, Araya kazanacağını iddia ediyordu.
İşte bu irade gücü, bu büyücünün gücüydü.
Ama──── işte orada, en büyük tuzak vardı.
Onun gibi bir büyücünün ilk fark etmesi gereken o şeyi, asla öğrenemediği en büyük çelişki ve engel.
"…Ne kadar acınasısın, Araya."
"Ne──?"
Araya seslendi ama o zaten yaşam faaliyetlerini durdurmuştu. Aozaki Touko'nun bedeni artık bir insan olarak işlev görmüyordu.
Geriye kalan tek ölü kısım beyin sapıydı. Kanın ulaşmadığı beyin, çok geçmeden hasar görecekti. Biriktirdiği tüm bilgi ve beceriler de, tamamen kaybolacaktı.
Kara büyücü Touko'nun bedeninden kolunu çektiğinde, hemen ardından elini onun başına koydu. Yüzünü pençeledi ve küt diye boyun kemiğini kırdı.
Daha sonra, sürükleyerek boynunu bedeninden ayırdığında, başsız kalan bedeni yere fırlattı.
Eski yoldaşının kesik başını tek elinde tutan büyücü, arkasını döndü.
Geldiği yer—Touko'nun arkasındaki apartman duvarıydı. Touko'nun zaferden emin olup uzaklaştığı o duvar, Araya Souren'in göründüğü yerdi.
Touko, kendi ağzıyla söylemesine rağmen, anlamını sonuna kadar idrak edememişti.
Bu apartman, Araya Souren'in ta kendisiydi. Duvarlar da zemin de, bir bina olarak bilinen hiçbir kural Araya'nın kendisi için geçerli değildi.
Apartmanın içindeki her yerde var olabilir, herhangi bir alanı avucunun içine alabilirdi. Burası, Araya Souren adında bir başka dünyaydı. Bu alanda olduğu sürece, istediği yere anlık olarak hareket edebilirdi.
Asıl bedeni olan kara büyücü, suya batar gibi apartmanın duvarlarının içine doğru kayboldu.
Hatırladığı şey, sadece uçsuz bucaksız bir yanık araziydi.
Yürüdükçe yürüdükçe uzayıp giden cesetler.
Nehir kenarına serilmiş çakıllar taş değil, kemik parçalarıydı. Rüzgarın taşıdığı ölüm kokusu, üç bin dünyayı doldurmaya çalışsa da bitmek bilmezdi.
Çatışmalar çağıydı.
Henüz silah denebilecek kadar aletin olmadığı bir çağda, ellerle birbirlerini öldüren, yarını olmayan bugünü yaşayanlardı.
Nereye gidilirse gidilsin çatışma vardı; insanların cesetleri istisnasız bir şekilde acımasızca terk edilmişti.
Zayıf köy halkının, güçlü kalabalıklar tarafından katledilmesi olağandı.
Kimin kimi öldürdüğü önemli değildi. Zaten savaş meydanında iyi ya da kötü yoktu. Sadece kaç kişinin öldüğü ve kaç kişinin kurtarılamadığı vardı.
Çatışma çıktığını duyduğunda, o topraklara gitti.
İsyan çıktığını duyduğunda, o köye ayak bastı.
Yetiştiği de oldu, yetişemediği de.
Ama her iki durumda da sonuç aynıydı. Hazırlanan son, sadece bir ölü yığınıydı.
İnsanlar, çaresizce ölen varlıklardı.
Lanetler savurarak ölen adamlar da vardı.
Kendi çocuğunun yarını için dua ederek ağlayarak ölen kadınlar da vardı.
"Açım" diye gülerek can veren çocuklar da vardı.
Ölüm haksızca saldırırdı.
Biriktirilen iyilikler de yaşanmış hayat da, onun karşısında hiçbir anlam taşımazdı.
Sadece çaresizce, karşı koyabildiği kadar karşı koyup sefilce ölmekti insanın yaşamı.
Buna rağmen onları kurtarmak için ülkeyi baştan başa dolaştı.
Gördüğü şey, uçsuz bucaksız yanık araziden ibaretti.
Onlar kurtarılamazdı. İnsanlık kurtarılamazdı. Dinlerde, insanın kurtuluşu imkansızdı.
Çünkü.
İnsanlar kurtarılacak değil, bitirilecek varlıklardı.
Umutsuzluğu umutsuzlukla örtmek, dünün feryadını bugünün daha yoğun feryadıyla silip götürürdü. Tekrarlanan ezici ölüm sayısının karşısında, kendi küçüklüğümü idrak ettim.
—İnsanlıkta kimse kurtarılamazdı.
Kurtarılamıyorsa bari, ölümünü net bir şekilde kaydedeyim. Senin şimdiye kadarki hayatını ve sonrasında seni bekleyen hayatı durdurayım.
O acıyı ben yaşatmaya devam edeyim.
Hayatın kanıtı ne kadar sevindiğin değildi.
Hayatın anlamı ne kadar acı çektiğindi.
—Ölüm koleksiyonu başlamıştı.
Buhar sesiyle suyun köpürme sesi arasında uyandı.
Işıksız karanlığın içinde, apartman sakinleri tarafından çevrelenmiş bir halde Araya Souren sessizce ayağa kalktı.
Biraz rüya görmüş gibiydi.
"Benim rüya görmem ha. Başkalarının pişmanlıklarını gördüğüm olmuştu ama kendi pişmanlığımı ilk kez görüyordum."
Büyücü tek başına konuşmaya başladı.
Hayır, yalnız değildi. Yanında kafes büyüklüğünde cam bir kap vardı. Büyük cam kabın içinde sıvı ve… bir insan başı vardı.
Sadece bir baş olan o şey, uyur gibi göz kapaklarını kapatmış hafifçe yüzüyordu.
Söylemeye gerek yok ki, Aozaki Touko'nun başıydı.
Şuuuv diye bir buhar sesi.
Odanın ortasındaki demir levha sadece parlaktı. Kızgın demir levhanın ışığı, bu büyücünün laboratuvarını aydınlatıyordu.
Büyücü sadece zamanı bekliyordu.
Ryougi Shiki ve Aozaki Touko. İki isim tarafından, şimdiye kadar kullandığı beden tamamen yok edilmişti.
Şu an var olan bu beden, yedek olarak hazırlanmış bir şeyden ibaretti. Alışması zaman alacaktı. Her ne kadar hemen Ryougi Shiki'nin bedenine geçecek olsa da, bunun için iyi çalışmayan bir bedenle işleri berbat etmek telafisi mümkün olmayan bir hata olurdu.
Araya sadece bekliyordu. Artık onu tehdit eden hiçbir şey yoktu.
"Araya!"
Aniden, başka bir büyücü geldi.
Kırmızı ceketli büyücü, memnuniyetsiz bir şekilde Araya'ya doğru yaklaştı.
"Ne diye oyalanıyorsun? Yapılacak işler hala var, acilen bir şeyler yapmamız gerekmez mi!"
"…İşler bitti. Aozaki'nin atölyesine müdahale etmeye gerek yok. Enjou Tomoe de aynı şekilde. O, kendi haline bırakılsa da hiçbir şey yapamaz. Bunu herkesten iyi sen biliyor olmalısın."
"Gerçekten de, artık sınırına gelmiş olmalı. …Pekala, dışarıdaki işlerin sorun olmayacağını kabul ediyorum. Ama Ryougi Shiki'ye ne olacak? O şu an sadece bilincini kaybetmiş durumda, değil mi? Gözlerini açtığında buradan kaçmaya çalışacağı aşikar. Ben daha fazla gereksiz zaman ve çaba harcamak istemiyorum. Kaçmaya çalışan o küçük kızı durdurmak da, hele ki sürekli gözetlemek gibi bir şeyi düşünmek bile istemiyorum."
"Senin o endişelerin de yersiz. Onu apartmanın bir odasına hapsetmedim. Mekanları birbirine bağlayan bir sonsuzluğun içine attım. Bu çarpık başka dünyayı yaratmamın ilk amacı, kapalı bir döngü oluşturmaktı. Hangi yolla veya hangi darbeyle olursa olsun, sonsuz karanlıktan kurtulamaz. Ryougi Shiki eninde sonunda uyansa bile, hiçbir şey yapamaz. Gözetlemeye falan gerek yok. Zaten o yaralarla ayağa kalkması bile zor olur. Uyansa bile bedeni düzgün çalışmaz."
Değişmeyen acı dolu ifadesiyle konuşan Araya'ya karşı, kırmızı büyücü memnuniyetsizce sustu.
"…Neyse, iyi. Zaten Ryougi Shiki'ye ilgim yok. Senin davetini kabul etmemin başka bir amacı vardı."
Dedikten sonra, kırmızı büyücü gözlerini hafifçe, masanın üzerindeki, Touko'nun başının olduğu cam şişeye kaydırdı.
"Sözümüz bu değildi, Araya. Sen Aozaki'yi öldürmene izin vereceğim, demiştin. Bu bir yalan mıydı?"
"Fırsatı sana verdim. Ama sen başarısız oldun. Aozaki'yi benim alt etmem kaçınılmazdı."
"Alt ettin mi? Güldürme beni. O hala yaşıyor. Senin gibi biri rakibini canlı bırakıyor ha… Oldukça yumuşamışsın, değil mi?"
Kırmızı büyücünün sorgulamasına karşı, "Hmm," diye Araya düşündü.
Gerçekten de, şu anki Aozaki Touko tamamen ölmemişti. Beyin fonksiyonları yaşıyordu. Sadece konuşamıyor ve düşünemiyordu. Eğer bunu yaşamak olarak kabul edersek, evet, yaşıyordu.
"Hata yapma, Araya. Aozaki, 'bozuk kırmızı' denilen bir tilkidir. Sadece bir baş olsa bile, fırsat bulursa karşı saldırıya geçer. Kesinlikle öldürülmeliydi."
"—Ahmak. Söylenmemesi gereken bir şeyi söyledin, Cornelius."
"Ne?"
Kırmızı büyücü duraksadı. Onu görmezden gelerek, Araya cam şişeye uzandı.
"Al götür. Bu gerçekten de senin. Nasıl davranırsan davran, bana şikayet edemezsin."
Araya, Touko'nun başını kırmızı büyücüye kolayca verdi.
Kafes büyüklüğündeki şişeyi iki eliyle tutan kırmızı büyücü, şaşırmış gibi oldu, sonra—sırıtarak ürkütücü bir gülümseme yaydı.
"Gerçekten de aldım. Bu artık benim. Nasıl davranırsam davranayım sorun olmaz, değil mi Araya?"
"Keyfine bak. Her halükarda senin kaderin belli."
Araki'nin sessiz ama ağır sözleri, kırmızı büyücüye ulaşmaz.
O, keyifli bir kahkahayı bastırıp, memnun adımlarla odadan ayrıldı.
Gıcır gıcır, tıkır tıkır...
...Baş ağrım şiddetleniyor. Vücudumdaki ağrı da artıyor, sanki her yerime cıvatalar çakılmış gibiydi.
Acıya dayanarak, dizlerimi kendime çekmiş, büzülmüştüm.
Dişlerim takır takır titriyor, bilincim yerine gelmiyordu. "Kahretsin," kelimesini kendi kendime tekrarlarken, anlamsızca duvara ters ters bakar vaziyette duruyordum.
—O zamandan bu yana ne kadar zaman geçti acaba?
Ryougi, Araya tarafından alt edildikten sonra, ben hiçbir şey yapamadan öylece duruyordum. Araya ayakta ölmüştü. Elbette. Göğsüne ve boynuna bıçaklar saplanmış, boynundaki bıçak köküne kadar girmişti. Yaşıyor olması garip olurdu.
Ama Araya canlanmaya çalışıyordu. Boynuna saplanan bıçak yavaş yavaş dışarı doğru hareket ediyordu. Kaslarının onu ittiğini anlayana kadar, ben öylece boş boş izledim. Bıçak, karın diye ses çıkararak yere düştü. Durmuş olan Araya'nın nefesi yeniden başladı.
Ben—işte o düşen bıçağın sesiyle nihayet düşünmeye başlayabildim. Yerde sürünerek düşen bıçağa koştum, iki elimle sıkıca kavradım. Yukarı baktığımda, yeni canlanmış Araya'nın gözleri bana ters ters bakıyordu.
Muhtemelen çığlık attım. Araya inanılmaz korkunçtu. Ryougi'nin intikamını almam gerekse de karşı koymayı aklımdan bile geçiremedim; sadece çılgınca kaçtım.
Kaçabileceğimi düşünmesem de, yapabildiğim tek şey kaçmaktı.
Koştum, koştum, nefesim kesilene kadar koştum ve lüks daireden kaçtım. Hemen geldiğim motosiklete atlayıp, o kuleden uzaklaşmaya çalıştım.
...Ve sonra, kendime geldiğimde böyle bir yerde titriyordum.
Muhtemelen sahibinin bir daha dönmeyeceği Ryougi'nin apartman dairesi. Bu kasvetli odada, ben yine sadece dizlerimi kendime çekmiştim.
"…Kahretsin."
Bininci kez aynı sözler döküldü ağzımdan.
Yapabildiğim tek şey buydu.
Ben berbat biriyim.
Ryougi'yi bırakıp kaçtım. Gözlerimin önünde anne babamın cesetlerini görmeme rağmen, hiçbir suçluluk hissetmiyorum. Kendi öldürülme kâbusumu gerçek olarak yaşamama rağmen, içimde hiçbir duygu uyanmıyor.
En azından—o şeyin ne olduğunu çözebilmem gerekirdi ama kafam düzgün çalışmıyor.
"…Kahretsin."
Titremem durmuyordu, hâlâ böyle şeyler söylüyordum.
Ne komik.
Oysa şimdiye kadar her şeyi tek başıma yapmıştım.
Şimdi, tek başıma hiçbir şey yapamıyorum.
Ryougi'yi kurtaramıyorum bile.
"…Kahretsin…………!"
Bağırsam da kafam bozuk kalmaya devam etti.
Ryougi'yi kurtarmak, o adamla savaşmak demekti. Araya'nın siluetini hatırlamak bile tüm vücudumu titretmeye yetiyordu, Ryougi'yi kurtarabilecek durumda değildim.
Gıcır gıcır, tıkır tıkır.
...Sanki bir saatin dişlileri dönüyormuş gibi, tuhaf bir ses.
Sol kolumun dirseği ağrıyor. Kaçarken çarpmış olmalıyım, kemiğim çatlamış gibi bir ağrı yayılıyor.
Zihnen ve bedenen tükenmiştim.
Baş ağrım durmuyor, eklem ağrılarım geçmiyordu.
Nefes almakta bile zorlanıyordum, çok acı vericiydi.
"……………………"
Ağladım. Ağlıyordum. Dizlerimi kendime çekmiş, pişmanlıktan ağlıyordum. Yalnız olduğum, acınası ve acı içinde olduğum için ağlıyordum.
Böyle tek başıma, sadece ağlayabilen halimin bir sahtekârlık olduğunu anladım. Gerçekten de ben, diğerleri gibi boş boş yaşayan bir sahtekârdım. Ryougi gibi gerçek olmak istiyordum ama doğuştan gelen niteliği gizleyemezdim.
Gerçek mi…?
Ah, yine de bir kez olsun, öyle hissettiğim bir an olmuştu.
O—evet, daha yeniydi.
Dizlerimi kendime çekmeyi bırakıp, yatağa baktım.
Orada her zaman uyuyan Ryougi yoktu. Sadece bir Japon kılıcı öylece duruyordu.
...Katil olduğumu söylediğimde bana inanan kadın.
...Katil olan benimle gayet doğal bir şekilde davranan kadın.
...Beni kurtaran kadın.
...İlk kez birlikte olmak istediğim kişi.
—Neden unutmuştum ki?
Bu his yalan değildi. Ben gerçekten—onu korumak istemiştim.
"────Ben neyi..."
...korumak istiyordum, korumak istiyordum, değil miydi?
"────────"
Pek anlamıyorum. Ama bir kez bile ben—kendi hayatımın en değerli olduğunu düşünmedim.
Başka bir şey, başka önemli bir şey vardı ve birinden yardım istemiştim, o gün kendi evimden kaçmıştım.
"───Kahretsin, ne kadar da kadınsıca."
'Benim için ölebilir misin?'
Böyle soran Ryougi'ye ben cevap vermemiş miydim?
Korkacak ne varmış ki?
Yapılması gereken belliydi. Bu yüzden, herkesin gözünde ne kadar kötü görünse de, bu zayıf direnişle bile ayağa kalkmam gerekiyordu.
"…Doğru ya. Ah, tamam Ryougi. Enjou Tomoe, senin için ölecek."
Mırıldanarak, Ryougi'nin bıraktığı bıçağı sıkıca kavradım.
Tam o sırada, odanın zili çaldı.
Ping-pong diye çıkan neşeli sese, ben aniden tetikte bekledim.
Araya mı beni takip etmişti, yoksa sadece bir ziyaretçi miydi?
Ryougi'nin evi olduğuna göre ziyaretçi olamazdı. O zaman karşımdaki kesinlikle Araya ve adamlarıydı. Evde yokmuş gibi yapmaya karar verdim ama hemen fikrimi değiştirdim.
...Benim kararım kesindi. Kapıyı açtığım an saldırıp, Ryougi'nin yerini söyletirdim.
Bıçağı elimde tutarak girişe gittim, "Hemen açıyorum," diye sakin bir sesle seslenip kapıyı açtım.
"Kimsiniz acaba───"
...diye devam ettim ve karşımdakini zorla odaya sürükledim.
Dan diye karşımdakini koridora yapıştırdım, sonra topuğumla girişi kapattım.
Karşımdaki gafil avlanmıştı, hiçbir şey yapamıyordu.
Üzerine çıktım ve yumruk atmaya hazırlandım.
Ama durdum.
Çünkü yere serdiğim kişi, ilk bakışta zararsız olduğu anlaşılan, Ryougi'nin evine gelen bir ziyaretçiye ya da Araya'nın adamlarından birine hiç benzemeyen biriydi.
"…Sen kimsin?"
Mırıldanmama cevap gelmedi.
Yere serdiğim kişi gözlerini kırpıştırarak bana baktı.
O, siyah saçlı, siyah çerçeveli gözlüklü, yumuşak bakışlı bir adamdı. Yaşı benden biraz daha büyük olmalıydı. Baştan aşağı siyah giyinmiş olmasına rağmen, hiç şüpheli bir havası yoktu.
"Sen───Ryougi'nin tanıdığı mısın?"
"Evet öyleyim ama sen…?"
Birdenbire odaya çekilip yumruk yemek üzere olmasına rağmen, adam oldukça sakin bir şekilde karşılık verdi.
"Ben mi? Ben────"
Söylenince düşündüm, ben Ryougi'nin neyiydim ki? İyi bir bahane bulamadığım için canım sıkıldı.
"Boş ver şimdi bunları. Ryougi evde yok. Çabuk git."
Üzerinden kalkıp ayağa kalktım.
Adam koridorda yattığı yerden, dikkatle elime bakıyordu.
"Ne var? Seni yere ittiğim için kusura bakma ama ne yazık ki seninle ilgilenecek vaktim yok."
"O Shiki'nin bıçağı, değil mi? Neden sende?"
Adam, tehlikeli bir keskinlikle, elimdeki bıçağa bakıyordu.
"……Bu emanet. Seni ilgilendirmez."
Gözlerimi kaçırarak cevap verdim ama adam, "İlgilendirir tabii," diye Çinlilere has bir aksanla karşılık verdi ve ayağa kalktı.
"Shiki, kendi bıçaklarına kimsenin dokunmasına izin vermez. Hele o bıçağa hiç. O bıçağın sende olması, Shiki'nin inançlarını tamamen değiştirdiği anlamına gelir ya da—"
Hızla yaklaştı ve yakamdan tuttu.
"—ya da sen onu Shiki'den çaldın. İkisinden biri olmalı."
Adamda pek bir heybet olmasa da, gözlerimi kaçırmak isteyeceğim kadar dosdoğru bakıyordu.
Yakamı tutan adamın kolunu savurdum.
"İkisi de değil. Bu, Ryougi'nin düşürdüğü bir şey. Bu yüzden… çabuk, sahibine geri ver."
Deyip adama sırtımı döndüm. Oturma odasında hazırlık yapmam gerekiyordu.
"Bekle. …Sen, onların yoldaşı mısın?"
Adam arkamdan sordu. Görmezden gelmeyi düşünüyordum ama adamın sözleri bir şekilde dikkatimi çekti.
"Onlar kim?"
"Ogawa Apartmanı."
Adam kısa, bıçak gibi keskin bir sesle söyledi.
Olduğum yerde mıhlandım. Adam yoklama çekmişti ama ben tuzağa düşmüştüm.
Adam ağır bir iç çekti.
"…Demek öyle. Shiki gerçekten yakalandı."
Ardından adam, giriş kapısının koluna uzandı.
Nedense o an, önüme geçildiğini düşündüm.
"Hey!"
İstemeden de olsa seslendim. Yapmamam gerekirdi ama bu adamı yalnız göndermemem gerektiğini hissettim… ve en önemlisi, onun da aynı amaca sahip biri olduğunu fark edince içim rahatlamıştı.
"Hey, bekle!"
Az öncekinden farklı bir anlamda, gelen adamı zorla kendime doğru çektim.
Adamın, Ryougi'nin lise yıllarından beri arkadaşı olduğu ortaya çıktı.
Şu an onun detaylı hikayesiyle ilgilenmiyordum. Ben sadece Ryougi'yi kurtaracaktım, o da sadece Ryougi'yi kurtarmak istiyordu.
Birbirimize adımızı bile söylemeden, sadece bilgilerimizi paylaştık.
Adamın anlattığına göre, bugün öğle vakti Alba adında kırmızı paltolu bir adam gelip Ryougi'yi kaçırdığını açıkça söylemiş. Ryougi ile benim apartmana gittiğimiz dün geceydi. Zamanlama uyuyordu.
Birden saate baktığımda, tam da akşam yediyi gösteriyordu. Böylece, o zamandan beri tam bir gün geçmişti.
Adam, Touko adında birini bekliyormuş ama o kişi de karşı saldırıya uğramış gibiydi. Yalnız kalan adam, yarını bekleyemeyip harekete geçmişti.
Ben de dün gece olan her şeyi anlattım.
Apartmanın doğu ve batı kanatlarını. İki tane olan evimi. Ryougi'nin, Araya adında bir canavar tarafından yakalandığını. …Benim, ailemi öldürüp şehirde dolaşırken Ryougi ile tanıştığımı.
Adam beni dikkatle dinliyordu.
O tuhaf olayların merkezinde olan ben bile, böyle anlatınca yalan gibi geliyordu ama o, hiç şüphe etmeden beni dinledi.
"…Peki, sen ne düşünüyorsun?"
Sözlerimi dinledikten sonra, ciddi bir yüz ifadesiyle sordu.
"Ne düşünecek bir şey var ki? Ryougi hala o apartmanın bir yerinde. Onu kurtarmaktan başka ne olabilir?"
"Öyle değil. Benim bahsettiğim senin ailen. Sence hangisi gerçekti?"
Hiç düşünmediğim bir şeyi, adam çok endişeli bir bakışla söyledi.
Ailem… Benim öldürdüğüm Enjou Tomoe'nin üvey ailesi.
"…Şu an bunun bir önemi yok. Sonraya bırak."
