Giriş
Bir şubat günüydü. Bin dokuz yüz doksan dokuz yılı.
Tarihlerin iki bin yılına yaklaşmasının eşiğinde, herkesin o ünlü kahinin kehanetlerini fısıldaşmaya başladığı dönemlerdi.
Ben, yani Kokutou Mikiya, her zamankinden çok daha çetin geçen bu kış gününde, Shiki ile birlikte sokakta yürüyordum.
Kışın tam ortası olduğu için akşam saat beş dedi mi hava çoktan kararır, etraf zifiri karanlığa bürünürdü.
Nefesimiz havada beyaz buharlar bırakırken eve doğru adımlıyorduk. Üzerimizdeki kıyafetler her zamanki gibi neredeyse hiç değişmemişti.
Ben, üzerimde siyah bir kot pantolon, balıkçı yaka bir kazak ve koyu yeşil bir kabanla oldukça sıradan görünüyordum.
Shiki ise lacivert bir kimononun üzerine kırmızıya boyanmış deri bir mont geçirmiş, ayaklarına da platform topuklu uzun çizmeler giymişti.
İnsan ister istemez bu soğukta üşüyüp üşümediğini merak ediyordu ama o, son üç yıldır bu tarzdan milim şaşmamıştı. Hem sıcağa hem de soğuğa karşı inanılmaz bir dayanıklılık göstermesi, Shiki'nin en belirgin özelliklerinden biriydi.
Her neyse, işim yeni bitmişti ve eve dönüyordum; Shiki de bana eşlik ediyordu. Dürüst olmak gerekirse altında kesinlikle başka bir niyet aramak gerekiyordu.
"Eee, hayırdır bugün? Ofise kadar gelmen pek alışıldık bir durum değil. Bir şey varsa odada da bekleyebilirdin."
"Hiç. Bu aralar ortalık tekinsiz, seni eve bırakayım dedim."
Huzursuz bir ifadeyle, yüzüme bile bakmadan cevap verdi. Sanki bilerek benden kaçıyor gibiydi, bu yüzden konuyu uzatamadım.
Gündelik hayatında bile sürekli geleneksel Japon kıyafetleriyle dolaşan bu sıra dışı kızın tam adı Ryougi Shiki'ydi. Liseden beri arkadaştık ve başımızdan geçen onca şeyden sonra ilişkimiz bu noktaya gelmişti.
Boyu tam yüz atmış santimetre olan Shiki, dışarıdan bakıldığında ne tam bir kadın ne de tam bir erkek gibi duran, cinsiyetsiz bir havaya sahipti. Yüz hatları o kadar kusursuz ve güzeldi ki, bu androjen hava daha da belirginleşiyordu. Üstelik erkek gibi konuşması da işleri zorlaştırıyordu.
Porselen kadar beyaz teni ve derin, kapkara gözleri vardı. Omuz hizasında gelişigüzel kesilmiş siyah saçları, onu geleneksel Doğu esintileriyle modern Batı tarzının arasında kalmış gizemli bir karaktere büründürüyordu.
Shiki, sırtını dik tutarak kararmış sokakları sanki bir şeyi inceliyormuş gibi süzerek yürümeye devam etti.
Bu duruşu, kendinden emin bir tavırdan ziyade, her an saldırmaya hazır, gergin bir yırtıcıyı andırıyordu.
"...Shiki. Son zamanlarda bir tuhafsın."
"Öyle mi? Seni güldürecek bir şey yaptığımı sanmıyorum ama."
Aklı başka yerlerdeymiş gibi verdiği bu cevap, sohbeti ilerletmeyi imkansız kılıyordu.
Elden bir şey gelmezdi. Yan yana, sessizce yürümeye devam ettik.
İstasyonun ışıl ışıl meydanına doğru giden ara sokaklardan geçiyorduk. Sokak lambaları her zamanki gibi yanıyordu ama mahalle, sanki gece yarısıymışçasına derin bir sessizliğe gömülmüştü. Sebebi basitti. Şu anda bu yollarda arşınlayan tek insanlar ben ve Shiki'ydik.
Evet, tam on gündür bu böyleydi. Bu şehirde, hava karardıktan sonra tek başına dışarı çıkmaya cesaret eden tek bir ruh bile kalmamıştı.
Aslında Shiki'nin neden ofise kadar gelip beni aldığını çok iyi biliyordum.
Şehir, şu an tam üç yıl önceki o kış günlerine benzer bir kabusun pençesindeydi.
Ben henüz lise birinci sınıftayken, şehirde faili meçhul cinayetler işleyen bir katilin korkusu kol geziyordu. Katil geceleri ortaya çıkıyor ve yoldan geçen insanları hiçbir neden gözetmeksizin öldürüyordu. Kurbanların sayısı beşe ulaştığında, polisin tüm çabalarına rağmen katil yakalanamadı ve olaylar bir anda bıçak gibi kesilerek kapandı.
Katil, dört yıl önceki yaz aylarında cinayetlerine başlamış, üç yıl önceki kış mevsiminde ise aniden ortadan kaybolmuştu. Shiki ile lise ikiye geçmek üzere olduğumuz o soğuk şubat ayıydı.
Kısa süre sonra Shiki geçirdiği bir trafik kazası yüzünden bilincini kaybetti ve uzun süren bir komaya girdi. Ben ise liseyi bitirip üniversiteye başladım ancak sadece bir ay dayanabildim ve okulu bıraktım. Sonrasında Touko-san'ın ofisinde işe girdim. Koma halindeki Shiki'nin gözlerini açması ise ancak geçen yaz gerçekleşti.
Evet. Benim için o cinayetler çoktan geçmişte kalmış, tozlu birer anıydı. Fakat Shiki için sanki daha dün, sadece altı ay önce yaşanmış gibi taze olaylardı.
Televizyonlarda "Katil Geri Döndü" haberleri büyük puntolarla verilmeye başladığından beri, Shiki gün geçtikçe daha da geriliyordu.
Onun bu hali, bana tam üç yıl önce, o kazadan hemen önceki dengesiz dönemlerini hatırlatıyordu.
Kendisine katil diyen ve "Ori" adındaki diğer kişiliğini barındıran o günlerdeki Ryougi Shiki'yi.
İstasyon meydanına vardığımızda, hayatın normal akışında devam ettiğini gördük.
Tenha ara sokakların aksine, buradaki ışıl ışıl süslemelerin ve yoğun trafiğin ortasında hiçbir katil barınamazdı. İnsanlar birbirlerine sığınır gibi yakın yürüyor, bu da kalabalığı daha da yoğunlaştırıyordu.
Gece henüz yeni başlıyordu ve insan seli durmaksızın akıyordu.
Yol üstündeki bir mağazanın vitrinindeki televizyonda haberler dönüyordu. Konu yine o cinayet davasıydı. Shiki adımlarını yavaşlattı ve gözlerini ekrana dikti.
"Seri katil diyorlar, Mikiya."
Shiki hafifçe sırıttı.
Ekrana baktığımda, "faili meçhul" kelimesinin üstünün çizildiğini ve yerine "seri katil" ifadesinin yerleştirildiğini gördüm.
"...Evet. Ne de olsa kurbanların sayısı çift hanelere ulaştı. Sıradan bir olay demek hafif kalır. Ama seri katil demek de biraz abartı bence. Sadece katil deseler yetmez miydi? Olayı böyle sansasyonel hale getirmelerini doğru bulmuyorum."
Bu benim tamamen samimi düşüncemdi ancak Shiki, beni küçümseyen bir bakışla süzdü ve "Klasik bir Kokutou yorumu işte," diye söylendi.
"Bu aslında doğru bir kullanım. Cinayet işlemekle katliam yapmak farklı şeylerdir. Eğer bu olayların arkasında tek bir kişi varsa, ona seri katilden başka bir şey denemez. Eminim o herif de bu unvandan memnundur. Bir katilin bahaneye ihtiyacı olmaz. Kurbanlar sadece o an sağa ya da sola saptıkları için öldürülüyorlar.
Yani aslında, o kişi insan öldürmüyor."
Shiki, televizyon ekranına ters ters bakarak mırıldandı.
Tüplü ekranın camında Shiki'nin yüzünün yansıması belirmişti. Sanki ekrana değil de doğrudan kendine bakıyor gibiydi.
"İnsan öldürmüyor mu? Bir katilden bahsettiğimize emin misin?"
Şaşkınlıkla kafamı eğdiğimde, Shiki hafifçe başını salladı.
"Öldürmekle katletmek farklıdır dedim ya. Hatırlıyor musun Kokutou?
Bir insan, hayatı boyunca sadece bir kez gerçekten insan öldürebilir."
Televizyondan gözlerini ayırıp doğrudan bana baktı.
Yüzündeki ifade her zamanki gibiydi.
Dünyadaki hiçbir şeye değer vermeyen, hep çok uzaklara bakan o boş gözler.
...Ama şimdi, o siyah gözlerin derinliklerinde acı dolu bir hüzün yatıyordu.
"...Yalnızca bir kez mi öldürebilir...?"
Bu da ne demekti şimdi? Geçmişte onun ağzından buna benzer bir söz işittiğimi hayal meyal hatırlıyordum.
Ama ne kadar zorlasam da gerisini getiremedim.
— Sonradan çok pişman olacaktım.
Eğer o an, o saniyede bunu hatırlayabilseydim, belki de başımıza gelen o felaketlerin hiçbiri yaşanmayacaktı —.
"Neyse, boş ver, önemsiz bir şey. Hadi gidelim artık. Yeni uyandım sayılır, bir şeyler yiyip kendime gelmem lazım."
"Yeni uyandım mı? Shiki, okul ne oldu peki? Bugün pazartesi, bütün gün uyuyabileceğin bir gün değil ki."
"Merak etme, sabah sınıftaydım. Kasımdan beri devamsızlığım bir elin parmaklarını geçmez, tam bir örnek öğrenciyim artık. Şaşırdın mı?"
...Dürüst olmak gerekirse buna gerçekten çok şaşırmıştım.
"Evet," diyerek şaşkınlığımı gizleyemeden kafamı salladığımda, Shiki halinden memnun bir şekilde gülümsedi ve kabanımın kolunu kavradı.
"Pekala, o zaman bana bir ödül versen fena olmaz. Duydum ki Azaka'yı Akasaka'daki o lüks restorana götürmüşsün. Ne tuhaftır ki, orası benim de öteden beri gitmek istediğim bir yerdi. Hayatımda ilk kez Azaka'ya karşı ölümcül bir niyet besledim bak."
Böylesi ürpertici bir şeyi son derece neşeli bir tonla söyleyen Shiki, elimi kavrayıp beni zorla yürütmeye başladı.
Nereye gittiğimizi tam kestiremiyordum ama tek bir öğünde maaşımın yarısını eritip bitirecek bir restoran olacağı kesindi. Yine de bir kez kararını vermiş olan Shiki'yi durdurmanın hiçbir yolu yoktu bende.
...Elden bir şey gelmez. Yeni yıl tatilindeki sırrı ağzından kaçıran Azaka'ya içten içe lanet okurken, durumu kabullenip anın tadını çıkarmaya karar verdim.
Aslında, dürüst olmak gerekirse.
Şu anki Shiki, bana bir şekilde eski halini hatırlatıyordu. Henüz içinde Ori adındaki o erkek çocuğu barındırdığı, o her an kırılacakmış gibi duran tekinsiz neşeye sahip olduğu zamanlardaki halini.
Bu durum beni içten içe sevindirdiği için aralarındaki bu dengesizliği sorgulamak istemedim. İçimi kemiren onca endişeye rağmen, bugün Shiki ile konuşmak bana her şeyden çok keyif veriyordu.
Böylece şubatın ilk gününde, Shiki ile birlikte gece vakti sokaklarda yürüyerek eve dönüş yoluna koyulduk.
Bu gerçekten de sıradan, her gün yaşanabilecek bir manzaraydı.
...Ancak, daha sonra geriye dönüp baktığımda anlayacaktım.
Bu gün, Kokutou Mikiya için Ryougi Shiki'ye tüm netliğiyle bakabildiği son gündü.
Cinayet Analizi/1
──── Bin Dokuz Yüz Doksan Beş, Nisan.
Onunla karşılaştım.
Sokak cinayetlerini işleyen kişiye "Katil" lakabı takılalı bir hafta olmuştu.
Apartman daireme zorla dalan dedektif Akimi Daisuke, yeğeni olan Kokutou Mikiya'yı sabahın beşinde yataktan kaldırıp kendisine Fransız usulü bir kahvaltı hazırlatmış, bir yandan tostunu ısırırken bir yandan da bugünün sabah gazetesine göz gezdiriyordu.
Gazetenin üzerindeki tarih 8 Şubat 1999'u gösteriyordu.
Haberlerde "Katil" olarak adlandırılan caninin, o günden sonra her gün bir kişiyi öldürmeye başlamasının üzerinden tam bir hafta geçmişti.
"Yahu, herif bu 'Katil' ismini pek bir sevmişe benziyor. Bu kadar gaza gelip işimizi başımızdan aşkın hale getireceğini rüyamda görsem inanmazdım."
Emniyet Müdürlüğü Cinayet Masası'nın haylaz dedektifi olan Daisuke-san, sanki olayla hiç alakası yokmuş gibi gülüyordu.
Belirtmek gerekir ki, bu adamın söz konusu davayla olan ilişkisi yabancılıktan öte, neredeyse bir aile bağı kadar yakındı. Ne de olsa üç yıl önceki sokak cinayetlerinde de, şimdiki katil davasında da zanlıyı yakalamak için gece gündüz koşturan kendisiydi.
"Daisuke-san, burada böyle pineklemen doğru mu? Gazetenin manşetindeki kişi dün geceki kurban değil mi?"
Kahvaltımı yaparken masanın diğer tarafında Daisuke-san ile karşı karşıya oturuyordum.
Normalde başını kaşıyacak vakti olmaması gereken Daisuke-san, gazeteyle yüzünü gizlemeye devam ederek, "Hallederiz, hallederiz," gibisinden geçiştirici bir cevap verdi.
"O iş öyle değil işte. Bu bir hafta içinde işler iyice çığırından çıktı. İşin ucu Özsavunma Kuvvetleri'nin devreye girmesine kadar varabilir, benden söylemesi."
Daisuke-san, gazete perdesinin arkasından masadaki kahve fincanını kavrayıp söylenmeye devam etti.
...Yani, bu adamın benim yanıma gelmesinin sebebi genellikle bu tür durumlardı.
Her zaman bana iyiliği dokunan bu adamın dert yanmalarını, nezaketen de olsa dinlemek zorundaydım.
"Özsavunma Kuvvetleri mi? Devlet savaş falan mı açmayı planlıyor?"
"Şimdilik sadece bir fikir... Bu konuşacaklarımız aramızda kalsın. Gizli bilgi, ailene bile bahsetmeyeceksin."
Kafamı sallayarak onayladığımda, gazetenin arkasından "Güzel," diye bir ses geldi.
Bu adamın 'Kralın kulakları eşek kulakları' hikayesinden haberi olmadığı kesindi.
"Bak şimdi Mikiya. Üç yıl önceki olayda da, bu şimdikinde de ortada ne doğru düzgün bir kanıt ne de mantıklı bir asayiş sebebi vardı. Kanıt diye ellerinde sadece senin lisenin okul amblemi bulunuyordu. Zanlının deri kalıntılarını da adli tıbba gönderdik ama henüz sistemde eşleşen kimse çıkmadı. Ortak noktası olmayan, kaza süsü verilmiş gibi duran bu cinayetleri işleyen herif, bu son bir haftada tamamen kabuk değiştirdi. Günde bir kişiyi öldürmek... Daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştı."
Doğru, bu kesinlikle doğruydu.
Üç yıl önceki olaylar da yaz aylarından başlayıp kışa kadar sürmüştü ama o dönemdeki kurban sayısı sadece beşti.
Buna rağmen bu son bir haftadaki cinayet temposu akıl almaz düzeydeydi. Daisuke-san'ın söylediğine göre, şimdiki katil geçen yılın sonbaharından beri yavaş yavaş cinayet işliyormuş. Haberlere yansımadığı için polis kayıtlarına sadece kayıp şahıs olarak geçmişler. Ancak bu yıl, kayıp kişilerin yakınları basına bilgi sızdırınca, sokak cinayetlerinin geri döndüğü haberi tüm medyayı sarsmıştı.
"Anlıyor musun Mikiya, kabuk değiştirdi dememin ne anlama geldiğini?"
"...Yani, arkasında çok fazla kanıt mı bırakıyor?"
"Öyle de denebilir," dedi Daisuke-san bıkkın bir sesle.
"İnanabiliyor musun? Dile kolay, tam dört yıl boyunca tek bir görgü tanığı bile bırakmayan herif, bu son bir haftada üst üste salakça hatalar yapıyor. Sanki tamamen başka biri. İnsan bunun sadece taklitçi bir cinayet serisi olduğunu düşünmeden edemiyor."
"Ama cinayet yöntemi tamamen aynı, değil mi? Kurbanların nasıl öldürüldüğüne dair bilgiler henüz basına sızdırılmadığı için, bu kargaşadan yararlanmak isteyen başka birinin bunu taklit etmesi imkansız."
"Evet, orası öyle. Ama... Bilmiyorum ki. Dört yıl önceki cinayetler daha çok zevk için işlenmiş gibiydi. Cesetleri birer oyuncak gibi kullanıp, 'ben bir akıl hastasıyım' imajını gözümüze sokuyordu. Fakat bu seferki durum farklı. Cesetlerin büyük kısmı ortalıkta yok. Geriye kalan sadece kesilmiş el ve ayaklar. Bu büyük fark yüzünden, dört yıl önceki olayla şimdikinin faillerinin farklı kişiler olduğunu düşünmeye başladım."
"Zaten şehir içindeki bir cinayette cesedi tamamen gizlemek imkansıza yakındır. Cesedi saklamak için o kadar uğraşan herif, nedense el ve ayakları arkasında bırakıp gidiyor. Büyük bir çelişki değil mi? Ama adli tıptaki yaşlı moruğa sorarsan, bunda şaşılacak bir şey yokmuş."
"Bak, şimdi gülme ama... Bu cinayetlerin arkasında büyük bir yırtıcı hayvanın olduğunu iddia ediyorlar. Mikiya, sen hiç buralarda bir zenginin beslediği timsahın kaçtığına dair bir dedikodu duydun mu?"
"...Hayır, hiç öyle bir şey duymadım."
Cevap verirken ben de kahve fincanımı elime aldım.
Timsah muhabbeti bir yana, bu son duyduklarım hiç hoşuma gitmemişti.
Daisuke-san, dört yıl önceki cinayetlerle şimdikilerin faillerinin farklı olabileceğini söylüyordu. ...Eğer öyleyse, bu ne anlama geliyordu?
Dört yıl önce... Kendisinin katil olduğunu söyleyen Shiki.
Bu bir yalandı. O asla birini öldüremezdi. Öldürmek istese bile bunu yapamazdı. Ben buna her zaman inanmamış mıydım?
Peki öyleyse, neden... Şimdi içimi böylesine büyük bir huzursuzluk kaplıyordu?
"Daisuke-san. Az önce görgü tanığından bahsetmiştin."
Zihnimdeki o kara düşünceleri dağıtmak istercesine bu konunun üzerine gittim.
Daisuke-san onaylar anlamda bir ses çıkardı.
"Son bir haftadır işlenen cinayetlerin hepsi işlek caddelerin hemen arkasındaki ara sokaklarda gerçekleşti. Olay yerlerinin yakınlarında insan trafiği yoğundu. ...Tam bir kesinlik taşımasa da, elimizde iki ilginç bilgi var. Birincisi, cinayet saatlerinin hemen öncesinde ve sonrasında kimono giymiş bir şüpheli görülmüş."
...Kendimi zorladım.
Soğukkanlılığımı koruyarak anlatmaya devam etmesini bekledim.
"Cinsiyeti tam olarak belirlenemedi ama fazlasıyla şüpheli bir durum olduğu kesin. Önemli bir şüpheli olarak hakkında arama kararı çıkartıldı, yakında yakalanır. Katil olma ihtimali bence yüzde otuz civarında ama yukarıdakiler onun kesinlikle katil olduğuna inanıyor. İkinci bilgi ise kurbanlarla ilgili. ...Aslında bu konuda bana yardım etmeni isteyecektim, kardeşim."
"Şaşırdım doğrusu, benden doğrudan yardım isteyeceğin hiç aklıma gelmezdi."
...Cinayet mahallinde görülen kimonolu kişi.
Gecenin bir yarısı dışarıda bu kıyafetle dolaşacak Shiki'den başka biri gelmiyordu aklıma.
Parmaklarım uyuşmuştu, neredeyse kahve fincanını elimden düşürecektim. Yine de sakin kalmak için kendimi zorladım.
"Hadi ama, öyle söyleme. Mikiya, sen bu uyuşturucu işlerinden iyi anlardın. Çeşitleri, satıcıların bölgeleri falan."
"Bilmem, sadece ortalama birinden biraz daha fazla şey biliyorumdur herhalde. Ama böyle konuları bana soracağına polise sorsan daha iyi olmaz mı? Sonuçta elinizin altında uzmanlar var."
"Öyle tabii ama farklı bir bakış açısından fikir almak istedim. Bizim şu kafası çalışan ama eski kafalı moruklar gençlerin trendlerinden hiç anlamıyor. Ben dahil, hepimiz uzağız bu işlere."
Daisuke abi, bunu dedikten sonra masanın üzerine bir polaroid fotoğraf ile aceleyle karalanmış bir rapor kağıdı fırlattı.
Fotoğrafta iki adet cam şişe görünüyordu. Şişelerden birinde pul benzeri şeyler, diğerinde ise kurutulmuş ot gibi bir madde vardı.
Rapor kağıdında ise THC ve meskalin gibi kelimelerin yanında gram cinsinden ölçüler yazılıydı.
...Açıkça belliydi ki, bu belgeler yasa dışı maddelere aitti.
"Pul olanlar LSD. Saflık derecesi son zamanlarda piyasada dolaşan standart türden... Ama şu ot olanı tam çıkaramadım. Eğer kanabinoid tespit edildiyse esrar olduğuna şüphe yok, değil mi?"
"İşte mesele de o ya, adli tıpçılar hayatlarında böyle bir esrar görmediklerini söylüyorlar. İşin aslı, o bahsettiğin kanabinoid var ya? Onun içindeki THC veya CBC maddesi bu otun içinde bulunamamış."
Hafifçe yüzümü ekşittim.
Esrar... Marihuana olarak da bilinen bu uyuşturucu, ancak içinde barındırdığı kanabinoid adlı psikotrop madde sayesinde uyuşturucu özelliği kazanır. İçinde THC olmayan bir esrar, tekerleği olmayan bir arabaya benzer.
"E o zaman o marihuana falan değil ki. Büyük ihtimalle 'Tochigishiro' denilen şu kenevir türüdür."
"...O da ne demek? Tochigishiro mu?"
"Evet, içinde psikotrop madde barındırmayan kenevir türü. Japonya'da yetişen kenevirlerde bile yüzde birin altında THC bulunur. En kaliteli ithal marihuanalarda bu oran yüzde 1 ila 1.8 arasındadır, yani azımsanacak bir oran değil. İşte bu yüzden yapay olarak üretilen ve Tochigishiro adı verilen bu kenevirin içindeki THC oranı, normal kenevirlerin otuzda biri kadardır."
"Yaa, demek öyle," diye mırıldanan hayranlık dolu bir ses gazetenin arkasından yankılandı.
...Ancak bu Tochigishiro sadece lif üretimi için kullanılan bir kenevirdi. Aslında kuş yemi olarak kullanılanlar ise yurt dışından ithal edilen, yine o bildiğimiz zararlı kenevir türleriydi.
"Peki, bu fotoğrafın olayla ne ilgisi var?"
"Şöyle ki, son bir haftadaki kurbanların yarısından fazlasının üzerinden bu maddeden çıktı. Gerçi kurbanların hepsi geceleri dışarılarda sürtüp duran veletler olduğu için, doğal olarak uyuşturucu partileriyle ilgisi olan tiplerdi."
"Daisuke abi, bu söylediğin tamamen ön yargı."
Bu lafım üzerine abim hafifçe yutkundu ve sessizliğe gömüldü.
"Anladım. Bu yüzden son zamanlardaki trendleri öğrenmek istiyordun. ...Ama ne desem boş. Son bir yıldır o çevrelerden kimseyle görüşmediğim için pek bir fikrim yok. Belki de asitle karıştırılarak hazırlanan yeni bir kokteyl piyasaya sürülmüştür."
Kendi kendime mırıldanırken Daisuke abi hemen lafa atlayıp sordu.
Asit, aslında LSD'nin sokak ağzındaki adıydı. Bazen sadece 'L' de denirdi. Pul büyüklüğündeki kâğıtlara emdirilerek dilin üzerine konan, en yaygın halüsinojenlerden biriydi.
Kokteyl ise iki farklı uyuşturucunun birlikte kullanılması anlamına geliyordu. Elbette etkisi katlanarak artıyordu ama bilmeden yeni bir kokteyl denemek son derece tehlikeliydi. En bilinenlerinden biri olan 'speedball', kokain ile eroinin birleşiminden oluşuyordu.
"...Öğğ. Sen de amma çok şey biliyormuşsun. Sakın arkamızdan tehlikeli işlere bulaşmış olmayasın?"
Sadece sorduğu soruları yanıtlamama rağmen Daisuke abi bana şüpheyle yaklaşıyordu. Tabii ki bu tamamen asılsız bir suçlamaydı.
"Yok daha neler. Biraz ilgisi olan herkes bunları kolayca öğrenebilir. Üstelik baştan belirteyim, uyuşturuculara en ufak bir ilgim yok. Bu konular hakkındaki bilgilerimi lisedeki bir senpaiden öğrenmiştim. Kendisi bir eczacının oğluydu ve uyuşturucular konusunda inanılmaz bilgiliydi."
"Öyle mi? Bak şimdi rahatladım."
Bunu diyen Daisuke abi ayağa kalktı.
"Neyse, artık işe gitme vakti. Ha, unutmadan bir şey daha sorayım. Sonuç olarak bu esrar tam olarak nasıl bir uyuşturucu? Bu meretlerin uyarıcı veya uyuşturucu olarak farklı türleri var, değil mi?"
Sorduğu soru karşısında derin bir iç çektim. ...Yıllardır dedektiflik yapan bir adama neden bu kadar temel bir şeyi açıklamak zorundaydım ki?
"Daisuke abi, sen bu kafayla nasıl dedektiflik yapıyorsun hayret ediyorum. Marihuana her iki kategoriye de girebilir ya da hiçbirine girmeyebilir. Hem uyarıcı hem de uyuşturucu etkisi gösterebilen çok tuhaf bir maddedir. Diğer uyuşturucuların beyindeki hangi kimyasal reaksiyonları tetiklediği çözülmüş olsa da, kenevirin içindeki THC maddesinin tam olarak nasıl çalıştığı henüz netleştirilemedi. Bu yüzden mevcut tüm uyuşturucuların özelliklerini bünyesinde barındırır. THC'nin insan vücudundaki etkileri o kadar karmaşık ki, insanoğlu henüz bunu tam olarak çözebilmiş değil. Bu yüzden kullanım şekline göre inanılmaz değişimlere yol açma potansiyeli var."
"Anlaşıldı," diyerek kafasını sallayan Daisuke abi çıkışa doğru yöneldi.
"Hadi ya, yağmur mu başlıyor?"
Kendi kendine homurdanan abim, hızlı adımlarla evden çıkıp gitti.
"...İlahi. Giderayak bile şikayet etmeyi ihmal etmedi."
Yine de içimdeki o kasvetli havanın biraz olsun dağıldığı bir gerçekti.
Hızlıca kahvaltımı yapıp Touko-san'ın ofisini aradım. Bugün işe gelmeyeceğimi söylediğimde, ofis müdürü sadece "Kendini fazla yıpratma," diyerek telefonu kapattı.
Her şeyi anladığını fark edince omuzlarımı düşürdüm ve fıstık yeşili paltomu üzerime geçirdim.
Shiki ortadan kaybolalı tam bir hafta olmuştu.
O katil her gece yeni bir kurban aramaya başladığından beri ne kendi dairesine ne de Ryougi malikanesine dönmüştü.
Ne bir haber vardı ne de onu gördüğünü söyleyen biri.
Bunun ne anlama geldiğini ya da arkasındaki sebebi düşünmeye bile gerek yoktu. Eğer yeniden ortaya çıkan katil, dört yıl önceki rastgele cinayetleri işleyen kişiyle aynıysa, Shiki de bir şekilde bu işin içindeydi.
Şehri dehşete düşüren bu katilin kim olduğunu bilmiyordum. Dört yıl önce kendisinin bir katil olduğunu söyleyen Shiki bile o döneme dair anılarını kaybettiği için gerçekler karanlıkta kalmıştı.
...Belki de o gerçeği öğrenmek benim harcım değildi.