"Önemi var. Touko-san'ın dediğine göre, o apartman kasıtlı olarak zihinsel bozukluklara yol açabilecek şekilde inşa edilmiş. Eğer ailece intihar eden bir aile varsa, bunun sorumluluğu ailede değil, o apartmanı inşa edenlerdedir. Sen de öylesin. Öldürüldüğün rüyaları gördüğün için endişelenip aileni öldürdüğünü söyledin. Ama bu senin kendi isteğin miydi? Aileni gerçekten sen mi öldürdün? Sen elini uzattığında, çoktan, ailen ölmüş olamaz mıydı?"
Adam içime işleyen bir bakışla bana baktı.
Bu adamın bakışları keskin değildi. Ama yine de kalbimin derinliklerine işleyen bir gücü vardı. Ryougi'nin tam tersi, gerçeği ortaya çıkarma şekliydi bu.
…Ben de o çelişkinin farkındaydım. Hayır, kalbimin bir yerinde zaten biliyordum. Bu ellerle öldürdüğüm ailemin gerçek kimliğini. Ama o zaman, kabul etmek istemediğim tek bir gerçek ortaya çıkıyordu. Bunu inkar etmekten başka çarem yoktu.
"…Öldürdüm. Sadece bu gerçek. Annemi öldürdüğüm zamanki hissi hala ellerimde hissediyorum. Gerçekten de bir ay önce aileme kıydım. İnkar edemem."
"Peki ya baban? Az önceki hikayende hep 'anne' kelimesi vardı ama 'baba' kelimesi eksikti. Belki de sadece anneni öldürmüşsündür."
"İnatçısın. Babam da ölmüştü. Cesedini gördüğüme göre yanlış olamaz…"
Söyleyecekken fark ettim.
Gerçekten de—babamın cesedi de oradaydı. Ama onu ben mi öldürmüştüm? Annemi öldürdüğüm ana kadar hatırlıyorum ama babamı nasıl öldürdüğümü hiç hatırlamıyorum.
Babam, zaten annem tarafından öldürülmüştü.
Altı ay önceki ailemin cesetleri. Muhtemelen bu gece de annesi tarafından öldürülecek Enjou ailesinin insanları.
Benim öldürdüğüm ailem, beni her gece öldüren ailemdi.
O rüya gerçekti.
Rüyadan kaçmak için değil—
O gerçeklikten kaçmak için, hatta bu ellerle—
Tık diye bir sesle dişliler yerine oturdu.
"—Kes sesini. Ailemin ne olduğu umurumda değil. Ben sadece Ryougi'yi kurtaracağım. Gerisi beni ilgilendirmez."
Evet, şu an sadece bu benim gerçeğimdi. Başka bir şey düşünecek ne vaktim ne de anlamı vardı.
"Peki, senin bir planın var mı? Tek başına kurtarmayı düşünüyorsan, bir şeyler planlamış olmalısın."
Ters ters bakarak söylediğimde, adam isteksiz bir tavırla başını sallar.
"Plan olarak sadece bir tane var. Ama senin hikayeni dinledikten sonra fikrim değişti. Bu bizim başa çıkabileceğimiz bir durum değil. Polise bırakmalıyız bence."
Adam ciddi bir ifadeyle mırıldandı.
…Bu herif şimdi ne saçmalıyor? Onlara güvenilir mi hiç?
"Bunu ciddi mi söylüyorsun?"
Adam, 'olamazmış gibi' omuzlarını silkip başını salladı.
"Ciddi değilim ama böyle bir kararın da gerekli olduğunu düşünüyorum. Benim açımdan bakınca, kendini çok yıpratmışsın. Shiki önemli ama bununla ayrı bir sorun olarak kendi hayatına değer vermen lazım."
"Kes sesini, sen benim ne hissettiğimi nereden bileceksin!… Benim hiçbir şeyim yok. Kimse beni korumadı, ben de kimseyi koruyamadım. En azından, en azından Ryougi'yi kurtarmaktan başka bana kalan bir şey yok. Onun için öleceğime dair ettiğim yemini tutmaktan başka hiçbir şeyim—!"
Oraya kadar söyleyince boğazı düğümlendi.
Anlamıştım. O geceki gibiydi. Ben, Ryougi'yi kurtarmak istemiyordum. Ryougi'yi kurtararak ölmek istiyordum.
Şu an o kadar acı çekiyordum ki yaşamak istemiyordum. Hiçbir şeyim kalmadığı için, yaşamanın bir anlamı bile yoktu. Ama değersiz bir ölüm istemiyordum. O zaman Ryougi için hayatımı feda ederek ölürsem, bu çok anlamlı bir şey olurdu.
Aşık olduğum kadın için ölmek, benim için fazlasıyla yeterliydi.
…Bu adam, benim gerçek niyetimi anladığı için bana böyle acı dolu gözlerle bakıyor.
"---Sen anlamazsın."
Sadece bunu fısıldayabildim.
Adam sessizce ayağa kalktı.
"Anladım. Ryougi'yi sadece ikimiz kurtarmaya gidelim. Ama ondan önce uğramamız gereken bir yer var. Bana eşlik edeceksin, Enjou Tomoe."
Henüz söylemediğim adımı telaffuz etti ve adam gece şehrine doğru yürümeye başladı.
Adamın peşinden gidip trene bindim.
Hedefimiz olan lüks dairenin tam tersi yöne giden bir trene binerek, bilmediğim bir tren istasyonuna vardık.
O kasaba, şehir merkezinin gürültüsünden uzak, sakin bir yerleşim yeriydi. Tren istasyonunun önünde döner kavşak falan yoktu; sadece iki küçük market vardı, hüzünlü bir hareketlilik hakimdi.
"Bu taraftan."
Adam tren istasyonunun önündeki haritayı hızla okudu ve yürümeye başladı.
Birkaç dakika yürüdükten sonra etrafta sadece akşam yemeğini bitirmiş, sessizliğe bürünmüş evler kaldı. Yol karanlıktı, sadece sokak lambalarının ışığı güven vermez bir şekilde önümüzü aydınlatıyordu.
Dar yollar, dar yaya köprüleri. Çöp toplama alanında sokak köpekleri evsizler gibi yerleşmişti, hiç de medeni bir yer değildi.
Adam bu kasabaya ilk kez gelmiş gibiydi.
Başta Ryougi'yi kurtarmak için bir ön hazırlık olduğunu düşünmüştüm ama öyle görünmüyordu.
Sessizce yürüyen adamın peşinden giderken, giderek daha da sinirleniyordum. Böyle bir yerde gezecek lüksümüz yoktu.
"Hey, yeter artık. Nereye gidiyorsun sen?"
"Biraz daha. Bak, şu park. Yanında bir kırlık alan var, değil mi? Onun yanı."
Adamın peşinden gidip o parkın yanından geçtik.
Gece parkta kimse yoktu. Hayır, zaten böyle bir parkta gündüz bile kimse olmazdı. Küçük, sadece zemini düzleştirilmiş sıradan bir oyun alanıydı. Ne kaydırak ne de tırmanma demirleri vardı. Öylesine duran demir çubuklar paslanmıştı, sanki yıllardır temizlenmemiş gibiydi.
"----Ha?"
Aniden beynimde bir şey çaktı. Ben... kesinlikle bu parkı biliyordum. Çocukluğumda, artık hatırlamama gerek kalmayacak kadar küçükken, burada oynadığımı hatırlıyordum.
Ayakta durmuş parka bakarken, adam epey ilerlemişti.
Yanındaki kırlık alanın, onun da yanındaki tek katlı evin önünde duruyordu. Ben adama doğru koşar adımlarla yaklaştım.
Adam sessizce o eve bakıyordu. Ben yaklaştığımda, bakışlarını bana çevirdi. Çok hüzünlü gözleri vardı.
O gözlerin etkisiyle, az önce adamın baktığı şeye doğru döndüm.
---Başım döndü.
…Bir ev var. Tek katlı, küçük bir ev.
Kapı yarıdan fazlası çürümüş, bahçe bakımsız kalmıştı. Uzamış yabani otlar ve envai çeşit bitki evin duvarlarına kadar yayılmıştı. Duvarların bazı yerleri soyulmuştu; evden çok, yorgun düşmüş, uzanmış yaşlı bir köpek gibiydi.
İnsanlar burayı terk edeli ne kadar olmuştu? Burası artık bir ev değil, sadece bir harabeydi.
"........................"
Sesim çıkmıyordu.
Harabeye dik dik bakarken, farkında olmadan ağlıyordum.
Ne üzgün ne de pişman olmama rağmen, gözyaşlarım durmaksızın akıyordu.
Ben böyle bir yer bilmiyorum. Hiç görmedim.
Ama ruhum hatırlıyor. Enjou Tomoe kesinlikle unutturmayacak.
Yetişkin ben onu terk etmeye çalışsam da, Tomoe hep bu yeri hatırlıyordu.
----Benim, evim----.
Sekiz yaşıma kadar yaşadığım yer. Çoktan unuttuğum o anılarla dolu günler.
‘…Enjou, senin evin neresi?’
Bu soruya cevap verdiğimde, kız kaşlarını çatarak başını salladı.
‘Hayır, senin gerçekten dönmek istediğin ev. Anlamıyorsan, sorun değil.’
…Bunu mu kastediyordun, Ryougi?
Ama şimdi ne var ki burada? Yıkılmış, harap olmuş, eski halinden eser kalmamış bir harabeyle ne işim olur?
Evde sadece acı hatıralar vardı. Çalışmayı bırakıp bana çıkışan babam, evin içinde bir zorba gibiydi. Annem ise babamın her dediğine "evet evet" diye karşılık veren bir kukla.
Ne doyurucu yemek ne de sıcak giysiler bana verilmişti.
Benim için ebeveynler sadece birer baş belasıydı. Bu yüzden ebeveynlerimin ölmüş olmasından çok, Ryougi benim için daha önemliydi.
Önemli, olmalıydı.
Peki neden – ben, bu kadar ağlıyorum?
Ebeveynlerimin iskeletlerini gördüğümde de böyle olmuştu. Bir şeyler uyuşmuş, hareket edemez hale gelmiştim. Önemli bir şeyi unutmuş gibi, içim burkulmuştu.
"…Bu da ne böyle?"
Fısıldayıp, harabenin bahçesine daldım.
Bahçe dardı. Üç kişilik bir ailenin yaşaması için tam uygun olmalıydı ama ben artık yetişkindim. Çocukluğumdaki halinden daha dar geliyordu bahçe.
…Hatırlıyorum, bu bahçeyi.
Mutlulukla gülümseyip başımı okşayan güçlü babamın kollarını.
Mutlulukla gülümseyip beni uğurlayan nazik annemin siluetini.
İnanamıyorum. Rüya gibi mutlu günler bana da nasip olmuş muydu? Böyle sıradan bir mutluluğa ben sahip olmuş muydum?
‘---Tomoe.’
Bir ses duydum. Döndüğümde, yakışıklı yüz hatlarına sahip bir genç adam duruyordu.
‘Sana önemli bir şey emanet edeceğim, buraya gel.’
Gencin ayaklarına doğru küçük bir çocuk koştu.
Kızıl, kıvırcık saçlı, kız çocuğu gibi bir çocuktu.
‘Baba, bu ne?’
‘Evin anahtarı. Kaybetmeden yanında tut. Tomoe de bir erkek çocuk, değil mi? Bununla anneni koruyacaksın.’
‘Anahtarla mı koruyacağım?’
‘Evet. Evin anahtarı, aileyi koruyan önemli bir şeydir. Kapıları düzgünce kilitleyebilirsin, baban ve annen evde olmasa bile güvende olursun, değil mi? Anahtar, ailenin bir kanıtıdır.’
…Henüz küçük bir çocuk, babasının sözlerini ne kadar anlayabilirdi ki?
Yine de anahtarı sıkıca kavrayıp, çocuk başını kaldırarak cevap verdi.
‘Evet, anladım. Ona iyi bakacağım. Merak etme, baba. Ben evi koruyacağım. Tek başıma bile her şeyi halledebilirim----’
Bacaklarımdan aniden güç çekildi, bahçeye popomun üstüne düştüm.
Kalkmaya çalışsam da beceremiyordum.
Geçmişin anıları zihnime o kadar net kazınmıştı ki, şimdiki bedenimi doğru düzgün hareket ettiremiyordum.
…Öyleydi. Benim için evin anahtarı, aileyi korumak içindi. Ailenin bir kanıtı olan, hazine gibi bir şeydi.
O aile dağılmış, eski halinden zerre eser kalmamıştı.
Ben onu lanetlemiştim, şimdiki zaman o kadar acımasızdı ki geçmişi unutmuştum.
…Eskiden. Ailenin hala huzurlu olduğu zamanların anıları. Nazik anne. Gururlu baba. Çocuklarının gelişimini her şeyden önde tutan ebeveynler. Bunlar gerçekti. Zaman geçip de bunlar kaybolunca, onları sahte diye damgalayan ben aptaldım.
Ebeveynlerim bu kadar nazikken.
Yarınlar bu kadar parlak görünürken.
Ben sadece şimdiki zamana bakıp, ebeveynlerimi başarısız insanlar olarak değerlendirip onları dışlamıştım.
Yardım isteyen seslerini görmezden gelip, onlara son darbeyi ben vurmuştum.
Her şey ---sonsuz olmak zorunda mıydı?
Hayır. Sonsuzluğu arzu etmek yanlıştı. Ebeveynlerimin duyguları gerçekti. Bunu unutup ---ben, gerçek kurbanları suçluya çevirip kaçmıştım.
…Çevreden dışlanıp, çalışmak istese de çalışamayan baba.
Yarı zamanlı işinde arkasından konuşulsa da, yine de sabredip çalışan anne.
O ikisi için, tek kurtuluş bendim.
İşten döndüğümde, annem hep beni beklerdi. Annem bir şeyler söylemek ister gibiydi ama ben, ana babamın sesini duymak bile istemiyormuş gibi sırtımı dönmeye devam ettim. Oysa acı çeken sadece ben değildim. Annem benden daha çok acı çekmiş olmalıydı.
Konuşacak kimsesi yoktu, babamdan dayak yiyordu ve sessizce çalışıyordu annem.
Kalbinin kırılması doğaldı. Ben... Bir kerecik bile dönüp baksaydım, öyle olmazdı.
"—Ne aptalım!"
Gözyaşlarım durmuyordu, yüzümü kapattım.
Ana babamı öldürenin rüyalar yüzünden ya da apartman yüzünden olması umurumda değil.
Suçlu benim.
Oysa kurban annemdi. Ben bir de onu suçladım, dönüp bakmadım bile. Ana babamı öldüren benim. Her şeyden önce ben o insanları kurtarmalıydım.
Şimdi bunun bedelini ödemeliyim—
Oturduğu yerden bahçenin toprağını sımsıkı kavradı.
Gözyaşları durmuştu.
Ağlamasının sebebi, evet. Az önceki gibi pişmanlıktan ağlamıyordu.
Üzgün olduğu için—ana babasının öldüğü gerçeği çok ağır geldiği için ağlamıştı. İlk kez... Ana babası öleli yarım yıl geçmişken nihayet döktüğü, bir veda ritüeliydi bu.
Ama bu da buraya kadardı. Sonsuza dek böyle oyalanılamazdı.
—Rüzgar durmuştu, işaret de çalmıştı.
Hadi—artık gerçekten koşmaya başlamalıydı—
...Fark ettiğinde, adam hep arkasındaydı.
Hiçbir şey demeden, sadece bahçede çömelmiş onu izliyordu.
Kabul etmek utanç vericiydi ama buraya gelmesi gerektiği kesindi. Ama ağlayan yüzünü gördüğü için, pek de dürüst değildi. ...Hayır, bu adama karşı sonuna kadar dik başlı kalacaktı. Çünkü onun rakibiyle iyi geçinmek gibi bir hobisi yoktu.
"Kahretsin, tatmin oldun mu?"
Arkasını dönmeden zehir zemberek konuştu.
Adam, zoraki bir şekilde başını salladı.
"...Üzgünüm. Senin talihsizliğini bilmeme rağmen, aklıma hiçbir kelime gelmiyor."
Ah, evet öyleydi. Onun acısını sadece o bilirdi.
Acısını başkalarının yorumlaması, ona acındırılması hiç hoşuna gitmezdi. Bu açıdan bakıldığında, bu adam son derece hoş şeyler söylüyordu.
"Ben mutlu bir ailede doğup mutlu büyümüş bir insanım. Bu yüzden, hiçbir şey söyleyemem."
...Ah, bu iyi bir adamdı.
Şu anki haline karşı teselli sözleri bile yalan olurdu. Başkalarının acımasını sevmezdi ama acımayı reddetmenin bedelinin eninde sonunda kendine döneceğini biliyordu. Bu adam ona böyle kötü hissettirmek istemiyordu.
"—Tüh. Anlıyorsan sus o zaman, aptal."
"Ama dile getirmedikçe anlaşılmaz, değil mi? Şimdiye kadar kaçıncı sırada olduğunu bilmiyorum ama geriye hiçbir şey kalmadıysa—şu an senin için en değerli şey sensin. Kendini hiçe saymak, kesinlikle yanlış."
Ay ışığının altında, adam böyle şeyler söyledi.
Her şeyden çok, önemli olan kendisiydi.
İnsanları aldatarak bile koruyacağı şey, Enjou Tomoe adındaki bu candı.
—Ah, muhtemelen en saf gerçek buydu. Sahte değildi, süssüz, çıplak bir doğaydı.
Bunu çirkin bulması, muhtemelen zayıf olduğundandı.
Ryougi için öleceğini söylediği o gece, Shiki'nin onu hor görmesi de bu yüzdendi.
...Ne büyük iş. Bu kadar farklı tipte insanların, sonunda ona aynı şeyi öğütlemesi şaşırtıcıydı.
Çömelmiş bir halde, kıkırdadı.
Oraya doğru, adamın eli uzandı.
"Tek başına kalkamıyorsan, yardım ederim."
...Ona gözlerini kısarak baktı ve yavaşça elini itti. Vücudundaki tüm eklemler gıcırtılarla çığlık atsa da, bu, ölene kadar sürdürmesi gereken bir inattı.
Enjou Tomoe ayağa kalktı.
"Gereksiz bir ilgi. Her zaman tek başıma hallettim ben."
Gerçi bu da bencil bir yanılgıydı.
Adam "Ah," diye umursamazca güldü.
"Evet. Senin böyle cevap vereceğini tahmin etmiştim."
Bu, garip bir şekilde, karşılık olarak gülümseten bir gülüştü.
Adamın planı basitti.
Ryougi'nin apartmanın batı bloğu onuncu katında bir yerde tutulduğu söyleniyordu. Ön lobiden girip asansöre binse bile, hemen fark edilecekti. Bu yüzden adam, kendisinin yem olacağını söyleyerek Ryougi'yi kurtarma görevini ona verdi.
Adam, o apartmanın sakini olan kendisinin dolaşmasından ziyade, dışarıdan biri olan adamın dolaşmasının Araya ve ekibinin daha çok dikkatini çekeceğine emin bir şekilde söyledi.
"Ama ben de eninde sonunda fark edilmez miyim?"
"Senin yer altından sızmanı sağlayacağım. Bu, o apartmanın kat planı. Yeraltı otoparkı var, değil mi? Apartmandan uzaktaki bir rögar kapağından lağıma girip oradan içeri sızabilirsin. O apartmanın yeraltı otoparkı kullanılmıyor, değil mi?"
Adamın her sözü mantıklıydı. Dediği gibi, o apartmanın yeraltı otoparkı açık değildi. Asansörde B düğmesi olsa da, yeraltına inmiyordu.
"Muhtemelen orası onların atölyesi falan olmalı. Yeraltı otoparkı, akıllıca düşünülmüş. Orada ses dışarı sızmaz ve hiç de şüpheli durmaz."
Bunu söylerken, adam lağımdan otoparka çıkmak için kullanılabilecek, içinde kriko ve tornavida gibi şeyler olan bir deri çanta uzattı.
Adamın kullandığı araba, böylece apartmanın bulunduğu dolgu alana ulaştı.
Apartmandan bir kilometre kadar uzakta bir yola arabayı park edip indiler.
Saat akşam ondu. Yoldan geçen kimse kalmamıştı.
"Bak, işte o rögar kapağı. Oradan batı yönündeki lağım kanalına git, yedinci rögar kapağı otoparktır."
"Hah, kolayca söylüyor bir de."
Homurdanarak hazırlıklarını yaptı.
Aletlerin olduğu deri çantaya, Ryougi'nin bıraktığı bıçak.
Ve... Her ihtimale karşı, Ryougi'nin odasından bir katana ödünç almıştı. Araya'ya yakalandığında, ne kadar çok silah olursa o kadar iyiydi.
"Pekala, saatler ayarlı, değil mi? Yarım saat sonra apartmana gireceğim, sen de o zamana göre otoparka sızmalısın."
Adam alışkın bir tavırla bu talimatları verdi.
O da uzun zamandır merak ettiği şeyi sormaya karar verdi.
"...Ben bu tür şeylere alışkınım ama. Sen neden bu kadar ileri gidiyorsun? Ryougi için mi?"
Onun sorusuna, adam sadece sıkıntılı bir ifade takınarak cevap vermedi.
"Hey. Ölebilirsin, biliyor musun? Korkmuyor musun hiç?"
"Korkmak doğal. Aslında ben böyle bir role uygun değilim."
Adam gözlerini kapatıp konuştu. Sanki kendine telkin ediyormuş gibi, sakin bir konuşma tarzıydı.
"Ben bile şaşkınım. Bu benim için muazzam bir macera. ...Ama biraz önce, geleceği görme yeteneği olan, yani biraz ilerideki gerçekliği görebilen bir kızla tanışmıştım da."
"Ha?" ...Aniden saçma sapan şeyler söylemeye başladı.
"O kızın dediğine göre, Shiki ile ilişkisi olanlar hayatlarını riske atacak olaylarla karşılaşacakmış."
Adam ciddi ciddi söylüyordu. O da lafa uymaya karar verdi.
"Ah, evet, kesinlikle şu an bu. Peki, sonuç ne olacakmış?"
Adam başını salladı ve omuzlarını silkti.
"Neymiş efendim—ölmeyecekmişiz."
"İşte bu da pervasızca davranmam için bir destek," diye ekledi adam.
Ne kadar da belirsiz, üstelik tam da ona yakışır bir sebep duyduğumda eşyalarımı sırtlandım.
Böyle günlük hayatın içinde olmak rahat ve güzel ama.
...Gerçekten, artık koşmaya başlamam gerekiyor.
"Teşekkür ederim. Ah, doğru ya. Henüz birbirimize isimlerimizi söylememiştik. Ben Enjou Tomoe. Sen kimsin?"
Karşımdakinin adımı bildiğini biliyordum ama ben bilerek kendimi yeniden tanıttım.
Adamın adı Kokutou Mikiya'ydı. Bir ara Ryougi'nin bahsettiği isimdi, diye anladım.
"Anladım. Gerçekten de bir şairin soyadına benziyor senin."
Ve adamın elini tutup anahtarı avucuna sıkıştırdım.
Artık bana gerekmeyen, Ryougi'nin evinin anahtarı.
Çok eski zamanlarda.
Hazine sandığım, küçücük bir metal parçası.
"Bu ne?"
"Boş ver, sakla. Bundan sonra sen korumak zorunda kalacaksın."
Güzelce gülümsemeye çalıştım.
İyi gülümseyip gülümseyemediğimi bilmiyorum.
"İşler bittiğinde, biz bir daha görüşmesek iyi olur. Aramak da yok. Aynı kadına aşık olanlar olarak, tamamen ayrılalım gitsin."
"Neden?" diyecek gibi olup adam yüzünü buruşturdu.
İlk bakışta rahat gibi görünse de bu adamın kafası keskin. Söylemek istediklerimi gerçekten anında anlıyor.
"İşte bu kadar. Ben seni tanımıyorum. Bu yüzden sen de beni umursama. Birimizin sorumluluğunda diğerimiz öldü diye uyanmak kötü olur, değil mi? Bu yüzden... bir daha görüşmeyeceğimize sözleşsek iyi olur."
Ve bir adım attım.
Adam hiçbir şey söylemeden beni uğurladı.
Koşmaya başlarken, hoşça kal diye bir el salladım.
"Hadi görüşürüz! Her şey bittiğinde, ben her şeye sıfırdan başlayacağım. Ryougi'yi seviyorum ama ona ben gereksizim. Sen Ryougi ile uyumlu değilsin ama işte bu yüzden iyidir. ...Ben sadece Ryougi'de aynı şeyi görüp rahatlamıştım. Benim gibi, onun gibi insanlara, senin gibi şaşırtıcı derecede zararsız biri daha iyi olur────"
Böylece koştu.
Bir daha arkasına bakmadı.
Kimsenin olmadığı, makinelerin yaşadığı gibi bir lüks daireye Kokutou Mikiya adım attı.
Yeşil kokusu hissettirmeyen bahçeyi geçip yapay ışıklarla dolu lobiye girdi.
Lobide tıkırtı bile yoktu.
Krem rengiyle tek tip hale getirilmiş lobi, sadece son derece temizdi. Lambaların ışığı yansımadan yere ve duvarlara emiliyor, burada aydınlık ve karanlık diye bir şey yoktu.
Gündüz geldiğinde bu lüks daireye ılık bir ürperti hakimdi. Ama şimdi farklıydı. Gece yarısı geldiği şimdi, bu farklı dünyaya yayılan şey nefes kesici bir dinginlikti.
Ayak sesleri hafifçe yankılanıp bir saniye bile beklemeden yok oluyordu.
Soğuktu. Hatta hava bile tam olarak bir role sahipmiş gibiydi, her adımda nefesi kesiliyordu.
Kendisinin bu farklı dünyada tamamen yabancı bir element olduğunu Kokutou Mikiya derinden hissetti.
Yine de böylece dönemezdi. Suyu yararak ilerler gibi Mikiya lobide ilerledi.
"Şimdilik üçüncü kattan mı?"
Merdivenleri kullanmadan, asansörle çıkmayı düşündü.
Asansör düğmesine bastı.
Büyük bir çalışma sesi gelip asansör beşinci kattan indi.
Kapı, ses çıkarmadan, açıldı.
"────E?"
Orada duran şeyin ne olduğunu anlık olarak anlayamayıp Mikiya nefesini tuttu ve hafifçe geri çekildi.
"Merhaba, geldin demek. Tam da iyi oldu, şimdi yola çıkacaktım."
Asansördeki kırmızı ceketli genç, gülerek böyle dedi.
Mikiya boğazına kadar yükselen mide bulantısını bir eliyle çaresizce bastırdı. Birkaç adım sendelerek geri yürüdü, korkmuş, aynı zamanda ağlayacak gibi bir yüzle genci izlemeye devam etti. Bakmaması gerektiğini bilmesine rağmen bir türlü ondan gözlerini ayıramıyordu.
"İyi bir iş, değil mi? Ben de beğeniyorum, gerçekten."
Keyifli bir şekilde gülerek, genç tek elinde tuttuğu şeyi kaldırdı.
Mikiya'nın bir türlü gözlerini ayıramadığı o şey.
Kırmızı ceketli genç, tek elinde Aozaki Touko'nun kafasını tutuyordu.
Touko'nun kesik başı, çok iyi yapılmıştı.
Hayattayken hiçbir farkı olmayan renk ve doku. Uyuyormuş gibi göz kapaklarını kapatmış yüzü, bir tablo gibi güzeldi. O, tamamen eskisi gibiydi. Sadece bir şey hariç, boynundan aşağısı kayıptı.
"Ah─────"
Ağzını tek eliyle kapatıp Mikiya mide bulantısını çaresizce bastırdı. Hayır, artık başka bir şey yapamıyordu. Sadece durup, ağzından dökülmek üzere olan çeşitli şeyleri bastırmaktan başka bir şey yapamıyordu.
"Ustanın intikamını almaya geldin, değil mi? Ne kadar da takdire şayan bir düşünce, Aozaki'nin iyi bir öğrencisi var. Kıskanılacak bir durum."
Kırmızı ceketli genç asansörden çıktı. Gencin gülümsemesi çarpıktı, sanki yapay bir gülümseme yapıştırılmış gibiydi.
"Gördüğün gibi, ustan öldü. Ama henüz tamamen ölmüş değil. Bilinci yerinde. Dışarıdaki sesleri duyup ne olduklarını anlayabilecek kadar işlevi kalmış. Merhamet bu, merhamet. Bana çok sorun çıkardı ama ölüye karşı saygıyı bildiğimi sanıyorum. Ona biraz daha yaşamasını sağlayacağım."
Kırmızı, kan gibi kıpkırmızı giyinmiş genç Mikiya'ya doğru yaklaştı. Baştan çıkarmaya dayanıp hareket edemeyen bir rahibe yaklaşan bir şeytan gibi doğal bir şekilde.
"Ne için mi, diyorsun? Çok basit, bu kadarıyla içim rahatlamıyor sadece. Sadece öldürmekle yıllardır çektiğim aşağılanmanın telafisi de olmaz. Ona daha çok acı denen şeyi tattırmam lazım. Ah, hayır hayır, yanlış anlaşılır belki. Şey, acı derken böyle bir acıyı bilmesini istemiyorum. Çünkü bak, sadece kafası olan birine fiziksel yara açmak önemsiz bir sorun, değil mi?"
Deyip genç, elindeki kesik başa parmağını uzattı. Doğrudan nefesi kesilmiş kadının iki gözüne parmağını sokunca, taze kanla birlikte göz yuvarlağını oydu.
Şelale gibi gözyaşları, kan olarak yanaklarından aktı.
Kana bulanmış göz yuvarlağı, hayattaykenki gözlerinden tamamen farklıydı. Orada duran sadece yuvarlak bir et parçasıydı.
Genç, hareket etmeyen Mikiya'ya onu uzattı.
"Bak, böyle bir şeyde o inleme bile yapmaz! Ama merak etme, acı duyusu hala yerinde. Aozaki sabırlı olduğu için hiçbir şey söylemez ama gözlerinin oyulması nasıl bir his acaba? Acıyor mudur, acıyor mudur, ağlayacak kadar acıyor mudur? Hey, sen ne düşünüyorsun? Öğrencisi olduğuna göre, ustanın hislerini az çok anlarsın, değil mi?"
Mikiya cevap vermedi. Sinirleri kopma noktasına gelmişti, bu yüzden bir şeyler düşünecek hali kalmamıştı.
Kırmızı ceketli genç, onu memnuniyetle izliyordu.
"Hahaha—ama sanırım o kadar da önemli bir acı değildir. Doğrusunu söylemek gerekirse, onu acıtmaktan çok pişman etmek isterim. Böyle sadece bir kafa olarak kalması bile Aozaki için dayanılmaz bir aşağılama olmalı. Ama ben daha üst düzey bir aşağılama hazırlayabilirim. Bunun için sana ihtiyacım vardı. Hey sen. Kendi ellerinle yetiştirdiğin bir şeyin yok edildiğini görmek nasıl bir duygu, biliyor musun? Hem de gözlerinin önünde, sesini bile çıkaramayan çaresizliğini iliklerine kadar hissederken.
Fufu, ben olsam dayanamazdım. Yok eden kişiyi öldürsem bile içim rahatlamazdı. Anlıyor musun? Beni sürekli görmezden gelen bu kadın, beni öldürmek isteyecek kadar nefret edecek. Harika, bundan daha iyi bir intikam nerede var! Doğrudan cinayet Araya'ya kaptırıldı ama bunu asla ona bırakamam."
Kırmızı ceketli genç, kaşını bile oynatmayan kadının kafasına konuşur—ve aniden, kanlı gözyaşları döken kafayı iki eliyle kavradı.
"Aozaki'nin bir öğrencisi olduğunu öğrendiğimde, sevinçten havalara uçmuştum. O zamandan beri seni gözüme kestirmiştim. Nefret edeceksen beni değil, ustanı lanetle. Merak etme, seni tek başına cehenneme sürüklemem. —Bu kafa. Böyle olsa bile yaşıyor demişti, değil mi? Ama işte..."
Genç adam sırıttı, ardından bir mengene gibi, iki eliyle kafayı ezdi.
Elma ya da başka bir şey gibi, Aozaki Touko olan şey, parçalanarak yere döküldü.
"İşte, şimdi öldü."
Genç adam, lobiyi dolduracak bir coşkuyla kahkahalara boğuldu.
Mikiya sesini çıkarmadan koşmaya başladı. Gözlerinin önünde Touko olan şeyin et parçalarına dönüşmesi, zar zor kalan mantığını yakıp bitirmişti.
Mikiya dışarıya değil, doğu kanadının lobisine doğru koşuyordu. Oraya giden yolun bir çıkmaz sokak olduğunu bile hatırlamıyordu.
Yine de—çığlık atmadığı için, takdire şayan olduğu söylenebilirdi.
"Pekala, perde kapanıyor. Bekle beni, hemen peşinden göndereceğim seni."
Genç adam kahkahalarını kesti ve yavaşça onun peşinden gitmeye başladı. Kanlı ellerini olduğu gibi bırakmış, yere kırmızı damlalar dökerek ilerliyordu.
Yeraltı kanalizasyonu bir labirent gibiydi.
Elbette ışık yoktu, sadece pis suyun akış sesi zamanın geçtiğini hissettiriyordu.
Yine de Tomoe, Mikiya'nın hazırladığı kanalizasyon krokisini elinde tutarak hedef konuma ulaştı.
Tavana çıkan ince bir delik. Açık olan el fenerini söndürdü ve duvara yapılmış merdiveni tırmanmaya başladı.
Birkaç metre tırmandıktan sonra tavana ulaştı. Tavanı oluşturan kapağın kapladığı rögar deliğinin aralığına tornavidayı soktu, genişlettiği aralığa bir anahtar soktu. Sonra da olduğu gibi, tüm gücüyle kapağı yukarı itti.
Galan, diye yuvarlak demir kapağın yere yuvarlanma sesi duyuldu.
Yeraltı otoparkının durumu karanlık olduğu için hiç anlaşılamıyordu.
Tomoe, aletlerle dolu deri çantayı önce otoparka fırlattı, sonra Shiki'nin bıçağı ve kılıcıyla merdivenden çıktı.
".................."
Otoparkta ışık yoktu, Tomoe sessizce etrafına baktı.
...Garip bir histi.
Sızmasına rağmen, yakalanma tehlikesi hissi hiç yoktu.
Yeraltı otoparkının ne kadar geniş olduğu hakkında Tomoe'nin hiçbir fikri yoktu. Işık yoktu, sadece buhar sesi yankılanıyordu, bu yüzden geniş mi dar mı olduğunu anlayamıyordu.
"Buhar sesi...?"
Mırıldandı ve Tomoe'nin başı döndü.
Bu karanlık. Bu mekanın kokusunu Tomoe biliyordu.
Hayır, bilmiyordu. Şu an bile, yakından hissediyordu.
—Ben... geri mi döndüm...?
Gatagat diye vücudu titriyordu.
Tıkır tıkır diye garip bir ses, beyninin içinde koşturuyordu.
Enjou Tomoe, farkında olmadan etrafına baktı.
Işık yoktu, oda karanlıktı.
Burası sıcaktı.
Sadece demir plakanın yanma sesi ve o magma benzeri ışık tek dayanağıydı.
Etraftaki duvarlarda büyük şişeler sıralanmıştı.
Yerde ince uzun tüpler dağınıktı.
Kimse yoktu. Sadece buhar sesi ve suyun köpürme sesi... her zaman, o hissediyordu.
"————"
Tomoe sesini çıkarmadan yürümeye başladı.
Vücudu ağırdı. Sınırına yaklaşıyordu.
Odanın ortasındaki demir plaka, ateşle yanıyordu. Düzenli olarak demir plakanın üzerine su serpiliyor, su buhara dönüşerek odanın tavanına doğru yükseliyordu.
Tavanda kat kat borular vardı. Borular buharı emdikten sonra, duvarlar boyunca etraftaki şişelere hava benzeri bir şey gönderiyordu.
"—Hahaha."
Tomoe, güçsüz adımlarla şişelere yaklaştı.
Şişeler sayısızdı ve tam bir insan başı büyüklüğündeydi. İçlerinde ne olduğu belirsiz kütleler vardı ve tıpkı laboratuvardaki formaldehitli örnekler gibi, hafifçe yüzüyorlardı.
Ne şekilde bakılırsa bakılsın, insan beyninden başka bir şeye benzemiyordu.
Şişelerin altından bir tüp uzanıyor, yerden geçtikten sonra duvara tırmanıyor ve tavanı delip geçiyordu. Muhtemelen lüks dairenin her odasına bağlıdır, diye düşündü Tomoe, sanki kendisiyle alakası yokmuş gibi.
"Ne yani, bu ucuz bir korku filmi gibi değil mi?"
Gülerek, Tomoe duvar boyunca yürümeye başladı.
...Düşünmeliydi. Her gün aynı hayatı tekrarlayan insanlar, dünü tekrar eden bugünü yaşamıyorlardı. Aksi takdirde anormallik dışarıya sızardı. Onlar, yaşayan insanlar olarak, ufak tefek değişiklikleri olan ama büyük değişiklikleri olmayan bir günlük rutin sarmalını tekrarlıyorlardı.
Bunun için insanları öldürmemeleri gerekiyordu. Sadece düşünen ve bedeni hareket ettiren beyin yaşamalıydı. Sadece düşünen bir nesneyi yaşıyor kabul etmek zor olsa da, her halükarda, beyin işlevsel olmalıydı. Her gece, ölen bedenden ayrı bir yerde, sadece geceleri ölmek için günlük hayatını geçiren bir birey olarak.
Bu, cehennem değil miydi?
Öl, yaşa, öl, yaşa. Sadece bu kadar kapalı bir döngü. Ama insanlar sadece bu kadar kapalı bir döngü. Kaçmanın da durdurmanın da, bunu sorgulamanın da olmadığı, ruhun bir zindanı.
...Her gece tekrarlanan sonu, bir rüya sanarak uyanılan bir gün.
Enjou Tomoe'nin her gece bir kabus olarak gördüğü gerçek.
"…Anladım. Ah, demek öyle bir şeydi."
Mırıldandı ve Tomoe parmağını şişelerden birine dokundurdu.
—Duyulmaması gereken bir ses duyuluyordu.
Olmaması gereken bir bilinç, sadece tek bir kelime fısıldıyordu.
"Yardım et," dedi şişe.
Tomoe güldü.
...Çünkü başka çaresi yoktu.
Yardım mı, neye? Eski Iruma benzeri haline mi dönmek istiyordu?
Yoksa sadece bu tekrardan kurtulmak mı istiyordu?
Ama hangisi olursa olsun, imkansız bir istekti.
"—Benim yapabileceğim tek şey, onları öldürmek."
Bu yüzden güldü. Üzgün, pişman, komik olduğu için, sadece gülebilirdi.
"…Ben de öyleyim. Yardım istedim. Hep yardım istedim. Ama neyden yardım istediğimi hiç anlamadım. …Ama öyleymiş. Anlamamam gerekiyormuş. Çünkü yardım etmenin bir yolu yokmuş. Anlamını ne kadar değiştirirsen değiştir. En baştaki olayı silmek mümkün değilmiş."
Özür dileyerek Tomoe aradı. Kesinlikle olmalıydı. Yoksa garip olurdu. Anlamı kalmazdı.
……Araya adındaki büyücü, apartman sakinlerini kendi elleriyle öldürüp beyinlerini toplamamıştı. Sakinler kendi kendilerini öldürdükten sonra, o son günü tekrarlatmak için beyinleri toplamıştı.
Bu yüzden, olmalıydı. Kendisinin, Enjou Tomoe'nin o geceyi her gece tekrarlamasının nedeni. Yarım yıl önce yaşanmış gerçeklik.
O da kısa süre sonra bulunabildi.
Ama sadece o olmasaydı keşke.
"Haha────"
Şefkatle, Tomoe o şişeye dokundu.
Aynada kendine bakar gibi. O, çıplak gözle, tam şu an düşünen kendi benliğini seyrediyordu.
İki tüp vardı. Biri tavana. Diğeri ise ortadan kesilmişti.
Sanki hurdaya çıkarılırcasına, bu günlük hayattan aniden koparılmıştı────.
Katır diye bir ses geldi.
Dünden beri ağrıyan sol kolunun dirseği. Oradan, kolun yere düştüğünün sesiydi.
Pıtır pıtır, kan benzeri bir şey dirseğinden akıyordu.
Düşen kolun kesitinde, kemik ve kas benzeri şeylerin yanı sıra, dişlilere benzeyen şeyler de karışmıştı.
Tak, tak, gıcır, tak.
O gece─── kendisinin ne olduğunu bile bilmeden, boş bakışla oturup kaldığı zamandan beri duyduğu tuhaf ses.
Yumruk yiyip, kendi adı çağrıldığında─── nihayet kendisinin Enjou Tomoe diye bir şey olduğunu "başlattığı" zamandan beri gelen dişli sesi. Her zamanki tekrarlayan gecede, öldürülmekten nefret ederek── beklenen uyumdan önce, annesini öldürerek kaçan bir kukla───
İşte──── bendim o.
"Kıkık──── ahaha."
Kendinden geçmiş gibi dizlerinin üzerine çökerek, Tomoe güler.
"Hihi, hihihi, hyahahahahahaha!"
Delirmiş bir insanın sesi, otoparka yayılır.
───Gülmekten kendimi alamıyorum.
Biliyordum. Başından beri sahte olduğumu biliyordum ama gerçekten de bir yapım olmak…
Kafam boştu. Bembeyazdı, hiçbir şey gelmiyordu aklıma.
Oysa.
Hiçbir şey düşünemezken, sadece gülmesi durmuyordu.
"…Hihi, hihi, hi… ahaha─────ha."
Gerçekten de tuhaf bir durumdu.
Bunca şey yapılabiliyorsa, neden─── ben ve ailem bir kez bile trajediden kaçınamadık?
Onlarca, yüzlerce kez tekrarlayıp─── ondan kaçmak için yaptığı şeyin annesini öldürmek olması, kurtarılamazdı.
Ben gerçek Enjou Tomoe değil, yapay bir Tomoe olduğum için mi, yaşanmış sonucu değiştiremedim? Sahte olduğum için mi, Araya'nın istediği gibi oldu her şey?
Sahte olduğum için mi─── o, bana hiçbir şey yapamayacağımı bilip, sadece beni kaçırdı?
"───Hayır."
Diye mırıldanıp, Tomoe yürümeye başladı.
Takır, takır.
Dişli sesleri geliyordu. Sesler, buradaki insanların sesleri gibi duyuluyordu. "Yardım edin," diye tekrarlayan sesler, onun delirmesine izin vermiyordu. Delirip, gerçeklerden yüz çevirmesine izin vermiyordu.
……Hayır─── yoksa.
Tomoe demir plakaya yaklaştığında, kopmuş sol kolunun dirseğini, kızgın demire bastırdı.
"AAAAAAAAAAAH────────!!!!!!"
Cızzz diye etin yanma sesi.
Kesit yüzeyinden akan kan, yara ağzını dağlayarak durdu.
Tomoe gülerek, kanı durdurulmuş sol kolunu demir plakadan çekti.
……Yoksa. O, zaten delirmiş olabilir.
Hah hah diye soluk soluğa kalmış halde, Tomoe asansörü arar.
Asansör odanın köşesindeydi. Birinci katta duran onu, tek bir düğmeyle çağırdı.
Tomoe bıçak ve kılıçla asansöre bindi.
Bir kez arkasına baktı.
Buhar ve su sesleriyle çevrili bodrum, çok sessizdi.
Öldüğünü bile fark etmeden, hala günlük yaşam döngüsünü hayal eden beyinlerin, yani ruhların dinlenme yeri.
Tomoe düşünür.
Sonsuza dek değişmeyen günler ve, sonsuza dek bitmeyen günler.
Hangisi sarmal olarak adlandırılabilirdi? Bu apartman tuhaf olsa da, sonsuz olduğu konusunda şüphe yoktu. Ölse bile─── aynı her gün olsa bile, sabah olduğunda yeniden başlanabiliyordu.
Sadece, o döngünün içinde kaldığı sürece, sarmal sapmazdı.
Sadece birazcık─── sadece birazcık bu döngü çılgına dönseydi, bir gün, Enjou Tomoe'nin annesi tarafından öldürülmediği, ve annesini öldürmediği bir günlük yaşam doğardı.
Ama bu da imkansız bir hikaye miydi? Sapmış bir döngü, bir daha aynı yerde dönmezdi. Ölülerin ölü olarak bitmesini varsaymazsan, bu günlük yaşam dönmezdi.
Yine de, Tomoe böyle düşünmüştü.
───Ah.
Bu sarmal, çelişkili olsaydı keşke.
Bu, olması imkansız bir cevap, olması imkansız bir dilekti.
Kendi bedeninin sonunun yaklaştığını hissederken, Enjou Tomoe onuncu katın düğmesine bastı.
Nefes nefese, Kokutou Mikiya koşmaya devam etti.
Anlamsız kelimeler bağırıp mızmızlanan bir bebek olabilseydi ne kadar iyi hissederdi diye, belirsiz bir kurtuluş ararken, sadece koşabiliyordu.
Kırmızı montlu genç adamdan kaçar gibi, arkasına bakmadan koştu. Koştu, dışarıya değil Doğu Binası'nın lobisine ulaştı ve boş bakışla durdu.
"…Çıkmaz… yol…"
Şaşkınlıkla lobiye baktı.
İkinci kata çıkan merdivenler olsa da, lobi tamamen bir çıkmazdı.
Kendisinin sakinliğini yitirdiğini, Mikiya nihayet fark etti.
"────Kahretsin, neden böyle, bu neyin nesi?"
Hazırlıklı olması gerekiyordu ama, kendine, paniğe kapıldığı için söyleniyordu. Ama dün kadar yakın olduğu bir insanın kesik başı gösterilmiş, ve gözlerinin önünde ezilmişti. Onun bu davranışı, nispeten normal sayılabilirdi.
Gak gak diye titreyen dizlerini, Mikiya iki eliyle bastırdı.
Her neyse, şimdi kaçması gerekiyordu.
Şaşkın şaşkın lobiye bakınır Mikiya.
Tam o sırada──── geçitten, sert ayak sesleri yankılandı.
"───!"
"Kötü," diye, Mikiya koşmaya başladı.
Şimdilik merdivenleri kullanarak ikinci kata çıkayım. Mikiya bunu içgüdüsel olarak hissedip hareketlendi. Ama ayakları merdivenlere basamadı. Zan diye bir şeyin hızla kesilme sesi duyulur duyulmaz, iki ayağı da güçsüzce yere diz çöktü.