Ama artık boş boş beklemekten sıkılmıştım. İşler daha da çığırından çıkmadan önce gerçeğe ulaşmak zorundaydım.
Çünkü bu, yabancı birinin davası değildi.
Dört yıl önce başlayan ve o zamandan beri donup kalan Kokutou Mikiya ile Ryougi Shiki'nin davasıydı.
Bunu çözmek için, hayatımda ilk kez başkası için değil, kendi isteğimle bir araştırma başlatıyordum.
Dışarı çıktığımda şehir tamamen griye bürünmüştü.
Siyah şemsiyemi açarak ilk olarak cinayetlerin işlendiği mahallelerden birine doğru yürümeye başladım.
Dün geceki cinayet mahalli polisler tarafından şeritle kapatılmıştı ama daha önceki olay yerlerine girmek oldukça kolaydı.
Üç farklı yeri inceledikten sonra saat çoktan öğleden sonrayı bulmuştu.
[AI CENSORSHIP BLOCKED THIS CHUNK - RAW ENGLISH RETAINED]
これでは全ての犯行現場を回る頃には夜になっているだろう。まるっきり無駄というわけじゃないけど、この行為はやっぱり無駄だ。けど手がかりが一切無い自分は、こういった基本的な調査を繰り返すしかない。次の段階の調査に行く前に、いま知っておかなければならない事は道に転がっている小石の数さえ見逃せないから。
……まったく、自分の中にこんな病的な執念深さがあるなんて知らなかった。
雨の中、黒桐幹也は殺人が起きた路地裏を巡っていく。
冬の雨は、とても冷たくて落ち着かない。
この季節の雨は三年前に嫌いになった。
あの日。僕が、彼女を目の前で失った瞬間を思い出させてしまうから。
────私は、おまえを犯したい。
赤い単衣の少女はそうして、黒桐幹也の喉に向けてナイフを振り下ろした。
雨に濡れた少女の名前は、両儀式といった。
地面に倒され、馬乗りの形でのしかかられた僕には何もできない。
ただ、確実に迫りくる死を見つめていた。
断頭台の刃に似た、無慈悲な一撃。
けれどそれは、この喉に突き刺さる事なく、寸前で止まっていた。
────どうして
呟きは、式自身のもの。
ナイフを持った少女は、僕を殺す事ができなかった。
なんて、哀しい。
殺すという意味しか持たないモノが、殺したくないという意志で、お互いを殺しあう存在。
その矛盾があまりにも痛々しくて、僕は呼吸すら忘れてしまった。
でも、それは一瞬だけの、ほんとうに些細な幸運だっていう事もわかっていた。
……彼女は、両儀式には逆らえないから。
少女は止まってしまった自らの腕を見つめて、それを憎んだ。
なんて無様な腕、なんて無様な──自分、と。
怒りは迸りとなって、ナイフを突き下ろさせる。
今度こそ、黒桐幹也を確実に殺すために。
けれどその時、何かが僕らの間に割って入った。
黒い、袈裟のような外套を着込んだ男だった。
男は僕を押さえつける式を横から蹴り飛ばした。
──たわけ。そのような崩壊を望んだ訳ではない。
そう言って、男は僕を立ちあがらせる。
とたん──蹴り飛ばされた式は、その勢いより激しい勢いで男へと襲いかかった。
式のナイフが、男のこめかみを抉っていく。
一文字につけられた傷跡から、粉のような血液がこぽれていった。
式はそのまま走り抜けて、男を睨む。
男は、ほう、と笑った。
──私が相手でも殺せぬか。
ヤツは、まったくの無駄ではなかったようだ。
そして、男は僕の手をとって走りだした。
式は追ってくる。
けれど、男の脚はとても速くて、まるで飛んでいるような感じだった。
男は両儀の屋敷の敷地から出ると、僕の手を放した。
このまま立ち去れば無事に帰れるだろうと教えてくれる。
──まだアレを破壊するのは早い。
相克する螺旋こそが、アレに相応しい終焉だ。
そう残して、男は消えていった。
僕には目前に広がる帰り道と、背後から聞こえてくる式の足音だけがあった。
……あの時。
僕は一人で行く帰り道より、彼女といる事を選んだ。
それが正しかったのか、正直、今でもわからない。
式は、最後まで僕を殺すことができなかった。
「おまえを消せないのなら──
雨にうたれて、ただ一度、儚げに笑って。
少女は僕の前で、車のヘッドライトに身をさしだした。
雨のなか。けたたましくブレーキ音が鳴り響いたけれど、間に合わない。
濡れたアスファルトに倒れこんだ少女の姿は、体温のない、壊れた人形のようだった。
……あんなに苦しかった時間を、僕は知らない。
この先だって、あの時以上の悲しみを思うことはないだろう。
瞳は、たしかに涙で滲んでいた。
だというのに。
あの時でさえ黒桐幹也は、満足に泣くことが出来なかった。
夜になっても雨は止まなかった。
今夜はとくに冷える。こうして黒い傘をさしていると、彼女と初めて出会った雪の日に戻ったみたいだ。
夜空を見あげてみたけれど、当然のように星も月も見えない。
うろんなあたまで、この空の下で式が凍えていなければいいけど、なんて事を思っていた。
/1
五月。
黒桐幹也という人物と知り合った。
一目で彼を気に入った。彼はこんな自分にもわけ隔てなく接してくれる。
何の打算もない彼の笑顔が、純粋にスキだった。
「ちぇっ、雨か」
恨めしげに呟いて、私は通りかかったコンビニエンスストアの傘立てから一本、ビニール製の傘を拝借した。
そのまま歩いてみたけれど、もう目的は失われてしまったみたいだ。血の匂いは雨に流されて、追いかける事ができなくなってしまったから。
二月八日の、朝になったばかりの時間。
街の人通りはまばらで、歩いてる人影は自分だけのような錯覚さえ感じる。
私は目的もなく歩いて、やっぱり、何の意味もなく立ち止まってみた。
そのまま他人を観察するように、自分の姿を顧みる。
安物の傘をさして、汚れが目立つジャンパーを上着にして、着物の裾には泥がついていて。
一週問ほど路地裏で眠っただけで、格好というものは汚れてしまうものだ。別に外見がどうであろうと気にならないけれど、自分の体臭が鼻につくのは我慢ならない。
「よし。今日は野宿はやめだ」
口にしてみると、その提案はわりと楽しそうに聞こえて、一週間ぶりに私は笑っていた。
両儀式、というのが私の名前。
太極を二分した意味を持つ両儀の姓と、式というその意味通りの名前を持つ私は、一般でいう常識から離れた位置づけの人間だった。
かつて、私の中には殺人を嗜好する抑圧された人格である織がいた。同じシキという発音を持つ彼は、私の中での悪だったのだと思う。
彼にとって、『殺害』という意志は関わる物すべてに抱く初めの感情だった。とにかく、知り合った者は分別なく殺したがる。私はそんな彼を何度も何度も心の中で圧し殺してきた。
一人の人間が一つの人格の中で自己の欲望を抑圧するのではない。本当に、私は私と同じ私を殺してきたのだ。
でも、それは殺人という行為を嫌悪したからじゃない。両儀式が常識の中でかろうじて存在できるように、そういった織の非道徳的行為を律していただけ。
『殺人』という行為自体が──式である私にとっても抗いがたい誘惑であり、いつも私を脅かしている影だった。
そんな私を縛っていたのは、きっと、祖父の言葉だったと思う。
私の父は両儀の血筋でありながら二重人格者ではなかった。だからこそ父は私という血統者の誕生を喜び、普通に生まれた兄を後継者から外してしまった。
……私は、生まれた時から特別だったのだ。
いつも一人でいて、独りにされるのが当たり前。
けれどそれも淋しくはなかった。私の中には織というもう一人の誰かがいたから。
幼い頃の両儀式は、ある意味ひとつだったと思う。
私たちはやりたい事だけをやって、人殺しに関する罪悪感も持っていなかった。
そうして私が六歳になって、道具さえあれば何かを殺してしまえる体になったころ、祖父が他界した。
祖父は、私と同じ異常者だった。
BAŞLIK: Benliğin Gölgesindeki Katil
İçinde farklı kişilikler barındıran dedem, bu yüzden kendi canını yakmış, kendisiyle savaşmış, kendini reddetmiş ve sonunda benliği belirsizleşip gitmiş bir adamdı.
Uzun süre. Neredeyse yirmi yıldır bir odada kilitli tutulan dedem, ölüm döşeğindeyken beni yanına çağırıp vasiyetini fısıldadı.
Onlarca yıldır aklı başında olmayan o yaşlı adam, sadece son anında kendine gelip o sözleri miras bırakmıştı.
Dedemin sözleri doğrudan bana, yani Shiki'ye hitaben söylenmişti.
O sözleri hiç unutamadım; adam öldürmenin ne kadar değerli bir şey olduğunu öğrenerek büyüdüm.
...On altı yaşıma kadar kimseyi öldürmeden yaşayabildiysem, bunu dedemin vasiyetine borçlu olduğumu düşünüyorum.
Shiki ve Ori, birbirlerini korumak için el sıkışmış ve topluma çok güzel uyum sağlamıştı.
Ta ki o adamla, Kokutou Mikiya ile karşılaşana dek.
Mikiya ile tanıştıktan sonra dengem bozuldu.
Çünkü topluma sadece uyum sağladığımı, aslında o normal hayatın içinde yaşamadığımı fark ettim.
...Keşke hiç bilmeseydim.
Asla sahip olamayacağım bir sıcaklığın var olduğunu hiç öğrenmeseydim keşke.
O sıcaklığı istedim ama onu istemek benim yıkımım demekti.
Çünkü ne kadar kılıf uydurmaya çalışırsam çalışayım, ben içimde bir katili besleyen Shiki'ydim.
Böylece, apaçık bir şekilde kırılmış ve bozulmuş olduğum gerçeğiyle yüzleştim.
Bunu inkar etmek, hiçbir acı hissetmediğim o eski halime dönmek istiyordum.
İşte o dönemde, Ori ile aramdaki bağ kaymaya başladı.
O zamana kadar Ori'nin her hareketini net bir şekilde görebiliyorken, artık ne yaptığını anlayamaz olmuştum.
Dört yıl önce. Lise birinci sınıftayken işlenen o seri cinayetlerin anıları Ori'ye aitti, ben hiçbirini bilmiyorum. Shiki, o olayların tamamen dışındaydı.
Yine de retinam o anları hatırlıyor. O cinayet mahallerinde her zaman ayakta dikildiğimi ve kana bulanmış cesetlere bakıp sırıttığımı.
Sonra o olay yerlerinden birinde Mikiya beni gördü. Buna rağmen benim bir katil olmadığıma inanmaya devam ettiğini bildiğimde kararımı verdim.
Daha fazla kırılıp dökülemezdim.
Ulaşamayacağım bir mutluluğa, gerçekleşmeyecek bir rüyaya ihtiyacım yoktu.
O mutlu adamı acımasızca paramparça edip kendimi berbat bir mahluka dönüştürmezsem, buna dayanmamın imkanı yoktu.
...Sonra o kazayı geçirdim ve iki yıl boyunca uyudum.
Komadan uyandığımda, artık eski Shiki değildim.
Kaza yüzünden Ori'yi kaybetmiştim. Shiki olduğum zamanlara ait anılarım bile bana başkasına aitmiş gibi geliyordu; bomboş bir oyuncak bebek gibiydim.
Buna rağmen şu an var olabiliyorsam, bu sadece Ori'nin gidişiyle göğsümde açılan o boşluğu doldurabildiğim içindi.
O boşluğu dolduran kişinin, beni yıkıma sürükleyen adam olması ise sanırım büyük bir ironiydi.
Ben artık boş bir oyuncak bebek değilim.
Yine de, tam da şimdi, geçmişteki günahların kırıntıları canımı yakıyor.
...Komadan uyandıktan sonra, önemli bir anıyı unutmuştum.
Bu, Ori'nin anıları gibi, onun ölümüyle yok olup giden cinsten bir şey değildi.
Shiki olarak bizzat yaşadığım anılar kaybolmamıştı. Sadece hatırlaması işime gelmeyen o olayları bilerek, isteyerek unutmuştum.
Ve o meraklı Büyücü'nün müdahalesiyle, bunları zorla hatırlamak zorunda kaldım.
...Evet, hatırlıyorum.
Üç yıl önce. Kokutou Mikiya'yı öldürmeye çalışan kendimi, cinayet mahallinde öylece dikilip duran o ahlaksız halimi hatırlıyorum.
Ve geceleri sokaklarda dolanıp, öldüresiye dövüşebileceği bir av arayan o kendimi.
...Dürüst olmak gerekirse, katilin kim olduğunu ayırt edemiyorum. Bana "O katil sen misin?" diye sorsalar, sanırım bunu onaylamaktan başka çarem yok. Çünkü bir zamanlar o canavara dönüşmüş olmam hiç de şaşırtıcı olmazdı.
Tıpkı dört yıl önceki gibi, bugün de normal bir hayatın içinde duramaz hale geldim.
Nedeni basit.
Ben katili kıskanıyorum ve onu arıyorum.
Eğer ortada bir katil varsa, bu dört yıl önceki olayların failinin Ori olmadığı anlamına gelir. Ve her şeyden önemlisi—böyle biriyle ölümüne dövüşmeyi çok istiyorum.
Farkına vardım artık.
Dört yıl önce, içimde Ori olduğu için öldürme arzusu duyuyordum.
Ama şimdi Ori yok. Buna rağmen hâlâ öldüresiye dövüşmek istiyorum.
Gerçekten, neden bunu daha önce fark edemedim?
Gerçekten, neden bunu bu kadar çabuk fark etmek zorunda kaldım?
Ori sadece adam öldürmekten başka bir şey bilmiyordu.
Öldürmeyi arzulayan ise, başkası değil, doğrudan bendim. İşte bu kadar basit bir denklem.
Kaldığım otel, resepsiyonu otomatik makinelerle çalışan, aşk oteli dedikleri yerlerden biriydi.
Daha önce Mikiya'nın, gözden kaybolmak istendiğinde bu tarz otellerin daha iyi olduğunu söylediğini hatırlayıp burayı seçmiştim. Hakikaten de kimlik gösterme zorunluluğu olmayan bu Sistem, insanı her türlü angaryadan kurtarıyordu.
Duş alıp vücudumu temizledikten sonra yatağa uzandım. Uyuma niyetim yoktu ama kendime geldiğimde gece yarısı saat çoktan ikiyi geçmişti.
Odaya akşamüstü girdiğime göre, altı saatten fazla uyumuş olmalıydım.
Gözlerimi açtığımda yanımda kimse yoktu.
Bu, şimdiye dek alışık olduğum, son derece sıradan bir uyanıştı.
Yine de içimi berbat bir huzursuzluk kapladı ve hıncımı giysilerimden çıkarırcasına hızla üzerimi değiştirdim.
Sadece yedi gündür yalnızım, ne diye bu kadar sinirliyim ki?
Yoksa... bu yedi gün kısa değil de, dayanılamayacak kadar uzun bir süre miydi?
"---Öyle bir şey imkansız."
Kendimi ikna etmek ister gibi fısıldayıp otelden ayrıldım.
Saat gece ikiyi biraz geçiyordu.
İn cin top oynarken, Gece Yarısı'nın karanlığında ara sokaklarda yürüyordum.
Üst üste yaşanan cinayetler yüzünden normal caddelerde sürekli polis devriyesi gezdiğinden ana yolları kullanamıyordum.
Tabii bu durum katil için de geçerliydi. Ben de tıpkı onun gibi, binaların arasındaki örümcek ağı gibi dar ve karmaşık yarıklardan süzülüyordum.
Bir amacım yoktu.
Sadece tesadüflere güvenerek gecenin karanlığında şehri turluyordum.
...Belki de bu yüzden, başıma böyle belaları çekiyordum.
"Uyuşturucu peşindeyseniz başka kapıya gidin."
Durup arkama seslendim ama cevap gelmedi.
Ara sokakların kesiştiği bir dörtyol ağzı. Orada, çevremi saracak şekilde duran dört insan gölgesi belirdi.
Her bir sokağın çıkışını tutmuşlardı ve gözlerinde en ufak bir akıl kırıntısı yoktu.
Yasadışı ilaçlarla kafayı bulup zihinlerini sözde genişletiyor olmalıydılar ama görünen o ki bu heriflerin zihni berbat bir yöne doğru kaymıştı.
"—Söylesem de duymuyorlar zaten."
Gölgeler, anlaşmış gibi üzerime doğru yürümeye başladı.
Deri ceketimin göğüs cebindeki bıçağa elimi götürüp derin bir iç çektim.
"Ama iyi oldu, canım sıkılıyordu zaten. Biraz hareket istiyordunuz, değil mi? ...Güzel, tam istediğiniz gibi sizi kendinizden geçireyim."
Gölgeler güruh halinde üzerime çullandı.
Tek amaçları anlamsız bir şiddetti.
Bunu geri çevirmedim.
Aksine, bundan keyif bile alıyordum.
İçimde birikecek yer bulamayan o öfke ve huzursuzluk, göğsümün derinliklerinde çamur gibi kapkara girdaplar çizerek dönmeye devam ediyordu.
Bu yüzden.
Benim de bu gece, kendimi kaybedecek kadar kendimden geçmeye ihtiyacım vardı.
CİNAYET ANALİZİ / 2
Mayıs.
Size biraz ondan bahsedeyim.
Hâlâ onu gördüğüm her an kendimi kaybediyorum.
Sanki ilk görüşte aşık olmuşum gibi tüm vücudumu bir titreme kaplıyor ve nefes almayı bile unutuyorum.
Sadece onu izliyor olmama rağmen, kendimi tamamen ona kaptırmıştım. Bu gidişle yakında havasızlıktan ölebilirdim bile.
Günlük hayatım yavaş yavaş istila ediliyordu.
Aynı lisede okuduğumuz, mucizevi bir kız öğrenci.
Galiba ben ona aşık oluyordum.
Hiç konuşmadığım, sesini bile duymadığım o kız.
Bu duygu her geçen gün daha da ağırlaşıyordu, korkunç bir seviyedeydi.
Ertesi gün, dokuz şubat.
Dün geceki yağmur gece yarısı dinmiş, şehir güne kasvetli, bulutlu bir gökyüzüyle uyanmıştı.
Dün gece geç saatlere kadar cinayet mahallini gezen ben, soluğu bir arkadaşımın apartman dairesinde almış, gecenin aydınlanışını çaresizce izleyip durmuştum.
"……Ooo, erkencisin Mikiya. Kahvaltı falan mı hazırlayacaksın yoksa?"
Gözümün önünde yataktan kalkan Gakuto, göz kapaklarını ovuştururken bunu söyledi. Tabii ki salise bile beklemeden lafı gediğine koydum.
"Gakuto. Buzdolabında biradan başka bir şey olmayan bir adam, yanlışlıkla bile olsa böyle bir laf etmemeli."
"Hahaha, haklısın. O zaman komşudan biraz yiyecek otlanalım bari."
Kocaman gövdeli arkadaşım başını kaşıyarak cevap verdi.
Sonra aniden, sanki bir hortlak görmüş gibi gözlerini dikip bana baktı.
"Hey, senin yüzün bembeyaz olmuş. Hasta mısın yoksa?"
Öyle deyince aynaya baktım. Hakikaten de bir balmumu heykeli gibi yüzüm toprak rengini almıştı.
"Sorun yok, etkileri azalmaya başladı zaten. İlacı aldıktan yaklaşık on dakika sonra hızlıca etki ediyor, kalıcılığı da dört saat civarı sürüyor. İllüzyondan ziyade sinestezi hissi daha güçlüydü galiba."
"……Garip bir adamsın. Şu son zamanlarda piyasada dolaşan ilacı mı denedin yani?"
Gakuto, masanın üzerindeki pul büyüklüğündeki kâğıt parçasına ve sigaraya şöyle bir baktı.
Başımı sallayıp sessizce ayağa kalktım.
"O sigarayı imha et. Asit kısmının bir zararı yok, eğlenceye aç kalırsan denersin. Herhangi bir lunaparktan daha çok eğlendireceği kesin."
Yere fırlattığım kabanı alıp kollarımı geçirdim.
Saat sabahın yedisiydi, şehrin yeniden canlanma vakti geliyordu.
Artık daha fazla ağırdan alacak lüksüm yoktu.
"Ne o, çıkıyor musun hemen? Biraz daha kalsaydın ya. Ayakta bile zor duruyorsun adamım."
"Evet ama öyle, artık burada duracak halim kalmadı."
"Neden ki?" der gibi başını eğdi Gakuto.
Kapalı olan televizyonu işaret edip az önce izlediğim haberlerin içeriğini tekrarladım.
"Bugün değil, dün geceki kurbanlar. Hani şu pahalılığıyla ünlü Pavilion adında bir otel var ya. Onun yakınlarındaki bir ara sokakta seri katil ortaya çıkmış. Bu sefer tek seferde dört kişiyi götürmüş diyorlar."
"Vay be," diyerek etkilendiğini belli etti Gakuto ve televizyonu açtı.
Günün bu saatinde bütün kanallarda haberler vardı ve hangi kanalı açarsan aç katil haberi sunuluyordu.
İçerik tam da söylediğim gibiydi. Ekleyecek tek bir şey vardıysa, o da────
"Hey. Zanlı kİmono giyen biriymiş, bu da ne böyle?"
Gakuto'nun sözlerine cevap vermeden girişe doğru yürüdüm.
İlacın yüzünden henüz normale dönmemiş olan denge duyumla cebelleşerek ayakkabılarımı giydim.
Derken Gakuto, masada unuttuğum iki ilacı uzatarak kapıdan bana doğru uzandı.
"Hey, Mikiya. Sormayı unuttum, ikisini birden alırsak ne oluyor?"
"Pek tavsiye etmem. Sadece Hansel ve Gretel gibi hissettiriyor."
Böyle bir cevap verip arkadaşımın dairesinden ayrıldım.
……Evet. Yüzüm bir hasta gibi görünüyorsa,
bu kesinlikle o his yüzündendi. Çünkü Gakuto'nun bütün odası bana yiyecek gibi görünmüştü ve bütün gece iştahımı bastırmak için ecel terleri dökmüştüm.
Bu sabahki haberlerde geçen cinayet mahalli, Gakuto'nun dairesinden yürüyerek bir saat bile sürmeyen bir yerdeydi.
Tabii ki olay yeri polisler tarafından kapatıldığı için yaklaşmak imkânsızdı, ben de kalabalığın arasından uzaktan izlemekle yetindim.
Olay yeri, ara sokağın ortasındaki dörtyol ağzı gibi bir yerdi ve bulunduğum ana caddeden bakınca hiçbir şey görünmüyordu.
Çok fazla dikilip polislerin şüphesini çekmek zaman kaybıydı, ben de ana caddede yürümeye devam ettim.
Yakındaki Pavilion Oteli'ne gitmeyi düşündüm ama sonra vazgeçtim. Orada müşterileri kontrol eden bir resepsiyonist yoktu ve güvenlik kamerası kayıtlarını benim gibi sıradan birine göstermeleri imkânsızdı.
Zaten Shiki o otelde kalmış olsa bile, şimdiye çoktan gitmiş olmalıydı, yani bir anlamı yoktu.
Cinayet mahallinden ayrıldıktan sonra, bu civarda oturan bir tanıdığın dairesine geçmeye karar verdim.
O tanıdık, bu buralarda yasadışı ilaçlar satan, tabir yerindeyse bir uyuşturucu satıcısıydı. Sadece telefonda konuştuğum biriydi ama geçmişte bir kez benden yardım istemiş ve ben de ufak bir sorunu çözmüştüm. O hukuka dayanarak son zamanlardaki durumları sormak için aradığımda, yüz yüze konuşalım deyince iş buraya kadar gelmişti.
Böylece o apartmana vardım.
Şehrin gürültüsünden uzak, iki katlı eski apartmanda hiç yaşam belirtisi yoktu. Bu da doğaldı çünkü yıkılmak üzere olan binada o tanıdıktan başka kimsenin yaşamadığı söyleniyordu.
Gıcırtılı ve güvensiz sesler çıkaran merdivenleri tırmanıp ikinci katın en sonundaki dairenin kapısını çaldım.
Kapının arkasından hışırtılı bir hareketlenme sezildi ve birkaç saniye sonra.
Ahşap kapı açıldı, içeriden uzun kahverengi saçlı bir kadın başını uzattı.
Benden biraz daha büyük duruyordu. Soğuk mevsime uygun, kırmızı bir hanten giymiş olan kadın, gözlerini dikip yüzümü inceledi.
"Bu sabah arayan kişiyim..."
"Biliyorum canım. Neyse, içeri gir. Normalde buralarda kimse yaşamıyor diye biliyor herkes."
Ters ters baktıktan sonra içeri çekildi. Tereddütle peşinden gittim.
Evin içi darmadağındı, Daisuke abimin odasına benziyordu. Kıyafetler, dergiler yeri kaplamıştı ve ortada sehpa gibi bir şey duruyordu.
Kadın aceleyle o sehpanın başına geçip oturunca, bunun bir kotatsu olduğunu anladım. "Ne duruyorsun?" der gibi yukarı bakınca, korka korka kotatsuya yaklaşıp oturdum.
Nedense fişi takılı değildi.
"……Hım, demek böyle bir tipin vardı. Şaşırtıcı bir şekilde, şey..."
Kotatsunun masasına çenesini dayadı, sonra başını yana devirdi.
……Bana kalırsa bu kişinin kadın çıkması daha şaşırtıcıydı. Ama uyuşturucu satıcılığı yaptığına göre cinsiyetini gizlemesi gayet doğaldı belki de.
"Öyle mi? Sadece erkek gibi giyinmeyi seviyorum o kadar."
"──Efendim?"
Dışımdan sormadığım bir soruya cevap alınca irkildim.
Bana bakıp kıkırdamaya başladı.
"Ahaha, ne kadar da açıksın böyle. Telefona hiç benzemiyorsun. Ne bileyim, ben daha çok sürüngen gibi birini hayal etmiştim. Küçük gözlükler takan, insandan çok bilgiye değer veren entelektüel tipi. Neyse, fark etmez.
──Eee, sormak istediğin şey ne?"
Aniden gözleri keskinleşti. Sanki kafasının içinde bir şalter varmış gibi duygularını bıçak gibi kesip atabiliyordu.
Onun bu baskıcı havası karşısında sinerek sorularımı sormaya başladım.
"Öncelikle dün geceki mesele. Şu katili gören bir görgü tanığı olduğu söyleniyor, duydunuz mu?"
"Ha, şu kimono giyip üstüne deri ceket çeken kaçık kız mı? Duymak da ne kelime, o olay tamamen gerçek. Çünkü gören bendim."
Sözleri karşısında başımla onaylamayı bile unutmuştum.
Haberlerde sadece kimonolu biri denmişti ama o çoktan cinsiyetini bile teşhis etmişti.
"Şey, dün gece saat üç sularıydı sanırım. Yağmur dindiğinde dışarı çıktım. Bu aralar işler kesat, evde yatıp yuvarlanarak vakit öldüremem sonuçta.
Sen de bilirsin, şu otelde takılan tipler benim müdavimlerimdi. Bayağıdır uğramıyordum, bugün bir şansımı deneyeyim deyip kafamı uzattım ki ne göreyim... Koca koca dört adam tek bir kızın üzerine çullanmış, hırslanıp duruyorlar. Rezilliğin dik alaıydı yani."
Dün gece yaşananları hatırlar gibi anlatıyordu.
Kendi duyabileceğim bir sesle dişlerimi gıcırdattım ve farkında olmadan ters ters bakmaya başladım.
"Kimonolu kadın... Haberlerde cinsiyeti belirsiz deniyordu. O zifiri karanlıkta kız olduğunu nasıl anladınız?"
"Hm? Belli oluyordu işte. Uzaktan baktığım için sadece karartısını görebildim ama vücut hatları çok güzeldi. Yine de öyle ilk bakışta anlaşılacak gibi değildi tabii. ...Hey, ne oluyor? Sen bu tipi tanıyor musun yoksa?"
Yüzünü kotatsuya dayamış hâlde, şüpheyle yukarı doğru bana bakıyordu.
Cevap vermedim.
"...Neyse, beni ilgilendirmez. Birbirimizin kirli çamaşırlarını deşmeyeceğiz diye sözleştik sonuçta. Ama benden söylemesi, o kızdan uzak dursan iyi edersin. Normal değil o. Ben de kafayı sıyırmış tiplerle haşır neşir oluyorum, o yüzden tehlikeli olanı şıp diye anlarım.
...Yani, kafayı bulup eğlenmeye çalışan tipler tehlikeli falan değil. Uyuşturucuyla felç olmadan uçamayan insanlar, normalde gayet düzgün tiplerdir. Asıl korkunç olan, doğuştan uçmuş olan takımdır.
...O kadın, etrafını saran dört adama karşı merhamet gösteriyordu.
Üzerine saldıran herifi bıçağıyla bir güzel biçti ama kesilen heriften tek damla kan akmadı. Ama bunu onu öldürmemek için yapmıyordu. Anlıyor musun? Adamı defalarca ama defalarca bıçaklayabilmek için bilerek öldürücü darbeyi vurmuyordu.