"Ah───"
Uzattığı eli, merdiven korkuluğuna dokundu. Ama Mikiya'nın eli öylece kayıp düştü, ve o merdivenlere yığıldı.
Basamakta yüzüstü yatarken, Mikiya kendi ayaklarına baktı.
……Diz bölgesinden, kırmızı bir şeyler akıyordu.
Arkadan iki dizinin de bıçak benzeri bir şeyle kesildiğini, o, sanki başkasının başından geçmiş gibi anladı. Kendisinin yaralandığına dair pek bir hissi yoktu.
Çünkü, yara acıtmaktan çok sıcaktı, hareket edemeyen ayakları gerçekten de başkasının ayağı gibi hissizdi.
"Hey hey, bu kadarcıkla devrilirsen olmaz. Az önceki bir gözdağıydı sadece. O kadar basit bir büyü gücü darbesini bile savuşturamazsan ne işe yararsın ki, genç adam?"
Kırmızı montlu genç adam, sanki bir konuşma yapıyormuş gibi kollarını açarak yürüyordu.
Mikiya hiçbir şey söyleyemeden, merdivenlerde yüzüstü sürünür halde, kendi kanını seyrediyordu.
Devrilen bir bardaktan dökülen su gibi, kırmızı kan akıyordu. Bilincinin yavaş yavaş bulanıklaşması, o kırmızının çok zehirli olmasından değil, basitçe yaşam aktivitesi için gereken kanın kaybedilmesinden kaynaklanıyordu muhtemelen.
"Yoksa sen de üretme uzmanı mısın? Ama kendi canını bile koruyamıyorsan sana büyücü denmez.
……Hmm, anlaşılan Aozaki usta olarak pek de başarılı değilmiş. ---Evet, zaten baştan aşağı kusurlarla dolu o. Biliyor musun? Bizim Derneğimizde, en yüksek mertebedeki uygulayıcılara renkle taçlandırılmış unvanlar verilir. Özellikle de ana renk olan üç renk, o çağın en büyük kanıtıdır.
Aozaki, adından da anlaşılacağı gibi mavi unvanı almak istemişti herhalde. Ama Dernek vermedi. Kendi kız kardeşine evin miras hakkını kaptırmış, intikam almak için Derneğe girmiş bir kadına saf bir renk yakışmaz. Ne ironiktir ki, Aozaki adına zıt düşen kırmızı rütbeyi aldı. Kendi adıyla aynı, bayağı bir renk. Turuncu Büyücüye yakışan bir renk! Ana renk kırmızıya dönüşemeyen, bozuk bir kırmızı. Kıkır kıkır, tam da o kadına göre bir unvan değil mi!"
Kırmızı paltolu genç, merdivenlere ulaştı.
Kana bulanmış, merdivenlerde yatan Kokutou Mikiya'ya yukarıdan baktı ve memnun bir gülümseme belirdi yüzünde.
"Ustayla aynı yerde can vermek de bir kader ironisi, değil mi? Aozaki'nin çırağı olduğu için kötü bir şeyler yapacağını düşünmüştüm. Doğrusu, tam bir hayal kırıklığı oldu."
Gülerek elini uzattı genç adam. Yavaşça, yere yığılmış çocuğun yüzünü kavramak için eğildi.
O ağır hareketlerinin tam aksine, aniden Kokutou Mikiya'nın bedeni fırlayarak doğruldu.
"Höh────!?"
Şaşkınlıktan gencin zihni bir anlığına bomboş oldu.
Bu boşluktan faydalanan Mikiya, yay gibi fırlayarak üst bedenini kaldırdı ve vücudunun altında sakladığı gümüş bıçağı gence sapladı!
Kokutou Mikiya, kullanmak zorunda kalmayacağını düşünerek hazırladığı Aozaki Touko'nun mektup açacağını, tüm gücüyle gence sapladı.
Hayatında ilk kez böyle ölümcül bir eylemde bulunduğu için mi bilinmez, çocuk iki gözünü de yumdu ve bir şeye dayanır gibi dişlerini sıktı.
Mikiya'nın bıçağı tutan iki elinde, kesinlikle bir şeye saplama hissi vardı.
Dalgınlıkla, ne olduğunu anlamadığı mırıltılar çıkaran kırmızı paltolu genç, bu ani kontratağı savuşturamamış olmalıydı.
...Umarım kötü bir yara olmamıştır, diye bulanık bir bilinçle gözlerini açtı Mikiya.
Fakat.
Bacağındaki kan kaybı yüzünden bulanıklaşan bilincinin yakaladığı son görüntü, uzatılmış bıçağı avucuyla durduran gencin siluetiydi.
Uzatılmış kolunun avucuna, bıçak derince saplanmıştı. Genç adam iblisvari, sinsi bir ifadeyle sırıttı.
─────────。
───────────────。
─────────────────────。
Kısa bir sessizlik.
"Kötü şeyler yapıyorsun sen. Birini bıçaklamak tehlikeli, biliyor musun?"
Dedi ve genç adam diğer kolunu uzattı.
Kol, Kokutou Mikiya'nın yüzünü pençeledi ve onu tüm gücüyle merdivenlere çarptı. Başının arkasını, merdiven basamağının kenarına vurdu. Bir kez çarptıktan sonra hafifçe kaldırıp tekrar çarptı. Defalarca, kurmalı bir oyuncak bebek gibi tekrarladı.
"Tehlikeli, tehlikeli, tehlikeli, tehlikeli, tehlikeli, tehlikeli, tehlikeli, tehlikeli, tehlikeli, tehlikeli."
Tak tak diye çarpma sesi ve konuşma sesi yankılandı lobide.
Bir süre sonra, Kokutou Mikiya adlı çocuğun nefesinin çok küçüldüğünü fark eden genç adam, nihayet kolunu bıraktı ve ayağa kalktı.
"Ah, canım yandı. Ne kadar yandığını sorarsan, gözlerimden yaş gelecek kadar yandı. Sen de, uzun yaşamak istiyorsan insanların hoşlanmadığı şeyleri yapmamalısın."
Avucuna saplanmış bıçağı sinirle çekip çıkaran kırmızı paltolu genç, kendi sözlerine "Kesinlikle doğru," dercesine içten bir hayranlıkla başını salladı.
"Pekala───iş bitti. Araya'nın araştırma sonuçlarını merak ediyorum ama sanırım ana vatanıma dönmeliyim. Bu ülkenin havası boğucu ve dayanılmaz."
Hareketsiz yatan Kokutou Mikiya'ya sırtını dönerek genç adam yürümeye başladı.
Merkez lobiye çıkan tek, dar koridora doğru.
Ancak ondan önce, hiç beklemediği bir şeyi görüş alanına alarak durdu. Hayır, durmak zorunda kaldı.
Tık tık diye bir ayak sesi duyuldu koridordan.
Genç adam───Cornelius Alba, inanılmaz bir şey görerek sendeledi ve geriledi.
Çünkü tıkırdayan ayak sesleriyle lobiye gelen kişi, dün burayı ziyaret eden kişinin ta kendisiydi.
"İnanılmaz," diye nefesi kesildi genç adamın.
Aşırı büyük bir çantayı tek elinde tutarak, ölmüş olması gereken Aozaki Touko oradaydı─────.
"Ölmüş olmalısın gibi klişe lafları bırak artık Cornelius. Seviyen belli oluyor. Beni daha fazla hayal kırıklığına uğratma."
Biraz şefkat içeren bir sesle, Aozaki Touko sakince böyle söyledi.
Kırmızı paltolu genç───Alba, tek kelime etmeden o siluete bakıyordu. ...Vücudu korkudan hafifçe titriyordu.
Touko lobiye kadar geldi ve "Höh" diye bir sesle çantasını yere bıraktı. ...Sadece bu dünkinden farklıydı. Dünkü çantası bir evrak çantası boyutundayken, şimdi getirdiği çanta çok daha büyüktü. Sanki bir seyahate çıkıyormuş gibi, içine bir insanı rahatça sığdırabilecek kadar büyük bir çantaydı.
"───Acele ettim sanmıştım ama yetişemedim mi? Kokutou benim çırağım değil demiştim ama, o sözümü düzeltmeme izin ver. Üstelik ona öğretecek hiçbir şeyim olmasa da, benim ailemden olduğu gerçeği değişmez."
"Sen───sen ölmüş olmalısın. Kesinlikle kendi ellerimle canını almıştım!"
Touko'nun sesini duymayan Alba, iki elini yumruk yaparak bağırdı. Önündeki Touko'yu kabul etmiyordu. Sanki bu bir hata, diye tutturmuş bir çocuk gibiydi.
İçindeki kafa karışıklığını çaresizce örtmeye çalışan Alba'nın aksine, Touko son derece sakindi. Kan çanağı gözlerle kendisine ters ters bakan kırmızı paltolu genci tamamen görmezden gelerek cebinden bir sigara çıkardı.
Alba, Touko ne kadar Touko gibi davransa, sırtından aşağı inen ürpertiyi o kadar durduramıyordu.
Dayanamayarak kükredi.
"Senin burada olman imkansız. Bu bir hata. Yolunu mu şaşırdın, Aozaki? Neyin bu dünyada kaldığını bilmiyorum ama ölüler ölüler gibi diğer tarafa gitsin!"
Alba, kana bulanmış kolunu yatay bir çizgi halinde savurdu.
Kokutou Mikiya'nın sapladığı avucundan kan fışkırdı ve havayla temas ettiğinde benzin gibi alev aldı. Büyücünün kendi kanı ve kininden oluşan görünür bir lanet. Ateş şeklini alarak imkansız olması gereken düşmanı sardı.
Ancak. Bir anlık alev, Aozaki Touko'yu kuşatsa da, ona yaklaşamadan söndü.
Touko saçlarını hafifçe geriye attı ve ağzındaki sigarayı yaktı.
"Ölüler burada olmamalı mıymış? O zaman bu lüks daire baştan aşağı çelişkilerle dolu demektir. Eğer yaşıyorsam, ortada ne ceset ne de başka bir şey olduğunu düşünmüyorum. Yaşayanlarla ölüler arasındaki fark, evet... sigaranın tadının güzel olup olmaması farkıdır, değil mi?"
Böyle söyleyip Touko, "Ah," diye büyük bir başını salladı.
"Öyle mi. O zaman bu da büyük bir fark. Bunun tadı yoksa, yaşamanın da bir anlamı kalmaz, değil mi?"
Touko kıkırdadı.
Bu kadar doğal bir tavır karşısında, Alba nihayet anladı. Karşısında duran kadının kesinlikle yaşadığını ve eskisiyle zerre kadar değişmemiş gerçek Touko olduğunu.
İşte bu yüzden, aynı soruyu tekrarladı. Şu an karşısında duran gerçeği anlayabilse de, cevabını bir türlü çözemiyordu.
"───Sen, ölmüş olmalısın."
Genç adamın sözlerine Touko hoşnutsuzlukla kaşlarını çattı.
Kehribar rengi gözleri, o lafı artık duymaktan bıktığını söylüyordu.
"Ah, evet, öldüm. Bedenim tamamen yok edildi, ruhumun bağlı olduğu çekirdek olan başım da senin elinle ezildi. Ona ölüm demeyeceğiz de ne diyeceğiz?"
"O zaman, buradaki sen de nesin!"
"Belli değil mi? Aozaki Touko'nun yedeğiyim."
Kadın, rahatça yanıtladı.
Genç adam, karşısındakinin bu kadar dürüst olmasına şaşkınlıkla, ağzı açık kalmış bir halde duruyordu—
"Yedek mi...? Sen, kukla mısın!"
Kendi ağzıyla söyleyip, hayır, diye duraksadı Alba.
O da kukla yapımında eşsiz olduğu söylenen bir yaratıcıydı. İnsan gibi hareket eden otomatik kuklalar bile olsa, insan ile eşya arasındaki farkı bir bakışta anlayabilirdi.
Dış görünüşü ne kadar ustaca insana benzetilirse benzetilsin, iç yapısı gizlenemezdi. Yapay bedenler, kan akışından kas liflerine kadar kusurluydu. İnsanların yaptıklarını ne kadar taklit etseler de, asla insanla aynı şey olamazlardı.
İnsanı aşan insansı formlar yaratılabilse de, asla insanla aynı şey yapılamazdı──── bu, büyünün en güçlü olduğu şanlı Orta Çağ'da konulmuş mutlak bir yasaydı.
Yine de, karşısındaki Aozaki Touko kesinlikle insandı. Bir kuklanın kukla olarak işlev görmesi için gerekli mekanizmalar, kukla olduğu için gizlenemezdi. Ancak bu Touko'da böyle kusurlu bir kısım hiç yoktu.
Sonuç olarak. Burada duran Aozaki Touko şüphesiz gerçekti. O zaman────
"Demek öyle, o zaman öldürdüğüm kişi yapay mıydı...!"
"Kendine yalan söylemek iyi değil, Cornelius. Sen yapay bir şeye karşı tüm gücünle savaşmıyordun herhalde."
"Höh───Gerçekten de, o gerçekti. Şüphesiz Aozaki, bizzat sendin. Ama bu çelişiyor. Önceki sen ve şimdiki sen, ikisinin de gerçek olduğunu mu söylüyorsun? O zaman, bu çelişkiyi nasıl açıklayacaksın!"
Alba bağırdı ve sonra─── cevaba ulaştı.
Başını hızla iki yana salladı.
İnanılmaz. Hayır, böyle bir şey olamazdı.
...Ancak, başka bir açıklaması yoktu ve─── eğer öyleyse, bu durum mümkün olabilirdi.
Ama, diye bir kez daha sordu Alba.
Böyle bir şey, gerçekten mümkün müydü?
"Aozaki. Sen, yoksa────"
"Doğru cevap. Hem önceki ben, hem de bu ben, aynı yapay varlıklarız. Ben, Alba. Ben bile, ne zaman gerçek olanla yer değiştirdiğimi bilmiyorum."
Sırıtarak─── olabilecek en şeytani gülümsemeyi takınarak, turuncu renkli büyücü konuştu.
"Ne──── bu, bu imkansız! O zaman sen nesin? Orijinal değil misin? Orijinal yok mu? Ama sen kendini Aozaki Touko olarak adlandırıyorsun! Sağlam bir benliğe sahip bir zeka, kendini sahte olarak tanıyıp normal bir şekilde işlev göremez. Sahte olan, kendini sahte olarak tanıyabilen bir zekaya sahip olduğu için kendi varlığına dayanamaz, benliği tarafından ezilerek kendini yok eder. Bu mantıktır. Buna rağmen, sen, kendini yapay olarak kabul ettiğin halde...!"
"Kendini sahte bilirse çöker, öyle mi? Böyle bir zeka ikinci sınıf olur. Ayrıca, senin endişelerin bana çok uzak. Benim bedenim yapay ama Aozaki Touko'nun kendisi eşsiz bir varlık. Hıh, pek zamanım yok ama, sana bir hediye. Biraz ders vereyim."
Az önceki sakinliğinin aksine, soğuk bir bakışla Alba'ya baktı.
"Dinle, şimdiki ben atölyede saklanan şeyim. Aozaki Touko senin tarafınan tamamen öldürüldüğünde uyandım. Bu yüzden, ben bir saatlik bir varlığım. Aozaki Touko bir kukla ustasıdır. Ben birkaç yıl önce, bir deney sürecinde kendimle birebir aynı bir kukla yarattım. Kendimden üstün yeteneklere sahip olmayan, kendimden aşağı da olmayan, tamamen aynı performansa sahip bir kap. Onu görünce, Aozaki Touko düşündü. Eğer bu varsa, şimdiki ben gerekli değilimdir, diye."
Kukla ustasının itirafına Alba'nın nefesi kesildi.
Bu da neydi, diye kulaklarına inanamadı.
Bu tamamen zıttıydı. Kendisiyle aynı seviyede bir kukla yaratabildiğine sevinse anlardı. Ama sadece kendi yarattığı yapay bir kuklaya kendi varlığını devretmeyi düşünmek──.
"Saçmalık. Bu sadece bir süreç. Diyelim ki, insanla tamamen aynı bir kukla yaratabildin. Eğer bu başarıldıysa, biz daha üst bir aşamayı hedeflemeliyiz. Bir büyücü asla mevcut durumla yetinmez!"
"İşte bu yüzden. Eğer benimle tamamen aynı bir kuklaysa, ben olmasam bile, benim gibi bir sonraki aşamaya geçecektir. Bak─── ben olmasam da, sonuç hiçbir şey değişmez."
Genç adam sadece nefesini tuttu.
Uzun süre şaşkın kaldıktan sonra, hayır, diye başını salladı.
"Bu sadece bir mantık! Kendini─── mutlak benlik olan kendini, mantıkla terk edemezsin! Ben, ben olduğum için kendimi bırakırım. Benimle aynı bir varlık olsa bile, sonuç aynı olsa bile, Cornelius Alba diye bir varlığı ben olmayan bir şeye devredemem! Tarihe isminin kalması önemli değil. Tarihe adı kalan beni, ben gözlemleyemiyorsam ne anlamı var ki!"
Alba kendi göğsünü tutarak, karşısındaki kukla ustasına karşı çıktı. ...Bunu yapmazsa her şeyin inkar edileceğini içgüdüsü ona söylüyordu.
Sadece kendine takıntılı olan kendisi ile, benliğini feda edip var olmayı seçen Touko... Bu farkın, sıradan insanları sıradan olmayanlardan ayıran umutsuz bir duvar olduğunu kabul edemediği için.
"Düşünce farkı, Alba. Seni bunun için suçlamıyorum, hatta sana imreniyorum. Ben, ne zaman böyle olduğumu bilmiyorum. Ben kendim bile bilmiyorum.
Ben, aktif olan ben öldüğünde uyandım. Az önceki Touko'nun edindiği bilgiler kayıtlı olduğu için, onları devralırsam eskisiyle hiçbir farkım kalmaz. Bundan sonra, kendimle tamamen aynı bir kukla yapıp tekrar uykuya dalacağım.
Aynı kuklayı yapma noktasında ben kesinlikle gerçeğim. Ama, az önce öldürülen ben, aslında orijinal olabilirim. Hayır, orijinal benim bile bilmediğim bir yerde hala uyuyor olabilir. Ancak, her şey aynı bir kap olduğu için, onları ayırt etmenin bir yolu artık yok.
Sadece 'olabilir'ler var. Ama gerçek bu. Kutuyu açana kadar yaşayıp yaşamadığı bilinmeyen kediyle aynı. Önemli olan şu anki gerçeklik değil mi? İşte bu yüzden── ben kesinlikle Aozaki Touko'yum. Daha açık konuşmak gerekirse, ben burada olduğum sürece, az önce senin yok ettiğin şey sahteydi."
Peki, diye mırıldanarak, yerdeki çantasına uzandı.
Alba, şaşkınlıkla, kendisinden çok uzak olan o kişiye bakıyordu.
"...Demek öyle. Araya seni yaşatmadı. Yaşadığın sürece, bir sonraki 'sen' devreye giremezdi çünkü──"
Touko yanıt vermedi.
Sadece soğuk bir bakışı kırmızı ceketli genç adama yöneltiyordu.
Alba, bir türlü dinmeyen ürpertiye daha fazla dayanamayarak, iki eliyle kendini sardı. ...Soğuk, giderek daha da şiddetleniyordu.
Touko'nun gözleri, bir makine gibiydi. Hiçbir duygu barındırmadığı halde, açıkça öldürme niyetiyle ona bakıyordu.
Alba onun bu bakışını tanımıyordu. Akademi yıllarında bile hiç görmemişti.
Birden düşündü. Şimdiye dek tanıdığı Aozaki Touko, gerçekten de o muydu?
Burada böyle sessizce duran bu hali, gizlenemeyen asıl kendi hali değil miydi sanki?
Ne duygusu ne de benliği vardı. Her şeyden çok bir büyücüye yaraşır, varlığın tek bir biçimiydi.
Bunu düşündüğü an, Aozaki Touko'ya duyduğu intikam hissi paramparça oldu.
Şimdiye dek neye karşı bu denli saplantı beslemişti ki? Şimdiye dek Aozaki Touko'dan gerçekten nefret mi ediyordu? ...En azından, onun tanıdığı Aozaki Touko böyle değildi. Bir büyücü ne kadar üstünleşirse üstünleşsin vazgeçemeyeceği benlik denen eşsizliği, kolayca terk edecek bir canavar olmamalıydı.
Evet, karşılaştığı Touko daha insancıldı ve o, hep onu aklında tutuyordu.
"Sen──── gerçek misin?"
Alba farkında olmadan, ayrıldığı sevgilisine yalvarırcasına bakarak, titreyerek mırıldandı.
O, kıkırdar.
"Senin, bana bu soruyu sormanın ne anlamı var ki?"
Buz gibi, kusursuz güzelliğiyle.
Touko parmaklarına sıkıştırdığı sigarayı, bir kez daha ağzına götürdü.
Gözleri, boş lafın buraya kadar olduğunu söylüyordu.
"Pekala, asıl konuya dönelim. Bizim oğlanın hayatı tehlikede artık. Sen keyfine göre işkence ettikten sonra, yaklaşık bir saat geçti de."
"Ne───?"
O zamandan beri bir saat mi geçmiş───? Touko, boynu ezildikten sonra uyandığını söylemişti, doğru ya.
Eğer uyuduğu yer kendi atölyesi idiyse, bu lüks daireye gelmesi gerçekten bir saat sürerdi. Bu kadar hızlı, birkaç dakikada gelemezdi.
Birden, Alba merdivenlere yığılmış çocuğa baktı.
...Ayağındaki yara hâlâ duruyordu. Ancak─── defalarca vurduğu kafasının arkasından kanama yoktu. Bu çocuk, sadece ayağındaki kanama yüzünden bilincini kaybetmişti───.
"Saçmalık... Ne tür bir büyü kullandın, Aozaki?"
Genç adam güçsüzce sorguladı.
Canlılığını çoktan yitirmişti. Bir büyücü olarak farkı yüzüne vurulan Alba'nın, Touko'ya saldırma iradesi olamazdı.
"Bir büyücü boş yere 'büyü' gibi kelimeleri ağzına almamalı. Bu lobiye üçüncü gelişimim bu. Burası, benim sıfırdan inşa ettirdiğim bir bariyer. Her ihtimale karşı, birkaç numara hazırlamıştım. Mesela, sen Kokutou'nun kontratağına şaşırıp düşüncelerin bembeyaz olduğu zaman, bilincine hafifçe müdahale etmek gibi."
"O zaman mı────"
Alba höh diye homurdandı. Gerçekten de çocuğun bıçağını avucunda durdurduktan sonra, tarif edilemez tuhaf bir boşluk oluşmuştu.
O zamandan beri bir rüya mı gösterilmişti ona? Sadece boş boş, büyücü Touko gelene kadar öylece durmuş olmalıydı.
"Ha ha, ha ha ha──── anladım. Demek baştan beri avucunun içindeydim. Çok eğlenmiş olmalısın, Aozaki. Kabul etmek istemesem de... galiba, baştan beri soytarı bendim."
"Pek sayılmaz. Ben de öldürüleceğimi düşünmemiştim, öldürüldüğüm için intikam almayı da düşünmüyorum. Buraya bir kez daha gelme sebebim başka. Kokutou olayı sadece bir bahane."
Ayaklarının dibine koyduğu çantayı, Touko pat diye yere devirdi.
Çok büyük çanta, devrilse de pek şekli değişmedi. Neredeyse kusursuz bir küp şeklindeki çantanın bir şeye benzediğini düşündü Alba.
"...Öldürüldüğün için intikam değil, öyle mi diyorsun? Peki ne yapmaya geldin, Aozaki? Bir büyücü olarak, yasak deneyi yapmaya çalışan Araya'yı durdurmaya mı geldin?"
"O da ne mümkün. O şey ne olursa olsun başarılı olmaz. Benim, Alba, gerçekten sadece seninle işim var."
Öyledir, diye kırmızı ceketli genç adam başını sallar.
Ama anlamıyordu. Aozaki Touko, öldürüldüğü için kin beslemediğini söylüyordu. Ve onların deneylerini engelleme niyeti de yoktu.
O zaman─── peki hangi sebeple, bu kadın ona bu kadar soğuk bir ölümcül niyet yöneltiyordu?
"...Neden? Ben, sana bir şey mi yaptım?"
"Özel bir şey yok. Yaşadığın sürece, nefret etmek ve nefret edilmek kaçınılmazdır. Doğrusunu söylemek gerekirse, akademi yıllarından beri duyduğun nefret de fena değildi. Çünkü bu, Aozaki Touko olarak benim üstün olduğumun bir kanıtıydı."
"O zaman, neden?"
"Basit. Beni o isimle çağırdın."
Pat diye bir ses duyuldu.
Touko'nun ayaklarının dibindeki çantanın açılma sesiydi.
Büyük çantanın içi, karanlığın ta kendisiydi. Lambanın ışığının bile ulaşamadığı, katı bir karanlık çantanın içini dolduruyordu.
İçinde, iki şey vardı.
"Akademi yıllarından beri bir kuralımız var. Beni 'bozuk kırmızı' diye çağıranları, istisnasız katlederim."
Çantanın içinde, parlayan,
─────İki tane göz.
Anladım, diye Alba başını sallar.
Az önce bu çantaya bakıp, bir şeye benzediğini düşünmüştü. Gerçekten de basitti. Neden fark etmemişti ki?
Çanta demek için fazla büyük bir küp. Bu, mitlerde geçen, iblisleri mühürleyen kutunun ta kendisi değil miydi?
Böylece, kutudan çıkan, ne olduğu belirsiz siyah yaratık dikenli dallar gibi dokunaçlarını uzatarak Cornelius Alba'yı yakaladı.
Doğrudan kutuya çekildi, ayaklarından binlerce küçük ağız tarafından çiğnenmeye başlandı. Çatır çatır canlı canlı yeniyordu. Yok olmanın hemen öncesinde, sadece kafası kalmışken, kayıtsızca aşağı bakan kuklacı ile göz göze geldi.
Bu, iğrenç ölümü karşılayan beni görünce, gözleri alay ediyordu.
Sadece bu bile, onun asla kazanamayacağını anlamasına yetti ve pişman oldu.
Araya ile son konuşması aklına geldi. O, Cornelius Alba'nın böyle olacağını tahmin etmiş olmalıydı.
Beyninin son parçası çiğneniyordu.
...Başarısız olmuştu.
Böyle canavarlarla, hiç işi olmamalıydı.
──Bu, kırmızı ceketli büyücünün son düşüncesiydi.
Asansör yukarı çıkıyordu.
Kimsenin olmadığı küçük kabinde, Enjou Tomoe duvara yaslanmış boşluğa ters ters bakar.
Tomoe'nin nefesi hızlanmıştı.
Tek başına kopan kolu. Kanı durdurmak için yarayı dağladığı için sinirleri, neredeyse çıldırtıcı bir acı veriyordu. Kafasının içi ise uzun süredir uzak tuttuğu gerçeği görmesiyle karmakarışık olmuş, ne düşündüğünü bile belirsizleştirmişti.
Hem zihni hem de bedeni sınırlarını aşmak üzere olduğundan başka bir şey düşünemiyordu Tomoe.
Yukarı çıkan asansörün içinde, sadece nefesini düzenlemek için derin nefesler alıp veriyordu.
Tam da bugün, alışık olduğu asansör yavaş geliyordu. Sabırsızlandıracak kadar yavaşça, asansör onuncu kata doğru ilerliyordu.
Yolda─── Tomoe elindeki katanayı bıraktı.
Asansörün zeminine şangır diye bir Japon kılıcı yayıldı.
Kılıç, düşündüğünden daha ağırdı; birkaç dakika tutmak bile kolunu uyuşturuyordu. İki kolu varken sallayabilirdi belki ama tek kollu Tomoe, kılıcı kınından bile çıkaramazdı şimdi. Tek kollu haliyle bıçağın daha iyi olacağını düşünerek, kalan sağ koluyla bıçağı sıkıca kavradı.
Asansör durdu.
Onuncu kata varmıştı.
İki yana açılan kapılardan geçerek, Tomoe lobiye çıktı.
Önünde Doğu bloğuna giden bir geçit, kör noktada kalan asansörün arkasında ise Batı bloğuna giden bir geçit vardı.
Tomoe, ışıksız, gerçek cesetlerin bırakıldığı Batı bloğuna yöneldi.
Asansörün arkasına dolanıp, apartmanın dış çevresini saran koridora çıktı.
Saat neredeyse gece on biri olmak üzereydi.
Koridordan aşağıya bakınca görünen gece manzarası sessiz ve hüzünlüydü. Apartmanın çevresinde sadece aynı şekle sahip apartmanlar vardı. Apartmanlar arasında asfalt yollar ve yer yer yeşil bahçeler uzanıyordu.
Bu manzara, gece manzarasından ziyade yeşillikler içindeki bir mezar taşları kümesini andırıyordu.
Oh be, diye derin bir nefes verdi.
Bilinci aşağıdaki gece manzarasına odaklanmış olsa da, az önce orada beliren kişiyi kesinlikle hissetmişti.
Bu yüzden derin bir nefes alıp, dağılmış bilincini topladı.
Tomoe bıçağı kavrayıp, hafifçe oval çizen koridora döndü.
Işıksız karanlık, ay ışığının bile zayıf olduğu geçit koridoru. Tomoe'dan yaklaşık iki oda ötede, siyah pelerinli bir siluet duruyordu.
Sadece gölgesinden bile anlaşılıyordu; sağlam iskeleti ve uzun boyu.
Asla silinmeyecek gibi görünen, yüzüne kazınmış ıstırap rengi.
Büyücü Araya Souren oradaydı────.
Büyücü ile karşılaştığı an, Enjou Tomoe donup kaldı.
O kadar düzensiz olan nefesi de, o kadar acıyan bedeni de sanki her şey bitmiş gibi sessizleşti.
Karşısında duran kişi dayanılmaz derecede korkunçtu, bilinci bile donuyordu.
Hiçbir şey yapamıyordu.
───Ama. O, bunu aksine minnetle karşıladı. Az önce bin parçaya ayrılmış olan kalbi, hiçbir bulanıklık olmadan tertemiz ve dümdüz oluyordu.
"Araya."
Araya gibi bir mutlak varlığın karşısında, Tomoe tamamen özgürlüğünü yitirmişti. Oysa hiçbir şey yapamaması gerekirken, o, konuştu.
Konuşmak, eşit olmanın da bir kanıtıydı. Şimdiki o, eskisi gibi sadece Araya Souren'den korkan biri değildi.
Bu gerçeğe karşılık, büyücü ifadesini daha da sertleştirdi.
"Neden geri döndün?"
Büyücü, ağır bir sesle sordu.
Tomoe cevap veremedi, sadece Araya'ya bakmaya devam etti. Cevap verecek hali yoktu. Tüm gücünü toplamazsa, bu büyücüyle yüz yüze bakışması imkansızdı.
"Burada senin yerin yok. Enjou Tomoe'nun yedeği hazırlandı. Sen bu sarmaldan dışarı taşan bir şeysin. Tekrar dönmenin bir anlamı yok."
Neredeyse hiç ışık olmayan gözlerle, büyücü sorguladı.
'…Gerçekten de buradan kaçtım,' diye düşündü Tomoe.
Ama geri döndü. Ne için?
Evet, ilk seferinde Ryougi tarafından getirilmişti. Ve şimdi, kesinlikle───
"Ryougi Shiki'yi kurtarmak için mi? Aptalca. Senin o kalbin, Enjou Tomoe'ya ait değil. Hala fark etmedin mi, sonuçta bir kuklasın. Bu sarmaldan çıkarsan düzgün çalışmaz mısın?"
"E…?"
"Doğru, sen bu sarmaldan çıktın. Ama sonrasında intihar edeceğin de biliniyordu. Ailesi yüzünden ölenler, aileyi sebep olarak ölürler. Sen kendi evinden kaçıp kendini harap etmiştin. Öylece bırakılsaydın ölmüş olurdun. Ama o zaman, senin gibi bir anormallik dış dünyaya sızardı. O halde───ben, sana farklı bir rol vererek seni yaşatmaya karar verdim. Bu gece de ölmüş olacak olan asıl Enjou Tomoe'dan farklı bir Enjou Tomoe olarak. O rolü─── anlamadın mı?"
"Yalan!" diye bağırdı Tomoe.
Ama sesi çıkmadı, o, sadece öylece duruyordu.
Büyücü ifadesini değiştirmedi. Sadece gözleri alay eder gibi çarpıktı.
"Evet. Bu benim için önemsiz bir bahisti. Eninde sonunda onu tuzağa düşürmeyi düşünüyordum ama işleri gizemli bir şekilde yürütmek idealdi. Beni tanımayan sen, benimle hiçbir bağlantısı olmayan Enjou Tomoe'nun kendi isteğiyle Ryougi Shiki'yi getirmesinden daha iyi bir şey olamazdı. Sana güvenmiyordum ama sen harika bir iş çıkardın. Bunun ödülü olarak seni serbest bırakmıştım, ama sen bir kez daha geri döndün ha. Ne büyük bir kibir. Sen kendi isteğinle Ryougi Shiki'ye ilgi duymadın. Benim kaçan sana eklediğim tek bir gerçek vardı. O da Ryougi Shiki'ye ilgi duymanı sağlayan bilinçaltı bir telkindi."
Enjou Tomoe'nun ayaklarının altından gücü çekildi.
Araya'nın söylediklerine karşı çıkacak bir yolu yoktu.
Çünkü öyleydi. Şimdiye kadar kimseyi gerçekten sevmemiş olan kendisi, neden sadece Ryougi'ye bu kadar ilgi duymuştu ki? İlk tanıştıkları andan itibaren, bir şeyler ona emrediyordu. O kızı gözlemle, o kızla ilişki kur, diye.
"Anladın mı? Sen hiçbir şeyi kendi iradenle kararlaştırmadın. Sadece benim düşündüğüm gibi Ryougi Shiki'yi getirdin. Zaten senin bedeninde, benim dünyamda geçen bir günlük anıdan başka bir şey yok. Bu günden önceki anılar da, sonraki anılar da mevcut değil. Senin iraden bir yanılsamadan doğdu ve bir yanılsama tarafından canlı tutuldu o kadar. Bu dünyada son bulan Enjou Tomoe, zaten sadece burada yaşayabilir. Bu yüzden, sen hiçbir şey yapamazsın. Hiçbir şey yapamayacağın için, Ryougi'yi çağırma rolünde seni oynattım. Hiçbir şey yapamayan biri ise── ne yaparsa yapsın bir engel teşkil etmez, değil mi?"
Büyücünün sözleri, tam anlamıyla bir büyüydü.
Tomoe hızla hatırladı. Kendisinin yaratılmış bir şey olduğunu, bu apartmanda yaşanmış bir günlük anıyla yetinip, ona dayanarak geçmişi ve geleceği hayal ettiğini.
Ryougi Shiki'ye duyduğu hisler de, ölmüş ebeveynlerine duyduğu hisler de, hepsi───şimdiki kendisi tarafından uydurulmuştu. Enjou Tomoe adında, doğduğundan beri yaşamış bir insanın düşündükleri değil. Sadece o oyunu oynayan bir günlük kendisinin düşündüğü, yıllara dayanmayan, çok sığ hislerdi.
'…Peki, bu gerçek miydi?'
Kendisi başından beri var olmaması gereken biriydi. Bu sarmaldan da dışarı taşan kendisinin, hiçbir yerde yeri yoktu.
"Yaratılmış olan sen, sonuçta ancak bir sahte olabilirsin. Sana son sözleri söylemeye bile değmez. Nereye istersen kaybol git."
Söylemesi gerekenleri söyledikten sonra, büyücü, bu Enjou Tomoe'ya olan tüm ilgisini yitirdi.
Araya, Tomoe'dan gözlerini kaçırdı.
Ama─── tüm anlamı yok edilmiş olması gereken o, gülümseyerek büyücüye bakıyordu.
"…Ne yani, Araya, o kadar da önemli değilmişsin."
Bu bir blöftü ama─── büyücünün çelik kalbinde çatlak oluşturacak kadar, son derece saf bir blöftü.
"…Senin gibi birinin karşısında, sonunda anladım. Ben şimdiye kadar, senin gibi zayıf yanlarımı kabul edemediğim için hep hata yapmışım.
Ama bak, hiçbir şeyin sahtesi diye bir şey yoktur. Gerçek de sahte de, sonuçta sonradan gelen şeyler değil midir? Sadece bir gün diyorlar ama─── ben, Enjou Tomoe olduğum sürece, düzgün bir geçmişi olan Enjou Tomoe'yum. Benim geçmişim yok ama Tomoe'nun böyle güçlü hisleri var. O zaman, bu yeterli."
Gıcır diye dişlerini sıktı. Bu, onun çıkardığı güçtü, karşı koymaya çalışan güçlü iradesiydi.
"…Ben, Ryougi'yi gerçekten sevmiştim. Nedenini bilmiyorum. Onunla vakit geçirmek, hiçbir şey bırakamamış olsam da, sırf bu bile keyifliydi. Bu yüzden── eğer bu fırsatı veren sen isen, en azından sana teşekkür ederim."
Şimdi, gerçek anlamda bir büyücüyle karşı karşıya gelince, Tomoe hıh diye dilini şaklattı.
Sevmiş miydim, ha? Eminim hâlâ ona çekiliyorum. Sonsuza dek, sonsuza dek onu düşündükçe harap olmuş kalbim iyileşecektir.
Buna sevgi mi denir acaba, diye düşündü ve Tomoe dilini şaklattı. Çünkü... tüm bunlara rağmen, Shiki'yi bu kadar düşünmeme rağmen, şu an o en önemli kişi değil.
Buraya gelme sebebi Ryougi'yi kurtarmak değildi.
Kokutou denen adamla eski evini gördüğünde hatırlamıştı. Bilmemesi gereken bir geçmişi, Enjou Tomoe adlı ruhun asla unutmadığı günleri.
Buraya gelme nedeni kefaret içindi. Enjou Tomoe'nin doğal olarak yapması gereken şeyi, ben yapmak zorundayım.
"Affet, Ryougi. Ben senin için ölemem. Ben... ben kendi uğruma bu hayatı ortaya koymak zorundayım anlaşılan."
Mırıldandı, özür diledi.
Tomoe, Ryougi Shiki adlı kızın anılarını zihninden sildi.
"Ben bir sahtekar mıyım, Araya?"
Güçlü bir iradeyle söylenen bu sözlere, büyücü kaşlarını çattı.
"—Artık söylemeye gerek bile yok."
Açıkça aşağılayıcı bir tavırla, büyücü yanıtladı.
Tomoe, "Belki de öyledir," diye dürüstçe başını salladı.
Hiçbir tereddüt yoktu.
O, açıkça büyücüyle eşit bir varlık olarak oradaydı.
"...Bir kukla bozuntusu aydınlandığını mı sanıyor? Öyle bir şey sadece bir iblis diyarından ibaret. İster berrak bir ayna elde et, ister durgun suya ulaş, nihayetinde bedenin bir yapıntı olduğu gerçeği değişmez."
"Evet. —Yine de, bu kalp gerçek."
Sakin sözler, rüzgarla birlikte geceye yayıldı.
Büyücü tek elini kaldırdı. Önüne doğru uzattığı o duruş, Araya Souren adlı adamın karşısındakini yok etmesi gereken biri olarak tanıdığını gösteriyordu.
Tomoe bunu görünce, takır takır ses çıkaran dişlerini çaresizce sıktı.
Kesin öldürüleceğim, diye düşündü Tomoe.
Yine de, o düşmana bir ok atmalıydı. Ölmek için değil, her ne olursa olsun, Enjou Tomoe Araya Souren'den intikam almalıydı.
Şimdiye dek ihmal ettiği anne babası için.
Şu an bile bu dünyada ölmeye devam eden birileri için.
Bu, intihar saldırısı falan değildi. Ölmek istemiyordu ama yine de, öleceğini bilse bile yapması gereken şeyler vardı.
—Çünkü ben Tomoe olarak koşmaya karar vermiştim.
...Evet, ne kadar acı verici olursa olsun.
Dönen bir saat gibi. Dönüp duran mevsimler gibi. Sonsuza dek aynı yerde kalamazdı. Çünkü hisleri, burada tam da yerli yerindeydi.
Bu, bu bedenin gördüğü bir rüya mıydı? Yoksa benim gördüğüm bir rüya mıydı?
...Bu beden sahte olsa da. Enjou Tomoe'nin sahip olduğu irade. Enjou Tomoe'ye yerleşmiş olan irade gerçekti.
Bunun için...
"Ben— Araya, seni öldüreceğim."
Bıçağı sıkıca kavrayıp, kimse için değil, Enjou Tomoe koşmaya başladı.
Enjou Tomoe'nin tek hedefi, Araya Souren'in merkeziydi.
Daha önce Shiki'nin tereddüt etmeden sapladığı, büyücünün göğsünün tam ortası. Oraya bıçağı saplayabilirse, belki de bu canavarı yenebilirdi.
Her ne olursa olsun buna inanarak Enjou Tomoe koştu.
Büyücüye olan mesafe, o zamanki Shiki ile aynıydı, yaklaşık altı metre. Bu mesafeyi tam hızla kat edecekti.
Yeri tekmeleyen ayaklarına tüm sinirlerini odaklayarak, okul bahçesinde defalarca tekrarladığı deparlardan daha hızlı bir şekilde, büyücüye yaklaştı.
Büyücünün çevresinde dairesel çizgiler belirdi.
Enjou Tomoe'yi küçümsediği için miydi bilinmez, sadece tek bir çizgi belirdi. Shiki'nin zamanındaki gibi üç katmanlı çizgiler değildi.
Çizgi, büyücünün hemen önünde, yaklaşık bir metre mesafede serilmişti.
Enjou Tomoe, bundan sıyrılma yolunu bilmiyordu.
Doğrudan karşı koydu.
Vücudu aniden durdu. Yeri tekmeleyen parmak uçlarına, güç girmiyordu.
Gerçekten... hiçbir şey yapamıyorum.
Büyücü, acıyla dolu yüz ifadesiyle bir adım ilerledi.
Bu sonucun zaten belli olduğunu söylercesine yavaş bir hareketle, hareket edemeyen Enjou Tomoe'ye yaklaştı.
Öne uzatılmış kolu, yavaşça Enjou Tomoe'nin başını kavramak için uzandı.
Yine de işe yaramayacak mı, diye Enjou Tomoe gözlerini kapadı.
Ancak— görüşü karardığında, anılar geri aktı. Normalde Enjou Tomoe'nin deneyimleyemeyeceği bu bir aylık anılar, benim Tomoe olarak burada var oluşumun kesinliği, patladı.
"Burada..."
Enjou Tomoe'nin bedeni güç topladı.
Yere yapışmış ayaklarına tüm ruhunu, tüm azmini kattı.
Ayakları kopsa bile umrunda olmazdı, diye düşündü.
Böylece bitemezdi.
Çünkü o, değersiz değildi.
"Olduğum için—!"
Patladı.
Tek ayağı, ses çıkararak kırıldı.
Bu sayede— öne doğru yığılırken, Enjou Tomoe ileri atıldı.
Uzatılmış büyücünün kolunun altından sıyrılıp, Araya'nın savunmasız göğsü elinin ulaşabileceği mesafeye geldi.
Tomoe bağırır.
"—Elbette, benim ailem pek iyi insanlar değildi. Ama böyle öldürülecek kadar kötü değillerdi. Böyle ölüp gidecek kadar günahkar değillerdi...!"
Ses, güce dönüşerek kolunu fırlattı.
Bıçak ilerledi.
Gümüş bir iz bırakarak, bıçak büyücünün göğsüne derince saplandı.
Ancak, hepsi bu kadardı.
"Ahmak."
Sesle birlikte büyücünün güçlü kolu uzandı.
Enjou Tomoe'nin başı, sıkıca pençelendi.
"—Ryougi'nin Büyülü Gözleri sadece ölümü görmez. Onu kavradığı için anlamlıdır. Sen benim ölümümü hedef alsan da, görünmeyen bir şeye ölüm saplayamazsın."
Çatırtıyla, büyücünün koluna güç doldu.
Enjou Tomoe'nin kolundan, bıçak şıngırdayarak yere düştü.
"Seni neden seçtiğimi henüz anlatmamıştım, değil mi?"
Enjou Tomoe yanıt vermedi.
Çünkü büyücünün kolu onu kavradığı andan itibaren, yaşama iradesi kökünden sökülüp alınmıştı.
"Dinle. İnsanların varoluşlarının temelini oluşturan bir fenomen vardır. Önceki hayatlardan gelen karma değil, Enjou Tomoe diye bir varlık olmanın nedeni. O kaotik dürtüye biz 'Köken' deriz.
Anneni öldürüp kendine umutsuzluğa düştüğünde seni kurtarmamın nedeni, senin Kökeninin gerçekten çok net olmasıydı."
Enjou Tomoe yanıt vermedi.
Büyücü onun bedenini havaya kaldırıp, buz gibi bir sesle şöyle dedi.
"Son olarak sana şunu öğreteyim. Sen hiçbir şey başaramazsın.
Çünkü— senin Kökenin 'Değersiz'dir."
Büyücünün kolu savruldu.
Enjou Tomoe şeklindeki beden, o tek savruluşla tamamen yok oldu.
Parçalanıp, boynu bile kalmadan. Sanki en başından beri öyleymiş gibi, büyücünün dediği gibi değersiz bir şekilde, toz olup hiçliğe karıştı.
Enjou Tomoe olan şeyi yok ettikten sonra, büyücü hiçbir şey yapmadan koridorda durdu.
Zaman yaklaşıyordu. Düne kadar kullandığı bedenden yedek olan şimdiki bedenine geçeli yarım gün olmuştu. Nihayet bu bedenin her köşesine kadar bilinci yayılmıştı.
Araya Souren, herhangi bir kuklacı gibi kendisiyle tamamen aynı bir şeyi hazırlayıp ölmüş değildi. O, henüz ölümü deneyimlememişti.
Bedeni uzun yılların sonunda defalarca çürümüş, ancak her seferinde sadece bilincini sürdürerek bugüne dek hayatta kalmıştı. Araya Souren hala tek bir kişiydi. Bu beden yok olursa, bir dahaki sefere kaçacak yeri kalmayacaktı. İşler, dikkatlice yürütülmeliydi.