Adamlar da durumu fark etti mi yoksa acıdan kafaları yerime mi geldi bilmem, kadına arkalarını dönüp kaçmaya başladılar. Sonra o sırtlara doğru bitirici darbe indi: Güm. Kaçmaya çalışan avın değeri kalmadı deyip işini bitirdi herhalde. ...En sona kalan adam tam bir acınası durumdaydı. Ağlayarak yalvarıyordu sanki ama en sonunda iyice hırpalandıktan sonra o da nasibini aldı.
Sonrasını bilmiyorum. O kadın, dört herifi hakladıktan sonra kaçmak yerine öylece durup boş boş bakındı. Ben de ne yapıyor diye saklandığım yerden kafamı uzatınca göz göze geldik. ...Evet, o an gerçekten sakattı. Karanlıkta sadece karartısını görebilmeme rağmen karşı tarafın gözleri sanki mavi mavi parıldıyordu. Çığlık atmayı bile unutup kaçmaya başladım ama düşününce belki de doğrusu buydu. Sesimi çıkarsaydım hiç şüphesiz peşime düşerdi o kız."
El kol hareketi bile yapmadan, dün gece olanları son derece dingin bir dille anlattı.
Yediremiyordum ama anlattıklarında yalan ya da abartı var gibi durmuyordu.
"...Yine de bu anlattıklarınızda inandırıcılık eksik. Karşı tarafın yüzünü bile göremediğiniz bir yerden dikizliyordunuz, değil mi? Kan aktığını görmediniz, cesetleri de bizzat incelemediniz."
"Öyle. Kanıt açısından zayıf kalır. O yüzden polislere ihbarda bulunmadım zaten. Gerçi ne olursa olsun o takımla iş birliği yapmam ya. Kimonolu birini gördüğünü söyleyen kişi ben değilimdir herhalde. Orası öyle tiplerin kaynadığı bir yer, illa başka dikizleyenler de vardır."
"...Anlıyorum. Yani o kişi kimonolu şahsın cinsiyetini anlayamadı."
"Aynen. ...Ama çok garip. O karanlıkta ne giydiği anlaşılıyorsa, cinsiyetinin de kendiliğinden ortaya çıkması gerekirdi. Normalde o karartıyı gören biri dar bir etek falan giydiğini düşünür. O kız kimononun üzerine ceket geçirmişti, bu yüzden kimononun kol kısımları görünmüyordu. Bunun kimono olduğunu anlayacak tek kişi benimdir diye kendi kendime böbürleniyordum ama demek ki başka iyi gözlemciler de varmış. Fakat bu durum sana da biraz ters gelmiyor mu?"
"...Haklısınız, gerçekten garip. Dar bir etek olsaydı hiç düşünmeden kadın olduğuna karar verirlerdi.
Buna rağmen cinsiyetini anlayamayıp sadece ne giydiğini bilmeleri çok saçma."
...Tüm bunlar kulağa fazla kurgulanmış gibi geliyordu.
Zaten olayın kendisi gerçeklikten uzak bir havaya sahipken, sürecin son derece muntazam bir sırayla ilerlemesi işi daha da gerçek dışı kılıyordu.
Yavaş yavaş gün yüzüne çıkan cinayet kayıtları.
Yavaş yavaş gösterişli hâle gelen katilin eylemleri.
Elindeki kartları tek tek açar gibi bir sırayla ifşa edilen failin kimliği.
Bu tıpkı...
"Evet, çocukça bir oyun gibi, değil mi?"
Sırıtan bir yüzle, böyle bir şey mırıldandı.
Yine henüz ağzımdan dökülmemiş düşünceleri benden önce dile getirmişti.
Bocalayarak gözlerimi aşağı indirdiğimde, kediyi andıran o sinsi sırıtışıyla hâlâ kotatsuya uzanmış duruyordu.
"Soracakların bu kadarsa bende malzeme bitti."
Sözlerine hemen cevap veremedim.
...Bu sabah haberleri izlediğimde, yüzüme vurulan acı gerçek yüzünden nefesim kesilmişti.
Olay yerinde görülen kimonolu şahıs. Onun kim olduğunu teyit etmek, onun Shiki olmadığını kanıtlamak için buraya kadar gelmiştim.
Fakat elde ettiğim sonuç, benim için en kötü senaryoya yakın bir cevaptan ibaretti.
──Ama ne olmuş yani?
Bu da üç yıl önceki durumun aynısıydı işte.
Çünkü henüz kendi gözlerimle kesinleştirdiğim tek bir şey bile yoktu.
"...Haklısınız, dün geceki mesele bu kadar yeter."
Kendi kendimi ikna edercesine düşüncelerimi bir kenara bıraktım. Sorulması gereken iki şey daha vardı.
"Bu sadece basit bir merak. Katili gören görgü tanığı ilk defa mı çıkıyor? Özellikle bu son bir haftadır ve hatta öncesinde de olaylar hiç de tenha yerlerde yaşanmadı.
Üç yıl önceki olayların aksine, cinayetlerin hepsi şehrin göbeğinde işlendi, değil mi? Cinayet anını gören kimse olmasa bile, öncesinde veya sonrasında şüpheli birini gören birilerinin olması gerekmez miydi?"
"Anladım... Yani, öyle söyleyince kulağa mantıklı geliyor. Ama yine de zor bir ihtimal. Katilin cinayet işlediği yerlerin neredeyse hiçbiri bizim bölgemiz değil ki. Torbacılar polisle muhatap olmak istemez, uyuşturucu almaya gelen tipler de gidip Polise gammazlık yapmaz. Şüpheli birini ihbar etmeye kalksalar kendileri de yanacak. Bu yüzden bizim açımızdan şüpheli kişi, sıradan vatandaştır. Onların arasında da kimonolu bir kadın fazlasıyla sırıtıyor, değil mi? Zaten bu devirde kimonoyu sadece zengin ailelerin yaşlı kadınları giyer. Zengin bir teyzenin uyuşturucu almaya gelmesi son derece şüpheli bir durum yani."
Yanağını masaya dayamış hâlde, "Çok sırıtıyor, çok sırıtıyor..." diye şifre gibi sözleri mırıldanıyordu.
"...Anlıyorum. Yani durumun kendisi zaten tuhaf olduğu için ekstra bir anormallik olarak göze çarpmıyor. Mesela siz, torbacı olduğunuz için cinayet mahallinde dolansanız bile dikkat çekmezsiniz. Görgü tanıklarının gözünde bu durum sıradan bir olaydan ibaret."
yüzünü buruşturdu.
Ancak itiraz edecek bir şey bulamamış gibiydi, kendisi de bu duruma ikna olmuş görünüyordu.
"...Ama az önce de dedim ya? Uyuşturucu alan tipler normalde aklı başında insanlardır. Olay bu kadar büyürse, bizimkilerin de hedef tahtasına oturtulacağını düşünürler."
"Muhtemelen. Ama ilk görgü tanığı ifadesi dün geceye ait. Bu da demek oluyor ki, ya şimdiye kadar işlenen cinayetlerin öncesinde veya sonrasında görülen hiçbir torbacı ya da müşteri olmadı... ya da vardı ama gören kişiler o adamları korumak zorundaydı. Şehrin göbeğinde bu kadar cinayet işlenirken hiç görgü tanığı olmaması tek kelimeyle hayatın olağan akışına aykırı."
"Öyle mi? Gören yoksa yoktur işte."
"Bu dediğiniz, kimsenin olmadığı yerler için geçerlidir. Hani şu kilitli oda cinayetleri vardır ya, romanlara konu olan? Tıpkı onun gibi. Tamamen anlamsız. Bir şeyi saklamaya çalışmak zaten suçu kabullenmektir. Katilin kendi eliyle teslim olmasıyla aynı şey."
"—Hain? ...Baksana, benim kafam pek basmaz böyle şeylere. Kilitli oda cinayeti dediğin şey, katilin polise yakalanmamasını sağlayan bir yöntem değil mi? Neden yanlış olsun ki?"
"Çünkü ortada bir cinayet var. Cesedin bulunduğu odanın kilitli olması, olayın dışarıdan biri tarafından işlenmediğinin kanıtıdır. Kimseyi rahatsız etmemek adına o mekânı dış dünyaya kapatırsın. Kilitli odanın mantığı budur.
Yani ortam kilitli bir oda haline geldiyse, o olay cinayet değil, intihar olmak zorundadır. Odayı açtığınızda cinayete kurban gitmiş birini buluyorsunuz, içeri kimse giremediği halde katil bu kişiyi nasıl öldürdü diye kafa patlatıyorsunuz... İşte suçu bu şekilde gizlemeye çalışmak en başından hatalıdır. Anlıyor musunuz? Eğer oda kilitliyse, intihardan başka bir anlam taşıyamaz. Kilitli oda mizansenini kurguluyorsanız, ortada bir katil olduğu izlenimini asla vermemelisiniz. Kilitli odayı cinayet mahalline dönüştürdüğünüz an, o odayı kilitlemenin anlamı ortadan kalkar.
...Tersinden düşünecek olursak, görgü tanıklarının olması gereken bir durumda hiç tanık olmaması imkânsızdır. Şehrin ortasında işlenen cinayetlerin öncesinde veya sonrasında tek bir tanığın bile bulunmaması son derece doğaüstü bir durum."
Derin bir iç çekti, yattığı yerden kafasını kaldırıp cevap verdi:
"Ama bak, tanık çıktı işte. Ben varım, diğerleri var."
"Evet. Tuhaf olan da bu ya. Eğer şimdi tanık çıktıysa, daha önce de tanıkların olması gerekirdi."
Zorlama bir mantık yürütmeydi belki ama yanlış da sayılmazdı. Eğer daha önce gerçekten hiç görgü tanığı yoksa, bu durum dün geceki olayın diğerlerinden tamamen bağımsız bir cinayet olduğunu kanıtlar.
"...Anladım. Tanık olmaması, yakalanmadan öldürdüğü anlamına geliyor. Yani katil, şimdiye kadar yakalanma riski taşıyan hiçbir cinayet işlemedi."
"Demek öyle," diyerek kollarını kavuşturdu, yüzü gölgelendi.
...Sanki yine benim düşündüğüm şeyi önceden tahmin etmiş gibi bir hali vardı.
"Zeki çocuksun valla. Gözlüklü entelektüel imajının hakkını veriyorsun.
—Eee? Sen ne düşünüyorsun peki? Dün geceki olay ayrı bir vakayı mıydı, yoksa en başından beri görgü tanıkları var mıydı?"
"Orası kesin zaten."
Öfkeli bir edayla kesin konuştuğum halde cevabı söylemedim.
...Çünkü iki ihtimali aynı anda savunmak, kendi mantığımla çelişmek demekti.
Surat asıp bakışlarımı kaçırdığımı görünce yine kıkır kıkır gülmeye başladı.
"Anladım, anladım~ Tam bir erkek çocuğusun işte. Eee, şimdi ne yapacaksın? Kız arkadaşının masumiyetini falan mı kanıtlayacaksın?"
"Ondan önce doğrulamak istediğim bir şey var. Aslında sizi arama amacım da buydu. Bana söyleyebilir misiniz? Son zamanlarda piyasada dolaşan o yeni kokteylin torbacısı kim?"
"—Hahaha. Demek mesele bu, Bay İntelektüel."
Kediye benzeyen gülümsemesi yerini tekinsiz bir sırıtmaya bıraktı, bana yan gözle baktı.
Odadaki o gevşek atmosfer bir anda yerini gergin bir havaya bıraktı.
"Kokteyl derken, asit ve esrarın o yeni karışımını mı kastediyorsun? O ikiliye Mudra derler ama bu yeni kokteyl eskilerine hiç benzemiyor. Bağımlılık oranı o kadar yüksek ki bir kez bulaştın mı bir daha kurtulamazsın. Etkisi de fazla güçlü, düzenli kullanan adamın bedenini mahveder.
Hayatına mal olan bir zevke eğlence denmez, değil mi? Mesele kafa dağıtmaksa uyuşturucunun da bir adabı olur. O açıdan bakarsan, o şey yasadışı olmanın da ötesinde bir illet."
"Öyle mi? Ben denedim ama müride mide bulantısı dışında standart seviyede bir şey gibi geldi."
"Piyasada dolaşanlar öyle tabii. Uyuşturucuda tolerans ve bağımlılık diye bir şey vardır, bilirsin? Tolerans dediğin, her kullandığında vücudun o etkiye alışmasıdır. Toleransı hızlı gelişen maddelerde her seferinde dozu artırman gerekir, bu da cebini yakar.
Bağımlılık ise bedensel ve ruhsal olarak ikiye ayrılır. Açıkça söylemek gerekirse, o illetten kurtulmanın ne kadar zor olduğunu belirten bir ölçüttür. Günlük hayattaki kullanım sıklığı arttıkça, bağımlılığı yüksek olan maddeyi daha çok ararsın. Ama tabii her şey insanın kendi iradesinde biter. Sigara tiryakisinin sigarayı bırakma kararından bile daha kolaydır aslında. Uyuşturucunun insanı mahvettiği lafı şehir efsanesinden ibaret. Bütün mesele kişinin iradesinde. Bana kalırsa alkol, sigara veya kahve çok daha tehlikeli. Onlar yasalken bu neden yasadışı, gidip o memurlara sormak lazım."
Yumruklarını sıkmış, büyük bir tutkuyla söylev çekiyordu.
...Neyse ki ben bu düşünceyi ne destekleyen ne de reddeden bir konumda olduğum için büzülüp oturmaktan başka çarem yoktu.
"Ama toleransı hızlı gelişen, bedensel bağımlılığı tavan yaptıran şeytani maddeler de var. İşte onlar insanı gerçekten bitirir. Ben öyle şeylerden nefret ederim. O yüzden Blood Chip'in torbacısı kimdir nedir hiç bilmem. Bilmek de istemem, adamla yüz yüze bile gelmedim."
Daha önce adını bile duymadığım bir uyuşturucu ismi söyledi.
"—Blood Chip mi?"
Şüpheyle sorduğum soru karşısında, son derece sevimli bir hareketle başını sallayarak bana baktı.
"Hani şu yeni kokteyl var ya. O şey acayip ucuz. İki kağıt ile on gram kurutulmuş esrar, ikisi paket halinde sadece bu kadar."
Parmağını kaldırıp fiyatını gösterdi.
Gerçekten de bu, kelepir kelimesiyle açıklanacak bir şey değildi. Yurtdışına kıyasla Japonya’daki piyasanın katbekat pahalı olduğu söylenirdi ama kızın söylediği miktar, yurtdışındaki fiyatların bile altındaydı. Açıkçası bir liselinin harçlığıyla rahatlıkla alabileceği bir meblağdı.
"Sanki müşteri çekmek için kendini zorlayan fast-food zincirleri gibi desene."
"Evet. Ama epeydir bu fiyattan satılıyor. Vücutta bağışıklık yaptırıp bağımlılığı arttıktan sonra fiyatı bir anda fırlatmak gibi pislikçe bir şey de yapmıyorlar. Hatta bununla yetinmeyenlere bir üst seviye kokteyl veriliyor. İşte o kağıda Blood Chip deniyor. Yüksek saflıkta LSD mi nedir bilmem ama acayip tutuluyor.
Bu kağıtlar ağız yoluyla alınıyor, değil mi? Ama etkisi damardan almaktan bile daha kafa yapıcıymış. Ben denemedim tabii."
"Bu olay çok mu ünlü?"
"Tabii ki, bizim piyasada bayağı biliniyor. Sen bilmediğin için ben şaşırdım asıl. Blood Chip’i satan torbacı sadece çocuklara çalıştığı için büyük dağıtımcılar bunu bilmiyor. Örgütün en altındaki satıcılar haberdar ama üst kısımdakiler ilgilenmiyor bile. Sonuçta çoluk çocuk oyunu diye bakıyorlar buna.
Yani anlayacağın, polislerin de Blood Chip’ten haberi yok. O herifler sadece çeteleri hedefe oturtuyor. Benim gibi tek takılan satıcıların iç yüzünü araştırmıyorlar hiç."
Gülerek neşeli bir ses çıkardı.
Fakat onun aksine, benim içim kararmıştı.
...Böyle bir şeyi daha önce hiç duymamıştım.
Bana o kokteyli veren torbacı bunu benden saklamış mıydı? Yoksa sadece bana mı böyle bir bilgi akışında bulunmamıştı?
"Sağ ol. İşime yaradı."
Teşekkür edip ayağa kalktım.
Sormak istediğim her şeyi sormuştum, geriye sadece harekete geçmek kalıyordu.
"Fazla ileri gitme ama. Blood Chip kullanan tipler için o torbacı adeta bir karizmadır. ...Bak, az önce işlerin kesat olduğunu söylemiştim ya? Bu civarda Blood Chip işine bulaşmayan tek satıcı benim. Nefret ederim öyle uyuşturuculardan. Ama öyle yapınca da eski müşterilerim bana arkasını döndü. Ne bileyim, sanki yeni yetme bir tarikat havası var heriflerde."
Kız, kotatsunun içinde oturur halde, huysuzca mırıldandı bunları.
Dağınık odayı geçip kapı koluna elimi uzattım.
Arpama bile dönmeden son sorumu sordum. Cevaptan pek bir beklentim yoktu.
"Bu arada. O torbacının adını biliyor musun?"
"Aaa, bilmiyor muydun?"
Dedi ve bana o ismi söyledi.
...Bir an başım döndü.
Ama böylece, şimdiye kadar kafamda oturmayan her şey bir araya gelmişti. Kendimi zorlayarak sakin bir tavırla bir kez daha teşekkür ettim ve gri şehir manzarasına doğru adım attım.
6. Ay.
Son zamanlardaki hayatım hiç olmadığı kadar dolu dolu geçiyordu.
Biriyle hiçbir çekince duymadan konuşmanın bu kadar eğlenceli bir şey olduğunu bilmiyordum.
Ders aralarında, okul çıkışlarında.
Farkına varmadan, onun gelmesini sabırsızlıkla beklerken buluyordum kendimi.
Farkına varmadan, onunla konuşurken kalbim öyle hızlı ve sert çarpıyordu ki, canımı acıtıyordu.
İçimden bir türlü söküp atamadığım o huzursuzluk, sadece onunla konuşurken yerini bu tatlı ağrıya bırakıyordu.
Ah, kabul etmeliyim.
Kendi dünyam ikiye bölünmüştü. Ve o yarının sahibi, Kokutou Mikiya denen o kişiden başkası değildi.
Gözlerimi açtığımda güneş çoktan batmıştı.
Uyuma alanı olarak sızdığım binanın çatısından, yandaki binanın çatısına atladım.
Yatak olarak kullandığım çatı, yetkili kişiler dışındakilerin giremediği bir yerdi. Bu yüzden yan taraftaki kiralık binanın çatısına tırmanıp, kimsenin gelmeyeceği o girilmesi yasak olan binaya atlayarak uyumuştum.
...Böyle aptalca bir hayatı bir haftadan uzun süredir tekrarlıyordum.
Binadan çıkıp ara sokağa adım attığımda, sessiz bir tuhaflık hissettim.
Doğduğum andan itibaren eğitilen Ryougi Shiki olarak cildim, tehlikeli bir şeylerin varlığını hissettiriyordu.
Temkinli bir şekilde ara sokaklarda ilerlerken, şansıma bugünün atılmış bir gazetesi gözüme çarptı.
Tarih 9 Şubat’tı. Manşette bir seri katil haberi ve katilin olası profili yer alıyordu.
"...Karakteristik özellikler... Dört kişiyi öldüren katil. Kimonosuyla dikkat çeken bir profil..."
Kelımeleri sesli söylerken başımı yana eğdim.
Ne ki bu şimdi?
Dört kişiyi mi öldürmüş? Dört kişi derken, dün geceki tiplerden mi bahsediyorlardı?
Görünüşe göre ölmüşlerdi.
Yani... Onları ben mi öldürmüştüm? Şimdiye kadar kendimi tutuyordum ama dün gece gerçekten de gözüm dönmüştü.
...Ne de olsa ortalıkta gezinen, var olup olmadığı bile belli olmayan bir katili aramak için gece vakti şehri turluyordum. Üç yıl önceki gibi, irademin dışında o moda girmiş olabilirdim.
Bir süre düşündükten sonra gazeteyi bir kenara fırlattım.
"Ama benim böyle bir şeyden haberim yok."
Diye mırıldanıp yürümeye devam ettim.
Cildimin tehlikeyi bu denli hassas hissetmesinin sebebi buydu demek. Bundan sonra her zamankinden daha fazla insan gözünden uzak durmam gerekecekti.
Her zamankinden daha çok ara sokakları kullanarak.
Her zamankinden daha pis yerlerde saklanarak.
...Her zamankinden daha fazla insanlığımı bir kenara atarak.
Böyle bir şey can sıkıcı, kasvetli ve hiçbir anlamı olmayan boş bir çabaydı. Bunu bildiğim halde duramıyor olmak, kendimi daha da aptal gibi hissettiriyordu.
...Harbi ya. Ben ne halt etmeye böyle bir şey yapıyordum ki?
Doğru düzgün yemek yemeden, kaslarımdaki yorgunluğu bile atamadığım eğreti uykular çekerek.
Belli bir amacım bile olmadan, sanki bir şeylerden kaçar gibi gecenin bir yarısı şehri arşınlıyorum.
Ne düşünerek, ne uğruna böyle bir işe girişmişti ki Shiki? Böyle vahşi bir hayvan gibi nefesini tutup avını izlerken, sanki sırf bir katile dönüşmek için bir katilin peşine düşmüş gibi hissediyordum.
Hayır. Belki de.
Gerçekten de amacım bu olabilirdi.
"Ama insan öldürmek kötü bir şeydir, Shiki."
...İşte bu sözler geldi aklıma.
Zaten berbat olan ruh halim, iyice dipsiz bir kuyuya sürükleniyordu.
Daha fazla hiçbir şey düşünmemeye çalışarak gecenin karanlığında ilerledim.
Bu işi bir an önce bitirmek istiyordum.
...Ah, aynen öyle. Bu saçmalığa hemen bir son verip bir an önce eve dönmeliydim──
Gece yarısı saat ikiyi geçtiğinde, şehir adeta bir ceset gibi sessizliğe gömülmüştü.
Sokaklarda ne tek bir insan vardı, ne de kulağı tırmalayan araba motoru sesleri.
Binalar ışıklarını söndürmüş, ayın ışığı da yıldızların parıltısı da kapkaranlık bulutlarla kaplanmıştı.
Kimsenin olmadığı, hiçbir olayın yaşanmaması gereken bir şehir.
Fakat o anormallik kesinlikle oradaydı.
Cadde.
────Uzaktaki bir sokak lambasının altında bir karaltı belirdi.
Ryougi Shiki adımlarını durdurdu.
────Karaltının hareketlerinde bir gariplik vardı.
Çok eskiden, buna tıpatıp benzeyen bir manzara görmüştü.
────Nedenini bilmeden, o karaltının peşine takıldım.
Boğazıma kadar tırmanan o soğuk ürpertiye dayanarak, sanki çağrılıyormuşçasına ara sokağa daldım.
Ara sokaklardan daha da derinlere uzanan o yer, çoktan başka bir dünyaya dönüşmüştü.
Çıkmaz sokak olan bu alan, artık bir yol değil, mühürlü bir oda gibi hizmet veriyordu.
Binaların duvarlarıyla çevrili bu dar yol, gündüz vakti bile güneş ışığı almayan bir yer olmalıydı. Şehrin kör noktası sayılabilecek bu boşlukta, her zaman tek bir evsiz tatlı rüyalar görürdü.
Şimdi ise farklıydı.
Her iki yandaki solgun duvarlara taze boya çekilmişti.
Yol bile denemeyecek kadar dar olan patika bir şeylerle çamurlaşmıştı.
Her zaman etrafa yayılan o çürük meyve kokusu, çok daha keskin, bambaşka bir kokuyla kirlenmişti.
Etraf bir kan denizine dönmüştü.
Kırmızı boya sanılan şey, dehşet verici miktarda kandı.
Hâlâ patikaya dökülen, ağır ağır akan o sıvı, bir insanın beden sıvılarıydı.
Burun deliklerine çarpan koku, yapış yapış bir kızıllık taşıyordu.
Ve tüm bunların merkezinde bir insan cesedi duruyordu.
Yüzü görünmüyordu. İki kolu da yoktu, iki bacağı da diz kapağı hizasından kesilmiş gibiydi. O artık bir insan değil, sadece etrafa kan saçan bozuk bir fıskiyeden ibaretti.
Kesilmiş uzuvlar ortalıkta yoktu. Zaten cesedin uzuvları kesilmemişti.
O uzuvlar, giyotinden bile keskin bir canavarın çenesiyle vahşice koparılmıştı.
Mideyi bulandıran vıcık vıcık bir çiğneme sesi yankılandı.
Et yiyen, ilkel bir sesti bu.
Burası çoktan başka bir dünyaya dönüşmüştü.
Kanın kırmızısı bile sıcak vahşi hayvan kokusuna yenik düşmüştü.
----Biri orada gülümsüyordu.
Siyah, bir yılanı andıracak kadar ince alt beden silüeti.
Bedeninde, cesedin kanıyla aynı renkte bir ceket.
Gevşekçe aşağı sarkıtılmış sağ elinde bir bıçak.
Omuzlarına kadar uzanan, darmadağınık kesilmiş saçlarıyla ne kadın ne erkek dedirtiyordu.
Sadece silüetine bakılacak olursa, Shiki ile birebir aynıydı.
Tek bir fark vardı.
Orada duran kişinin saçları siyah değil, altın sarısıydı.
Arka sokağın çürümüş rüzgarında dalgalanan sarı saçlar, insana ister istemez yırtıcı bir hayvanı çağrıştırıyordu.
Bozkır dünyasında canavarların krallığıyla korku salan, aslan adlı o yırtıcıyı.
"────"
Shiki bu manzarayı eskiden beri biliyordu.
Kaybettiğini sandığı anıları zihninde bir yanıp bir sönüyordu.
...Evet, dört yıl önceki yazın sonundaki o olaydı.
Gerçekten de tıpatıp aynı şeyi yaşamıştı.
Bugünkü gibi ölü bir gece şehrinde şüpheli bir karaltı görüp peşine takılmış ve... Farkına vardığında, bir cesedin önünde öylece kalakalmıştı.
Peşine takıldığı andan cesetle yüzleştiği an arasında geçen süreç hakkında hiçbir fikri yoktu.
Çünkü o eylem Shiki'nin değil, SHIKI denen diğer kişiliğin üstlendiği bir şeydi.
"Kimsin sen?"
Arka sokağın girişinde, Shiki cesede ve 'kendine' baktı.
Sarı saçlı Shiki'nin omuzları hafifçe titriyordu.
Korkudan değil, sevinçten.
"Ryougi──Shiki."
Altın sarısı yelesini dalgalandırarak gölge yavaşça arkasına döndü.
...Yüzünün hatları bile Ryougi Shiki'ye benziyordu.
Renkli bir aynaya bakıyormuş hissiyatıyla Shiki, altın rengindeki kendine dik dik baktı.
Sarı saçlı Shiki'nin gözleri ürkütücü derecede kırmızıydı, kulağında ise gümüş bir küpe takılıydı. Renksiz Shiki'ye nispet yapar gibi, o varlık türlü renklere bürünmüştü.
Ayaklarına kadar uzanan siyah deri bir etek.
Kalın deriden yapılma kıpkırmızı bir ceket.
Fakat o bir kadın değildi.
Sarı saçlı Shiki, Shiki değildi; sadece 'Seri Katil' adı verilmiş bir gençten ibaretti.
"Biliyorum, sen────"
Shiki mırıldandı,
Seri katil ise koşmaya başladı.
Elinde bıçağıyla, belini yere yakın tutarak adeta sürünür gibi dar sokakta hızla ilerledi.
Dosdoğru. Sadece ve sadece, öylece duran Ryougi Shiki'ye odaklanarak.
Shiki derhal bıçağını çekip gardını aldı, şaşkınlıkla kaşlarını çattı.
Üzerine gelen gölge, bir insanın hareketlerine sahip değildi.
Gölge bir yılan gibi kıvrılarak geliyordu.
Dar arka sokak, seri katil için fazla geniş bir av alanıydı.
Gölge, Shiki'nin gözleriyle ve teniyle hissettiği savunma ağını bir canavar gibi hızla delip geçiyordu.
Görünüyordu ama hareketi yakalanamıyordu.
Shiki için henüz uzak, onun içinse kesin bir öldürme mesafesine indiği o an.
Yılan, hareketini bir yırtıcıya dönüştürdü.
Patlayan bir kıvılcım gibi bir sıçrama.
Canavar Shiki'nin tepesine sıçradı ve bıçağını onun kafasına doğru savurdu.
Çınn diye bir sesle bıçaklar birbiriyle çarpıştı.