Ama artık beklemeye gerek yoktu. Araki Souren adındaki ruhun iradesi, bu kaçıncı nesil olduğu belli olmayan bedeni tamamen kontrolü altına almıştı. Bedeni hareket ettiren büyü gücü devreleri ayak parmaklarına kadar uzanmış, büyücü nihayet bu geçici bedeni gerçek bir bedene dönüştürmüştü.
Büyücü, asıl amacını gerçekleştirmek üzere harekete geçti.
Ama ondan önce, lüks daire içinde bir anormallik hissetmişti.
"────Yenildi mi, Alba?"
Duygusuzca mırıldanarak, büyücü gözlerini kapattı.
Işıksız koridorda, derin bir okyanusun dibine dalarcasına, Araki kendini komaya soktu.
Uykuya dalan büyücünün bilinci, bedenini onuncu katta bırakarak onun karşısına çıktı.
Şekilsiz ve görünmez bir halde, birinci kattaki lobinin durumunu bir bakışta gördü.
...Birinci kat, doğu kanadındaki lobide Aozaki Touko ve Kokutou Mikiya adında bir genç vardı.
Aozaki Touko, yere yığılmış gence bakıyordu ve Cornelius Alba'dan eser yoktu.
"Demek böyle oldu," diye büyücü başını salladı.
Olayın sonucunu doğruladıktan sonra, büyücü bilincini onuncu kattaki bedenine geri çekti.
Ama o, onu durdurdu.
"Nereye gidiyorsun, Araki. Röntgencilik kötü bir zevk."
Orada olmayan büyücünün siluetini görüyormuş gibi, Aozaki Touko arkasına döndü.
O merdivenlerin altındaydı. Büyücünün şekilsiz bilinci ise merdivenlerin üstünde. Tuhaf bir şekilde, daha önce olduğu gibi aynı konumda, ikisi karşı karşıya geldi.
'…Hmm. Alba'yı bir şekilde ortadan kaldıracağını biliyordum ama bir Aozaki Touko daha mı vardı? Deldiğim kalp şüphesiz gerçekti. O yapay bir şey değildi. O zaman, sen bir yapay mısın?'
Sadece bir ses yankılanıyordu. Hayır, o bile bir sese dönüşememişti. Araki'nin sözleri sadece Aozaki Touko'ya ulaşıyordu.
Büyücünün sözlerine karşılık, o bir kez nefes verdi.
"Alba da sen de, saçma sapan şeylere takılıp kalmayın. Bunlar önemsiz şeyler olmalı. İlk doğan, sonra doğan. Hepsi bu kadar. Bir ya da iki olmaktan ibaret bir farkı sonsuza dek sorun etmeyin."
'Bu laf ebesi ağız, gerçekten sen mi gerçek olansın?
────O zaman benimle bir kez daha mı savaşacaksın?'
"Yapmam. Bu lüks dairenin içinde benim kazanma şansım yok."
Kesin bir dille cevap vererek, büyücünün bilincinden bakışlarını kaçırdı.
Onun için Araki Souren ile tartışmaktan ziyade gencin yaralarını sarmak daha önemliydi ve ceketinin altından çıkardığı bandajları el çabukluğuyla gencin dizlerine sarıyordu.
'İyi mi? Orada gizlenen o canavar, belki de beni yenebilir.'
"Reddediyorum. Bu dipsiz bir kuyu ve yanlışlıkla serbest bırakırsam lüks dairenin kendisi yok olur. Böyle gösterişli bir şey yaparsam Kilise sessiz kalmaz. Bu sefer Kilise tarafından takip edilen kişi ben olurum. Zorlukla izimi kaybettirmişken, kendi isteğimle onlara yakalanacak bir şey yapmam."
Büyücünün sesine cevap verse de, o hala bakışlarını kaçırıyordu.
"Ben öldürüldüğüm an, bu konuda yenilgiyi kabul ettim. Artık müdahale etmeye niyetim yok. Shiki'nin beynini çıkar ya da o boş kabuğa yerleş, ne istersen yap. ...Eğer engel olacak biri varsa, o kesinlikle ben değilim."
'Bu aşamada hala Caydırıcı Güç'e mi güveniyorsun? Ama onun işe yaramayacağını söylemiştim.'
Başını salladı. Bunda reddetmekten ziyade, acıma hissi vardı.
"Evet, Caydırıcı Güç artık işe yaramaz. Bu yüzden, bu sefer gerçekten başarılı olabilirsin.
İnsan denen varlıktan nefret eden sen, Kaynağa dokunduğunda ne olacağını bilmiyorum. Çoğu büyücü Kaynağa dokunduktan sonra öteki dünyaya gider ve bizim dünyamızdaki her şeyi unutur. Ama sen farklısın. Kesinlikle bu tarafta bir gölge bırakır, sonuç olarak bu ülke bile yok olur belki. İnsanlardan nefret eden sen, eğer gerçekten insanlığı kurtarmak istiyorsan, bu ancak acı çekerek ulaşılan bir ölüm olabilir.
Ama Araki. Sen insanlardan nefret etmiyorsun. Sen sadece kendi içindeki ideal insan imgesini seviyorsun. Bu yüzden o kadar çirkin, acı çeken insanlara tahammül edemiyorsun. İnsanları mı kurtarmak? Hıh, güldürme beni. Sen insanları kurtarmak istemiyorsun. Sen sadece Araki Souren'in hayal ettiği 'insan' formunu kurtarmak istiyorsun."
Onun sözlerine büyücü cevap vermedi.
İkisinin bağlantısı, bu sefer gerçekten, tek bir leke bile kalmadan kesildi.
'…Söylenmesine gerek yok. Kurtuluş, nihayetinde tek bir sabitlemeden ibaret. Hoşça kal Aozaki. Kaynağa dokunduğumda ben olarak kalacağıma dair bir garanti yok. Beni son engelleyen kişinin sen olduğuna inanacağım, bunun bir anlamı var.'
Büyücünün bilinci ayrılmak üzereydi.
Ona sırtını dönmüş, uğurlamak üzereyken, aniden aklına bir soru geldi.
"Bekle Araki. Bir şey soracağım. Bu lüks dairenin asıl amacı Taiji'yi içine almak için, Taiji'nin bir tezahürüydü, değil mi?"
'Kesinlikle. Ryougi Shiki'yi dış dünyadan tamamen izole etmek için bu öteki diyarı yarattım. Diğer çeşitli işlevler sadece ekstralar.'
Sakin büyücünün cevabına, o ─── hahaha, diye güçsüzce güldü.
'────Bir şey mi var?'
Onun gülüşüne büyücü sesini yükseltti.
Aozaki Touko, kendini tutamıyormuş gibi yüksek sesle gülmeye başladı.
"Demek öyle, bu bina tek başına bir büyüymüş! Shiki'yi yakalamak, ardından Kilise'ye, bana ve hatta dünyaya fark ettirmeden onu kapalı bir dünyaya, yani bir kafese hapsetmek için. Shiki'yi senin gibi bir amaçla öldürmeye çalışan biri ortaya çıkarsa, dünya kesinlikle Caydırıcı Güç'ü devreye sokar. Shiki'yi hapsettiğin gerçeğini gizlemek için bu öteki diyar yaratıldı. Buraya kadar iyi. Buraya kadar mükemmel. Ama ne ironi. Araki, sen sonunda korkunç bir hata yaptın!"
Büyücüden ses çıkmadı.
Araki Souren, bunca şeye rağmen onun asıl niyetini hala anlayamamıştı.
Büyücü şaşkındı. ...Onun bahsettiği kadar büyük bir hatanın ne olduğunu bir türlü aklına getiremiyordu.
'────Hata falan yok.'
O kesin sesinde tereddüt olmadığını kim söyleyebilirdi ki.
Gülüşünü bastırarak cevap verdi.
"Ah, sende hata falan yok. Senin gibi bir büyücü için bu, en iyi çözüm. Peki ya bu varsayımın kendisi yanlışsa? Shiki'yi izole ettin? Bu lüks dairenin herhangi bir odasına değil, lüks dairenin kendisine izole ettin, değil mi? Mekansal engelleme denen, artık büyü seviyesine ulaşmış bir bariyer. Bariyer uzmanı olan sana özgü, sadece senin yapabileceğin ilahi bir işçilik.
Kapalı bir daire şeklindeki bu mühürlü alana hapsedilen kişi, içeriden asla dışarı çıkamaz. Herhangi bir fiziksel darbeyle bile yıkılamayan duvarlarla çevrili kapalı bir dünya, kaçışı olmayan bir kafestir. Shiki'yi oraya tıkıştıran sen, bu yüzden tamamen rahatlamıştın.
Gerçekten de mükemmel. Ama böyle bir şey ona sökmez. Büyü, medeni toplumlarda ne kadar her şeye kadir olsa da, o, bizim gibi kavramlar üzerinde yaşayanlarla çatışır. Bizler sağduyu için bir tehditken──Shiki'nin sağduyu dışı olanlar için bir Azrail olduğunu sen deneyimlemiş olmalısın oysa!"
Onun sözleri üzerine, büyücünün bilinci dondu.
Doğrusu, ölümü gören Ryougi Shiki olağanüstü bir varlık. Ama sadece insan öldürme yeteneği olanlar dünyada bir sürü var. Sadece canlıları öldürmek söz konusuysa, medeniyetin yarattığı çeşitli modern silahlara üstün gelemez.
Evet, Ryougi Shiki'nin büyücü olan onlar için bile aykırı olması, kesinlikle böyle bir şeyden ibaret değil.
Öldürülememesi gereken şeyleri, şekilsiz kavramları bile öldüren, mutlak hiçliktir onun gerçek doğası.
"Ölüme götüren şey", Ryougi Shiki'nin yeteneği budur.
Çıkışı olmayan, sonsuzluğa açılan alan, her türlü silahın bile etki edemediği kapalı bir dünya. Şekli olmadığı için, sadece şekilli şeylerle çarpışabilen fiziksel silahlar dokunamaz bile. Ama Ryougi Shiki'nin gücü, tam da o şekilsiz şeyleri hedef alır.
O halde─────?
"Evet, Shiki'yi hapsetmek istiyorsan, onu betonla doldurmalısın. Sadece bir kızın kol gücüne sahip Shiki'yi hapsetmek istiyorsan, basitçe demir duvarlarla çevrili kapalı bir oda hazırlaman yeterli. Araya Souren. Bir büyücü olduğun için büyüyü mutlaklaştırdın. Alanı kapatmanın bir anlamı yok. Böyle belirsiz bir şeyi, o kolayca parçalayıp çıkar...!"
Yüzünü çevirmiş olan kadın, büyücüye doğru döndü.
O gözlerin nasıl bir ifade taşıdığını bilmeden önce, büyücünün bilinci birdenbire asıl bedenine geri çekildi.
Bedenine dönen büyücü, kendi bedenindeki anormalliği hissetti.
Vücudu soğuktu, parmak uçlarında uyuşukluk vardı.
Alnında terleme.
İç organlarının bir kısmı, işlevini durdurmuş ve tehlikeyi haykırıyordu.
'...Kesildim mi?'
"İnanamıyorum," diye büyücü hafifçe mırıldanır.
Ama bu gerçekti.
Az önce─── Araya Souren'in kendisi sayılabilecek bu lüks dairenin bir yeri, küt diye kesilmişti.
Sanki tereyağı keser gibi kolayca, duraksamadan, mekânın kendisi yarılmıştı.
Büyücünün bilinci bedenini yönettiği gibi, lüks dairenin faaliyetlerini de kendi bilinciyle senkronize etmişti.
Bu bina onun bedeniydi. Elektrik kabloları sinirleri, su boruları ise kan damarlarına eşitti. O bedenin küt diye kesilmesinin acısı, göz ardı edilemezdi.
Bunun kanıtı olarak──── acı yüzünden büyücünün bilinci dağıldı, o birinci kattaki lobiden, bedeninin bulunduğu onuncu kattaki koridora geri döndürüldü. ...Sanki devasa bir kol tarafından çekilir gibi, karşı koyamadan zorla.
".........Bu da ne?"
Mırıldanarak, tek eliyle alnındaki teri sildi.
Sanki omurgasından bir örümcek tırmanıyormuş gibi, içine işleyen bir ürperti vardı.
Bunun mide bulantısı olduğunu, yüzlerce yıl sonra ilk kez hatırladı.
"Neden korkuyorsun──── Araya Souren?"
Büyücü, kendi zayıflığını azarladı.
Ama bedensel anormallik durmadı.
Az önce bu bedenin her köşesine yayılmış olan güç, şimdi yoktu. Bedenini hareket ettirmek için komut gönderen büyü devresi, çıt çıt diye parmak uçlarından kopuyordu.
───Ölüm, o kadar yaklaşmıştı.
Oooooooom.
Ansızın, bir ses duyuldu.
Koridorun ucundan, lobiden gelen titreşim sesi, şüphesiz asansörün çalışma sesiydi.
Bir şey yukarı çıkıyordu.
Çok geçmeden ses kesildi, kapının açıldığı duyuldu.
Hafif, kuru bir ses lobide yankılanıyordu. O ses, geta benzeri bir ayakkabının sert zeminde yürüme sesiydi.
Takırtılarla ayak sesleri yaklaşıyordu.
Büyücü, lobiye açılan yöne doğru döndü.
İnanılmazdı ama Araya kabullenmişti. Yakında buraya gelecek kişinin kim olduğunu.
O, hemen ortaya çıktı.
Lobiden gelen ışığı arkasına alarak, o siluet sadece bir gölge gibi görünüyordu.
Beyaz bir kimono ve uyumsuz bir deri ceket.
Islakmış gibi parlak siyah saçlar ve mavi parlayan simsiyah gözler.
Kız, elinde tek bir katana tutuyordu.
Gecenin karanlığında, kınındaki katana usulca çekildi. Umursamazca çekilmiş katanayı tek elinde aşağıya sarkıtmış hâli, savaş alanında duran bir samuraya benziyordu.
Eşsiz bir dinginlik ve ölüm kokusu taşıyarak, Ryougi Shiki gelmişti.
Shiki, lüks dairenin bağlantı koridoruna adım attığında, orada yürümeyi bıraktı.
Tek elinde tuttuğu katanayı yere doğru çevirerek, uzaktaki kara büyücüyü görüş alanına aldı.
İkisinin arasındaki mesafe üç oda kadardı─── sayısal olarak yaklaşık on metre kadar uzaktaydı.
"Anlayamıyorum──── Nasıl aştın, Ryougi Shiki?"
Acıyla dolu bir yüz ifadesiyle, büyücü konuştu.
Bu, içinde defalarca sorduğu bir soruydu. Kara büyücü Araya Souren, cevabı bildiği halde, hâlâ sormaya devam ediyordu.
Hapsedildiği alandan nasıl çıktığını pekâlâ biliyordu. Dün gece─── büyücünün tek darbesiyle birkaç kaburgası kırılan ve bilincini kaybeden kız.
Kapalı bir alanda, lüks dairenin duvarları arasına oluşturulan başka bir dünyada uyanan o, koluyla imkânsız bir mekânın, imkânsız duvarını kesmişti.
Sonsuzluk, "hiçlik" değildir. Sonsuzluğu sonsuz yapmak için bir sonlu tanımlamak gerekir. Sonlu yoksa sonsuzluk diye bir şey de var olamaz. Her şeyin bir sonu olduğu için sonsuzluk bir olgu olarak gözlemlenir. Ryougi Shiki, atıldığı sonsuzluğun içinde, imkânsız bir sonluyu bulup kesmişti.
Ama elbette, sonsuzluğun içinde sonlu diye bir şey bulunmaz. Var olmayan bir şey kesilemediği için, o kafesten kaçmak imkânsızdı.
Ancak── sonlu yoksa, sonsuzluk da yoktur. Sonlu bir duvar olsun ya da olmasın, Ryougi Shiki'nin önünde böyle sonsuz bir dünya hiçbir anlam ifade etmez.
Eğer gerçekten sonlu yoksa, o, sonsuzluk değil, bir "hiçlik"tir. Eğer sonluyu içeriyorsa, Shiki onu bulup keser.
...Mutlak olması gereken kara boşluk, bu rakip için daracık bir karanlık odaydı diye büyücü kendinden utandı.
"Ama─── bir nedeni olmalı. Verdiğim yaralar hâlâ iyileşmemişti. O bedenle neden hareket ediyor? O yaralarla neden uyandı? Neden birkaç dakika daha komada kalmadı?"
Acıyla dolu yüz ifadesiyle, büyücü sadece sesini yükseltti.
Evet── bu bariyer anlamsız olsa bile, Shiki komada kalsaydı sorun olmazdı.
Sadece birkaç dakika.
Shiki uyanana kadar birkaç dakika daha olsaydı, iş bitmiş olurdu.
Bu kadın, şimdi uyanmıştı. Dışsal bir etken yoktu. Muhtemelen Shiki, uykudan uyanır gibi doğal bir şekilde, gayet doğal bir şekilde uyandı. Ve hapsedildiğini anlayınca, tereddüt etmeden duvarı kesti.
Açıkça söylemek gerekirse, sadece şanssızlık denilebilir.
Aozaki Touko ile zihin iletişimi mi zaman kaybettirmişti? Hayır, o konuşma bir anlıktı.
O halde─── fazladan zaman neredeydi?
Büyücü anımsadı ve hoşnutsuz bir şekilde kaşlarını çattı.
Avucuna bir göz attı. Birkaç dakika önce Enjou Tomoe denilen şeyi ezen koldur o. Sadece birkaç dakika, ama iyiyle kötüyü ayıran birkaç dakika. Onunla harcanan zaman olmasaydı, belki de──.
"Enjou──── Tomoe mi?"
Ağzından çıkan sözlerde nefret vardı.
Ama Ryougi Shiki bunu reddetti.
Kendi uyanışıyla Enjou Tomoe'nin ilgisi yoktu.
"Ben kendi başıma uyandım. Kimseden yardım almadım. Enjou'nun buraya gelmesinin bir anlamı yoktu."
Shiki, sakin bir sesle konuştu.
Gece rüzgarı, hışırtıyla siyah saçlarını dalgalandırıyordu.
"Ama seni mahveden Enjou'dur. Sadece bunu söyleyeyim."
Shiki'nin sözlerine karşılık büyücü gözlerini kıstı.
Shiki, Araiya Souren'i mahvedecek olanın Enjou Tomoe olduğunu söyledi.
Böyle bir şey kesinlikle olamazdı. Eğer kendini mahveden bir etken varsa, o da Ryougi Shiki ya da Aozaki Touko'dan biriydi.
Şu sadece manipüle edilen kuklanın etken olması mı, asla!
"Saçmalık. O hiçbir şey başaramadı. Seni buraya getirmek bile, ona verilen bir rolden ibaret. Sadece bir kukla."
"Evet, o hiçbir şey yapmadı ve hiçbir şey yapamadı. Ama sen, başından beri onu kukla yapma niyetinde değildin, değil mi?"
"Hıh," büyücü duraksadı.
"Gerçekten de," diye düşündü Araiya.
Enjou Tomoe gündelik hayattan kaçtığında, bunu kullanabileceğini düşündü. Beklenmedik bir düzensizliği kullanarak, kendi planında bir aksaklık yaratmadan devam etti.
Ancak—bu, başından beri Araiya'nın kendisinin kurduğu bir plan değildi. Nihayetinde Enjou Tomoe kaçtığı için ortaya çıkan ikincil bir plandı.
Bu, bir şey başardığı anlamına gelmez miydi?
Normalde kimse fark etmeden her şeyi bitirmesi gereken bir planı bozan, sadece önemsiz bir olay olsa bile.
Shiki konuşur.
"Sen, o denilen plan sapmasını görüp onu kullanmayı kabul ettin. Ama o noktada sen zaten delik deşik olmuştun.
O—Enjou Tomoe, bu sarmaldan kaçtığı anda, zaten fazlasıyla anlam kazanmıştı."
Ve o, sadece bir adım ileri attı.
Ayak hareketleri o kadar doğaldı ki, büyücü tek elini bile kaldıramadı.
"Bir şeyler farklı," diye beyaz kimonolu kıza baktı büyücü.
Gerçekten de, şimdiki Shiki'nin ruh hali dün gecekinden farklı olmalıydı. Enjou Tomoe'nin zaten yok edildiğini bilen o, Araiya Souren'den nefret ediyor olabilirdi.
Ama böyle bir değişim önemsizdi. Sadece duygu değişiklikleriyle bireyin gücü değişmezdi.
Buna rağmen, büyücü şimdi önünde duran kişinin dün gecekinden farklı bir şey olduğunu hissediyordu.
Kız daha da yürüyerek yaklaştı.
Sanki yürüyüş yapıyormuş gibi rahat, doğal adımlar. Bu sırada Shiki, sıkılmış gibi ağzını açtı.
"Ah, senin gibi biri umurumda değil. Ama bundan sonra zahmetli olmanı da istemediğim için, seni burada öldüreceğim."
Shiki, uykulu, cansız bir bakış attı.
"Ama ilk kez oluyor. Ben, hiç mutlu değilim. Avımı karşımda görsem de kalbim coşmuyor. Seninle bıçak sırtında dövüşüp birbirimizi öldürebileceğimizi biliyorum ama gülemiyorum."
Tık, diye Shiki'nin tuttuğu kılıç ses çıkardı.
Bu, şimdiye kadar gevşekçe tuttuğu kılıcın kabzasını sıkıca yeniden kavrama sesiydi.
Yürürken Shiki, sakince kılıcı öne... bel hizasına kadar getirdi.
Büyücü yavaşça tek elini kaldırdı. O anda, etrafına üç katlı daireler çizilmeye başladı.
"—Pekala. Canlı yakalamayı başından beri arzu etmemeliydim. Hiçbir şey değişmedi. Düzgünce canlanamayacak olsa da, onun kafasını koparıp kendi kafamla değiştireyim. Ben öleceğim ama, Köken'e dokunabilirsem bu hayat falan—"
Büyücünün sözlerine cevap vermeden Shiki, adımlarını durdurmadı.
İkisinin arasındaki mesafe giderek daralıyordu.
Büyücünün üç katlı bariyerinin çapı dört metreydi. Shiki, onun dış çevresine iki metre kalana kadar yaklaşmıştı.
Shiki'den yayılan öldürme niyeti, kış gecesinin havasını yazın sıcak rüzgarına dönüştürüyordu.
Sakince tüm koridora yayılan öldürme niyeti, büyücünün tenini cızırtıyla yakıyor gibiydi.
———Ama, yine de.
Büyücü, Shiki'ye yenilmeyeceğini biliyordu.
Elinde tuttuğu kılıcın yüzlerce yıla dayanmış ünlü bir kılıç olduğunu da anlıyordu. Yine de, Shiki'nin savaş tekniği kendisine yetişemezdi. Canlı yakalamayı düşünmezse, Araiya Souren Shiki'yi yaklaştırmadan işini bitirme güvenine sahipti.
Shiki bariyerin hemen önüne kadar yürüyünce, aniden adımlarını durdurdu.
Şimdiye kadar tek elle tuttuğu kılıcın kabzasına, yavaşça diğer elini de koydu.
Belinin ağırlık merkezi hafifçe alçaldı. Önünde tuttuğu kılıcın kabzasını karnının önünde sabitledi, kılıç namlusu ise yavaşça öndeki düşmana doğru eğikti.
Duruşu Seigan'dı—sayısız kılıç sanatları okulunda en çok kullanılan, temel olup en güçlü olarak adlandırılan savaş pozisyonu.
Shiki o şekilde büyücüyle karşı karşıya gelince, uykulu gözlerini yavaşça kapattı ve "Anladım," diye başını salladı.
"Ah, anladım. Ben seni öldürmek istemiyorum. Sadece, senin 'var olmana' katlanamıyorum."
'Bu kesinlikle, Tomoe'yi öldüren kişiye karşı duyulan duyguydu.'
Şimdiye kadar sadece keskin olan öldürme niyeti, belirgin bir bıçak olup büyücünün tüm vücudunu delip geçti.
Bu, sadece bir anlık bir saldırı ve savunma olacak savaşın işaretiydi.
Çat, diye Shiki iki gözünü açtı.
Büyücü uzattığı koluna güç verdi.
Bu an.
————Araiya savaş niyetinden değil, sadece saf bir korkudan Shiki'yi öldürmesi gerektiğini içgüdüsel olarak anladı.
"—Sessiz ol!"
Araiya'nın kükremesi, hiç vakit kaybetmeden uzayı ezip geçen bir şeytanın koluydu. Shiki'nin etrafındaki uzaya dik dik baktı ve manzarayla birlikte onu ezip geçti. Orada hiçbir zaman gecikmesi yoktu.
Bağırdığı, kolunu sıktığı anda, Shiki'nin yenilgisi kesindi.
Ama.
Araiya gördü.
Kendi bağırmasından daha yavaş harekete geçen kızın, kendi bağırmasından daha hızlı hareket etmesinin tuhaflığını.
Kılıcı tutan iki kolu havaya fırladı. Bu, bir flaşla bile karıştırılacak kadar hızlıydı. Yukarıya kaldırılan kılıç, dahası ondan daha da büyük bir hızla aşağı savruldu.
"Sessiz ol!" diye bağırma,
"Kes!" diye kılıç sesine ikiye bölündü.
Shiki'yi ezip geçmesi gereken uzaydaki çarpıklık, onun önünde, o çarpıklıkla birlikte yok edildi.
Büyücü yeniden koluna güç verdi.
Sadece avucunu açıp sıkmak. Ancak bu kadar basit bir eylem,
Ryougi Shiki'nin deparının karşısında çok yavaştı.
Araiya ses çıkarmadan, düşüncesi bile yetişemeden bunu kabul etti.
Ryougi Shiki, kelimenin tam anlamıyla fırladı.
Çarpıklığı bir anda kesen duruşunda kalıp, büyücüyü tek vuruşta öldürmek için koşarak yaklaştı.
Adım atmadan önce, Ryougi Shiki kılıcı yatay bir çizgi halinde savurup kesti.
Büyücünün güvendiği bariyer, bununla dağıldı.
...Sadece dış çevre ise, aksine tek vuruşta öldürülse bile sorun değil, diye Araiya kabullenmişti. Eğer yaklaşılsa bile, Shiki ikinci bariyeri öldürmeye çalışırken bulacağı fırsatta dövüşü bitirmeyi düşünüyordu.
Ama ancak—o, sadece tek bir savuruşta mesafenin dışındaki iki bariyeri aynı anda yok etti.
Ve bir adım attı.
Savurduğu kılıç tanrısal hızdaysa, bu yürüme şekli nasıl bir hızdı?
Ryougi Shiki sadece bir adımla, dört metrelik mesafeyi sıfırladı.
Akan bir vücut. Attığı bir adım, aynı anda ölümcül bir kılıç darbesini gerçekleştirmek için bir atılım oldu. Aşırı hızlı vücudu, zamanı durdurmaktan ziyade zamanı geriye sardığını bile düşündürüyordu.
Kılıç darbesi ilerledi.
Büyücü arkaya doğru sıçradı.
Ryougi Shiki, kılıcı savurduğu duruşunda kalıp büyücüyü izliyordu. Dudaklarından bir damla taze kan süzüldü. Kendisi yara almamıştı. Sadece, dün gecenin yarası açılmıştı. Birkaç kaburgası ve bazı iç organları hasar görmüş Ryougi Shiki'nin bedeni, sadece yürümekle bile kanı ağzından geri akıtıyordu.
Bu kadar yara almışken, yine de bu kadar muazzam bir kılıç dansı sergiliyordu.
Geri sıçrayan büyücünün sağ kolu düştü. Hayır, kol değildi. Omuzdan çaprazlamasına, göğsüyle birlikte tek kol koridora düştü.
Büyücü — ateşlenen bir tabanca mermisini bile vurulduktan sonra savuşturabilecek atletik yeteneğe sahip Araya Souren, tamamen kesildikten sonra geri sıçramıştı. Kendisi bile kesildiğini fark etmeden.
"────Sen de kimsin?"
Kendi yarasına aldırış etmeden, büyücü önündeki rakibine ters ters bakar.
...Şimdiki darbe, tam anlamıyla ölümcül olmalıydı. Shiki ikinci kesiğiyle iki değil de üç bariyeri yok etmiş olsaydı, Araya'nın bedeni gövdesinden ikiye ayrılmış olurdu.
Büyücünün en yakın çevresini koruyan ilk bariyer, Fugu. O koruma sayesinde Shiki'nin hamlesi hafifçe sığlaşmış, büyücü ölümcül yaradan kurtulmuştu.
Hayır, şaşırtıcı olan bu değildi.
Shiki, dün geceden tamamen farklıydı.
Enjou Tomoe'nin öldürülmesiyle duyduğu öfkeyle normalden fazla güç mü sergilemişti? Hayır, bu kesinlikle hayır olmalıydı.
Büyücü, beyaz kimonolu kızı dikkatle süzer.
Ryougi Shiki duruşunu düzelttiğinde, iki elinde tuttuğu katanayı tek eline aldı. ...Sadece bununla bile, kız dün geceki haline dönmüştü.
Öksürerek ağzından kan damlaları süzülüyordu. Dün geceki yaraları olmasaydı, hiç durmadan büyücüye saldırıp onun kafasını kesebilirdi.
'…Ne kadar da. Fark silahtan mı kaynaklanıyordu?'
Araya şaşkına döner.
Shiki'nin başka birine dönüşmesinin nedeni. Bu, son noktasına kadar geliştirilmiş savaş iradesini kontrol etme yönteminden başka bir şey değildi.
Uzak geçmişte. Samurayların kılıçlarını çektiği anda, öldürmeyi ve öldürülmeyi doğal bir şey olarak kabul ettikleri söylenir. Bu, bir savaşçı zihniyetinden kaynaklanmıyordu. Kılıcın kabzasını tuttukları anda uyanırlardı.
Sadece birbirlerini öldürmek için bir beden, sadece hayatta kalmak için bir zihin.
Maçtan önce kendini toplamak gibi bir Seviye'den bahsetmiyorduk. Onlar kılıcı çekerek beynin işlevini değiştirirlerdi. Bedeni savaş için değiştirmezlerdi. Beyin, bedeni savaş için yeniden şekillendirirdi.
Böylece kaslar, bir canlının kullanması gereken şekilde değil, farklı bir şekilde çalışır, kan damarları kan dolaşımının rotasını değiştirir ve nefes almayı bile durdururdu. ...Evet, savaşta gereksiz olan "insan" işlevlerinin hepsi ortadan kaldırılır, her şey savaş için parçalara dönüştürülürdü.
"───Duruş. Kendi kendine telkinle dönüşüm, şaşırttın beni."
Acı çeken büyücünün öksürüğüne, kimonolu kadın "Evet," diye yanıtladı.
...Shiki'nin gözlerini açtığı an, Araya'yı saran korkunun gerçek nedeni buydu. Büyücü kendi cahilliğine lanet etti. Bu sanatı günümüze kadar aktaran bir klanın var olabileceğini kim düşünürdü ki.
Araya biliyordu. Geçmişte var olan eski tarz kılıç ustaları için, sadece üç ken (yaklaşık 5.4 metre) gibi bir mesafenin yok denecek kadar az olduğunu. Muhtemelen az önceki Shiki, beş ken (yaklaşık dokuz metre) kadar bir mesafeyi bile tek adımda kat etmişti.
Kimse onun gerçek halini bilmiyordu.
Ryougi Shiki'nin doğrudan ölümün mistik gözleri ve bıçakla savaşmasının onun tarzı olduğu varsayılıyordu. Ama gerçek buydu. Bu kadın, aslında katana kullanan bir katildi. Şimdiki haliyle kıyaslandığında, normal hali onun yanına bile yaklaşamazdı.
"…Aldatıldım. Asagami Fujino ile olan ölümüne dövüşü, ciddi değildi demek."
Büyücünün sözlerine Ryougi Shiki, "Hayır," diye başını sallayarak reddetti.
Soğuk gözleri, silahı ne olursa olsun her zaman ciddi olduğunu söylüyordu.
O bakışı alınca, büyücü fark etti.
Şimdi ─── bu kadın ne yanıtladı?
Buradaki kap neydi?
Bu rakip ─── ne zamandan beri Shiki değildi?
"Demek öyle... nihayet karşılaşabildik demek...!"
Artık yara denemeyecek kadar büyük bir kesiği kalan sol koluyla bastırırken, büyücü kükrer.
Beyaz kimonolu kadın ─── Ryougi Shiki, olabilecek en kadınsı gülümsemeyi takındı.
Olduğu gibi büyücüye saldırır.
Araya'nın o kesiği savuşturacak bir yolu yoktu.
Ama yine de ──── burası onun bedeniydi. Burada yenilgi, Araya Souren için imkansızdı.
Bu lüks daireyi tamamen yok etse bile, şimdiki Ryougi Shiki, elde etmesi gereken bir şeydi.
Kazanma şansını riske atarak, büyücü ilerledi.
"───Yılan ve Akrep...!"
Büyücünün sesi yankılanır.
Kalan sol koluyla Ryougi Shiki'nin katanasını savuşturur. Buda'nın kalıntılarını barındıran sol kolu, bu bedende de sağlamdı. Ryougi Shiki ne kadar güçlü olursa olsun, bir azizin korumasını kolayca kesemezdi.
Aynı anda, kesilen sağ kolu kendiliğinden havaya fırlar. Kol, bir yılan gibi yerde kayarak Ryougi Shiki'nin boynuna atıldı.
"───!"
Mengene gibi bir kol, Ryougi Shiki'nin boynunu sıkar.
O kısacık boşlukta, büyücü daha da geriye çekilip sol kolunu uzattı.
Hızla, avuç içi alanı sıkıştırır.
Her yönden tüm kemiklerini kıracak bir güçle, şok Ryougi Shiki'nin bedenine hücum etti.
"Ah," diye bir ölüm çığlığı kaçar ağzından.
Deri ceket parçalandı, beyaz kimonolu kız yere yığıldı.
Hayır, düşmek üzereydi.
───Ryougi Shiki kolayca ortadan kayboldu.
Ama Shiki, bu rakibi kaçırmak istemiyordu.
Bilincinin kesinlikle uçtuğu o durumda, beyaz bir siluet fırladı.
O, sadece Araya Souren'in görüntüsüne doğrudan ölüm uyguladı.
Savrulan tek bir kılıç.
Kılıç, büyücünün göğsünün tam ortasına saplanır.
Şıpır şıpır, kendi hayatının emildiği hissini büyücü tiksintiyle karşıladı.
"───Ahmak!"
Aynı anda, Araya olacak şey değil ama Shiki'yi tekmeledi.
Shiki'nin karnına topuğuyla vuran, mızrak gibi bir orta seviye tekme.
Shiki geri sıçrayarak ondan sıyrılır.
Kılıç sürtünerek çıktı, Araya anladı.
Bu rakibi durdurmak için ─────
"───Kendi boyutumu da mı öldürmem gerekecek...!"
Büyücünün sol kolu açılır.
Üçüncü kez alan sıkıştırması. Shiki onu tek bir kılıç darbesiyle kesip attı, ve şaşkınlıkla öylece durdu.
───Büyücünün silueti, siyah peleriniyle birlikte kayboluyordu.
Shiki onu durdurmayı düşünmedi.
Büyücünün hangi prensiple buradan kaybolduğunu, nasıl durdurulabileceğini, Shiki böyle küçük şeyleri düşünmüyordu bile.
"Kaçacaksa keyfi bilir," diye Shiki koridorun korkuluğuna uzandı.
"───Ama asla kaçırmam."
Olduğu gibi, dışarıya atladı.
───Araya, lüks dairenin kendisini sıkıştırmaya karar verdi.
Ryougi Shiki'nin bedeni bununla ezilecekti ama, dış görünüşün önemi yoktu. İnsan olarak yaşam faaliyetlerini sürdürebilecek kadar beden kalması yeterliydi. Baştan beri kafaya gerek yoktu. Kafatası parçalanıp beyin dağılsa bile, o kısmı kendi boynuyla değiştirecekti. Önemli olan o bedendi. Kök ile bağlantılı olan tek beden.
Tek kolu kesilmiş ve göğsünün ortasına kadar delinmiş bu beden bile birkaç saatten fazla dayanamazdı. Tüm başlangıçların olduğu Kökün Girdabı'na ulaşabilirse, bedene gerek kalmayacaktı. Kısacası, o zamana kadar kendi ruhu ve Ryougi Shiki'nin bedeni dayanmalıydı.
Akla gelebilecek en kötü halini almıştı ama, sonuçta yapılması gereken şey aynıydı. Sadece başarısızlık durumunda hiçbir sigortası kalmamıştı.
...Her halükarda, bu yöntemle ulaşamazsa çıkmaza girecekti.
Araya düşünür.
Başarısızlıktan korkan kendi zayıflığının en büyük düşmanı olduğunu. Baştan Ryougi Shiki'yi öldürmüş olsaydı, bu kadar köşeye sıkışmazdı.
Her neyse, perde bununla kapanacaktı.
Büyücü, kendi bedeni olan lüks daireden, beden dışı olan bahçeye çıktı.
Yeşil çimlerle çevrili lüks dairenin bahçesi bariyerin içinde olsa da, binanın bir parçası değildi. Bina yıkılsa bile, sadece burası etkilenmeden ayakta kalacaktı.
Bahçede aniden beliren büyücü, uzay transferinin ardından hiç dinlenmeden bir kolunu ileri uzattı.
Gece gökyüzüne bakıp dairesel kuleyi avucunda ezip yok etmek için elini açtı.
Anlık bir olaydı. Bedeni, omuz başından itibaren kesilip atıldı.
Bir salise içinde bedeni omuz hizasından ikiye bölündü.
"Ryougi... Shiki."
Büyücü, gece gökyüzüne bakarak mırıldandı.
"Seni... aşağılık..."
Öğğ diye bir sesle büyücünün ağzından kızıl kanlar saçıldı.
Toz zerrelerini andıran kan damlaları ne yere damladı ne de ona saldıran Ryougi Shiki'nin yüzünü ıslattı; rüzgara kapılıp dağılıp gittiler.
"Olamaz... Bu imkansız."
İnanılmaz, dedi büyücü.
Bu da doğaldı. Bahçede beliren büyücü gece gökyüzüne baktığında, orada gördüğü şey onuncu kattan aşağı atlayan Ryougi Shiki'ydi.
Bu rakip... Büyücü, lüks daireden bahçeye uzayı birbirine bağlayarak yer değiştirmeye çalıştığı o saniyede, tereddüt bile etmeden onuncu katın koridorundan aşağı atlamıştı.
Bunu hangi kesin bilgiye dayanarak yaptığını anlamak imkansızdı. Anlaması da mümkün değildi zaten.
Büyücünün gerçekten bahçede belireceğini öngörmüş olsa bile, kim onuncu kattan aşağı atlamayı göze alırdı ki?
Bu, cahilce bir cesaretin ötesinde, mucize denilen türden bir şeydi.
Onuncu kattan, sadece tek bir insanı hedefleyerek aşağı atlamak? Onuncu kattan bir iğne atıp hedefi vurmaktan ne farkı vardı bunun?
Yine de bu rakip, zerre duraksamadan atlamıştı.
Büyücünün silüeti henüz onuncu katta dururken, o, henüz varlığı bile kesinleşmemiş olan bahçedeki Araya Souren'e doğru boşluğa bırakmıştı kendini.
Ve böylece büyücü, belirdiği o ilk anda biçildi.
Lüks daireyi ezmek için ileri uzattığı sol kolunu can havliyle kalkan yapmıştı ama koluyla beraber omzundan beline kadar ikiye bölündü. Sol koluna yerleştirdiği kutsal emanetlerin korumasına rağmen, onuncu katlık bir düşüşün etkisini taşıyan o kılıç darbesine dayanamamış gibi görünüyordu.
Shiki'nin bedeni yere çakılmadan havada asılı kaldı.
Ne ironiktir ki... Büyücünün sahip olduğu durağanlık bariyerinden bir tane kalmıştı geriye.
Buna takıldığı için Shiki yere çakılmanın darbesini almamıştı. Yine de kırk metreden fazla yükseklikten düşmenin basıncı, şüphesiz yaralarını daha da kötüleştirmişti.
Shiki başı öne eğik öylece duruyordu.
Elinin tuttuğu katana, büyücünün bedenine saplanmış, ayrılmıyordu.
Araya, o acı dolu ifadesini bozmadan, nefretle kaşlarını çattı.
"...Beni yakalarsan yere çakılmayacağını göze mi aldın? Hayır, yanılıyorum. Böyle bir şey olmasa bile sen yine aynısını yapardın. Ne büyük bir zavallılık. Senin gibi toy bir çocuk, Araya Souren'i alt edemez."
Bu bir güç gösterisi değil, onun saf ve dürüst düşüncesiydi.
Sol kolu dirseğinden kesilmiş, sağ kolunu ise çoktan kaybetmişti.
Öylece duran büyücü, Shiki'ye bir tekme savurdu.
Ayakta dururken sanki gökyüzünü delip geçmek istercesine savurduğu o tekme, Shiki'nin göğsüne sertçe indi.
Shiki'nin bedeni olduğu gibi bahçenin öbür ucuna fırladı.
Buna rağmen Shiki elini katanadan çekmedi; kılıç büyücünün etine derinlemesine gömülmüştü.
Sonuç olarak katana gövdesinden ikiye ayrıldı ve dört yüz yıllık tarihine son noktayı koydu.
Shiki bahçeye yığılmış halde hareketsiz yatıyordu.
Bilincini tamamen yitirmiş olan genç kıza bakarken büyücü hoşnutsuz bir tavırla mırıldandı:
"Böyle durduğunda, yaşına uygun bir genç kız gibi görünüyorsun oysa."
Büyücü hareket etmiyordu.
Acı dolu yüzündeki o ifade daha da derinleşti.
Hedefi artık tam önünde olmasına rağmen büyücü kıpırdayamıyordu.
Az önceki kılıç darbesi, kaçınılmaz bir son vuruş olmuştu.
Şaşırtıcı derecede kuralsız ve saçma bir darbeydi ama aynı zamanda bundan daha mükemmel bir vuruş olamazdı. Madem böyle bir darbe almıştı, elbet yok olmaktan başka çaresi kalmamıştı...
"Yine mi birbirimizi bitirecektik?"
Aralarındaki kader bu muydu yoksa?
Amacına ulaşmak üzereyken hareket etmeyen kendi bedeni ile aşağı atlayan Shiki'yi durduran kendi bariyerine bakarak Araya kendi kendine mırıldandı:
"Kökeni uyanan kişi kökenine hapsolur, demek öyle.
Anlıyorum... Demek benim dürtüm durağanlıkmış."
Bunu kimseye duyurmak için değil, büyücü sadece alaycı bir tavırla kendine söylüyordu.
/ 18
Sanki sadece ay ışığı hayattaymış gibi bir hava vardı.
Yeşil çimlerin üzerine kapaklanmış olan Shiki ve iki kolunu da kaybedip ayakta kalmaya çalışan siyahlar içindeki büyücü.
Oraya, sanki yürüyüşten dönüyormuş gibi rahat adımlarla bir başka büyücü daha geldi.
"Bu sefer de başarısızlıkla sonuçlandı ha, Araya?"
Touko'nun sesine Araya cevap vermedi.
"Berbat bir haldesin. İnsanların ölümlerini toplayıp, bir cehennem inşa edip, onların acılarını deneyimlemek... Bu sadece acı verici değil mi? Neden kendini bu kadar köşeye sıkıştırıyorsun? Neden her ne pahasına olursa olsun o Kök'ün Girdabı denilen şeyi arzuluyorsun? Herhalde hâlâ o Taimitsu rahibi olduğun günlerdeki gibi insanlığı kurtarmayı hayal etmiyorsun değil mi?"
"Sebebini... Çoktan unuttum."
Bunu söyleyen siyahlı büyücü, kendi içine gömüldü.
Bu çok eski bir hikayeydi. İnsanoğlu tamamen kurtarılamazdı. Yaşadıkları sürece, ne yaparlarsa yapsınlar karşılığını alamayanlar çıkacaktı elbet. Tüm insanlar mutlu olamazdı. Öyleyse... Kurtarılamayan o insan neydi? Hayatı neyle telafi edilecekti?
Cevap yoktu. Sonsuzluk ve sınırlılık bir tutuluyordu. Kurtarılamayanlar olmazsa, kurtarılanlar ortaya çıkamazdı. Öyleyse... Kurtuluş denilen şey, sadece elden ele dolaşan bir altın sikkeden ibaretti.
İnsanlar kurtarılamaz. Dünyada kurtuluş diye bir şey yok. Bu yüzden ölümü kaydetmek istedim. Her şeyin sonuna kadar olanı, dünyanın sonuna kadar olanı kaydedip; baştan sona her şeyi incelemek istedim. Ancak o zaman neyin gerçekten mutluluk olduğu ayırt edilebilirdi.
Karşılığını alamayanlar da, kurtarılamayanlar da, eğer hepsine en baştan tekrar bakılabilirse... O zaman mutluluk denilen şeyin ne olduğuna karar verilebilir. Dünya sona erdikten sonra "İşte bu olay insanlığın anlamıydı" denilebilirse... Boşu boşuna ölüp gidenlerin hepsine bir anlam verilmiş olurdu. Bu yüzden dünya sona ererse, insan ancak o zaman insanlığın değerini tartabilirdi.
Tek ortak kurtuluş... Sadece buydu.
............ Çıt diye bir ses duyuldu.
Touko'nun sigarasını yakma sesiyle Araya'nın bilinci yerine geldi.
"Sebebini de mi unuttun? Arzun hiçlik, başlangıcın bile sıfır. Öyleyse sen tam olarak nesin acaba?"
"Ben hiç kimseyim. Sadece bir sonuç istiyorum. Şu çirkin, kirli, aşağılık ve cahil insanoğlu... Onların kökü kuruduktan sonra tarihte sadece bu kalacaksa; o zaman o çirkinliğin insanlığın değeri olduğu sonucuna varabilirim. Çirkin ve kurtarılamaz varlıklar olmalarının insanlığın ta kendisi olduğunu bilirsem, huzur bulabilirim."
İki büyücü birbirinin yüzüne bakmadan konuşuyorlardı.
Araya öylece ayakta dikilmeye devam ediyordu.
Touko ise gözlerini yıldızlı gökyüzünden ayırmıyordu.
"Demek bu yüzden Kök'ün Girdabı'na dokunmak istiyorsun. Orada tüm kayıtlar var. Olmasa bile her şeyi hiçliğe karıştırabilirsin. Sen kendin için, o yaşamak uğruna her türlü pisliği yapan insanları tamamen silmek istiyorsun."