Shiki'nin kafatasını hedef alan bıçak ile bunu engellemek için giren Shiki'nin bıçağı kenetlendi.
Anlık bir süre için──bıçakları gibi, ikisinin bakışları da kesişti.
Shiki'nin düşmanlıkla dolu gözleri ve seri katilin sevinçle dolu gözleri.
Sırıtarak seri katil geriye doğru büyük bir sıçrama yaptı.
Shiki'den kaçar gibi arkaya doğru atladı ve bir örümcek gibi yere indi.
Tek bir sıçramada altı metre geriye çekilen o şey, ellerini ve ayaklarını yere koyup bir canavar gibi soluk alıp verdi.
Açıkça insani bir varlık olmaktan çıkmıştı.
"Neden," dedi.
"Neden ciddi oynamıyorsun?"
Cesedi arkasına alıp akan kanla ıslanırken seri katil sitemkar bir ses tonuyla konuştu.
Shiki yanıt vermedi, sadece kendine benzeyen o kişiye bakmaya devam etti.
"...Dört yıl önceki kişiyle aynı değilsin. Şimdi bile beni öldürmek istesen öldürebilirdin ama o çizgiyi aşmıyorsun. Kendime bir yoldaş arıyorum ama Ryougi Shiki böyle yaparsa işim zorlaşır."
Doğrudan kalbin kendisinden dökülen sert nefes sesleri yankılandı.
Şaşırtıcı bir şekilde──seri katil kılıklı bu şey, sohbet edebilecek kadar akıl sağlığına sahipti.
Nefes alışverişi, her an nefessizlikten yıkılacakmış kadar düzensizdi.
Heyecandan mıydı, yoksa gerçekten canı mı yanıyordu?
Shiki hangisi olduğunu bir an düşündü ama hemen sıkıldı. Çünkü böyle bir şey onun umurunda değildi.
"...Demek olay bu. Sevimli bir ismin olduğu için seni kadın sanmıştım. Ama o zaman konuştuğumuzda bunun son olduğunu söylemiştin, Senpai."
Shiki'nin soğuk sesi karşısında seri katil başını 'yok' der gibi iki yana salladı.
"...Öyle miydi? Ne yazık ki o kadar eski şeyleri unuttum."
Kahkahasını bastırarak cevap verdi.
Konuşma tarzının aksine, son derece keyifli görünüyordu.
Tabii Shiki hiç keyif almıyordu.
Karşısındaki kim olursa olsun, seri katili bulup işini bitirmek onun tek amacıydı.
"──Kaç kişi öldürdün?"
Gözlerini süzerek sordu Shiki.
Seri katil gülerek hatırlamadığını söyledi.
"...Hey, bir delinin kendi yaptıklarını hatırlayacağını mı sanıyorsun? Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Saçma sorular sorma. Delilerin tehlikeli şeyler yapması kadar doğal bir şey yok. Bu yüzden bu üç yıl boyunca kimse beni katil diye parmakla göstermedi. ...Ben, öldürsem bile suçlanmayan bir insanım. Hatta belki de her gün birilerini öldürmem gerekiyordur.
Ahhh, yine de o kadar net kanıtlar bırakmam tamamen senin içindi. Bilerek arkamda apaçık cesetler bıraktım ki dört yıl öncesini hatırla diye. Sen görmezden gelmeye devam ettin, bir işe yaramadı ama başka bir açıdan işe yaradı, değil mi?
Evet, ben bir seri katilim. İsmi olmayan bana toplumun bağışladığı bu unvan──gerçekten tam oturmuyor mu?! O kadar mutlu oldum ki bu bir hafta boyunca beklentileri boşa çıkarmadım. Bir seri katil herkesin beklediği gibi insan öldürmeli, değil mi? Sen de biliyor olmalısın Ryougi. Bu yüzden bana özenip beni arıyordun. Bir an önce özgür kalmak için, benim gibi bir türdeş bulmak istiyordun.
"……Aah, biliyorum. Biliyorum. Tabii ki biliyorum. Çünkü bu dünyada seni en iyi ben anlayabilirim……!"
Arka sokakta yankılanan nefes sesleri giderek hızlandı, tehlikeli bir hal aldı.
Seri katilin dili, kana bulanmış dudaklarını ıslakça yaladı.
Bir deli gibi kan çanağına dönmüş gözleriyle ona bakıyordu; kendisine ikiz kadar benzeyen o yaratığa.
Şiki, bu manzara karşısında tek söz etmedi.
İçini kaplayan yoğun tiksinti, kelimelerini boğazına tıkmıştı.
Böyle biriyle konuşmak bile midesini bulandırıyordu; tek bir kelime dahi etmeyecekti.
……Seri katilin sözleri reddedilmez bir gerçeklik taşıyor olsa da ve o bunu tüm varlığıyla inkar etmek istese bile.
──Seri katil olmak istiyor.
Bu sözler karşısında, kimseye hissettirmeden hafifçe kaşlarını çattı.
Ancak vahşi bir yırtıcının tüm duyularına sahip olan katil, bu ufak değişimi kaçırmadı.
Ağzını çarpık ve hınzır bir sırıtışla eğdi.
"……Bak, kendini zorluyorsun. En başından beri biliyordun, değil mi……? Ne yaparsan yap tatmin olamamanın sebebi, kendi kökenine karşı gelmen. Kendini tutmana hiç gerek yok. Sadece içinden gelen neyse onu yap, dürüst ol."
Şiki yanıt vermedi.
Yerde sürünen bu yaratığa, iğrenç bir haşereye bakar gibi tepeden baktı.
Seri katil son teklifini dile getirdi:
"……Demek öyle. Yine de geri dönemem diyorsan, seni engelleyen sebebi öldürmekten başka çare yok. Şu anki Ryougi Şiki'yi buraya bağlayan her kimse onu öldürürüm, olur biter. Bütün sorun çözülür. Sakın yapamazsın deme, içten içe sen de onu öldürmek için can atıyorsun ya……!"
"Ahahaha," diye kahkaha attı katil.
Eğlenceden içi içine sığmıyordu. Tam o anda──
Göz açıp kapayıncaya kadar burnunun dibinde biten Ryougi Şiki, katilin kollarından birini kökünden koparıverdi.
"Kimi──"
"──Ha?"
Gözleri algılayamamıştı.
Tepkisiz yüzü ve sadece mavi mavi parıldayan gözleriyle Ryougi Şiki'nin ne yaptığını katil göremedi bile.
Avını avlayan bir yırtıcının hareketleri, insan gözünün yakalayamayacağı kadar hızlıdır. Onunla aynı klasmandaki bir katilin refleksleri bile Şiki'nin hareketlerini seçmeye yetmemişti.
Katilin kolunu biçen bıçak, acımasızca yeniden dönüp adamm boğazına yöneldi.
"──Kimi öldürecekmişsin?"
"Hii──!"
Katil bir çığlık atıp geriye sıçradı.
Sadece arkaya doğru kaçarsa Şiki'nin kendisine yetişeceğini biliyordu. Kaçacaksa, onun asla ulaşamayacağı bir yere sığınmalıydı.
Saliseler içinde bunu akıl ederek arka sokağı çevreleyen duvara tutundu ve yukarı doğru fırladı. Bir uçan sincap gibi süzülüp kendini kolayca güvenli bölgeye attı.
Yerden yaklaşık yirmi metre yüksekte, binanın yan cephesine bir örümcek gibi tünedi.
Korku içinde aşağıya, sokağa baktı.
────Mavi gözlü bir azrail, yerden ona doğru bakıyordu.
Şiki'den yayılan öldürme niyeti keskin bir bıçağa dönüşüp katilin tüm bedenini delip geçti.
Hissettiği ilk şey dehşet oldu.
Fakat ardından, tüm benliğini benzersiz bir sevinç kapladı.
"……Aah. Biliyordum. Sen gerçekten de sahte değilsin."
Evet, o gerçekti. Şüphesiz onunla aynı karanlık dünyada yaşaması gereken bir varlıktı.
Ve onun bu gerçek doğasını ortaya çıkaran sebep gayet açıktı. Belli birini öldüreceğini ima ettiği an, Ryougi Şiki'nin kendisinden katbekat daha üstün bir katile dönüştüğünü mükemmelen kavramıştı.
"……Çok basit. Engel olanı öldürürsün, olur biter."
Duvar boyunca yukarı tırmandı ve arka sokaktan uzaklaştı.
Şiki'nin peşinden geleceğinin farkındaydı ama kaçmak söz konusu olduğunda kimse eline su dökemezdi.
Tek bir ağaç olmasa bile bu şehir onun için adeta bir balta girmemiş ormandı. İzini kaybettirmek de yeni avını bulmak da onun için çocuk oyuncağıydı.
Aysız gecede, seri katil katıksız bir coşkuyla kükredi.
Dört yıldır süren o uzun arzusunun nihayet gerçekleşeceğini hissederek.
Cinayet İncelemesi / 3
Temmuz.
Zayıf insanlardan nefret ederim.
Hiç istifini bozmadan böyle söylemişti.
Zayıf insanlardan nefret ederim.
Ryougi Şiki beni işte böyle reddetmişti.
Zayıf insanlardan nefret ederim.
Bu sözlerin ne anlama geldiğini pek anlayamamıştım.
O gece,
İlk kez birine yumruk attım.
O gece,
İlk kez birini öldürdüm.
……10 Şubat, hava bulutlu, yer yer açık.
Oto teybinden gelen hava durumu spikeri, dünkünden pek de farklı olmayan bir hava vaat ediyordu.
Direksiyonu tutarken kolumdaki saate baktım; vakit tam öğlene geliyordu.
Normalde Touko-san'ın karşısına geçip büro işleriyle ilgilenmem, kaynağı belirsiz harcamaların hesabını sormam gereken bir saatti. Ama ben bugün de işi kırıp sanayi bölgesindeki o geniş, ıssız yolda arabayla ilerliyordum.
Tabii ki yaya değil, aracımla.
"Aşırıya kaçma, Kokutou," diyen Touko-san'ın uyarısı ne yazık ki henüz bir işe yaramamıştı.
Dün gece yine seri katilin kurbanı olan biri bulunmuştu.
……Unutmam imkansızdı. Dün gece kurbanın cesedinin bulunduğu yer, dört yıl önceki ilk cinayetin işlendiği o arka sokaktı.
Belki de sadece bir tesadüften ibaretti ama bu durum, olayların artık geri dönülemez bir felakete sürüklendiğinin kanıtı gibiydi.
İşin artık bir saniye bile bekleyecek tahammülü kalmamıştı.
Dün, torbacının apartmanından başladığım araştırmanın üzerinden tam bir gün geçmişti. Blood Chip adındaki yeni tür uyuşturucuyu satan torbacının liman yakınlarındaki bir apartmanda saklandığını öğrenmiştim. Mikiya Kokutou olarak şimdi o sığınağa doğru gidiyordum.
Limana yaklaştıkça yoldaki araçların yerini tırlar almaya başladı.
Gri gökyüzünün altında, yine griye bulanmış bulanık denizin etrafından dolanarak sanayi bölgesinde ilerledim.
……Geçen yaz, Broad Bridge adı verilen bir köprü vardı. İnşaat aşamasındayken tayfun yüzünden neredeyse tamamen yıkılan o devasa köprü. İnşaatına yeniden başlanacağına dair henüz bir belirti yoktu.
Torbacının kaldığı apartman, tam da bu Broad Bridge'in panoramik manzarasına sahip deniz kenarındaydı.
Arabadan inince genzi yakan tuzlu rüzgar yüzüme çarptı.
Kış denizi soğuktu; rüzgar da tenimi buza çevirmek istercesine sert esiyordu.
Kimsenin olmadığı liman, şehir merkezinden katbekat daha soğuktu.
Sıralanmış sayısız depoyu geride bırakıp hedefimdeki apartmana doğru yürüdüm.
Yapı, deniz tuzundan nasibini almış olacak ki dışarıdan döküntü görünüyordu. Artık terk edilmiş bir enkazdan farksız, iki katlı ahşap bir bina.
Torbacı burada kiracı değildi; apartmanın kendisi doğrudan onun malı gibi görünüyordu. Dört yıl öncesine kadar Araya adında birine ait olan bir mülktü. ……Bu bakımdan, saklandığı yeri bulmak pek de zor olmamıştı.
Sadece altı dairesi olan apartmandaki tüm kapıları çalarak içeride kimse olmadığını teyit ettim. Bir süre düşündükten sonra ikinci katın en köşesindeki daireye sızmaya karar verdim.
Otuz yıldan eski binanın kapı kilidini bir tornavidayla kolayca patlattım. ……Gerçekten de kendi kendime ne kadar ileri gittiğime şaşırıyordum. Ama şu an el alem ne der diye düşünecek durumda değildim.
"Buldum galiba,"
Girişten mutfağa adım atarken kendi kendime mırıldandım.
Daire oldukça dardı; giriş ve mutfak birbirine bağlanmıştı.
İçeride sadece sekiz metrekarelik tek bir oda vardı. Yetmişli yılların o ucuz apartman dairesi tipolojisini birebir yansıtıyordu.
……Odanın hali, dünkü torbacının kaldığı yerden pek farklı sayılmazdı.
Mutfaktan görünen iç oda, sanki içeride bir tayfun kopmuş ve ortalığa kaktüsler fırlatılmış gibi tam bir viraneydi.
Perdesi olmayan pencereden uçsuz bucaksız deniz görünüyordu.
Çöp yığınlarıyla dolu bu odada sadece o pencere, sanki oraya ait değilmiş gibi sergilenen bir sanat eseri gibi duruyordu.
Dalgaların gürültüsü her an içeri dolacakmış gibi duran, kursunî denize açılan bir pencere camı.
O camın cazibesine kapılarak odanın derinliklerine doğru yürüdüm.
"────"
Ürperdim.
Bütün kanım başımın arkasına toplanmış da aniden arkaya doğru devrilecekmişim gibi bir hisse kapıldım.
Buna katlanıp etrafıma bakındım.
...Özellikle bir şey bulmak için gelmemiştim buraya.
Bu sığınakta o ilacın reçetesi bulunsa bile böylesi bir şeyle ilgilenmiyordum. Ben sadece öylesine, ipucuna benzer bir şeylerin peşindeydim.
Fakat artık buna gerek kalmamış olabilir.
"—Shiki."
Diye fısıldayıp odaya saçılmış fotoğraflardan birini elime aldım.
Bu, benim henüz lise öğrencisi olduğum dönemden kalma bir Ryougi Shiki fotoğrafıydı.
Odaya saçılanlar sadece fotoğraflar da değildi; tuvallere çizilmiş portreye benzer resimler bile vardı.
Sayıları çok fazla sayılmazdı ama bu oda tamamen Shiki temalı şeylerle doldurulmuştu. Dört yıl önceki 1995 senesinden başlayıp bugüne kadar geliyordu. Bu yılın ocak ayında, Reien Kız Akademisi'ne geçici kayıt yaptırdığı zamanki fotoğrafları bile eksiksiz duruyordu.
Odada bunlardan başka hiçbir günlük eşya yoktu.
Ryougi Shiki denilen kişinin kalıntılarıyla dolup taşan, denize nazır küçük bir oda.
...Bu, onun bedeninin içiydi. İnsanın kendi odası, o kişinin iç dünyasını yansıtır. Ancak o süslemeler kişinin kendi kabuğundan taşıp dışarı fırladığında, oda artık bir dünya olmaktan çıkar ve doğrudan o insanın iç organlarına dönüşür.
Sırtımdan aşağı buz gibi bir ürperti indi.
Bu odayı oluşturan kişiyle muhtemelen mantıklı bir konuşma yapmak imkansızdı. Öyleyse— o dönmeden önce buradan ayrılmalıydım.
Bunu bilsem de bu odanın sahibiyle konuşmak istiyordum. Hayır... Kesinlikle konuşmam gerekiyordu.
Odada öylece dururken, pencere kenarındaki masanın üzerinde duran bir kitap dikkatimi çekti.
Yeşil ciltli, muhtemelen bir günlük.
Bunu okumamı istercesine göze batacak şekilde konulmuştu.
"...Bu odanın kalbi bu muydu, Senpai?"
Günlüğü elime aldım.
Yazarının tam da planladığı gibi, o yasaklı kutuyu açmış bulunuyordum.
Ne kadar zaman geçmişti acaba?
Shiki'nin fotoğraflarıyla bezenmiş odada öylece dikilerek onun günlüğünün son sayfasını okumayı bitirdim.
Bu günlük, bir cinayetin kaydıydı.
Dört yıl önce gerçekleşen, kaza süsü verilmiş bir cinayet vakası. Her şeyin fitilini ateşleyen olay oradan ibaretti.
Derin bir nefes alıp başımı tavana kaldırdım.
Günlük ilkbaharla başlıyordu. İlk sayfasını, daha ilk paragrafını hafızama tamamen kazımıştım.
Bu günlüğün sahibinin, bir kız çocuğunu ilk kez gördüğü anın kaydı... Onun hikayesinin başlangıcı.
O an────
"—1995 yılının nisan ayıydı. Onunla karşılaştım."
Aniden.
Giriş tarafından bu sözler yükseldi.
Gıcırtılı adım sesleri yaklaşmaya başladı.
Tıpkı eskisi gibi samimi bir tebessümle, "Selam," diyerek elini kaldırdı ve içeri girdi.
"Görüşmeyeli uzun zaman oldu. Üç yıl mı geçti acaba, Kokutou-kun?"
"────"
Şaşkınlıktan sesim kesildi.
Karşıma dikilen adam, tıpkı Shiki'nin bir kopyası gibiydi.
Kadın eteği ve kırmızı deri bir ceket. Omuzlarında düzensizce kesilmiş saçlar ve androjen bir yüz ifadesi.
Ancak saçları sarıydı ve gözleri—sanki renkli lens takmış gibi—bir tavşanınki kadar kıpkırmızıydı.
"Tahmin ettiğimden erken geldin. Dürüst olmak gerekirse buraya ulaşmanın çok daha uzun süreceğini planlamıştım."
Hayal kırıklığıyla başını öne eğerek konuştu.
"Haklısınız," diyerek onu onayladım.
"Hmm. Bir pot mu kırdım acaba? Seninle en son konuştuğumuz aile restoranından beri tüm izlerimi sildiğimi sanıyordum."
"...Evet. Sizin açınızdan hiçbir hata yoktu. Ancak bazı ipuçları mevcuttu. Kasım ayında bir apartman dairesinin yıkıldığını biliyorsunuzdur, değil mi? Tam o olaydan önce binadaki sakinleri inceleme fırsatım olmuştu.
İşte o zaman soyadınızı gördüm. Bu durum kafamı kurcalayıp durdu. Çünkü o apartman normal bir yer değildi. Orada bulunduğunuza göre, bir şekilde Shiki ile bağlantınız olmak zorundaydı.
Öyle değil mi? ────Shirazumi Rio Senpai."
Sarı saçlarını geriye tarayan Senpai, "Ah," diyerek başını salladı.
"Anlaşıldı, apartmanın isim listesi demek. Araya da boş durmayıp arkasından önemsiz bir numara çevirmiş. Onun sayesinde en çok kaçınmak istediğim kişiyle böyle erkenden yüzleşmek zorunda kaldım demek."
Sıkıntılı bir tebessümle odaya adım attı.
...İşte o an, nihayet fark edebildim.
Shirazumi Senpai'nin sol kolunun, tamamen kopmuş olduğunu.
"Bu haline bakılırsa her şeyi çözmüş gibisin.
Evet, üç yıl önceki bu mevsimdi. Ryougi Shiki'nin malikanesine gittiğinde benimle karşılaşman bir tesadüf değildi. O kızı katlederken görmeni istediğim için seni durdurmuştum. Pekala, bu yaptığım fuzuli bir şeydi ve sonuç olarak Araya beni bir başarısızlık abidesi olarak nitelendirdi... Ama yine de o zaman verdiğim kararın doğru olduğunu düşünüyorum. Senin, onun gerçek yüzünü bilmeden kurban gitmesine göz yumamazdım."
Pencere kenarındaki masaya tüneden Shirazumi Senpai, özlem dolu bir edayla anlatmaya devam etti.
Bu tavrı, tanıdığım Senpai'den zerre kadar farklı değildi. ...Bu nasıl bir şeydi böyle? Günlüğü okuduktan ve onun bir uyuşturucu tüccarı olduğunu öğrendikten sonra değiştiğini sanmıştım.
Fakat bu adam hiç değişmemişti. Hâlâ o eski, iyi niyetli Senpai idi.
Günlükte yazan o korkunç olayların tüm sorumluluğu da bu adama ait değildi. Her şeyin talihsiz bir kazadan ve artık hayatta olmayan Araya adındaki o şahıstan kaynaklandığını Kokutou Mikiya artık biliyordu.
Yine de. Ben, bu adamın işlediği suçları yüzüne vurmak zorundaydım.
"Tam dört yıldır... Suç üstüne suç işliyorsunuz, Senpai."
Doğrudan gözlerinin içine bakarak konuştum.
Shirazumi Senpai bakışlarını hafifçe kaçırdı, yine de sakince başını salladı.
"Çok doğru. Ancak dört yıl önceki o seri cinayetlerin faili ben değilim. Onlar Ryougi Shiki'nin eseriydi. Ben sadece seni korumak istediğim için onun adımlarını önceden takip ediyordum."
"Bu bir yalan, Senpai."
Net bir ses tonuyla kestirip attım ve cebimden 'Kan Pulu' denilen o kâğıt parçasını çıkarıp yere bıraktım.
Kırmızı pul, karmaşanın hüküm sürdüğü odaya doğru süzülerek düştü.
Shirazumi Rio, düşen kâğıda acı dolu gözlerle baktı.
"...Senpai. Gerçekten yapmak istediğiniz şey bu muydu?"
Henüz lise yıllarımdayken, "Yapmak istediğim şeyi buldum," diyerek okulu kendi isteğiyle bırakan Senpai, başını yavaşça iki yana salladı.
"...Kabul ediyorum, çizgimden saptım. Çocukluğumdan beri uyuşturuculara fazla aşina olduğumdan kendi yeteneğimi fazla büyüttüm gözümde. Oysa ben sadece insanı özgür kılacak bir ilaç üretmek istemiştim.
...Gerçekten. Nasıl oldu da bu hale geldim ben?"
Kendisiyle alay eden tebessümünü bastırmaya çalışarak tek koluyla kendi bedenine sarıldı. Titreyen vücudunu zapt etmeye çalışır gibi bir hali vardı.
Bakışlarımı fark etmiş olacak ki, eksik olan sol koluna doğru baktı.
"Bunu mu merak ediyorsun? Tahmin ettiğin gibi, Ryougi Shiki yaptı. Tek bir kolun lafı mı olur diyordum ama bir türlü iyileşmiyor. Birini öldürmek böyle bir şey demek ki. Yaraları tedavi edebilirsin ama ölen bir dokuyu diriltemezsin. Araya, birini hayata döndürme sanatının ancak büyücülerin harcı olduğunu söylerdi."
Büyücü... Bu kelimeyi ondan duyacağım o zamanlar aklımın ucundan bile geçmezdi.
Ama bu bir tesadüf değildi. Düpedüz kaçınılmazdı.
Dört yıl önce.
Geçirdiği bir kazada birinin ölümüne sebep olan Shirazumi Rio, Araya Soren adındaki bir büyücü tarafından kurtarıldığında; ben de Shiki ile dövüşürken yine aynı büyücü tarafından kurtarıldığımda...
Her şey o andan itibaren yazılmıştı zaten.
— Yine de.
Cinayet işlemiş biri, ne olursa olsun cezasını çekmeliydi.
"Senpai. Neden tekrar tekrar insan öldürdün?"
Sıkıştıran sesime karşı Shirazumi Rio, gözlerini kapatıp cevap verdi.
"...Ben de isteyerek öldürmüyorum ki."
Istırap içinde mırıldanarak avucunu göğsüne bastırdı.
Göğsünü yırtmak istercesine, avucuna yüklenen güç artıyordu.
"Bir kez olsun kendi irademle birini öldürmedim ben!"
"Öyleyse neden?"
"...Kokutou-kun. Sen 'köken' denen şeyi bilir misin? Aozaki Touko'nun yanında takıldığına göre illaki bir şeyler duymuşsundur. Bir şeyin özü, varlığının temelini oluşturan o ilk kıvılcım. Dolayısıyla o şeyin bizzat varoluş biçimini belirleyen doğrultu...
İşte benimkini uyandırdılar. Araya Soren denen, insan kılığına girmiş o iblis yüzünden."
Ne yazık ki bana köken denen şey hakkında hiçbir şey öğretilmemişti. Kökeninin uyandırıldığını söylese de söylediklerinden tek bir kelime bile anlamıyordum.
"...Pek anlayamadım ama tüm bunların sebebi bu mu yani?"
"Evet. Kökenin tam olarak ne olduğunu ben de bilmiyorum. Belki Aozaki Touko bir çözüm biliyordur. Ama sanırım benim için artık çok geç.
Köken dediğin şey, en basit tabiriyle bir içgüdü. Senin, benim sahip olduğumuz o temel içgüdü. Her insanda farklı bir biçimde tezahür eder. Kimisinde tamamen zararsızdır, kimisinde ise benimki gibi özel bir şekil alır. Ve benim içgüdüm, ne yazık ki Araya'nın emellerine mükemmelen hizmet ediyordu."
Senpai derin bir nefes alıp devam etti.
Dışarıdaki dondurucu soğuğa rağmen alnında boncuk boncuk terler birikmişti.
Hava, çaresizlik verici bir tehlikeyle ağırlaşmaya başladı.
...Böyle devam ederse başıma çok kötü bir şey geleceğini hissediyordum. Yine de olduğum yere çakılmıştım, kaçamıyordum.
"Senpai, iyi misiniz? Hiç iyi görünmüyorsunuz."
"Endişelenmene gerek yok. Hep olan şeyler."
İplik gibi ince ve uzun bir nefes vererek başını salladı. Bunları boş ver de konuşmaya devam edelim der gibi, kesik kesik çıkan sesiyle konuştu:
"...Beni dinle Kokutou-kun. Bilinç yüzeyinde bir kişilik olarak somutlaşan içgüdü, mantığı tamamen yok eder. 'Ben' dediğim, Shirazumi Rio dediğim o kişiliği çiğneyip geçer. Ne de olsa karşımdaki şey benim kendi kökenim. Sadece yirmi yıllık bir geçmişle şekillenen Shirazumi Rio kalıbı, kökeni sonsuza dek bastıramazdı. ...Araya-san söylemişti. Kökeni uyanan kişi, artık onun tutsağı olur. Sen anlayamazsın Kokutou-kun. Benim kökenim... 'yutmak' üzerineydi."
Senpai kısık kısık gülerek konuştu.
Nefes alış verişleri artık bakılamayacak kadar vahşileşmişti.
Midesinden yükselen bulantıyı bastırmak istercesine kollarına olanca gücüyle yüklendi. Vücudu o kadar şiddetle titriyordu ki dişlerinin birbirine vurma sesi duyuluyordu.
"Senpai, durumunuz—"
"...Lütfen, bırak da devamını anlatayım. Bir daha böyle düzgün bir sohbet edemeyebiliriz çünkü.
...Her neyse. Bilinç yüzeyine çıkan içgüdü, bedenini de ufak ufak değiştirmeye başlar. Dış görünüşün değişmez elbette. Sadece iç yapın yeniden kurgulanır. Atalarına çekme gibi bir şeymiş sanırım. Bu yüzden, değişen kişinin kendisi bile o an gelene kadar hiçbir şeyin farkına varamaz."
Göğsündeki kolunu yüzüne çekip gülüşünü bastırmaya çalıştı.
Avuçlarıyla yüzünü tamamen kapatmıştı.
Iki büklüm olmuş sırtı her gülüşünde aşağı yukarı sallanıyor, astım krizine girmiş bir hasta gibi tehlikeli sinyaller veriyordu. Shirazumi Rio'nun boğuk gülüşü, zehirli mantar yemiş birinin marazi hallerini andırıyordu; bakması bile insanı rahatsız ediyordu.
"...Haha, yani anlayacağın durum bu. Ben farkında bile olmadan o şeye dönüştüm.
Köken dediğin bir dürtüdür. O dürtü uyandığında... Ben, 'ben' olmaktan çıkarım. Gayet doğal bir şeymiş gibi, bir şeyleri yutmaktan başka çarem kalmaz. Kahretsin, anlıyor musun Mikiya? Yutmak da ne demek! Böyle saçma bir şey nasıl benim... benim özüm olabilir...!? Sırf bu kadar basit bir şey yüzünden benliğim silinip gidecek, anlıyor musun!? ...Ah, hayır, bunu kabullenmek istemiyorum. Böyle bir şey yüzünden yok olmak istemiyorum. Ben... Kendim olarak ölmek istiyorum!"
Dişlerini gıcırtıyla sıkan Shirazumi Rio, masadan uzaklaştı.
Gözlerinde biriken yaşlar ve şiddetle inip kalkan omuzlarıyla, içindeki o vahşi duyguyu bastırmak için amansız bir mücadele veriyordu.
"...Senpai, Touko-san'ın yanına gidelim. O bir yolunu bulabilir belki."
Senpai, tatamiye çökmüş halde başını hızla iki yana salladı.
"...Olmaz. Ben... özelim."
Böyle dedikten sonra başını kaldırdı.
Bedenindeki kasılmalar giderek şiddetleniyordu. Fakat yüzündeki ifade inanılmaz derecede sakindi.
"...Ah, çok merhametlisin. ...Doğru ya. Her zaman, sadece sen Shirazumi Rio'nun yanında durdun. Kendimi hâlâ bu şekilde tutabiliyorsam, bu senin sayendedir herhalde. ...Evet. Ben de seni öldürmek istemiyorum."
Senpai olduğu yerden bacaklarıma sarıldı.
Üzerime abandığı kollarındaki güç o kadar fazlaydı ki bacaklarım kırılacak sandım.
Yine de korkmuyordum. Çünkü o gücün büyüklüğü, Shirazumi Rio'nun içindeki çaresizliğin büyüklüğünü gösteriyordu. Bunu geri çeviremezdim.
"Shirazumi... Senpai."
Hiçbir şey yapamadan, öylece durmaktan başka elimden bir şey gelmiyordu.
Senpai kabanıma tutunmuş, dizlerinin üzerinde başı öne eğik duruyordu. Titremeleri o kadar şiddetlenmişti ki sanki bedeni ikiye ayrılacaktı.
Aniden... Kısık bir ses çıkardı.
"Ben bir katilim."
Boğazından zorlukla dökülen, küçücük bir günah çıkarma.
"...Evet, öyle."
Pencerenin ardından görünen denize bakarak cevap verdim.
"Ben normal değilim."
Kusacakmış gibi çıkan, küçücük bir öz eleştiri.
"—Lütfen böyle söylemeyin."
Pencerenin ardından görünen denize bakarak cevap verdim.
"Benim için artık kurtuluş yok."
Neredeyse ağlayacakmış gibi çıkan, küçücük bir itiraf.
"—Yaşadığınız sürece, öyle bir şey yok."
Cevap versem de pencerenin ardından görünen denize bakmaktan başka bir şey yapamıyordum.
Ağlamayı andıran sözler.
Sıradan, belirsiz yanıtlar.
Tüm bunların arasında nasıl bir kurtuluş vardı, bilmiyordum.
Sadece en sonunda... Shirazumi-senpai, boğazını yırtarcasına çok cılız bir sesle mırıldandı.
"—Kurtar beni, Kokutou..."
...Bu sözlere verecek bir cevabım yoktu.
Kendi çaresizliğimi, bu kez gerçekten lanetlemek isteyecek kadar acı bir şekilde anladım.
"Göh—"
Shirazumi-senpai'nin sesi yükseldi.
Acı dolu, tiz bir inilti çıkararak tek koluyla beni duvara doğru savurdu.
Sırtım güm diye şiddetle duvara çarptıktan sonra bakışlarımı tekrar ona çevirdim.
—Shirazumi Rio, kan bürümüş gözleriyle doğrudan bana bakıyordu.
"...Bir daha beni aramaya kalkma. Bir dahakine seni öldürürüm."
Boğuk bir sesle konuşup masanın üzerine doğru abandık.
Şakırtı diye bir ses yükseldi, pencere camı parandöken oldu.
—Senpai! Touko-san'ın yanına gidelim. Bunu yaparsak, eminim...
—Eminim ne olacakmış? İyileşeceğimin bir garantisi yok. Dönsem bile elimde hiçbir şey kalmadı. Eşek gibi cinayetle suçlanacaksak, gittiği yere kadar gitmekten başka çare yok. Hem ben Ryougi Shiki'nin hedefindeyim. Bir an önce o kızdan kaçmam lazım...!
Kahkaha atarak söyledi bunu. Altın sarısı saçları rüzgarda savrulurken pencereden aşağı atladı.
Apar topar pencereye koştum ama aşağıdaki limanda Senpai'nin arkasından kalan silueti bile göremedim.
...Ne kadar da aptalca.
Nihayet sakinleştiğimde, kendi kendime böyle fısıldadım.
...Böyle bir şey hiçbir şeyi çözmeyecek.
Shirazumi Rio için bir çıkış yolu olmadığı gibi, Kokutou Mikiya için de hazırlanmış bir çıkış yok.
Katlanılmaz bir çaresizlikle dudaklarımı ısırırken, Shiki'nin kalıntılarına gömülmüş o odayı arkamda bıraktım.
Ortada hiçbir çözüm yolu görünmese de yapılması gereken şeyler duruyordu.
Shiki'yi bulmalıydım, Senpai'yi de öylece kendi haline bırakamazdım.
...Evet, hiçbir yerde bir kurtuluş olmasa bile. Shirazumi Rio'nun kendisi için, daha fazla cinayet işlemesine izin veremezdim.
Cinayet İncelemesi / 4
Ağustos.
O günden beri gözüme bir damla uyku girmedi.
Öyle korkuyorum, öyle korkuyorum ki dışarıda yürüyemiyorum bile.
Pişkin pişkin hayatta kalmaya devam eden kendimden tiksiniyorum, aynaya bile bakamıyorum.
Ben, aşağılığın tekiyim.
İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor, hiçbir şey yiyemiyorum.
Üzerimde tek bir yara bile olmamasına rağmen paramparçayım, sanki bir ölü gibi yaşıyorum.
Yedinci günde farkına vardım.
O an ölenin sadece o olmadığını.
Gerçekten, neden kimse bana öğretmedi ki?
Birini öldürmek denen şeyin, aslında kendini de onunla birlikte öldürmek olduğu gerçeğini.
Limandan kendi odama döndüğümde etraf zifiri karanlık olmuştu.
İki gün sonra ilk kez döndüğüm odada, doğal olarak kimsenin izi yoktu.
Masanın üzerine saçılmış şehir haritası ve yarım bırakılmış kahve kupası... Yalnızlığın hüküm sürdüğü bu boşlukta, Shiki'nin varlığı da hatırası da iyice silikleşmişti.
Sessizlik
Farkında olmadan derin bir iç çektim.
Evet, az da olsa bir umudum vardı. Odama döndüğümde Shiki'yi sanki hiçbir şey olmamış gibi yatağımda sızmış halde bulurum sanmıştım, o sıradan günlerdeki gibi.
...Geçen yılın kasım ayından beri Shiki, zaman zaman gerçekten sebepsiz yere odama uğrar, hiçbir şey yapmadan uyuyup giderdi. Bu tuhaf alışkanlığı tekrarlayıp duruyordu.
Belki de üstü kapalı bir şekilde sitem ediyordur diye endişelenip Akitaka-san'a danıştığım bile olmuştu.
Shiki'nin bu anlam verilemez davranışlarını anlattığımda Akitaka-san sessizce elini omzuma koymuş, "Hanımefendi size emanet," diyerek sanki o da üstü kapalı bir sitemde bulunmuştu.
...Şimdi düşününce, ne kadar da huzurlu günlermiş.
Bunun sonsuza kadar süreceğinden bir an bile şüphe etmemiştim.
Telefon çaldı.
Touko-san olabilir miydi? Üç gündür işe gitmeyişimi diline dolayıp benimle eğlenmek istiyor olabilirdi.
—Alo, ben Kokutou.
İsteksizce ahizeyi kaldırıp konuştum.
O anda ahizenin diğer ucundan nefesini tuttuğuna dair bir his yayıldı.
Hiçbir kanıtım yoktu.
Ama o olduğunu anlamıştım.
...Shiki?
—...Seni aptal.
Gergince çıkan sesiyle Shiki, ruhunun derinliklerinden gelen bir sövgüyü savurdu. Gerçekten öfkeden titriyor olmalıydı, ahizenin arkasından bile duyguları bana ulaşıyordu.
—Dünden beri neredeydin sen! Dışarısının tehlikeli olduğunu biliyorsun, haberleri izle—
...medin mi, diyecekken sustu.
Haberleri izlediğim kesindi. İzlediğim için odaya kapanıp kalamıyordum ya zaten.
—...Neyse. Güvendeysen sorun yok. Bir süre Touko'nun yerinde kal. Diyeceklerim bu kadar.
...Bunu haber vermek için Shiki dün geceden beri bu odayı arıyordu demek.
Benim için endişelenmesi güzeldi.
Fakat şu an, bu his beni tam tersine huzursuz ediyordu.
Katilin kimliği ortaya çıkmıştı ama Shiki'nin neden geri dönmediğini anlayamıyordum.
—Shiki. Sen şu an ne yapıyorsun?
—Seni ilgilendirmez, Mikiya.
—İlgilendirir. Katilin peşindesin, değil mi?
Kısa bir sessizliğin ardından, evet, diye yanıtladı Shiki.
Sesi öyle soğuktu ki, ahizenin ucunda olmama rağmen titremeden edemedim.
Sadece öldürme niyeti barındıran, korkunç bir ses.
Shiki katili... Senpai'yi öldürmeyi planlıyordu.
—Olmaz Shiki. Eve dön. Sen... o adamı öldüremezsin.
—Hah, Shirazumi ile mi buluştun Mikiya? Hmm, ne yapsam ki? O adama olan öfkem daha da arttı sanki.
O soğuk ses bir anda değişti.
Kısıkça güldü.
—Shiki!
—Kabul etmiyorum. Benim de sabrımın bir sınırı var. Ele geçirdiğim avı kaçırmaya hiç niyetim yok. O herif, uzun zamandır karşıma çıkan ilk kuralları bozan hedef.
Kuralları bozan hedef.
Geçen yaz, kendi zevki için cinayet işleyen Asagami Fujino ile kendi iradesine karşı gelerek cinayet işleyen Shirazumi Senpai aynı şey miydi yani?
...Ah, evet, aynıydılar. Nedeni ne olursa olsun, ikisi de sadece içlerinden gelen dürtülerle insan öldürmüşlerdi.
Toplum da işte buna katil diyordu.
—...Yine de. Karşındaki ne kadar ağır suç işlemiş olursa olsun, adam öldürmek yanlış bir şey.
—Senin bu beylik laflarından bıktım artık Kokutou. Shirazumi Rio artık normal değil. Çok fazla insan öldürdü. Bu yüzden, öldürülmeyi hak eden bir hedef.
—Öldürülmeyi hak eden hiç kimse yoktur.
—Aptal olma, o herif için çok geç. Artık insana dönüşemez.
Shiki bunu kestirip atarak söyledi.
Dediği gibi, Shirazumi Rio belki de artık insan denecek bir varlık değildi.
Ama yine de... o adam insan olarak kalmak istediğini söylemişti.
—Ama Senpai hâlâ bizim gibi biri değil mi? Ne olursa olsun geri dön. Eğer Senpai'yi öldürürsen, seni asla affetmem.
...Cevap gelmedi.
Bir süre düşündükten sonra, kısa ve reddeden bir ifade bıraktı arkasında.
—Olmaz. Yapamam.
Neden diye sordum.
Epey bir tereddütten sonra, kuru bir sesle şöyle dedi:
—Çünkü ben de onun gibi bir katilim.
Bir an için kafamın içi bomboş oldu.
İtirafı, kabullenmek istemeyeceğim kadar ağırdı çünkü.
—...Sen farklısın. Şimdiye kadar kimseyi öldürmedin ki.
—Şimdiye kadar tesadüfen öyleydi. Ama hiçbir şey değişmedi. Farkına vardım Mikiya. Dört yıl önceki ben, cinayet kavramına çok yakındı. Çünkü SHIKI sadece cinayeti bilen bir kişilikti. Ama hepsi bu kadardı. SHIKI sadece cinayeti biliyordu, insan öldürmekten hoşlandığından değil. Düşününce hemen anlaşılabilecek bir şeydi. Uykudan uyandığımda, SHIKI yok olup sadece Shiki kaldığında... SHIKI olmamasına rağmen ben cinayet eylemine arzu duyuyorum. Bak, ne kadar basit. Sonuçta, insan öldürmek isteyen SHIKI değilmiş, hayatta kalan Shiki'ymiş.
Ahizeden gelen ses çökmüştü. Kendine lanet okuyan, kasvetli bir ses.
Her zamanki Shiki'nin sesiydi ama bana başka türlü gelmiyordu.
"Bu yüzden olmaz. Ben oraya dönemem, Mikiya... Beni beklemesen de olur."
Sessizce, sanki ağlıyormuş gibi bir sesle, Mahcup bir şekilde güldü Shiki.
Sustum. Dürüst olmak gerekirse tepem atmıştı.
"Bana bak. Bu senin hüsnükuruntun, Shiki."
Cevap vermedi. Ben de aldırış etmeden devam ettim.
"Hani bir zamanlar demiştin ya. İnsan hayatı boyunca ancak bir kişinin ölümünü sırtlanabilir diye. Sen bu düşünceye değer veriyorsun. Hepsinden öte... birini öldürmenin ne kadar can yaktığını herkesten iyi biliyorsun."
Evet. Çocukluğundan beri Ori denen diğer kişiliğini öldürüp duran sen...
Ori denen kurban ve Shiki denen fail... Bunun her şeyden daha acı bir şey olduğunu bildiğin için...
Bu yüzden sana inandım. Yaralar içindeki o kederli Shiki'ye hep inandım.
"...Kimseyi öldürmeyeceksin. Tesadüfen mi kimseyi öldürmedin şimdiye kadar? Güldürme beni, böyle bir tesadüf bunca zaman sürer mi hiç? Kendi iradenle, her defasında dişini sıktın. İnsanların arzuları çeşit çeşittir. Seninki de tesadüfen adam öldürmekti, hepsi bu. Ama bunca zaman kendini tuttun. Öyleyse bundan sonra da tutabilirsin. Kesinlikle tutacaksın."
Diş gıcırtısı duyuldu.
Shiki sakin ama yüzüme çarpar gibi sert bir tonla konuştu.
"Ne kesinliğiymiş? Benim bile bilmediğim şeyi sen nereden bileceksin?"
Bunu çok uzun zamandır biliyorum.
"—Çünkü sen merhametlisin."
Üç yıl önce beni öldüremeyen sen...
...Shiki cevap vermedi.
Ahizenin ucunda olduğu için şu an nasıl bir yüz ifadesi takındığını göremiyordum.
Konuşmamız,
Sadece bir sesten ibaretti.
O da...
...Bir vedayla son buluyordu.
"...Hİç değişmiyorsun, Kokutou. Demiştim sana. Shiki senin bu yönünden nefret ederdi işte."
Ve telefonu kapattı.
Ahizeden sadece düzenli dıt dıt sesleri geliyordu.
Son sözleri...
Geçen yazın sonunda, ikimizin sağanak yağmur altında kaldığı o gündekilerle aynı anlamı taşıyordu.
Saat şubatın onunu, akşamın yedisini gösteriyordu.
Sevmediğim bir şeyin nefret ettiğim bir şeye terfi etmesinin verdiği hırsla mıydı bilmem, iki gündür neredeyse hiç uyumadığımı unutup odadan fırladım.
Şubatın Onu.
İçimde bir şeyler yavaş yavaş çığırından çıkıyordu.
'—Çünkü sen merhametlisin.'
Aklıma gelen bu aptalca sözlerle adımlarımı hızlandırdım. İçimden yükselen tek şey vahşi bir öfkeydi, gerçekten canımı sıkıyordu.
"...Ne kadar da mutlu bir adam."
Dişlerimi sıktım, zihnimde o sersem suratını yumrukladım.
Hiç değişmemiş. Gerçekten de dört yıl önceki hali neyse yine o. Ryougi Shiki adındaki o katile inanıp bana o aptal tebessümüyle bakıyor... Benimle normal bir şekilde iletişim kuruyor, öldürülebileceği aklının ucundan bile geçmiyor ve bana bir ilüzyon satıp duruyor.
...Evet. Ryougi Shiki adındaki bu canavarın, gün ışığının altında dahi yaşayabileceği illüzyonunu.
Dört yıl önce Shiki bundan ölesiye rahatsız oluyordu.
O hissi ancak şimdi anlayabiliyordum.
...Ben Mikiya'yı öldüreceğim. Bu yüzden ondan kaçmam gerek. Ryougi Shiki denen varlığım yüzünden hiçbir acı çekmemek için...
...Ama öyle yaparsam, ben de eskisi gibi kalmış olurum.
Mikiya'ya laf etmeye hakkım yok. Çünkü geçmişte de şimdi de, Shiki denen kız Kokutou Mikiya'yı ölesiye bir ayak bağı olarak görüyordu.
Kokutou Mikiya ile yaptığım telefon konuşmasının üzerinden yaklaşık iki saat geçmişti ki Shirazumi Lio'nun inine vardım.
Herifi takip etmek çocuk oyuncağıydı. Bedenine sinen kenevir kokusunu izleyip kaynağına ulaşmam yetti.
Limandaki gemilerle taşınan kargoların tutulduğu bir depo. Görünüşe göre o katilin ana üssü burasıydı.
Etrafta in cin top oynuyordu.
Gece dokuzu geçmişken bu depo mahallesine uğrayacak tek bir kaçık bile olmazdı, burada yaşayan bir insanoğlu da yoktu zaten.
Limanda tek var olan, karanlık denizin yakamozu ve uzun sokak lambalarının cılız ışığıydı.
'—Burası gerçekten de biçilmiş kaftan.'
Burada ne yaparsam yapayım, kimse engel olamazdı.
Sol elimde bıçak, sağ elimde fırlatmalık bir kama ile hedefim olan depoya doğru yürüdüm.
Okulun spor salonu büyüklüğündeki bu yer, depodan ziyade bir fabrikayı andırıyordu. Yüksekliği sekiz metre kadardı ve şaşırtıcı bir şekilde duvarları boydan boya pencerelerle kaplıydı. Pencereler yedi metre yükseklikte olduğundan içerisi görünmüyordu ama gündüzleri epey aydınlık olmalıydı.
Tek kelimeyle özetlemek gerekirse, demir duvarlarla çevrilmiş bir seraydı burası.
Tepedeki pencerelerden girmeyi düşündüm ama gerek kalmadı. Deponun girişindeki o kocaman, paslı demir kapı hafifçe aralık bırakılmıştı.
Tuzak için fazla ucuz bir numara.
Tiksintiyle kapının aralığından içeri süzüldüm.
Ve...
Gördüğüm şey, dışarıdaki o kasvetli liman manzarasından tamamen farklı, son derece tuhaf bir dünyaydı.
Tavan pencerelerinden içeri ay ışığı süzülüyordu.
...Burası adeta bir balta girmemiş ormandı.
Deponun her yanını beş metrelik otlar kaplamıştı. Zeminin büyük kısmı topraktı, sadece yol gibi görünen kısımlara beton dökülmüştü.
Yapay olarak oluşturulmuş bir tropikal bahçe. Deponun gerçek yüzü buydu.
Sağ elimdeki kama seğirdi.
O herif, bu ormanın derinliklerine gizlenmiş beni süzüyordu.
...Ben de onun gibi durum değerlendirmesi yapabilirdim ama vazgeçtim.
Kokutou Mikiya ile yaptığım konuşmanın verdiği sinirle, normal bir insana özgü o temkinli duruşu tamamen kaybetmiştim.
Hiç duraksamadan, sık otları yararak avıma doğru koştum.
"—!"
Şaşkınlıkla kaçmaya başladı.
Ama çok yavaştı.
Kaçan sırtına yetişip sol elimdeki bıçağı savurdum.
Tam o anda yukarı sıçradı.
Dün geceki gibi duvara doğru bir atlayış... Bir insan olarak kuşlar veya örümcekler gibi üç boyutlu hareket edemezdim elbette.
Ama bu numaradan çoktan bıkmıştım.
Sağ elimdeki kamayı duvara yapışan düşmana fırlattım,
Ve onu yere düşürdüm.
Üzerine devrilen bedenine doğru atılıp üstüne çıktım.
"—Ne?"
O herif —Shirazumi Lio, gözlerini bana dikti.
Dün geceki dövüşte güçlerimizin denk olduğunu sanıyordu ama şu anki tek taraflı durumu kavrayamayıp nutku tutulmuştu.
Bana benzetilmeye çalışılmış bu adam, hiçbir şey diyemeden bıçağı indiren bana bakıyordu.
Şu an karşımdaki dün geceki o katil değil, Mikiya'nın dediği gibi, gerçekten de zararsız, sıradan bir "insan"dı.
"Du-dur, yapma."
Ne dediğinin farkında bile olmadan can havliyle yalvarmaya başladı.
Ama bu sözler umurumda değildi.
Bıçağı dosdoğru sapladım.
Bir zamanlar yaşanan bir şeyle... Aynıydı.
"—Ha?"
Şaşkınlık nidası hem benden hem de o heriften çıktı.
Boğazına kadar dayadığım bıçağı... Aniden durdurmuştum.
"Nasıl..."
Ne olduğunu anlayamadan sol elime yüklendim.
Kaçmasına izin veremem. Bu herifi öldürüp katilin yerine ben geçeceğim. Öyle yaparsam... Kesinlikle tek başıma da yaşayabilirim. Bir daha geri dönemesem bile, hiç canım yanmadan dilediğim gibi yaşayabilirim.
...Buna rağmen.
Sol elim bir türlü Shirazumi Lio'yu öldürmüyordu.
'—Bağışlamayacağım.'
Kafamın içinde böyle bir ses yankılandı.
Avım bir yılan gibi elimden kayıp kaçtı.
Ama arkası savunmasızdı.
Bedenindeki ölüm çizgilerini hâlâ net bir şekilde görebiliyordum.
Sonrası her zamanki gibiydi, tek yapmam gereken bu sol elimi savurmaktı.
"——Seni asla bağışlamayacağım."
Ve böylece, son fırsatı da elimden kaçırdım.
Sanki bir palyaçoydum.
Bunca zamandır delicesine arzuladığım cinayeti işlemek üzereydim ama o son sınırı bir türlü geçemiyordum.
O adamın, o sıradan lafları yüzünden.
"Hiçbir önemi olmaması gereken şeylerdi onlar...!"
Evet, gerçekten de hiçbir önemi yoktu.
Kimse beni bağışlamasa da umrumda değildi.
Dünyadaki bütün insanlar benden nefret etse bile umurumda olmazdı.
Buna rağmen, neden?
"——Hepsi onun suçu."
İçimden taşan ve acıya benzeyen o nefret, bu kelimeleri döküyordu dudaklarımdan.
Kaçan avım gülüyordu.
Az önce ölüm korkusuyla titreyen avım, bendeki bu garipliği sezmiş, dün gecenin o gözü dönmüş katiline geri dönmüş gibiydi.
Ne yaparsam yapayım Shirazumi Lio'yu öldüremeyen ben; ne katile dönüşen o mahluku yenebiliyor ne de ondan kaçabiliyordum.
Ağustos.
Araya-san haklıydı.
Ben haklıyım.
Zaten aklını yitirmiş birinin insan öldürmesi kaçınılmazdır.
...Yağmur yağıyor.
Şakır şakır yağan yağmurun hiç kesilmeyen sesi o kadar gürültülüydü ki kapalı duran göz kapaklarımı açmak zorunda kaldım.
"...Ne yani, hâlâ yaşıyor muyum?"
Uykumdan uyanıp beton zeminde öylece yatarken etrafı seyrettim.
Otlardan geçilmiyordu.
Boyu benim iki katımdan daha uzun bitkiler sarıyordu etrafı.
Yüksek pencerelerden süzülen güneş ışığı, yağmur yüzünden gri bir renge bürünmüştü.
Yine de dört bir yanı kaplayan pencerelerden giren ışık o kadar güçlüydü ki buranın bir binanın içi olduğunu anlamak neredeyse imkansızdı. Ne zaman olduğunu anlamadan, dışarıda sabah olmuştu.
Griye çalmış, kasvetli bir botanik bahçesi.
Orada öylece devrilmiş yatıyordum.
...Tam olarak hatırlayamıyordum ama görünüşe göre Shirazumi Lio beni pataklamıştı.
İki bileğime de kelepçe takılmıştı, tüm bedenim uyuşmuştu ve zerre kadar gücüm yoktu. Bana ne idüğü belirsiz bir ilaç enjekte etmiş olmalıydılar.
Bilincim de dumanlıydı, sağlıklı düşünemiyordum.
Bileklerimde kelepçelerle, sert betonun üzerinde uyuyakalmışım.
Gözlerim açıktı ama hiçbir şeye bakmıyordum.
——Burası soğuktu.
Kulağıma gelen tek şey yağmurun sesiydi.
Pencere camlarını ıslatan o soğuk kış yağmurunu amaçsızca izliyordum.
Yapılan ilacın etkisi yüzünden miydi acaba?
Bilincim şu ana değil, üç yıl önceki o çok uzak geçmişe kilitlenmişti.
...Yağmur yağıyordu.
O gece o kadar soğuktu ki kemiklerim bile kırılacak gibi hissediyordum.
Shiki, şemsiye bile almadan Kokutou Mikiya'nın peşinden koşmuştu.
Sağanak yağmurun altında, sadece sokak lambalarının ışığına güvenerek ilerliyordu.
Sırılsıklam olan asfalt ışığı yansıtıyor, onun siluetini görmemi engelliyordu.
Yine de Shiki ona hemen yetişebilmişti.
Az önce ne idüğü belirsiz bir adam araya girip engel olmuştu ama bu sefer kimse yardımına gelemeyecekti.
Shiki, öylece duran Mikiya'ya elindeki bıçakla saldırdı.
Nehir gibi akan yağmur sularının geçtiği yola, genç çocuğun kanı karışıyordu.
...Ama bıçak sadece sıyırıp geçmişti.
Nedenini anlayamayarak nefesi kesilen Shiki ve koşarak kaçmaya başlayan Mikiya.
Shiki hemen peşine düşmüş, aynı şeyi defalarca tekrarlamıştı.
Defalarca, defalarca süren bir kovalamaçaydı bu.
Garip olan şuydu ki...
Genç çocuk bir süre koştuktan sonra duruyor, öylece genç kızı bekliyordu.
Yağmurun altında Shiki, ne yaparsa yapsın Mikiya'yı öldüremiyordu.
"Neden——!"
Öfkeden gözüm dönmüş bir halde kafamı ellerimin arasına aldım.
O adam yine uzakta durmuş, yağmurun altında ıslanıyordu.
Onun o halini gördükçe——göğsüm sıkışıyordu.
"...Kokutou ile birlikteyken canım yanıyor. Sahip olamayacağım şeyleri gözümün önüne serdiği için dengemi altüst ediyor.
Bu yüzden——onu öldürmeliyim. O yok olursa bir daha rüya falan görmem. Sadece acı veren bu rüya yok olup gitmeli ve ben eski halime dönmeliyim——"
Bir çocuğun hırsını alamayıp hırçınlaşması gibi bağırıyordum ama hüngür hüngür ağlama isteği getiren o kederli duygu içimde gittikçe büyüyordu.
Bardaktan boşalırcasına yağan yağmurun altında Shiki ağlıyor gibi görünüyordu.
Mikiya koşmayı bıraktı ve ona doğru döndü.
...Söyleyecek tek bir kelimesi bile yoktu Mikiya'nın. Beceriksizin tekiydi. Ama durup kendisini bekleyen tek kişi de o genç çocuktu.
İşte o an Shiki, Kaname'nin ne demek istediğini anladı.
...Gerçekten de Mikiya'yı öldürürse bu tür acılara mahkûm olmaktan kurtulacak, eski haline dönebilecekti.
Ama——bunun karşılığında, bir daha böyle rüyalar görme şansı bile kalmayacaktı.
Rüya görmek acı vericiydi.
Peki ya hiç rüya görmemek? Bu, ne kadar da duygulardan yoksun bir varoluş demekti?
Sonunda... Son ana kadar Mikiya'nın öldürülmesini engelleyen ne o siyahlı adamdı ne de Shiki'ydi.
Rüya görmeyi her şeyden çok seven, elinden sadece bu gelen Kaname, Mikiya adındaki o rüyanın biçimini bozmak istememişti.
...Ele geçiremeyeceği bir şey olsa bile, ne kadar can yakıcı ve acı verici olursa olsun... Rüya denen şey, tek başına bile yaşamak için en değerli amaçtı.
——Bu yüzden, onu yok edemezdi.
Onu silip atarsa içim daha çok acıyacaktı. Ama bu kalbin artık dayanacak gücü de kalmamıştı.
O zaman────
Shiki yürümeye başladı, Mikiya'ya doğru ilerledi.
Genç kız, genç çocuktan biraz uzaktaki bir üst geçidin üzerinde adımlarını durdurdu.
Görüşü kapatan yağmurun arasından...
Uzaklardan gelen bir arabanın sesi duyuluyordu.
Sonunda Shiki gülümsedi.
...Evet, cevap çok basitti.
"Seni ortadan kaldıramıyorsam——ben yok olmalıyım."
Shiki, arkasında yumuşak, huzurlu ve bir o kadar da kırılgan bir gülümseme bırakarak bu sözleri söyledi.
Bir sonraki an, hızla gelen arabanın kulak tırmalayıcı fren sesi yankılandı ve bedenini savurup attı.