"Evet. Ama sadece on adım kalmıştı. Sadece birkaç adım kala dünya yine bana engel oldu. Yol açmak imkansızsa, doğuştan o yola sahip olan bir bedeni ele geçirmek bile engelleniyor. Ne kadar... Ne kadar inatçı bir direniş bu."
"Kimse dünyanın krizinden haberdar değilken, herkes bilinçaltında hayatta kalmayı arzuluyor. Kimse yıkılmakta olan dünyayı kurtarmaya çalışmayıp zevk sefaya gömülmüşken, herkes bilinçaltında dünyaya zarar veren şeyi dışlamaya çalışıyor. Bu ne yaman bir çelişkidir. Yaşama arzusuyla dolu olan o kalp, yaşamak için edilen duayı kirletiyor.
İşte o kötü niyet, benim düşmanımdır."
Sesine derin bir nefret sinmişti.
Touko, oh be diyerek içini çekti.
"Dünya mı? Yanılıyorsun Araya. Bu kez seni engelleyen Primatların Caydırıcı Gücü falan değildi. İşini gerçekten iyi yaptın. Caydırıcı Güç devreye girmedi. Araya Souren'i yıkıma uğratan tek bir şey vardı. Sen, Enjou Tomoe denen tek bir insanın o değersiz aile sevgisine yenildin."
Araya bunu kabul etmiyordu.
Dünyadaki tüm insanların, var olan herkesin iradesini düşman belleyip yine de galip geleceğini iddia eden kendisi, nasıl olur da öyle bir velet yüzünden tökezlerdi, kim...
"Farz edelim ki öyle olsun. Onu destekleyenler, Primatların dünyasını korumaya çalışan o sıradan, aşağılık güruhtu. Asıl Enjou Tomoe'nin o eylemi gerçekleştirmesi imkansızdı.
Onu harekete geçiren aile sevgisi falan değildi. İnsanlarda öyle bir şey bulunmaz. Onlarda olan tek şey, sadece kendilerinin hayatta kalma arzusudur. O çocuk, bu çirkin gerçek niyetini gizlemek için aile sevgisi denen bir süse bürünmüştü sadece. Kendisi yaşamak istediği için, başkalarını koruyormuş gibi bir taklit sergiliyordu."
Araya'nın sözlerinde nefretten başka bir şey yoktu.
İnsanlığın kirli olduğunu savunan bu adamın haklı olduğunu Touko düşünmüyordu. Araya Souren çok uzun süre yaşamış ve artık tek başına bir kavrama dönüşmüştü. Düşünce yapısı asla değişmeyen bir şey, artık insan sayılmazdı.
Boşuna olduğunu bilse de, Touko lanetin devamını dile getirmeye karar verdi.
"Sana güzel bir şey öğreteyim mi Araya? Sen bilmezsin ama ünlü bir psikoloğun tanımladığı kolektif bilinçdışı diye bir şey vardır. Tüm insanların bilincinin en alt katmanının aynı göle vardığı düşüncesi. Eski bir Budist rahip olan senin için bu çok aşina bir fikir olmalı. Bu, yani Gaia teorisinden farklı olan Caydırıcı Güç; Primatların bilinçaltındaki ortak iradesidir.
Buna Souren, genel olarak Alaya-vijnana derler."
Höh diye nefesini tuttuğu duyuldu.
Touko aldırmadan devam etti.
Büyücü daha önce onun sorusuna şöyle cevap vermişti: Düşmanım Primatların düşünceleri, insanların kurtarılamaz doğasıdır, demişti.
İşte o lanet, şimdi burada bir form kazanıyordu.
"Komik değil mi Araya Souren?
Sen, ömrün boyunca düşman bellediğin şeyle aynı soyadı taşıyarak doğdun. Buna rağmen sen kendin bunu fark etmedin ve etrafındaki hiçbir insan da sana bu durumu söylemedi. Dünyanın ne kadar kötü niyetli bir tuzağı bu böyle. Bak Souren, bu olayda bir sürü çelişki vardı ama asıl yönetici olan senin bizzat kendin, her şeyden büyük en büyük çelişkiydin!"
Lanet, korkunç bir iblis imgesine dönüşerek Araya'nın zihnini istila etti, içeri sızdı ve varlığını yerle bir etti.
Büyücü cevap vermedi.
Sadece gözlerindeki odak noktası kaybolup gidiyordu.
Yine de milim kıpırdamadan, yüzünde ızdırap dolu bir ifade belirdi.
O karanlık, o ağırlık; sonsuza dek çözülemeyecek bir meseleyi sırtlanmış bir filozofun ağırlığı mıydı?
İnkar etmeden, sadece laneti kabullenerek büyücü fısıldadı.
"Bu beden... artık sınırda."
"Yine en baştan mı başlayacaksın? Bu kaçıncı oldu? Hiç uslanmıyorsun."
İşte sarmal buydu. Araya sonuna kadar o asık suratını bozmadı.
Touko, bariz bir aşağılamayla bakarak parmaklarının arasındaki sigarayı fırlatıp attı. Sonuçta yakmış olduğu sigarayı bir kez bile ağzına sürmemişti.
Aşağılıyordu ama bir kavrama dönüşmüş bu büyücüden nefret de etmiyordu.
Bir adım sapsa, hayır, bir adım sapmasaydı kendisi de kesinlikle böyle bir şeye dönüşecekti. Ne insan ne de bir canlı olan, sadece bir doğa olayına dönüşmüş bir teorinin vücut bulmuş hali.
Bunun ne kadar acıklı olduğunu, şu anki haliyle anlayabiliyordu çünkü.
Öğğ diye kan kustu Araya.
Bedeni, geriye kalan sol yarısından itibaren küle dönüşerek yok olmaya başladı.
"Yedek bir beden hazırlamadım. Eğer tekrar karşılaşırsak, bu ancak gelecek yüzyılda olur."
"O zamana kadar büyücü diye bir şey kalmaz. Tekrar karşılaşmayacağız. Sonuna kadar yalnızsın.
Yine de... durmayacak mısın?"
"Elbette. Ben yenilgiyi kabul etmem."
Touko sadece gözlerini kapadı.
Yıllar süren ayrılığın ardından gerçekleşen bu kısa hesaplaşma buraya kadardı.
Son olarak, Aoizaki Touko adında bir büyücü olarak Araya Souren'e seslendi.
"Araya, neyi arzuluyorsun?"
"Gerçek bilgeliği."
Siyah büyücünün kolu dağıldı.
"Araya, nerede arıyorsun?"
"Sadece... kendi içimde."
Pelerini parçalandı, bedeni rüzgarda savruldu.
Aoizaki Touko bunu sonuna kadar izledi.
"Araya, nereye yöneliyorsun?"
Araya dağılıyordu. Sadece ağzı kalmıştı, sözleri sese dönüşmeden silinip gitti.
'Belli değil mi? Bu çelişkili sarmalın ötesine.'
Sanki böyle bir cevap geri dönmüş gibi hissetti.
Rüzgarda uçuşan küllerden gözlerini kaçıran Touko, bir sigara daha yaktı.
Mor duman, imkansız bir serap gibi titriyordu.
Çelişki / Sarmal
(19)
Nasıl olduysa kendimi şehirde buldum.
Bugün hava çok güzeldi, başımı kaldırıp baktığımda gökyüzü uçsuz bucaksız bir mavilikteydi. Tek bir bulutun bile olmadığı gökyüzü harikaydı ve güneşin ışıkları da rahatsız edici değildi.
Belki de bu rüya gibi beyaz ve sıcak ışıklar yüzündendi; şehir sanki bir serap gibi bulanıktı ve her zamanki ana cadde bir çöl gibi huzur vericiydi.
Kasım ayı geldiğinden beri her gün kapalıydı ama bugün sanki yaza dönmüşüz gibi aydınlık bir gündü.
Yeni aldığım vişne çürüğü rengindeki ipek kimonomu giyip bir kafeye girdim.
Ben bile son zamanlarda kafe gibi yerleri kullanmaya başlamıştım.
Böyle bir günün hatırına olsa gerek, normalde kasvetli olan Ahnenelbe tıklım tıklımdı.
Tek ışığı pencerelerden gelen güneş olan bu kafe, bugünkü gibi güçlü güneş ışığının olduğu günlerde popüler olurdu.
Sade beyaz masalara, büyük pencerelerden süzülen güneşin beyazlığı düşüyordu. Diğer kısımlar ise dükkanın sahip olduğu o kuru gölgelerin siyahlığıydı.
Bu aydınlık ve karanlık zıtlığı, kiliseyi andıran bir görkem sunuyor, buluşma yeri olarak burayı seçenlerin ardı arkası kesilmiyordu.
Ben de bugün o kişilerden biriydim.
Sadece iki masa boş kalmıştı.
Gidip yerime oturdum.
Derken, herhalde o da birini bekliyordu, onlu yaşlarda bir genç diğer masaya oturdu.
Sandalyemde oturup beklemeye devam ettim.
Benimle aynı anda gelen o genç de aynı şekilde bekliyordu.
Sırt sırta vermiş bir halde, o sıcak güneş ışığının içindeydik.
Tuhaf bir sessizlikti bu.
Sanırım biraz sabırsız biriyim. Ben pek farkında olmasam da çevremdekiler ağız birliği etmişçesine öyle diyorsa, öyledir herhalde. Ama o halimle, hiç şikayet etmeden birini bekleyip duruyorum.
Neden bu kadar huzurlu olduğumu düşününce, bir şekilde sebebini buldum.
Kesinlikle, arkamda oturan o gencin de beklediği kişi tarafından bekletilmesi yüzündendi.
Benim gibi beklemeye devam eden birinin varlığından güç alarak, hiçbir şikayetim olmadan o salağı bekleyebiliyordum.
Uzun bir süre geçtikten sonra, pencerenin dışından el sallayan o budalayı gördüm. Koşarak gelmiş olmalı ki, nefes nefese el sallıyordu. Koşması sorun olur mu diye biraz endişelendim.
Her neyse, böylesine güzel bir günde bile tepeden tırnağa siyahlara bürünmüş olmasını, o giyim zevkini bir ara mutlaka düzelttirmeliyim diye geçirdim bulanık zihnimden.
Baktığımda... Dışarıda el sallayan bir kişi daha vardı. Beyaz elbiseli bir kadın.
Yerimden kalktım.
Arkamdaki adam da aynı anda ayağa kalktı.
...Rahatlamıştım. O elbiseli kadın, meğer bu adamın beklediği kişiymiş. İçimde tarif edemediğim bir huzurla dükkanın çıkışına doğru yürüdüm.
Tuhaftır ki dükkanın iki çıkışı vardı.
Doğu ve batı uçlarında, sanki bir yol ayrımı gibi.
Ben batı çıkışına, adam ise doğu çıkışına doğru ilerledi.
Dışarı çıkmadan hemen önce, tek bir kez arkama baktım.
O adam da tam o sırada arkasına bakmıştı.
Kızıl saçlı, kadın gibi narin yapılı bir tip.
Göz göze geldiğimizde bakışlarını kaçırdı ve tek elini havaya kaldırdı.
Tanımadığım bir adamdı ama bu da bir tür kader olmalıydı.
Ben de elimi kaldırarak ona karşılık verdim.
Ayrı çıkışlarda durup, böyle bir selamlaştık.
"Hoşça kal" demiş gibi göründü ama sesi hiç duyulmadı.
Ben de "Hoşça kal" diye karşılık verip dükkandan çıktım.
—Dışarısı, az önceki her şey bir rüyaymışçasına güzel bir havaya sahipti.
İnsanı içine çekip eritecekmiş gibi güçlü bir güneş ışığının altında, benim için el sallayan birinin yanına doğru yürüdüm.
Nedenini bilmediğim bir şekilde mutlu, ama bir o kadar da hüzünlüydüm.
Beyaz güneş ışığı o kadar sertti ki, el sallayan o kişinin yüzünü göremiyordum.
O kızıl saçlı adamın da böyle yürüyüp gidebileceği bir yeri olduğu için, var olmayan Tanrı'ya şükrettim.
Gerçekten, ne kadar zavallıca bir durum.
Muhtemelen Ahnenelbe bir kiliseye benzediği için böyle anlık bir duyguya kapılmıştım.
Arkama dönüp baksam, orada hiçbir kilise yoktu. Sadece çöl gibi dümdüz bir ufuk çizgisi uzanıyordu.
Bak, geriye hiçbir şey kalmıyor. Ama bunu zaten en baştan kabullenmiştim.
Bence hayat, geride hiçbir şey kalmamasıdır.
Fakat birileri kesin çıkıp, hayat dediğin geride hiçbir şey bırakmamaya çalışmaktır falan diyecektir.
Gong... Zil sesi çaldı.
O sesi duyduğumda, bunun alelade bir rüya olduğunu anladım.
Çöl kadar temiz o şehirden, yavaş yavaş, uykumdan uyanmaya başladım—
Kapı zilinin ısrarlı çalışını birkaç kez daha duyduktan sonra yataktan doğruldum.
Saate baktığımda, vaktin henüz sabah dokuzu yeni geçtiğini gördüm. Dün gece, her zamanki gibi dışarıda dolaşıp sabah beşte uyumuştum. Pek yeterli bir uyku süresi sayılmazdı.
Zil hâlâ çalıyordu.
İçeride olduğumdan emin olan bu sabırlı bekleyiş, kuşkusuz Mikiya'ya aitti.
Yatakta sadece gövdemi doğrultup bilincimin boşlukta süzülmesine izin verdim.
...Hepsi o tuhaf rüya yüzündendi.
İçimde Mikiya'yla görüşmek istemeyen bir his vardı.
Yastığa sertçe sarılıp tekrar yan yattım.
Derken, zil sesi aniden kesildi.
—Ne o, bu kadar çabuk mu pes etti korkak?
Diye mırıldanıp çarşafı üzerime çektim.
Tam gerçekten tekrar uyumaya niyetlenmiştim ki, karşı taraf beklenmedik bir hamleyle doğrudan kuvvete başvurdu.
Şıkırt. Kilidin açılma sesi duyuldu.
Şaşkınlıkla yataktan fırladım ama geç kalmıştım.
"Rahatsız ediyorum ama... Uyanıkmışsın ya, Shiki."
Kendi eviymiş gibi içeri dalan Kokutou Mikiya, elinde market poşetiyle böyle bir selam verdi.
O soğukkanlı tavrı ve neden benim odamın anahtarına sahip olduğu sorusu yüzünden, farkında olmadan Mikiya'ya ters ters baktım.
"Ne o öyle, açgözlü gibi bakma. Ben de kahvaltı yapmadım, sana koklatmam bile."
...Mikiya poşeti korumak ister gibi arkasına sakladı.
Bu aşırı alakasız sözleri beni daha da çileden çıkardı.
"Ne diyorsun be sen, haneye tecavüzcü? Senin o hazır gıdalarına kalsaydım çoktan ölürdüm."
"Öyleyse iyi. Bugün huzurlu bir kahvaltı yapabileceğiz demektir. Öyle ya da böyle başkalarının eşyalarına el koyma huyunu bırakmışsın en azından."
Mikiya bunları söylerken çeşitli yiyecekleri yere diziyordu.
Onun o mutlu profiline bakarken, zamanın akıp gittiğini bir kez daha fark ettim.
...O olayların üzerinden yaklaşık iki hafta geçmişti.
Ben iyileşmesi bir hafta sürecek ağır bir yara almıştım, Mikiya ise ayağındaki sakatlık yüzünden hafif bir hastane tedavisi görmüştü.
Benim yaram çok daha ağır olsa da, vücudumun diğer insanlara göre daha dayanıklı olması sayesinde bir haftada tamamen iyileşmiştim.
...Fakat Mikiya hâlâ hastaneye gidip geliyordu. Yürüyebildiğini ve koşabildiğini söylüyordu ama doktor, mümkün olduğunca koşmaktan kaçınması konusunda onu uyarmıştı. Mikiya, bu uyarının sadece şu an için değil, tamamen iyileştikten sonra da geçerli olduğunu gayet sakin bir şekilde anlatmıştı.
O apartman dairesi hakkında bir kez bile konuşmadık. Buna gerek de duymuyorduk.
Ancak Mikiya'nın yüzü bazen asılıyor. Onun da kendine göre endişeleri vardır herhalde.
Bana gelince... Yaralarımın izini pek taşıyor sayılmam. En azından üzülmem gerektiğini biliyorum ama sadece bir ay yanımda kalan ev arkadaşım gitti diye hayatımda değişen bir şey olmadı; her zamanki gibi yaşamaya devam ediyorum.
Bu durum beni biraz huzursuz ediyordu.
—Şey, diyorum ki...
Mikiya, elinde tek kullanımlık yemek çubuklarıyla arkası bana dönükken konuşmaya başladı.
Duygusuz bir sesle "Ne var?" diye karşılık verdim.
"Evet. O apartman meselesi. Touko-san'dan duydum, yıkılacakmış."
"Öyle mi? Ama bir sürü sorun çıkmaz mı? Sakinler falan ne olacak?"
"O konuda endişelenmeye gerek yokmuş. Büyücülerin pisliğini büyücüler temizler diye bir kural varmış; Birlik'ten birileri gelip tüm işlemleri halletmiş. Hayali sakinleri sanki gerçekmiş gibi başka yerlere taşımışlar, bodrum katını tamamen yakıp kül etmişler ve sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi göstermişler. Delil karartma dedikleri şey olsa gerek. Yıkım bugün öğleden sonra başlayacakmış."
Mikiya buraya bunu söylemek için gelmiş olmalıydı.
Yıkımı izlemeye gitmeye niyetim yoktu, Mikiya'nın da olması imkansızdı. Yine de... Mikiya, orası yıkılmadan önce bunu bana iletmesi gerektiğini düşünmüştü herhalde.
"Çabuk bitti."
Kalbimden kopup gelen bu mırıltıya Mikiya da "Haklısın" diyerek katıldı. Sadece bununla yetindik ve apartman konusunu kapattık.
"Ama böylece Shiki'yi çevreleyen olaylar da son bulmuş oldu. Ben bu sefer dış kapının dış mandalı olduğum için pek bir şey bilmiyorum ama belalar artık bitti, değil mi?
O zaman, Shiki, bundan sonra adamakıllı okula gideceksin. Sınıfı geçip mezun olmazsan, Akitaka-san çok üzülür."
—O konuyla bunun ne alakası var? Hem sen Touko gibi tiplerle takıldığın için bu belalar gelip bizi buluyor. Eğer beni yola getirmek istiyorsan, önce sen kendini düzelt. Üniversiteyi bırakan senin, okul hakkında bir şey söylemeye hakkın var mı sanıyorsun?
"Uu..." Mikiya sustu kaldı. Şu an için bu "üniversiteyi bırakma saldırısı" onu susturmak için en etkili kozum haline gelmişti.
—Hak, hukuk falan demen... Bence çok kalleşçe.
Mikiya mırıldanarak zoraki bir tavırla iç geçirdi.
Böylece sohbet sona erdi ve ben öğleden önceyi dalgın bir şekilde geçirdim.
Bugün tatil olmasına rağmen Mikiya gezmeye gitmemiş, benim odamda kalmıştı.
Ben yatağa uzanmıştım, Mikiya ise yere çökmüş bir şeylerle uğraşıyordu.
……Sadece bir ay öncesine kadar, bu manzara gündelik hayatın ta kendisiydi.
Bir zamanlar orada olan o adamı hatırlıyorum.
Artık yok. En başından beri hiç var olmamış olması gereken oda arkadaşım.
Sırf o yok oldu diye, içimde küçücük bir pişmanlık var.
Göğsümdeki o delik bir türlü dolmuyor. Ne kadar küçük olursa olsun, açılan bir deliğin verdiği o huzursuzluk hissi nefret etmeme yetiyor.
Ve tam o anda bir şey düşündüm.
Sırf o adam gitti diye kendimi bu kadar huzursuz hissediyorsam; şu an karşımda oturan adamı gerçekten kaybettiğimde neler hissedeceğim?
Haziran ayındaki uyanışımdan bu yana geçen, sadece beş aylık anılarım.
Eski Ryougi Shiki’nin değil, şimdiki benim biriktirdiğim o günlük yaşam kırıntıları.
Hepsi gerçekten sıkıcı, beş para etmez şeyler. Ama çöpe atmaya kıyamayacağım kadar değerliler, bu yüzden onları özenle göğsümün derinliklerine saklıyorum.
……Bende eksik olan bir parçalar var. Touko, o boşluğun doldurulması gereken bir şey olduğunu küstahça dile getirmişti.
Haklıydı da. Açılan bir boşluk, bir şeylerle doldurulmak zorundadır.
O halde, acaba?
Geçen bunca zaman ve tecrübeden sonra;
Şimdiki ben, o boşluğu bu adamla doldurmaya mı karar verdim?
—Hey, Kokutou.
Nefret etmem gereken o eski lakabını telaffuz ettim.
Geçmişteki benliğim bana o kadar yabancı ki, onu taklit etmekten hep rahatsızlık duyardım. Ama belki de böyle yaparak geçmişteki kendimle bir bağ kurabilirim.
Buna rağmen, Mikiya dönüp bakmadı bile.
Ben nadir görülen bir şekilde derin düşüncelere dalmışken, o boş boş elindeki kitabı okumaya devam ediyordu.
Sinirlenip kısa kestim.
"Anahtar."
"Ha?" diyerek döndü Mikiya.
Yüzümü başka yöne çevirip yara bere içindeki avucumu ona uzattım.
Aniden... Bir şeyin farkına varmıştım.
"Bende senin odanın anahtarı yok. Bu haksızlık, böyle olması hiç adil değil."
……Hepsi o tuhaf rüya yüzünden.
Yüzümün kızardığını bile bile, bir çocuk gibi böylesine saçma bir talepte bulunuyordum.
Böylece, pek bir değişimin olmadığı spiral benzeri gündelik hayatımı, bu aşırı huzurlu kişiyle geçirmeye devam edeceğimi sanıyordum.
Mevsim kış.
Şehir, çok geçmeden dört yıl aradan sonra ilk kez kara teslim olacaktı.
Ryougi Shiki ve Kokutou Mikiya’nın ilk karşılaştıkları andaki gibi; kıpkırmızı, pespembe karlar yağacaktı—
Unutuş Kaydı
6 / Peri Masalı.
Sisin derin olduğu gün ormanın kalbinde.
Yeşilin kokusu ve böceklerin sesi.
Hep uzaklara yürüyorum.
Hep uzaklara yürüyorum.
Güneşin olmadığı o çayırda,
Güzel çocuklarla karşılaştım.
Vakit öğle oldu artık,
Yakında eve dönmem gerek.
"Dönmene gerek yok. Burası sonsuza dek sürecek."
Çocuklar şarkı söylemeye başlar.
Peki ama, sonsuzluk ne demek?
"O, hep orada kalandır."
"O, hiç değişmeyendir."
Beşiğin korosu.
Yıldız ışığındaki çimenli tepe.
Süt beyazı sisler çözülüyor,
Ve dönüş yolu siliniyor.
Sonsuzluk nedir bilmiyorum.
Bir an önce eve dönmem gerek.
Çok uzaklarda benim evim.
Çok uzaklarda benim evim.
Yeşilin kokusu ve böceklerin sesi.
Sisin derin olduğu gün ormanın kalbinde.
Eminim, sonsuza dek dönemeyeceğim.
/ Unutuş Kaydı
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.