Üç yıl önceki o günden hatırladığım tek şey buydu.
O zaman...
Asıl ölen kişi bendim.
Şu anda uyanık olan ve Ryougi Shiki olarak varlığını sürdüren kişi, aslında uykuya dalmış olan Kaname'ydi.
Ama Kaname benim yerime geçip o gün ölmüştü.
...Başka türlü kendi rüyasını koruyamazdı çünkü. Bu bedende sadece Kaname kalsaydı, rastgele insanları öldürmeye devam ederdi. ...Kendi kurduğu hayalleri gerçeğe dönüştürebilecek kişi Kaname değil, Shiki'ydi.
——Shiki'nin madalyonun öteki yüzü olan Kaname, her zaman uyumak zorundaydı.
Tek bir kök kişilikten ikiye ayrılmıştık. Ancak bedenin kontrolüne sahip olan ve kendisine Ryougi Shiki deme hakkını taşıyan tek kişilik Shiki'ydi, yani bendim.
Ben Shiki olarak var olduğum sürece, o süre boyunca Kaname uyumak zorundaydı.
Her zaman, her daim uyuyan oydu.
Shiki'nin bastırılmış arzularını yüklenen o beden; başkalarını reddetmeye, yaralamaya ve öldürmeye odaklanmış bir kadere mahkûmdu.
Onun var olma sebebi buydu, bu yüzden Kaname bir katil olmadan var olamazdı. Kaname'nin bir kişilik olarak Ryougi Shiki'nin bedeninde ortaya çıkması, yalnızca o an muhatap olduğu kişiye karşı öldürme niyeti taşıdığı zaman gerçekleşirdi.
Ama Kaname'nin de tıpkı şimdiki ben gibi normal bir hayat yaşama arzusu vardı. Düşününce bu çok doğaldı. Aynı zevkleri paylaşan, birlikte büyüyen bizlerin gıpta ettiği şeyler bile aynıydı.
Shiki... Yani kabullenme hissi olan ben, en azından bunun taklidini yapabiliyordum. Ama Kaname bunu bile yapamıyordu. Yine de başkalarından ne kadar nefret ederse etsin, günün birinde birileriyle birlikte olabileceğine inanmak istemişti.
Fakat bu, onun asla ulaşamayacağı bir dilekti.
İşte bu yüzden——onun gördüğü tek rüya, Shiki'nin mutlu bir şekilde yaşadığı o rüyaydı.
Rüyaları severyi Shiki.
Arzularını sadece rüyalarında gerçekleştirebiliyordu.
Bu durum, Shiki'nin de tek dileğiydi aslında.
Ve biz, gerçek dünyada tam da o rüyayla karşılaştık.
Onun mutlu bir şekilde yaşaması rüyasıyla...
Kendi varlığını kökten reddeden bir dilek.
Shiki'nin hoşlandığı o sınıf arkadaşı...
Shiki o sınıf arkadaşıyla olursa hayaline kavuşabilirdi. Fakat ben var olduğum sürece, günün birinde o sınıf arkadaşını öldürürdüm herhalde.
Kendi ellerimle, kendi rüyamı mahvederdim.
Shiki bundan nefret ediyordu. Mikiya Kokutou adındaki o rüyanın şeklinin bozulmasını istemiyordu. Shiki'nin mutlu olmasını öyle çok istiyordu ki, elindeki tek çareyi seçti.
── Her şeyden önce, kendi rüyasını koruyabilmek için.
Onun nihayet elde ettiği o mutluluğu...
Sonsuza dek bir rüya olarak görebilmek uğruna.
"……Bu yüzden, en azından... Onun beni hatırlamasını istiyorum. ……Çünkü şu anki ben, Shiki'nin gördüğü bir rüyadan ibaretim."
İşte bu yüzden, bilinçsizce Shiki'nin kelimelerini döküyordum dilimden. Böylece etrafımdakiler beni oymuşum gibi görebilsin diye.
……Yağmur bir türlü dinmiyor.
Zihnim hâlâ bulanık.
Görüşüm hafifçe yalpalayarak bulanıklaşıyor, karşı koyamadığım ağır bir uyku bastırıyor.
Kendimi teslim etmeden önce, son bir kez...
Shiki adındaki o diğer benliğimin son hislerini hatırlayıp, sonra da unutmaya karar verdim.
──── Teşekkür ederim. Seni öldürmem imkânsız.
……Biraz hüzünlü. Birileriyle bağ kurabilmesinin tek yolu öldürmek olan Shiki, bu sözleri iletmek istediği kişiye bile söyleyemedi.
Cinayet İncelemesi / 5
……Yine de rahatlayamıyorum.
Yapayalnız olmak insanı dehşete düşürüyor.
Kendim gibi deli bir ortağa ihtiyacım olduğunu fark ettim.
On Bir Şubat, Perşembe.
Sabahın erken saatlerinde başlayan yağmurun altında, Touko-san'ın bürosuna uğradım.
İşe dönmek için değil, limana gitmeden önce Touko-san'a danışmam gereken bir konu olduğu için gelmiştim.
Shirazumi-senpai hakkında konuştuğumda, Touko-san sıkkın bir ifadeyle sadece, "Hmm," deyip geçiştirdi.
"Ne düşünüyorsunuz, patron?"
Hem Shiki'yi hem de Senpai'yi umursamayan bu tavrına sinirlenip ona ters ters baktığımda, Touko-san gözlüklerini çıkarıp aynı sertlikle bana baktı.
"Ne düşüneceğim ki? Kökten uyanışı dört yıl önce gerçekleştiyse, Shirazumi Lio için artık yapacak bir şey kalmamış demektir. Çoktan tamamen farklı bir şeye dönüşmüştür."
Bunu söylerken dudaklarının arasına bir sigara yerleştirdi. Yanağını tek eliyle destekleyip, "Hmm," diyerek derin düşüncelere daldı.
"Ama bir Köken Uyanmışı ha... Araya denetmsizi de arkasında can sıkıcı bir miras bırakmış. Sıradan birine bunu yaparsan kişilik kaçınılmaz olarak çöker. Shirazumi Lio'nun iki kişilikli olması son derece doğal bir sonuç."
"Patron, şey... 'Köken' tam olarak nedir? Senpai bunun içgüdü gibi bir şey olduğunu söyledi ama böyle bir şeyin insanın iradesini zayıflatabileceğine inanmıyorum."
Öteden beri aklımı kurcalayan soruyu dile getirdiğimde Touko-san, "Haklısın," diyerek onayladı ve sigarasını parmaklarının arasına aldı.
"Sonuçta tek bir bireyin derin bilincinin bedenini tamamen değiştirmesi imkânsızdır. Gerek Aozaki Touko olsun, gerek Kokutou Mikiya; topu topu yirmi yılda şekillendirdiğimiz o bilinç var ya, 'beden' denilen o çok daha sarsılmaz 'benliğe' asla galip gelemez. Kişiliği yöneten beyinse, bireyi temsil eden bedendir. İnsana sadece beyin yeter, bedene gerek yoktur diyen o son moda teoriler var ya, aslında insanın kendi kişiliğini aşağılamasından başka bir şey değil. Neyse, bunların bir önemi yok."
……Görünüşe göre konu yine dağılmıştı. Touko-san biraz düşündükten sonra yine tuhaf bir soru sordu.
"Kokutou. Reenkarnasyona inanır mısın?"
"……Reenkarnasyon mu? Yani doğmadan önce hayvan falan olduğumuz hikâyeleri mi? ……Şey, ben pek taraf tutmuyorum. Ne reddederim ne de kabul ederim."
"Tam da senden beklenecek bir yanıt, gerçekten. Ama şimdilik var olduğunu varsayalım. ……Bilimsel açıdan bakıldığında bile reenkarnasyon teorisi mantıklıdır. Tüm moleküller döngü halinde değil midir? Zihin, ruh ve yaşam kavramlarını çıkarırsan, her şey bir noktada başka bir şeye dönüşür. ……Köken dediğimiz şey, işte bu düzensiz kanunun kaynağına inme sanatıdır. Büyücüler arasında, geçmiş yaşamlarındaki kişilikleri kendilerine çağırıp onların yeteneklerini kullanan mahluklar vardır. Doğmadan önceki benliklerinin yeteneklerini çağlar ötesinden devralma çabasıdır bu.
Köken ise bundan çok daha ötesini ifade eder. Geçmiş yaşamın varsa, onun da bir geçmiş yaşamı olması gerekmez mi? Geçmiş yaşamın bir insan değilse ve ondan önceki de bir nesne bile değilse... Yine de kesintisiz devam eden bir varoluş ipi vardır. Senin ruhunun başlangıç noktası, varlığının filizlendiği o yer kesinlikle mevcuttur. Fakat orada 'yaşam' denilen şey bulunmaz. Yalnızca bir başlangıç nedeni, olayları şekillendiren bir yönelim vardır.
Her şeyin kaynağı olan o anaforun içinde, çakan bir şimşek gibi beliren o yönelim. '……' yapmak şeklinde bir anlam akıp gider, bu akışa uygun maddeleri şekillendirir ve bazen de bu şey bir insana dönüşür. Başlangıç nedeninde ortaya çıkan o yönelim duygusu diyelim... Kaynağın anaforundaki o kaosta doğan '…… yapmak' veya '…… yapmak zorundayım' dürtüsü. Nihayetinde biçim kazanmış her şeyin öyle olmasını sağlayan mutlak bir emir.
Büyü dünyasında işte bu kaos dürtüsüne Köken denir.
Basitçe anlatmak gerekirse, buna içgüdü de diyebilirsin. Bak, mesela sadece çocuklara arzu duyan insanlar vardır, değil mi? Bunun çocukluk travmalarından kaynaklandığı söylenir ama çocukken yaşanan bir şey bir yetişkinin bilincini bu denli değiştiremez. O tür şeyler, daha doğmadan önce belirlenmiştir. Ruhun, 'Köken' adında bir kalıbı vardır. İnsanoğlu ne kadar farkında olursa olsun, varlığının nedeni olan o yönelime asla karşı koyamaz."
Sonunda oldukça radikal bir teori ortaya atarak lafını bitirdi Touko-san.
……Ama haklı bulduğum tarafları da yok değildi.
Kendi yapmak istemediğimiz eylemleri bile bazen arzularımıza yenik düşerek yapabiliyorduk.
İnsan olsun, bitki olsun, maden olsun; o yönelim denilen şey belirlenmiştir ve Touko-san'ın dediğine göre nihayetinde ona tutsak olarak yaşarız.
"Tabii normalde asla algılanabilen bir şey değildir. Yine de bazı insanlar doğuştan Kökene daha yakındır. Tıpkı psişik yetenekleri olanlar gibi, bu tür kişiler üstün yeteneklere sahip olur ama aynı zamanda toplumdan soyutlanmaya da meyyaldirler.
Bu arada, ölümü arzulayan Shiki'nin Kökeni 'Hiçlik', kuralların dışına çıkmaya çalışan Senka'nınki ise 'Yasak' sayılır. Shiki Kökene çok yakın olduğu için bu dürtünün sürüklemesine kapılıyor ama Senka gayet normaldir, değil mi? Çünkü Köken sadece bir nedendir, bireyi tamamen ele geçirmez.
──Bir şekilde bunun farkına varmadıkları sürece."
Touko-san keskin bakışlarını bana dikti.
Ne demek istediğini ben bile anlıyordum.
"……Yani farkına vardığı anda insan o yönelime yenik mi düşüyor?"
"Aynen öyle. Varlığın başlangıcından bu yana biriken Köken yönelimine karşı Shirazumi Lio'nun on yedi yıllık kıytırık yönelimi duramaz. Artık kendi dürtülerini tekrarlamaktan başka çaresi yok.
'Tüketmek' oldukça sıra dışı bir dürtü tabii. Araya'nın ona göz dikmesine şaşmamalı. Bak Kokutou, eğer 'Tüketmek' gibi bir Kökene sahipse, Shirazumi Lio'nun geçmiş yaşamlarının tamamı avcı yaratıklardan oluşuyordur. Kökeni uyanan kişi, üst üste binen tüm o geçmiş yaşamların gücünü elde eder. Shirazumi Lio'yu artık tek bir insan değil, birden fazla canavarın toplamı olarak görmek daha doğru olur. Shirazumi Lio adındaki o kişilik durduğu sürece sorun yok ama o silindiği an, gerçekten bir 'canavar sürüsüne' dönüşecek."
"Kendi içinde oldukça ilgi çekici ya..." Touko-san alaycı bir tebessümle kendi kendine mırıldandı.
Bu kadının soğukkanlılığı hep böyleydi ama bugün sessizce görmezden gelemiyordum.
"—Buna sebep olan o büyücü ama, değil mi? Senpai yalnız olsaydı asla böyle bir..."
"Sanmıyorum. Kökeni uyandırma büyüsü öyle sadece büyücünün isteğiyle olacak bir şey değil. Kökenin sahibi bunun farkına varmalı ki süreç başlasın. Köken Uyanışı, büyücü ile deneğin karşılıklı rızası olmadan gerçekleşmeyen gizli bir sanattır.
Shirazumi Lio bunu kendi iradesiyle seçti. Kendi arzusuyla bir canavara dönüştü ve yine kendi arzusuyla insanları öldürüyor. Gasp ettiği canlar geri gelmez. Shirazumi Lio’yu eski haline getirebilecek olsan bile artık çok geç.
Shirazumi Lio’nun kendisi kendini kontrol edemediğini söyledi ama bu doğru değil.
...Anlaşılan Shirazumi Lio’yu kayırıyorsun, bu yüzden seni uyarayım. Dinle beni; Kökeni Uyanmış kişilerin kendi kişiliklerini kaybettikleri doğru. Fakat bu kişilik ikiye bölünmez. Shirazumi Lio denilen irade hâlâ duruyorsa, orada olduğu sürece arzularını bastırabilir. Kişilik, çift kişilikli insanlardaki gibi bir şalterle değişmez. O, insanları kendi iradesiyle yiyor, Kokutou. Bu yüzden o şeyi tanıdığın Shirazumi Lio ile aynı kişi görmek aptallıktır. Shirazumi Lio seni kandırıp merhametini sömürüyor, hepsi bu."
Hayati tehlikesi olan bir şaka yapmış bir öğrenciyi azarlar gibi, Touko-san'ın gözleri sertleşmişti.
İnsanları pek umursamayan biri olduğunu düşündüğüm için, bir büyücü olan... Touko-san'a karşı içimde biriken o zehir biraz olsun dağılmıştı.
İkna olmayan yüz ifademi gören Touko-san, şaşırmışçasına kaşlarını çattı.
"...Şaşırmadın mı Kokutou? Shirazumi Lio’nun içindeki arzulara yenik düştüğü için insan yemediğini söyledim sana."
"Ha...? Yok, yani, tabii ki şok oldum."
Monoton bir tonla cevap verdiğimde Touko-san sıkıntıyla kaşlarını çattı.
"Sonuç olarak Siz bile Shirazumi-senpai’ye yardım edemiyorsunuz, değil mi?"
"Yani, o şey, ruhun biçimini arayarak Kök'e ulaşmaya çalışan bir adamın ulaştığı nihai bir teknik. Benim uzmanlığım beden üzerine, ruh konusunda elim kolum bağlı."
"...Anladım. Ama senpai’nin kişiliği hâlâ duruyorken onun için bir şey yapamaz mıyız?"
"Huzur içinde ölmesini sağlayabiliriz belki. Ama bunun hiçbir anlamı yok. Şimdiye kadar Shirazumi Lio olarak kalabilmesi bile bir mucizeydi. Yarın değişebilir... Hatta çoktan insan olmaktan vazgeçmiş bile olabilir."
...Demek öyle. Ama öyle olsa bile, o adam benden yardım istedi. Çoktan Shirazumi Lio olmayan bir kişiliğe bürünmüş olsa bile, yardım istediği gerçeği değişmiyordu—.
"...İnanılmazsın, içini okumak çok kolay Kokutou. Seni durdurmayacağım ama karşındaki bir katil. Böyle şeyleri Shiki’ye bıraksan daha iyi olmaz mı? Shiki dört yıl önceki olayı bitirmek için o katilin peşinde değil mi zaten?"
Bunu duyunca başımı önüme eğdim.
...Dört yıl önceki olayı bitirmek. Kulağa hoş gelse de onun durumu o kadar basit değildi.
Shiki’yi bir kez gözlerimin önünde kaybetmiştim.
O zamanki Shiki ile dün gece telefondaki Shiki’nin ne kadar benzediğini biliyordum.
Dört yıl önceki zamanlardan hiçbir farkı yoktu.
Bir katil ortaya çıkıyor, Shiki kendisinin de onunla aynı olduğunu söylüyor ve gerçekten o tarafa kaymaya başlıyordu.
...Neden, ne uğruna insan öldürmek istiyordu ki?
"Touko-san, bir insanın başka bir insanı öldürmesinin sebebi nedir?"
Dayanamayıp bu soruyu sordum.
Touko-san sandalyesine yaslandı ve tek bir cevap verdi.
"Karşı tarafa duyulan duygu, kişinin kendi kapasitesini aştığında olur. Bir insanın taşıyabileceği duygu miktarı bellidir. Kiminin kabı büyüktür, kiminin ki ise aşırı derecede küçük.
Aşk olsun, nefret olsun; o duygu kişinin kabından taştığı an, taşan kısım acıya dönüşür. Öyle olunca karşı tarafın varlığına bile katlanamaz hale gelirsin. Katlanamayınca ne yaparsın? Onu bir şekilde yok etmekten başka çaren kalmaz. Unutursun, uzaklaşırsın, ne olursa olsun kendinden uzaklaştırırsın. Bu yöntem aşırıya kaçtığında adı cinayet olur. Kendini korumak için yapıldığından ahlak yok olur, geçici bir haklılık hissi bile kazanırsın."
...Kendinin bile baş edemediği bir nefret. İntikam için değil, o duygudan kendini korumak için yapılan bir eylem miydi cinayet...?
Yani katlanılamayan acı, öldürme niyetine mi dönüşüyordu?
"Ama durduk yere, hiç tanımadığı insanları öldürenler de var."
"O cinayet değil. O bir katliam. İnsanlar birbirlerinin onurunu ve geçmişini tartıya koyup birini yok ettiğinde, işte ancak o zaman cinayet olur. İnsan öldürmenin anlamını da, günahını da sırtlanırsın. Ama katliam farklıdır. Öldürülen taraf insandır ama öldüren tarafta insani bir onur yoktur. Ne bir anlamı vardır ne de bir günahı. Bir kaza, günahın kendisini yüklenmez, değil mi?"
...İnsan öldürmek demek.
Kendini de öldürmek demekti.
"O zaman, katil nedir?"
"Kelime anlamı neyse odur. İnsan öldüren bir canavar. Doğal afetten farkı yoktur. Katliama kurban giden sadece talihsizdir."
...Shiki de tam olarak bu anlama gelen bir şey söylemişti.
Shiki ile yollarımızın ayrıldığı o geceden on gün önce. Haberleri izlerken Shiki bana katilin insan öldürmediğini söylemişti.
Şöyle demişti:
Bir insan hayatı boyunca sadece tek bir kişiyi öldürebilir.
Ben de şöyle demiştim:
Bir insan hayatı boyunca ancak tek bir kişinin ölümünü sırtlanabilir, değil mi?
"Hatır... ladım."
...Evet, bu iki ifadenin anlamı aynıydı— çünkü bu, daha önce Shiki'nin bana bahsettiği dedesinin vasiyetiydi.
Shiki bunu hep korumuş, değer vermişti ama şimdi kaybetmek üzereydi.
Ben ve o katil, onu bu noktaya sürüklemiştik.
Shiki’nin bana karşı ne hissettiğini bilmiyordum.
Ama bu onu acıtmış ve Shiki beni öldürmekten başka çaresi kalmamış gibi hissetmişti.
Fakat cinayetin acısını bilen Shiki kimseyi öldüremezdi.
O zaman— hiçbir acı ya da anlam taşımayan bir "katil" olursa her şey çözülür diye mi düşünmüştü?
Ve onun etrafında, o katiller cirit atıyordu.
O katil de— Ryougi Shiki’yi kendi tarafına çekmek istiyordu.
"—Ben artık gideyim."
Sandalyeden kalkarak söyledim.
Touko-san hoşnutsuz bir tavırla kaşlarını çattı.
"Ne, bitti mi? Dışarıda yağmur var, biraz daha kalsaydın ya."
"Evet. Ama gitmem gerek."
Eğilerek selam verdim ve yürümeye başladım.
Aceleyle uzaklaşan sırtım, arkamdan gelen "Yarın görüşürüz" vedasını duyuyordu.
5
Tanıdık bir rüya gördüm.
"İnsan, hayatında mutlaka bir kez birini öldürür."
Öyle... mi?
"Öyle. En sonunda kendimizi öldürebilmek için, her birimizin sadece bir kez bu hakkı vardır."
Kendimiz... için mi?
"Elbette. İnsanlar, sadece tek bir hayatın değerini yüklenebilirler. Bu yüzden herkes, sonuna kadar ulaşamadığı hayatları affedebilsin diye ölüme saygı duyar. Bütün canlar eşit değerdedir. Kendi canın olsa bile, sana ait değildir."
Peki ya, dede?
"Deden için artık çok geç galiba. O şimdiden kaç kişiyi öldürdü. Öldürdüğü o insanların ölüm sorumluluğunu sırtlandığı için, kendi ölümünü sırtlayamaz. Dedenin ölümünü kimse üstlenemeyecek ve o, tek başına boşluğa gidecek.
Bu, çok yalnız bir şey."
Sadece bir kere mi, olmaz mı?
"Evet. Bir insanı sadece bir kez öldürebilirsin. Ondan sonrası artık hiçbir anlam taşımaz. O tek bir ölüm, çok değerli bir şeydir. Birini öldürerek o hakkını tüketen kişi, sonsuza dek kendisini öldüremez.
İnsan olarak ölemez."
...Dede, çok acı çekiyor gibisin?
"Evet, artık vedalaşma vakti. Hoşça kal Shiki. Hiç değilse senin huzurlu bir ölümle tanışmanı dilerdim."
...Dede?
Hey dede, ne oldu? Neden bu kadar yalnız bir ifadeyle ölüyorsun?
Hey, dede desene...
Şıp, diye bir ses geldi.
Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun sesinden farklı, yapış yapış, iğrenç bir ses.
Rüyamdan uyanıp gözlerimi açıyorum.
Burası otların bürüdüğü bir depoydu. Bileklerim kelepçeli hâlde, betonun üzerine fırlatılmıştım.
...Durum, az öncekine göre sadece birazcık değişmişti.
Vücudumdaki hantallık geçmeye başlamıştı ve karşımda bana benzemeye çalışan bir adam duruyordu.
Shirazumi... Rio.
Yattığım yerden o yaratığı süzüyorum.
O şey, dudaklarında iğrenç bir sırıtışla bana tepeden bakıyordu.
"Uyanmışsın bile, ne kadar da aceleci bir prensessin."
Bunu söyleyen Shirazumi çömeldi. Elinde bir şırınga vardı.
"Sana verdiğim ilaç hafif geldi sanırım. Baştan bunu kullanmalıymışım."
Shirazumi Rio kolumu çekip iğneyi sapladı.
İlaçla felç olmuş bedenim, o acıyı bile hissedemiyordu.
Tüm vücudum gücünü kaybetmişti. İki elim de bağlıyken bu adama sadece ters ters bakmaktan başka elimden bir şey gelmiyordu.
"Güzel, işte bu bakış. Ryougi Shiki dediğin böyle olmalı. Korkma, bu sadece kas gevşetici bir şey. Seni biraz daha uslu tutmam gerekiyor da."
Shirazumi Rio betona oturup bedenimi tiksindirici bir açgözlülükle inceledi.
Ben ise sadece pencerenin dışındaki yağmuru izliyordum.
"...Ah, bu üç yıl çok uzundu. Bunca zamandır seni beklerken ne hissettiğimi bir anlayabilsen keşke."
O şey bir şeyler geveliyordu.
Yine de Shirazumi Rio hiç umurumda değildi. Karşımdaki de bunun farkında olarak kendi kendine konuşmaya devam etti.
"...Araya'ya bakılırsa ben bir başarısızlıktan ibaretmişim. Birbirimizin tam zıddı olduğumuzu söyleyip duruyordu. Saçmalık. Biz seninle nasıl zıt olabiliriz ki? Baksana Ryougi, biz birbirimize o kadar çok benziyoruz ki. Toplumdan soyutlandığını sen de biliyorsun, değil mi? O zaman madem ikimiz de deliyiz, birbirimize tutunmamız lazım."
...Cevap vermiyorum.
Gerçekten. Onu yok saymak gibi bir niyetim olduğundan değil, Ryougi Shiki o sırada tamamen başka birini düşündüğü için susuyordu.
O şey aptalca nutuklarına devam etti.
"...Sen kaza geçirdiğinden beri ben aç sefil bekletildim. Seni yok etme işini o belirlediği iki kişiye devrettiğini, benimse ayak altında dolaşmamak için uslu uslu oturmam gerektiğini söyledi... İnsanları kullanıp işi bitince fırlatıp atmak! Çıldırmamak elde değil, değil mi? Ama Araya ile baş edemezdim. Dediği gibi senden uzak durmaktan başka çarem yoktu. Bu yüzden bana öyle küs gözlerle bakma. Seni unuttuğum falan yoktu.
...Ama biliyor musun, ben baştan beri biliyordum. Araya, Ryougi Shiki'yi köşeye sıkıştıramazdı. Sana sadece benim gibi bir deli sahip olabilirdi. ...Ah, bu günün geleceğini biliyordum, emindim."
O şey bana doğru sürünmeye başladı.
Bir köpek gibi el ve ayaklarının üzerinde emekleyerek Ryougi Shiki'nin ayağına bir öpücük kondurdu.
Şıp, diye bir ses daha geldi.
Yapış yapış bir ses, nemli bir dokunuş.
Pürüzlü dili bileğimden yukarı doğru tırmanırken... Bu hisle ürperdiğimi hissettim.
"────"
Tek bir ses bile çıkarmayacağım.
Gri depoda yankılanan tek şey, o yaratığın hırıltılı nefesleriydi.
Bedenim kıpırdamazken hislerim aksine aşırı keskinleşmişti.
Baskıcı bir yaz gecesindeymişim gibi durmaksızın terliyordum. Bedenim suya batırılmış gibi terde eriyip gidiyordu.
"────"
Bacaklarımın dibindeki kimononun etekleri yırtıldı.
Shirazumi Rio denen o şey, sıcak nefesler saçarak kendini tamamen bu eyleme kaptırmıştı.
Tükürüğe bulanmış dili, dizimden yavaşça yukarı tırmanıyordu.
Uyluğumun iç kısmına doğru kayıp her noktayı titizlikle yaladı.
O yapış yapış ses ısrarla tekrarlandı.
Şeker ağdası gibi yapışkan bir sıvı cildime bulaşıyor, midemi bulandırıyordu.
"────"
...Sesimi bastırıyorum.
Tenime yapışan bu sülük, insanı çıldırtacak kadar yavaş hareketlerle bacağımdan kalçama doğru tırmandı.
Dili, kimononun düzenini bile bozmadan kumaşın üzerinden sürünmeye devam etti.
Sürünerek. Şapırdayarak.
O ıslak ses sadece ama sadece tiksinçti.
Sonsuzca akan tükürüğü giysilerimin üzerinden bile cildimi ıslatıyordu.
...Kelepçelenmiş kollarım acıyordu.
Canavarın dili göğsümün kıvrımlarını özenle takip edip boynuma kadar ulaştı.
Yanağımdan gözlerime kadar her yerimi baştan aşağı yaladı.
Kesik kesik nefesleri tam yüzümün önünde tekrarlanıp duruyordu.
Tükürüğüne bulanmış bedenim ve o yaratığın leş gibi kokan nefesi burnuma doldukça kusacak gibi oluyordum.
"—Aşağılık it."
Sadece böyle küfrettim.
O şey keyifle gülerek boynumu ısırdı.
"Ah──"
İlaç yüzünden hassaslaşan duyularım bu acıyı şiddetle hissetti.
Beynime bir bıçak saplanmışçasına keskin bir acıyla inledim.
İstediğini almış olacak ki Shirazumi Rio geri çekildi.
Boynumda bir canavarın diş izleri kalmıştı.
O vıcık vıcık his ve boynumdan aşağı süzülen kanın dokusu bile son derece ahlaksızcaydı.
"...Henüz değil. Seni henüz yiyemem. Çünkü sen henüz eski hâline dönmedin."
Böyle mırıldanarak ayağa kalktı.
"Shirazumi Rio seni seviyor, bu yüzden sana nazik davranacak.
...Yemek benim Kökenim'di. O dürtü uyandığında etrafımdaki her insanı rastgele yedim. Ama o dürtüyle yok olup gitmesi gereken Shirazumi Rio hâlâ burada. Ben o dürtüye yenilmedim. Senin gibi bir yoldaşım olduğu için Shirazumi Rio kendisini affedebildi."
Kendi arzularından kaçmak istercesine Shirazumi Rio benden uzaklaştı.
"...Ama yine de! Dün gece bile beni öldüremedin. Sonuçta hâlâ tek bir insanı bile olması gerektiği gibi öldürmüş değilsin. Araya gibi insan olmayan birini haklamak sayılmaz! Sen benden bile büyük bir katil olmalıydın, peki neden... Neden tek bir insanı bile öldürmedin?!"
Hızlı hızlı nefes almaya devam eden Shirazumi Rio, yerde yatan bana dik dik baktı.
"Böyle olması işime gelmez...! Bir yoldaşım olmazsa yaşayamam. İçim rahat etmiyor. Her zaman endişeliyim! Senin... Sadece senin benim gibi olduğunu sanıyordum, bu yaptığın korkunç bir ihanet! Böyle devam ederse Shirazumi Rio kendi Köken'i tarafından yutulup gidecek!"
...Ne kadar da aptalca bir yanılsama.
Shirazumi Rio adındaki o şey, sallantılı adımlarla otların arasında gözden kayboldu.
"...Beni bekle. Hemen... Seni bağlayan o nedeni ortadan kaldıracağım."
Sadece bu mırıldanması duyuldu.
Bu sözlerin ne anlama geldiğini bilmeme rağmen, bunun benim için nasıl bir sonuç doğuracağını bir türlü düşünemiyordum.
...Kesin bu ilacın yüzünden.
Kafam hâlâ dumanlı, zihnimde darmadağınık düşünceler uçuşuyor.
Pencerelerden seken yağmur damlalarını saymak ya da yarın ne yapacağımı düşünmek gibi saçma sapan şeyler...
Zaten ben en başında neden bir katilin peşine düşmüştüm ki?
O kadar çok şey oldu ki ilk sebebimi unuttum bile.
Ben... Sanırım.
Sanırım sırf rahat bir nefes almak için dışarı fırlamıştım.
Yeniden baş gösteren cinayetler. Dört yıl öncesine dair hafızası paramparça bir ben.
...Ya onu yine öldürürsem korkusu.
"Anladım... Eğer gerçekten başka bir katil varsa, o zaman ben katil değilim demektir."
Bunu fısıldayınca neredeyse ağlayacaktım.
Ben sadece geri dönmek istiyordum.
Uyandığımdan beri geçen o altı ay boyunca onunla yaşadığım hayata dönmek istiyordum.
Normal bir insan gibi yaşayabileceğimi kanıtlamak için, o katil denilen şeyle hesaplaşmak zorundaydım.
Ama ben bunu gözden kaçırdım.
Sürekli sokak aralarında saklanıp o katili kovalarken, içimdeki o öldürme arzusal içgüdüyü kabullendim.
Ne yaptığımı bile bilmeden Shirazumi Rio’nun peşine düştüm ve sonunda böyle bağlanıp kaldım.
Eski ben olsaydım... Üç yıl önceki Shiki olsaydı, tekrar cinayetler başlasa bile kılımı bile kıpırdatmazdı.
...Zayıflamıştım.
Kendi başıma öylece yatarken, Shirazumi Rio’nun salyasına bulanmış bedenimden tiksindim.
Dışarıda yağmur yağıyordu.
Son derece aptalca ve zavallı bir halde olduğumu düşündüm.
Gerçekten bağışlanamaz bir durum. Kafam öyle attı, öyle bilendim ki, tüm bunlara sebep olan kişinin karşısına geçip iki çift laf etmek istedim.
Çünkü benim pek bir suçum yoktu.
Beni bu hale getiren, tamamen onun sorumluluğuydu.
...Evet.
Her şey onun suçuydu.
Onun yüzünden bu hale geldim.
O yanımda olduğu için zayıfladım.
O olmasaydı ben böyle biri olmazdım.
Bu yüzden,
O olmazsa... Yaşayamam bile.
"...Gerçekten aptal gibiyim."
İlacın etkisi yüzünden kafam hâlâ bomboştu.
Boğulacakmışçasına bir sıcaklık vardı, terim gözyaşı gibi akıp gidiyordu.
Birisi beni bu halde görse utancımdan ölürdüm.
...Bu yüzden bir an önce gitmeliyim.
Sonsuza dek böyle bir yerde, böyle şeyler yaparak kalamam.
Burası olmak istediğim yer değil.
...Bir an önce eve dönmeliyim.
Kendi evime, ait olduğum o yere.
Ama ne gariptir ki,
Bunu düşünürken zihnimde canlanan yer Ryougi malikanesi değil, Kokutou Mikiya’nın beni beklediği, o sıradan ve vasat apartman dairesiydi...
Cinayet İncelemesi / 6
──Sonunda,
O depoya ulaşmıştım.
Touko-san’ın bürosundan çıktıktan iki saat sonra, limandaki terk edilmiş depodaydım. Touko-san’ın yanına gitmeden önce yaptığım araştırmalarda, Shirazumi-senpai’nin asıl sığınağının ve ilaçları sakladığı yerin burası olduğunu öğrenmiştim.
Yağmurun altında, depo bölgesinin en büyük binasına doğru ilerledim.
Deponun ön kapısı kilitliydi, oradan girmem imkânsızdı. Kendimden katkat büyük demir kapıyı bir tornavidayla açacak halim yoktu, ben de deponun arka tarafına dolandım.
...Deponun duvarlarında kesintisiz cam pencereler sıralanmıştı. Oradan içeri girebilseydim harika olurdu ama ne yazık ki pencereler yerden yaklaşık beş metre yüksekteydi. Bir merdiven olmadan dokunmak bile mümkün değildi.
Depo dışarıdan görünenden daha büyüktü, neredeyse okulun spor salonu kadardı.
Öyleyse mutlaka bir arka kapı olmalıydı. Biraz yürüyünce aradığımı hemen buldum.
Duvarda, sıradan bir odanın kapısına benzeyen bir giriş vardı.
Sessiz adımlarla yaklaşıp kapı kolunu çevirdim. Kilitli değildi, süzülerek içeri girdim.
...Burası kiler gibi kullanılan dar bir alandı.
Hemen önümde deponun içine açılan başka bir kapı görünüyordu.
Oraya doğru bir adım attığımda, güm diye bir ses yankılandı.
"──Ah."
Başımı tuttum.
Arkamdan darbe aldığımı idrak etmeme fırsat kalmadan, bedenim yere yığılmıştı bile.
Boğazım sanki bir şeyi yutkunur gibi kasıldı.
Karanlığa gömülen görüşüm yavaşça yerine geldi, devrildiğim yerden başımı kaldırdım.
...Hâlâ aynı yerdeydim. Araya sadece birkaç dakika girmiş olmalıydı.
Ama hava çok soğuktu, bedenim tir tir titriyordu.
Ayağa kalkmaya çalıştığımda koluma saplanan acıyla irkildim.
Sol dirseğim garip bir açıya bükülmüştü.
Sadece bu da değil, iki dizimin arkası da kesici bir aletle yaralanmıştı.
...Buralar eskiden ağır yaralandığım ve hâlâ koştuğumda sızlayan yerlerdi. Tam da o noktalar kesilmişti, doğrulmaya çalıştığımda bilincimi yitirecek gibi oluyordum.
Yine de öylece yatarken canım yanmıyordu.
Yaralarım kapanmıştı, kanama yoktu. Bükülmüş kol kemiğimin acısı bile dinmişti, şimdilik o kadar da kötü hissetmiyordum.
Anormallik denilebilecek tek şey, bedenimin sanki şişiyormuş gibi hissettirmesiydi.
............Az önce yuttuğum şey bir ilaç mıydı?
Mesela morfin gibi bir şey? Ama içildiği an etkisini gösteren böyle bir ağrı kesici daha önce hiç duymamıştım.
Böyle işime gelen, büyü gibi bir ilaç olabilir miydi gerçekten?
"..............."
Odaya göz gezdirdiğimde duvar kenarında birini gördüm.
Üst üste yığılmış molozların üzerinde dizlerini çekmiş oturuyordu.
"Kusura bakma. Erkekleri bağlamak gibi bir hobim yoktur, bu yüzden sadece bu yönteme başvurabildim."
Bunu söyleyerek yanıma doğru yürüdü.
Zihnim ilacın etkisiyle bembeyazdı. İçim alev alev yanıyordu, gördüğüm manzara bile bu beyazlığın altında silinip gidiyordu. Yine de onun kim olduğunu gayet net biliyordum.
"Shirazumi... senpai."
"Hiç akıllanmıyorsun, Kokutou. Sana beni arama dememiş miydim? Bak, sonunda bu oldu... Ama ne bileyim, yine de sevindim aslında. Bütün bunlara rağmen beni aradın. Shirazumi Rio’nun tarafında olduğunu bir kez daha kanıtladın.
...Ah, evet ya! Seni Ryougi’ye kaptırmak büyük israf olur. Neden daha önce akıl edemedim ki? Benim yoldaşım olsaydın her şey ne kadar güzel olurdu."
Senpai’nin konuşma tarzı eskisi gibi değildi.
Sanki başka biriymiş gibi, kibirli ve yukarıdan bir edayla konuşuyordu.
...Ama bu sözler bana sadece sahnelenen ucuz bir oyundan ibaretmiş gibi geldi.
"...Sizinle yoldaş falan olamayız."
Ağzımı açtığım an, ağır bir acı dilimi felç etti.
Anlaşılan acı hissetmiyor oluşum aldatıcıydı, bedenim berbat bir durumdaydı. Her ses çıkardığımda beynim yanacakmış gibi oluyordu ama kendimi zorlayarak konuşmaya devam ettim.
"Çünkü senpai... Senin o ilacın tek bir kez bile başarılı olmadı ki."
Odadaki hava bir anda buz kesti.
Shirazumi Rio dişlerini gıcırdatarak bana baktı.
"...Bak sen. İşi bu raddeye kadar kavradığını düşünmemiştim Kokutou. Ah, evet, aynen öyle. O ilacı o aptalları mutlu etmek için dağıtmıyordum elbette. Tabii, anlık bir istekle birilerini yiyip yuttuğumda o kişilerin sesini kesmek için iyi bir örtbas yöntemi oluyordu. O süzme aptallar için neredeyse bedavaya ilaç satan bir kahramandım sonuçta. Çoğu şüpheli hareketimi görmezden geldiler. Ama yani, bunlar sadece yan getirilerdi."
Omuzlarını silkerek lafı gevelemeye başladı.
Arkasını getirmeyecekse, devamını ben söylemek zorundaydım.
"...Sattığın şey... İlaç falan değildi."
Shirazumi Rio yüzünü buruşturup derin bir iç çekti.
"Ah, dediğin gibi. Ben... benimle aynı olan birini istedim. Ama Shiki dışında öyle biri yoktu. O zaman yapay olarak üretmekten başka çare kalmıyordu, değil mı? Bu depoya ektiğim kenevir Araya'dan aldığım bir şeydi. Diğer kenevirlerden biraz daha farklı bir çeşnisi var. Bağımlılık yapmıyor, tolerans da geliştirmiyor ama vücutta bozunmayan bir zehir bu. Onlarca kez kullanırsan mantığını pırıl pırıl yok eden, son derece kafayı bulduran bir hap."
"...Böylece onlarca kez yutmaya zorladığınız kişilere mi Kan Çipi verdiniz?"
"Gelecek vaat edenlere, demek istedin herhalde. O şey, benim kanımla yetiştirilmiş özel bir üretimdi. Fıtratını uyandıran kişi, o fıtrata bağlanır. Öyleyse... böyle birinin kanının artık sıradan bir kan olmadığını düşündüm. Sonuç tam olarak olmasa da oldukça yakındı. Sadece uyuşturucu bağımlısı olup çıkanlar da vardı, dayanamayıp ölenler de.
Yazık oldu. Buna dayanabilselerdi kesinlikle benimle aynı türden bir şeye dönüşeceklerdi. Onların sayesinde yemek bile istemediğim cesetleri temizlemek zorunda kaldım."
"...Öldürmek istemediğinizi, öldürmediğinizi söylemiştiniz oysa."
Yanıp tutuşacakmış gibi yanan boğazımla aptalca bir şey söylemiştim.
"Aşk olsun ama," diyerek Shirazumi Rio yüzünü bulutlandırdı.
"Uyuşturucudan ölmeleri benim suçum değil. Onu isteyen de onlardı, dayanamayıp ölen de onların sorumluluğunda.
...Yani, acıyorum tabii. Benim gibi özel olsalardı ölmeyeceklerdi nasıl olsa."
...Başım dönüyor.
Az önce bana içirdiği uyuşturucu, bilincimi darmadağın ediyor gibiydi.
"Ama üç yıl boyunca devam etmeme rağmen başaran tek bir kişi bile çıkmadı. Tam pes etmek üzereydim ki Ryougi gözlerini açtı. Sen de sevinmişsindir ama ben de çok mutlu oldum. Değil mi, ortak? Bu anlamda Shirazumi Rio ve Kokutou Mikiya yoldaştı. Çünkü—"
Shirazumi Rio sırıtarak güldü.
Bense sadece gözlerimi ona dikebiliyordum.
"Evet. Üç yıl önce onu kıran sen ve bendik. Sen Shiki'nin iç dünyasını sarstın, ben ise etrafındakileri."
...Ah, demek gerçekten de öyleymiş.
Ben ya da Shirazumi Rio, ikimizden biri eksik olsaydı Shiki o hale gelmezdi. ...Dediği gibi. Eğer mesele buysa, o ve ben mükemmel bir ikili oluşturmuştuk.
"O iş kolaydı Kokutou. Ryougi'nin geceleri dışarı çıkma huyu cidden çok işime yaradı. Onu takip edip gittiği yerlerde insan öldürmem yetiyordu! İlk başlarda beni gördü ama tekrar ettikçe el alışkanlığı kazandım. O gün senden ayrıldıktan sonra koşa koşa Ryougi'nin malikanesine önceden gidip hallettiğim adam harika bir işçilikti, değil mi? Bak o var ya, sana gösterebileyim diye ustalık eserim olarak hazırladığım bir şeydi."
Shirazumi Rio'nun sözlerini net duyamıyordum. Düzgün nefes alamıyordum, kalbime ateş düşmüş gibiydi.
...Bilmiyordum. Nefes almanın bu kadar zor bir şey olduğunu bilmiyordum.
"...Pazartesi günkü dört kişiyi de siz öldürdünüz, değil mi?"
Buna rağmen sohbet etmeye devam ediyordum.
Başını onaylarcasına salladı.
"O çok can sıkıcıydı. Özellikle adam toplayıp saldırttım ama Ryougi onları sadece etkisiz hale getirdi, o çizgiyi bir türlü aşmadı. Sayesinde pisliğini temizlemek yine bana kaldı ama... yine de belli bir etkisi oldu sanırım."
Aniden Shirazumi Rio duvarın kenarına geri döndü.
"Vakit geldi. Çok acı çektirdim sana Mikiya. Korkma, birazdan rahatlayacaksın. Sen başarırsın."
Molozların üzerinde duran bir şeyi... bir bıçağı ve sopa gibi bir şeyi eline aldı. ...O bıçak, Shiki'nin bıçağıydı.
"...Yoksa Shiki'ye..."
"Yok canım. Ona bir şey yapmadım. Bana lazım olanın sen olduğunu anladım çünkü. Ah, onunla işim bitti artık. Yandaki depoda uyuyor, yarın evine dönebilir."
Tek koluyla o iki şeyi el çabukluğuyla tutarak tekrar bu tarafa geldi.
"Hadi başlayalım o zaman. Korkacak bir şey yok, endişelenme. Şimdiye kadarki başarısızlıkların tek sebebi sadece ilacı vermiş olmamdı. Araya da söylemişti. Fıtratı uyandırmak ancak karşılıklı rıza ile gerçekleşebilir. ...Evet, işte bu yüzden bu sefer başarılı olacağız. Sen istersen her şeyi elde edebilirsin. Kesinlikle başarısız olmayacaksın. Özel birine dönüşeceksin Mikiya."
...Bir şeylere takıntı yapmış gibi konuşuyordu Shirazumi Rio.
Ben ise sadece başımı iki yana salladım.
"Özel olmak... insanın kendisini yok etmesi demek değil mi...? Siz bundan nefret etmiyor muydunuz?"
"Aptal mısın, öyle bir söze inandın mı gerçekten? Nefret etmek mi, saçmalama! Fıtratım uyandığı için özel olabildim ben. Gücüm arttı, sıradan insanların asla yapamayacağı şeyleri yapabilir hale geldim.
Kimseye yenilmem, kimse bana zayıf diyemez.
Canımın istediğini yapıyor, yaşamak istediğim gibi yaşıyorum.
Bu öyle eğlenceli bir şey ki... Dört yıl önceki Shirazumi Rio'nun asla yapamayacağı bir şey."
...Özel kalmak istiyor. Diğer insanlardan üstün olmak istiyor. İstediği şey bu mu? Ama bu, herkesin içinde taşıdığı bir arzu değil midir? Bu adamın bir suçu varsa, o şey böyle bir arzu değildi—
"Tabii ki kendimin yok olması gibi bir şey de söz konusu değil. Ben hâlâ Shirazumi Rio'yum. Dürtüler bastırılabiliyor Mikiya. Korkacak hiçbir şey yok. Çünkü ben sadece yemek istediğim için yiyordum. Fıtratın iradesi falan değil bu. Ben kendi irademle insan yemeyi arzuladım."
'—Shirazumi Rio senin merhametini kazanmak için seni kandırıyor sadece.'
Touko-san öyle demişti.
Böyle bir şey────.
"…Ne o, şaşırmadın mı? Oysa şaşkınlıktan donuklaşmış yüzünü görmek istiyordum. Çok garip. Neden hiç şaşırmıyorsun Mikiya?"
Shirazumi Rio merakla sordu.
Çünkü böyle bir şeyi────.
"En başından beri biliyordum."
"—Ha?"
Donup kalan taraf o olmuştu.
...Evet, böyle bir şeyi en başından beri biliyordum.
O günlüğü okuduğum andan itibaren her şeyi anlamıştım.
Bu insanın çoktan insan olmaktan vazgeçtiğini de Shirazumi Rio adındaki insanın artık var olmadığını da.
Yine de... 'Bana yardım et' sözü, dört yıl önceki Shirazumi Rio'nun bıraktığı son sözler olduğu için...
En azından ben onu kurtarmak istemiştim.
"...Cinayet işlediniz. Ve o suçtan kaçmak için kendinizi terk ettiniz. Eskiden Ryougi Shiki'yi seven Shirazumi Rio, sırf kendini haklı çıkarmak için Shiki'yi arzuladı. Orada artık hiçbir sevgi kırıntısı yok. Siz—"
"Kapa çeneni!"
Yüksek bir sesle birlikte Shirazumi Rio vücuduma bir tekme savurdu.
Neyse ki acı hissi çoktan felç olduğu için bir şey hissetmiyordum.
"Benim hakkımda konuşmayı kes. Şu an senin hakkında konuşuyoruz."
Öfkeyle söylenip bıçağı salladı.
Shiki'nin bıçağıyla sopanın ucundan serçe parmağı büyüklüğünde bir parça kesti ve onu kendi ağzına attı.
"Üst üste doz almak vücuda zararlı ama bu durumda yapacak bir şey yok. Biraz inatçı çıktın çünkü."
Saçımdan kabaca yakalayıp yüzümü yukarı kaldırdı.
O şekilde dudaklarını dudaklarıma bastırdı.
Direnen dilimi iterek, çiğnediği şeyi ağzımdan içeri yutturmaya çalıştı.
...Karşı koyamadan onu yutmak zorunda kaldım.
"İşte şimdi her şey yoluna girecek."
Dudaklarını ayırdıktan sonra Shirazumi Rio, sakin bir ifadeyle konuştu.
"Bu doz, on seferlik miktardan bile fazla... Bedenin buna dayanamaz ama ondan önce bunu yut. Kendi iradenle, şu ana kadarki seni söküp at Mikiya."
Kırmızı bir kâğıt parçası çıkardı.
...Gözlerim bulanıklaşıyor, net göremiyorum.
"Ne yapıyorsun? Özel birine dönüşebilirsin! Her yerde karşılaşabileceğin o sıradan, sıradan hayattan özgürleşeceksin! Bu kadar eğlenceliyken neden sözümü dinlemiyorsun? Yut şunu Mikiya. Sen olmazsan ben başkasını istemem!"
Kırılmamış olan kolumun eline, Kan Çipi'ni zorla tutuşturdu.
Tepki vermeyen Mikiya Kokutou karşısında Shirazumi Rio'nun sabrı taşmaya başladı.
"Yut şunu Mikiya! Hangi yolu seçersen seç, bedenin az önce yuttuğun ilacın etkisine dayanamayacak. Dinle beni, yutmazsan öleceksin! Sıradan biri olarak ölmekle özel biri olarak yaşamak arasında hangisinin daha muazzam olduğunu düşünmeye gerek bile yok!"
Gerçekten de bunu düşünmeye gerek yoktu.
Başımı iki yana salladım.
"—Neden?"
Boğazından zorla çıkan bir ses.
Yine de... Yapmamam gerekse de cevap verdim.
"Pek eğlenceli görünmüyor da ondan."
Shirazumi Rio'nun yüzündeki ifade donup kaldı.
Sanki havada şak diye bir çatlak oluşmuş gibiydi.
...Gerçekten. Ben pek uzun yaşayamam.
"...Evet, Senpai. Sana baktığım sürece pek eğlenceli durmuyor. Hem ben, senin o bahsettiğin sıradanlığı tercih ederim. Özel bir varlık olmak falan... İstemiyorum."
Bana bakan Shirazumi Rio'nun gözlerinde insaniyetten eser yoktu. ...Bu adam, az önceki konuşmayla beni düşmanı olarak belledi.
"...Ne dedin sen? Ne demek bu şimdi...! Dinle beni, böyle yapmazsan öleceksin diyorum! Başka seçeneğin yok! O zamanki Shirazumi Rio da aynısını yapmıştı! Herkes... Herkes özel olmak, başkalarından üstün olmak isterken...!"
İnanamıyorum dercesine küplere bindi.
Gülerek bana baktı.
Bu ne korkuyla ne de öfkeyle açıklanabilecek bir gülümsemeydi.
"Neden? İnanamıyorum. Kokutou, sen nasıl böyle bir şey söyleyebilirsin? Anlıyorum. Güçlü görünmeye çalışmıyorsun, kimseye karşı bir mahcubiyet de hissetmiyorsun. Sen... Sen yürekten böyle bir şey diliyorsun. Böyle devam ederse öleceksin ulan! Ne havalara giriyorsun öyle?! Kahretsin, bozuksun sen. Sıradan falan değilsin. Nereden bakarsam bakayım sen kaçıksın!"
"—Kaçık olan sensin, Senpai."
Midemden kabaran bulantının baskısıyla dile getirdim.
...Daha kıvrak davranabilseydim, belki de... Belki daha uzun yaşayabilirdim.
"Farklı olmak adına yaşadın sen. Birini öldürdükten sonra o suçtan gözlerini kaçırdın, kaçtın. 'Ben deliyim. Deliysem birini öldürmem kaçınılmazdır' dedin. Anormal bir insanın anormal şeyler yapması doğaldır diyerek kendini kandırdın, mazeretler ürettin...!
...Ama bu, sadece sinirlendiğin için birine yumruk atıp sonra da mazeret uretmekle aynı şey. Burada hiçbir haklılık yok. Yine de kendini haklı çıkarmak için deli taklidi yaptın ve hâlâ, durmaksızın kaçıyorsun."
...Öyle.
İlk kez birini öldürüp Souren Araya denen adamın davetini kabul ettiği andan itibaren Shirazumi Rio yok olmuştu.
Bir deli olarak var olabileceği düşüncesiyle kendini zırhlandıran adam, kendisi gibi bir katil olan Shiki Ryougi'yi aradı. Kendisiyle aynı olan bir katil varsa, kendi varlığı da meşrulaşacaktı çünkü.
Tuhaf olanın sadece kendisi olmadığını bilip rahatlamak için.
".........Kapa... çeneni."
Gözlerini kısarak Shirazumi Rio bana dikti bakışlarını.
Ama sonuna kadar söylemezsem buraya gelmemin bir anlamı kalmaz.
"...Doğduğundan beri hiçbir sebep yokken öldürmekten haz duyan Shiki ile kendini korumak için öldürmekten haz duyduğuna kendini inandıran Shirazumi Rio."
...Doğal olan ile yapay olan.
...Doğuştan gelen ile sonradan inşa edilen.
Bu farkı dile getirmezsem fark etmeyeceksen eğer...
"...Katil tanımı senin için bir hataydı. Shiki'nin taşıdığı o ıstırap sende yok. Atmak istese de atamadığı o duygular... Aranızdaki o uçurum sende yok çünkü."
"............Kapa çeneni, Kokutou."
"Bu yüzden sen Shiki ile aynı değilsin. Tam aksine, onun tamamen zıddısın. Birini öldürüp de o suçu üstlenmeyi bile beceremeyen birisin. Sadece kaçan, ne bir caniye ne de bir katile dönüşebilmiş bir kaçaksın. Senin gerçek kimliğin bu, Senpai."
Yine de... Benden yardım istediğin için.
Aklımı kaçırırsam kurtulurum gibi yanlış bir yola sapan seni, yeniden bu tarafa çekmek istemiştim.
"............Sana kapa çeneni dedim!"
Nefretle dolu, lanet gibi bir haykırış.
Bıçağı havaya kaldırışını engelleyemeden izledim.
Bıçağı indirdi.
Hızını kesmeden, duygularına yenik düşmüş bir darbeyle Mikiya Kokutou'nun başından aşağı savurdu.
Alnına yarığa kadar batan bıçak, Mikiya Kokutou ile dünyayı acımasızca birbirinden ayırdı.
Güm diye bir sesle Mikiya yere yuvarlandı.
Yüzüstü kapaklandığı yerde hareketsiz kaldı. Sadece yüzünün olduğu kısımdan akan kırmızı kan, beton zemini ıslatıyordu.
Elimdeki bıçağa boş gözlerle bakakalmış, hiçbir şey yapamamıştım.
Mikiya'nın cesedi o kadar korkunçtu ki yaklaşmaya bile cesaret edemedim.
Çünkü Mikiya... Ölmüştü.
"Özür dilerim... Böyle olsun istememiştim."
Fısıldasam da cevap veren tek şey yağmurun sesiydi.
Ağlıyordum.
Çok eskilerden... Shirazumi Rio'nun öğrenci olduğu zamanlardan beri içinde kalan o sevgi kırıntıları silinip gidiyordu.
Mesela o zaman.
Shirazumi Rio okulu bıraktığında, herkes içten içe benimle dalga geçmişti. Liseyi terk etmek de ne demek, ne düşünüyor bu çocuk dercesine alaycı gözlerle bakmışlardı. Ama sadece Mikiya Kokutou farklıydı. O, tüm içtenliğiyle 'Elinden geleni yap' demişti bana.
Unutmam mümkün değildi. O anki sevinç, Shirazumi Rio'nun içinde hâlâ yaşıyordu.
Ama bana bunu veren kişinin kendisi ölmüştü.
Bir anlık öfkeyle onu ben öldürmüştüm.
...Biliyordum oysa. İnsanlar küçücük bir şeyle ölüp giderdi. Shirazumi Rio'nun bundan kaçınacak şansının trajik bir şekilde olmadığını, ilk kez birini öldürdüğü o andan itibaren net bir şekilde anlamıştı...!
Ama suçlu ben değildim.
"...Neden karşı geldin ki Kokutou? Sen her zaman benim tarafımdaydın. Sen beni her zaman anlardın. Bu yüzden... Bir tek sen bana karşı gelmemeliydin...!"
Evet, dünyadaki hiç kimse kabul etmese bile.
O beni kabul etse yeterdi.
Sen yanımda olsaydın, sadece bu bile yeterdi...!
...Mikiya Kokutou'nun dediği doğruydu; Rio bunu kabulleniyordu.
Shirazumi Rio, Shiki Ryougi'yi falan sevmiyordu.
Shiki Ryougi'yi arzulayan şey bir katil olarak bendim. O da benimle aynı varlığa dönüştüyse artık bir işime yaramazdı. Özel bir varlık, tek bir tane olduğu için özeldi. Bu yüzden, eski haline döndükten hemen sonra ölmesine karar vermiştim zaten.
Kaybettikten sonra fark etmiştim.
Benim bir yoldaşa, bense ona muhtaçtım.
Shirazumi Rio denen varlığın hâlâ geride kalabilmiş olması, Mikiya Kokutou sayesindeydi.
Ben... Sadece Mikiya Kokutou'nun karşısındayken Shirazumi Rio'ya dönüşebiliyordum.
Artık o da yoktu.
Yarısı yok olup gitti. Eskiden, Rio Shirazumi’nin dünyasının yarısını kaplayan o insanla birlikte.
Bağışla beni Kokutou. İnanıp güvendiğin ben, görünüşe göre tam da burada yok oluyorum.
"──── Kalan... diğer yarısı."
Ama sorun değil. Ben yaşayabilirim.
Rio Shirazumi için geriye hâlâ Shiki Ryougi kalmış durumda. O bana geri dönerse, içim her daim rahat olacak.
…… Ah, evet. Doğru ya.
Mikiya Kokutou gibi birine ihtiyacım yok ki benim. Ben zaten en başından beri bunu istemiyor muydum? İçimde atan o dürttünün beni yok etmesine izin vermemek için, benimle aynı türden, benim gibi bir katilin varlığıyla rahatlamak istiyordum.
Odayı arkamda bıraktım.
Deponun içine dönüp esrar tarlasına doğru yürüdüm.
Shiki... Bir zamanlar delicesine arzuladığım o kadın.
Herkesten daha özel görünen, kana susamış o seri katil.
İşte o, benim olacak.
Hah, diye bir kıkırdama kaçtı ağzımdan. Zihnimde onun ter ve tükürükle kirlenmiş silüeti canlanınca artık kendimi tutamaz oldum.
Bir an önce... yapmak istiyorum.
Kokutou'yu öldürdüğümü söylersem, hiç şüphesiz eski haline dönecektir.
Gerçek bir katil üzerine çullanacak.
Bu son derece baştan çıkarıcı bir durum.
Üstelik ilacın etkisi hâlâ üzerinde. Ayakta bile duramayan bir katili ayak parmaklarından başlayarak kemirmek... Bundan daha mükemmel bir sahneyi kim hazırlayabilir ki?
Evet, kimse yapamaz. Benden başka kimse.
Dilim ıslakça hareket etti. O da kadının terini doyasıya emmiş olmalı ki, bir an önce etinin tadına bakmak istiyor gibiydi.
"── Ter mi?"
Esrar tarlasının ortasında kalakaldım.
Ter mi? Ne teri?
İlaç kullanırken terleme olacağı doğruydu.
Ama... bu miktar normal değildi. Üstelik enjekte ettiğim şey sadece basit bir kas gevşeticiydi. Bu kadar terlemesi için hiçbir sebep yoktu.
…… Aşırı miktarda ter. Sanki vücundaki zehri dışarı atmak istercesine, anormallik derecesinde bir terleme.
"── Hadi oradan, yok artık!"
Koşmaya başladım. Ryougi'yi bıraktığım bloklara doğru aceleyle atıldım. Otları yara yara, delicesine koştum.
Varış noktama on saniye bile sürmeden ulaştım ve tam da tahmin ettiğim o manzarayla karşılaştım.
"────"
Huşudan dilim tutulmuştu.
Depoda esrar ekilmemiş tek yer olan o beton meydan.
Ayakta bile duramaması gereken Shiki Ryougi, bir iblisinki gibi ürkütücü bakışlarıyla, görkemli bir şekilde orada dikiliyordu──
Shiki Ryougi'nin duruşu, dehşet verici derecede güzeldi.
Rio Shirazumi nefes almayı bile unutup o güzelliğe büyülenmişçesine bakakaldı.
Kadını bağlayan kelepçeler çoktan hükmünü yitirmişti.
Çözülmemişlerdi.
Kadın, onları kesip atmıştı.
Kelepçe, büyük bir aksesuar gibi Shiki'nin sağ bileğinde sallanıyordu.
Halkanın üzerinde tek bir çizik bile yoktu.
Yaralı olan tek şey, onun sol eliydi.
Shiki── kelepçeden kurtulmak için sol elinin başparmağını ve altındaki et parçasını kendi dişleriyle koparmıştı.
"── Ha, haha, ha."
Rio Shirazumi güldü.
"── Sen mükemmelsin."
…… Bu gülüş bile sinirlerimi bozmaya yetiyordu.
"── Mükemmel bir... katilsin."
Boğazı titriyor, sanki tiyatro oynuyordu.
Bu uyuz köpeğin sesini dinlemekten artık gına gelmişti.
…… Böyle şeylerle harcayacak vaktim yoktu benim.
"Hadi── başlayalım Ryougi. Beni bu dünyada tutabilecek tek kişi sensin."
Işığa koşan bir böcek gibi bana doğru yaklaştı.
Ona bakmadım bile.
"Başka kapıya git. Ben yokum."
Mecbur kaldığım için konuştum.
Ne demek istediğimi anlamayarak duraksadı ve gözlerini kırpıştırdı.
"…… Ne... dedin?"
"Seninle vakit kaybedemem dedim."
Evet, seri katil gibi bir unvana ihtiyacım yoktu.
O unvanı bu mahluka verebilirdim. Çünkü ihtiyacım olan şeyi çok uzun zaman önce elde ettiğimi anlamıştım.
Göğsümdeki delik... O kapkaranlık boşluk doldurulmuştu.
Cinayet dürtüm sonsuza dek yok olmayacaktı belki ama buna katlanabilirdim.
Shiki ile Shiki'nin için katletmenin sebebi farklıydı.
Yazın yaşanan o olayda fark etmiştim zaten. Ben sadece yaşadığımı hissetmek için milletin canına kastediyordum.
Ama artık bu sebep bile silinip gitmişti. Birilerinin canını alarak yaşadığımı hissetmeme gerek kalmamıştı, çünkü azar azar da olsa doyuma ulaşıyordum.
Şu anki ben, eskideki Shiki değildim.
Geri dönüp sadece Shiki Ryougi ile savaşmaya devam etmeliydim.
Kaybedersem her şey biterdi ama bu, seri katil denen o kullanışlı sığınağa kaçacağım anlamına gelmezdi.
Göğsümdeki boşluğu dolduran o adam ve benim mutluluğum uğruna yok olan diğer Shiki için...
"Yalan söylüyorsun, değil mi Ryougi?"
"Hoşça kal, katil."
Ve yürümeye başladım.
İlaçla uyuşmuş bedenimle, parçalanmış sol elimle... Bir yabancının yanından geçer gibi Rio Shirazumi'nin sıyırıp geçtim.
O yaratık, soluğu düzensizleşmiş bir halde öylece kalakaldı ve arkamdan baktı.
"…… Sen de mi beni sırtımdan vuruyorsun?"
Fısıltısı, yağmurun sesinde eriyip gitti.
Ben sadece yağmurun sesini dinliyordum.
"…… Buna izin vermem. Senin uğruna adam öldürdüm, senin uğruna bunca yoldan geçip geldim ben! Beni terk mi edeceksin? O zaman Rio Shirazumi diye biri kalmaz ki! Artık Rio Shirazumi'yi hayatta tutabilecek tek şey sensin!"
Sallanan bacaklarımı zorlayarak ilerledim.
Arkamı dönmeden bu otluk alanı terk etmeye karar verdim.
── O sonraki sözleri duyana kadar.
"…… Anladım, Mikiya'nın yanına dönüyorsun demek, Ryougi."
Kısık bir sesle.
Pürüzlü bir kıkırdamayla fısıldadı bunu.
── Adımlarım durdu.
"O zaman gitmene gerek yok. Çünkü o zaten tam da burada."
Midem bulandı.
Gözlerimin önü karardı, düşecek gibi oldum.
Hiçbir şey düşünemez hale geldim.
…… Öyleyse neden?
Sadece bu iki satır cümleyle her şeyi nasıl anlayabilmiştim ki…………?
"Sen──"
Sesim çıkmadı.
Arkamı dönmemeye karar vermişken, dönmüştüm işte.
Artık kimseyi── öldürmek istemeden yaşayacağıma dair söz vermişken üstelik.
"Senin suçun, Ryougi. Sürekli mızmızlanıp durduğun için senin yerine ben aldım onu."
…… Ne dediğini duyamıyordum. Kulaklarım bozulmuş olmalıydı.
"Ha, unutmadan, bu senin bıçağındı değil mi? Geri veriyorum. Kirlettiğim için kusura bakma artık."
Çınn diye bir sesle bıçağım betona düştü.
Gümüş renkli, keskin bıçak sıcacık, kıpkırmızı kanla kaplıydı.
Bıçağım ve birinin kanı.
O kanın kime ait olduğunu çok iyi biliyordum. …… Yanılmama imkan yoktu. Onun kanının kokusunu bir an bile unutmamıştım ki.
"…… Ah. Öldün mü yani sen?"
Fısıldayarak öne doğru adım attım.
Betonun üzerinde yuvarlanan o bıçağı almam gerekiyordu.
"Evet, seni özgür kılmak için ben öldürdüm onu…! Kokutou denen o herif, son ana kadar iyi adam rolü kesip bana vaaz verip durdu. Neymiş efendim, sen ve ben taban tabana zıtmışız! Güldürmesin beni, biz birbirimize bu kadar benzerken hem de……!"
…… Yağmurun sesi çok gürültülüydü.
Bıçağın yanına kadar yürüyüp betonun üzerine diz çöktüm.
Bıçağa yapışmış kan hâlâ tazeydi. …… Bu lanet silah o kanı içeli daha birkaç dakika bile olmamıştı.
── Ahh.
Bunca yakın bir yerde, bunca yakın bir zamanda.
Onu kaybetmiştim.
"……Aptal. Sana Touko'nun yanında kal dememiş miydim? Ölümün bile sersemce. Gerçekten de tam sana göre."
'Senpai'yi öldürürsen seni asla affetmem, Shiki──'
Beni böyle bağlayan adam, koruduğu o hayvan tarafından öldürüldü.
……Neden ki?
O benim malımdı.
Onu öldürme hakkı sadece ve sadece benim olmalıydı.
"──Asla."
Bıçağı elime aldım.
İki elimle kavrayıp ayağa kalktım.
Başım öne eğik, keskin başı göğsüme bastırmış öylece duruyordum.
Yüzüm hâlâ yere dönükken dudaklarımı araladım.
"──Pekala, yapalım bakalım."
Rakibime bakmadan, başımı kaldırmadan.
Yüzümü kaldırsam da bir şey değişmeyecekti zaten.
Çünkü az önce... o mahlukun silüeti bile görünmüyordu gözüme.
"──Seni affetmeyeceğimi söylemiştim. Gerçekten de sadece bu noktada birbirimize benziyoruz, Shirazumi."
Mahluk üzerime doğru koşuyordu.
Başımı kaldırmadan onu görmezden geldim.
Ölüm kalım savaşı vereceğim rakip daha sonra da bekleyebilirdi.
Şimdi sadece... bu hissi sonuna kadar tatmak istiyordum.
Bu göğüste, onun sıcaklığının kalıntıları henüz silinmemişken.
Shirazumi Lio'nun bedeni havaya fırladı.
Doğruca üzerine çullanan düşmanın karşısında kız kılını bile kıpırdatmadı.
Canavarın pençeleri etini yararak kolunu yardı.
Kan fışkırdı, düşman hemen yanından fırtına gibi geçip gitti ama Shiki başını eğmeye devam etti.
İki eliyle bıçağı nazikçe kucaklıyordu.
Paha biçilemez bir hazineyi saklar gibi, özenle, hürmetle.
Hafızamdaki o sıcaklık giderek soğuyordu.
Kendi vücut ısım, birbirimize dokunduğumuzda teninden yayılan o sıcaklık...
Benim gibi birinde bile birazcık var olduğunu sandığım o ruh, onun inandığı o ruhum...
Kan aktıkça, yaralar açıldıkça bedenim hızla soğuyordu.
Ama pek bir acı hissetmiyordum.
Çünkü acının çok daha ötesini, çok daha can yakıcı olanını biliyordum.
……Soğuk yağmurun altında, kaç defa birbirimizin peşinden koşmuştuk, değil mi?
──Evet. Sadece donan nefeslerimiz sıcaklık taşıyordu.
Kesilmek üzere olan soluklarımızı izliyorduk.
Bir darbe daha, eti kemiğinden ayırdı.
Düşman, avının tadını çıkarır gibi hareket etmeyen bedenimle eğleniyordu.
Gözün seçemeyeceği bir hızla yanımdan geçip gidiyor, her hamlede etimden bir parça koparıyordu.
……Dışarıdaki yağmur hâlâ dinmemişti.
Düşününce, sıradan şeyler bile benim için ne büyük sevinç kaynağıydı.
──Mesela yağmur.
Sis gibi çöken ders sonrası saatlerde, senin ıslığını dinlerdim.
Üçüncü darbe. Bacağımı deşti.
Şakırdayan seslerle beton kanla ıslandı.
Kemiğe kadar batan pençeler bacağımı ve zemini al pıhtılara buladı, ayakta durmayı bile azaba dönüştürdü.
……Evet, sadece ayakta durmak bile nefesimi kesiyordu.
Ama bazen birlikte gülebildiğimiz anlar da vardı sanırım.
Çünkü Kaname seni seviyordu.
──Mesela alacakaranlık.
Alev alev yanan o sınıfta, seninle baş başa konuşurduk.
Düşmanın yeteneği eskisiyle kıyaslanamayacak kadar güçlenmişti. Hızı da isabeti de gerçek bir canavarın ötesindeydi.
Ben ise sadece bir hurdadan ibarettim. Ruhum donmuştu, bedenim de yakında hareket etmez olacaktı.
Buna rağmen bu durumdan zevk alıyor oluşum tam bir çaresizlikti.
Ama kollarım hâlâ hareket edebiliyordu. Bir sonraki hamlesinde onu kesinlikle avlayacaktım.
──Sen yanımda ol, sadece gülümse, bu bana yeterdi.
Dördüncü hamle. Üzerime atılıyor.
Hedefi sağ kolum.
Bunu bildiğim halde hareket edemedim.
……Çünkü cinayet işlemek kötü bir şeydi.
──Sen yanımda ol, sadece yürü, bu bile beni mutlu ederdi.
Çok fazla kan kaybettiğim için bilincim bulanıklaşıyordu.
Bedenim her an yere yığılabilirdi.
Buna rağmen onun sözünü tutmaya devam ediyordum.
……Shirazumi Lio'yu öldüremiyordum.
Ölsem bile, onun sözleri içimde yaşamaya devam ediyordu çünkü.
……O sıcaklığı sonsuza dek korumak istiyordum.
──Kısa bir anlığına.
Yaprakların arasından süzülen güneş ışığı öyle sıcaktı ki, durup kaldım.
Ama mutluydum.
Bana sıradan biriymişim gibi davranan sen.
"İnsan öldürmemelisin," diye benimle ciddiyetle konuşman beni mutlu ediyordu.
Sana asla itiraf etmeyecek olsam da...
Bana göre sen, mucizevi bir şekilde benden çok daha güzeldin.
──"Bir gün aynı yerde olabileceğiz," deyip gülüsemiştin.
Beşinci pençe darbesi geliyordu.
Bu kesinlikle benim sonum olacaktı.
Düşman boynumu hedef alacaktı.
Zaten kan kaybından ölecek olan nefesimi kesmek için şah damarım fazlasıyla yeterli bir hedefti.
──Bu sözleri, çok uzun zamandır birinin bana söylemesini beklemiştim.
……Ölüm yaklaşmakta.
Geriye dönüp baktığımda, geçmişim sadece güzel anılarla doluydu; yüzümde istemsizce bir tebessüm belirdi.
Sadece bir yıl önceki geçmiş ve sadece altı aylık şu an.
Akıp giden zaman çok hızlıydı, onu yakalamam mümkün olmadı. Ama minnettardım. Yalan gibi gelse de sonsuz bir mutluluktu.
Hiç değişmeyen, sıkıcı bir lise hayatı.
Çatışmasız, huzurlu günlerin kalıntıları.
──Gerçekten de...
Rüya gibi günlerdi.
Teşekkür ederim. Ama, özür dilerim.
……Başımı kaldırıp o mahlukun ölümüne baktım.
Kaybedeceğimi biliyordum.
İnandığın şeyleri, sevdiğini söylediğin o 'beni'.
Bunu bildiğim halde onu öldürmeye karar verdim.
Bu yüzden geçmişteki tüm benliğim silinip gidecek olsa bile, muhtemelen artık kimse yanımda kalmayacak olsa bile...
Yine de── yine de seni öldüren bu mahluku affedemiyorum──.
──Üzerine koşan düşmana dikti gözlerini.
Kar karar verildikten sonra gerisi çocuk oyuncağıydı.
Su yüzeyinden havalanan beyaz bir kuş kadar zarif.
Son an gelene kadar her şey bir göz kırpması kadar kısa sürdü.
Bitiş, son derece zahmetsizdi.
Boynuna doğru uzanan Shirazumi Lio'nun kolunu tek hamlede kesti.
Hiç duraksamadan düşmanın iki bacağını bir nefeste gövdesinden ayırdı. Bir balon gibi havada süzülen Shirazumi Lio'nun bedenine bıçağı saplayıp acımasızca yere çarptı.
Bıçak, bir mezar taşı gibi kalbini delip geçmişti.
Adam son bir kez hırıldadı ve her şey bitti.
Shirazumi Lio'nun yüzü, şaşkınlık içinde donup kalmıştı.
Neye uğradığını, öldüğünü bile anlayamadan yaşamı son buldu.
Bıçak bir mezar taşı gibi göğsüne saplanmış duruyordu.
Bıçağı iki eliyle tutan kız, dizlerinin üzerinde öylece kalakaldı.
Pencereden süzülen güneş ışığı eğik geliyordu.
Gri ışığın aydınlattığı silüeti, ölüleri uğurlayan bir rahip gibi renksizdi.
Shirazumi Lio'nun cesedinden kan akmıyordu.
Depoya saçılan o canlı kırmızı renk, tamamen kızın kendi bedeninden süzülen kandı.
Kolları, bacakları, bedeni parçalanmış olan kızın yaşamı muhtemelen birkaç dakika bile sürmeyecekti.
……Hayır, eğer o Ryougi Shiki ise, bu birkaç dakikalık ömrü katlayarak uzatabilir, tedavi görerek iyileşebilirdi.
Ama bunu yapmadı.
Bıçağı bıraktı, sırtüstü yere devrildi.
"Ah," diye fısıldadı dudakları.
Nefes aralıklarını uzatıp kesilen yaralarındaki sinirleri uyuşturabilirdi. Bedenini dinlendirirse yardım çağıracak kadar güç toplayabilirdi.
"…………Ama, boş ver."
Shiki fısıldayarak gökyüzüne baktı.
Pencerenin ardından görünen manzara her zamanki gibi yağmurluydu.
Kış mevsimi, her zaman böyle bir göğün altında ellerini kirletirdi.
……Bu halde eve dönemem.
Üstüm başım çamur içinde eve dönsem yine azar işitirim.
"Yine de beni beklemiştin."
……Birlikte yürümüştük.
……Kirli ellerimi tutup eve giden o yolda birlikte yürümüştük.
……Tüm bunlar, rüya gibi günlerdi.
"Gerçekten yalan gibi."
Nefesim tıkanıyor.
Bilincim bir mum alevi gibi titriyor.
Sönmek üzere olan bu yaşam, bir mayıs böceği gibi çok güzel.
Nefesini düzene sokuyor.
Yaşamak için değil, uyumak için.
Gökyüzüne bakan gözleri ağlıyordu.
………Karar vermiştim.
Eğer bir gün gözyaşı dökecek olursam, o gün onun öldüğü gün olacaktı.
Gözda kapaklarını kapatıyor, nefesi giderek sakinleşiyor.
Pek bir pişmanlığı yoktu. Sadece sessizce düşünüyordu.
……Mikiya yoksa artık yaşamanın da bir anlamı kalmadı. Ateşin sıcaklığını öğrenen bir canavarın bir daha eskisi gibi olamayacağı gibi. Ben de artık o boşluğuma dönemem.
……Dünya kopup ayrılmış.
İlk başta bana sadece öyle gelmişti.
Öğğ diyerek boğazımdan midemdekileri bir kez daha dışarı boca ediyorum.
Kazada kontrolden çıkıp şuurunu kaybeden bilincimi geri getiren şey, bedenimin yaşama tutunmaya çalışan bu refleksiydi.
Tek kolumdan destek alarak üst bedenimi güç belada olsa doğrulttum.
Bacaklarımda hiç derman kalmamıştı. Bir şekilde duvara kadar süründüm ve duvara tutunarak ayağa kalktım.
Görüşüm nihayet geri geliyor. Ama sadece karaltıları seçebiliyorum. Dünya beyaz bir sisin ardında, her şey bulanık.
"……Acıyor."
Neresi acıyor bilmiyorum ama canım çok acıyor.
Sol gözüme dokunuyorum.
……Kan artık sadece sızıntı şeklinde akıyor. Shirazumi Lio'nun bana içirdiği o ilaç, metabolizmayı aşırı hızlandıran özel bir şey miydi acaba? Yaranın büyük kısmı pıhtılaşmış, en azından kan kaybından ölmeyeceğim kesin.
Fakat yara iyileşmiş değil. ……Tabii ya. Alnımdan yanağıma kadar, sol gözümle birlikte bıçakla yaralandım. Hayatta olmam bile mucize, sol gözümle birlikte sağ gözümün de işlevini kaybetmemiş olması ayrı bir şans.
Şimdi bir de sol gözümün sağlam kalmasını beklersem çarpılırım.
Duvara tutuna tutuna depoya doğru ilerledim.
……Depoyu otlar bürümüş, neyin nerede olduğu anlaşılmıyor.
Acı, kan kaybı ve üzerine ilacın etkisiyle kafamda tek bir düşünce vardı.
"—Shi... ki."
Yürümeye devam ediyorum.
Depo çok geniş, otlar engel oluyor, onu bulamıyorum.
Attığım her adımda acıdan bilincim gidip geliyor.
Bayılıyorum, sonra hemen kendime gelip bir adım daha atıyorum.
Bunu tekrar tekrar yaparken... Ben ne yapıyorum böyle? Yaşadığımı mı yoksa öldüğümü mü bile bilmediğim, kan revan içindeki bu bedeni sürüklüyorum.
"…………"
Laps diye bacaklarımın bağı çözüldü ve yere kapandım. Otların bittiği zemin toprak olduğu için yaram fazla açılmadı.
Dizlerim tutmadığına göre sürünerek devam edeceğim.
Ama depo çok geniş, onu bulamıyorum.
Sol gözüm yanıyor, sağ gözümse hiçbir şey görmüyor, çaresizim.
……Biraz dinleneyim. Shiki'nin burada olduğunun bir garantisi yok ki. Belki de boş bir çabayla kendi ecelime koşuyorumdur.
Bunu bu kadar soğukkanlılıkla düşünmeme rağmen ilerlemeyi bırakmadım.
"Neden... acaba?"
……Öyle ya, çünkü Shiki'yi görmek istiyorum.
Ama Shiki'yi bulduğumda, Shirazumi Lio ile birbirlerini öldürmüş olurlarsa ben ne yapacağım?
──Sempai'yi öldürürsen seni asla affetmem Shiki.
Ona aynen böyle söylemiştim.
……Evet, affetmem.
Senin bir insanı öldürmeni asla affedemem.
Başka birinin birini öldürmesi umurumda değil. Ben sadece Shiki'nin birini öldürmesini istemiyorum.
Seni sevdiğim için.
Seni sevmeye devam etmek istediğim için.
Senin mutlu olmanı istediğim için.
Daha fazla canının yanmasını istemiyordum, hepsi bu.
……Ne kadar büyük bir bencillik.
Söz konusu Shiki bile olsa, cinayet işleyen bir insandan nefret ederdim.
Sana güveniyorum demek, sadece işime gelen tatlı bir yalandı.
Ben sadece inanmak istiyordum. Çünkü birini öldürürsen, seni affedemezdim.
"……Sempai'yi öldürürsen... seni... affetmem."
Sayıklar gibi fısıldayarak öne doğru sürünüyorum.
Otları yararak boş bir alana çıktım.
Beton zemin, üzerine gün ışığı vuran geniş bir alan.
Shiki oradaydı.
Yanı başında da Shirazumi Lio'nun bedeni.
Yere serilmiş bu iki insan da pek canlı gibi görünmüyordu.
"────"
Sempai'yi öldürdün mü Shiki?
Pişmanlık göğsümü kaplıyor. Ama bu, düşündüğüm gibi bir şey değil.
Ben── sadece Shiki'yi görebiliyorum.
Sürünerek Shiki'nin yanına gittim.
……Yüzünde huzurlu bir ifade vardı.
Bedeni yaralar içindeydi, kana bulanmıştı. Yüzü sapsarıydı, yaşam enerjisinden eser yoktu.
Yine de nefes alıyordu.
──Ah, yaşıyor.
Büyük bir rahatlamayla Shirazumi Lio'dan özür diledim.
O gerçekten ölmüştü. Şartlar ne olursa olsun, onu öldüren kişinin Shiki olduğunu biliyorum.
Bu sonuç, sadece senin sonun.
Kurban sensin ve yas tutulma hakkı sadece sana ait.
Ama yine de…… Ben Shiki'nin yaşıyor olmasına seviniyorum Sempai. Senin için üzülemiyorum.
Aksine sana kin besliyorum.
Çünkü senin yüzünden Shiki artık──.
O anda, beyaz parmaklar yanağıma dokundu.
Narin parmaklar yanağımı okşadı.
Tüy gibi yanağımı teğet geçen o el, ona aitti.
"Ağlıyor musun, Kokutou?"
Bitkin gözlerle öyle söyledi Shiki.
Bulanık bilinciyle, tek gözü olmayan Mikiya Kokutou'nun yüzünü okşuyordu.
Süzülen kanı gözyaşı sanmış olmalıydı.
Shiki doğrulacak güçte değildi.
Bense onu kucağıma bile alamıyordum.
Yağmurun altında.
Donmuş nefeslerimiz tek sıcaklık kaynağımızdı. İkimiz de birbirimizin kesik kesik çıkan nefesini izledik──.
"Shirazumi'yi öldürdüm," diye fısıldadı Shiki.
"Evet, biliyorum," diyerek onayladım.
Shiki, Shirazumi Lio'nun cesedine son bir kez bakıp gökyüzüne çevirdi gözlerini.
"Böylece, pek çok şeyi kaybettim."
Bu, bomboş ve hüzünlü bir sesti.
Kaybettiği şeyler.
Değer verdiği detaylar, bugüne kadarki benliği. Belki de bunların içine ben de dahildim.
Her şeyden öte── Shiki artık kendisini öldüremezdi.
O günahı artık sırtlayamazdı.
Büyükbabasının dediği gibi. O ilkeyi koruyan Shiki, tıpkı büyükbabası gibi yapayalnız ölecekti.
Hüzünlü, yapayalnız bir cenaze töreniyle.
"……Ama sorun değil. Demiştim ya, senin yerine ben sırtlanırım diye."
Kırmızı kan Shiki'nin yanağına damladı. Sol gözümden akan o damla, gerçekten de bir gözyaşı gibi görünüyordu.
……Evet, yazın sonunda, bana ilk kez gülümsediğin o gün söz vermiştim.
Senin yerine günahlarını sırtlanacağıma dair. Bu yüzden──
────Seni ben öldüreceğim.
Sen ölene dek, öldüğün o an gelene kadar seni asla yapayalnız bırakmamak için.
"……Ben bir katilim oysa," diye fısıldadı Shiki, ruhsuz ve dalgın bir sesle.
Her şeyini kaybettiği için kendini suçlayarak, ağlamak üzere olan bir çocuk gibi.
Farkındaydı.
Bunun asla silinmeyecek bir günah, ne kadar özür dilese de affedilmeyecek bir keder olduğunu biliyordu.
……Ben bile bunu bağışlayamam.
Hiç kimse bunu affedemez.
"……Adam öldürmenin yanlış bir şey olduğunu söylemiştim, değil mi? Sözünü tutamadığına göre aptalın tekisin. Bu sefer gerçekten çok kızdım. Öfkeliyim işte, ağlasan da bir şey değişmeyecek."
"……Demek öyle. Ağlasam bile beni affetmeyeceksin."
"Evet. Asla kanmam."
Ağzımdan saçma sapan şeyler dökülüyor.
Yine de Shiki bu sayede huzur bulacaksa, istediği kadar nefret dolu söz savurabilirim.
Shiki hafifçe, Gerçekten belirsiz bir şekilde gülümsedi ve sessizce gözlerini kapattı.
Sanki birazdan uykuya dalacakmış gibi sakin bir hali vardı.
……Kızıl gözyaşları yanaklarından süzüldü.
Duyusunu yitirmiş kollarımla, onun yaralar içindeki bedenini kucağıma aldım.
Kimsenin affetmediği, senin bile kendini bağışlayamadığın yaraların varsa, en azından yanında kalmak istiyorum.
Öyle sıkı, neredeyse ikimiz de orada ölecekmişiz gibi sıkıca sarıldım.
Bilincim tamamen kapanmadan önce, son yeminimi fısıldadım.
"Shiki. Seni— ömrüm boyunca affetmeyeceğim."
Sözlerim, sicim gibi yağan yağmurun sesinde kaybolup gitti.
Geriye kalan tek şey, birbirine tutunmaya çalışan çaresiz parmak uçlarıydı.
Şubat ayı bitmiş olsa da şehir hâlâ kışın havasını taşıyordu.
Hava soğuktu, haberlerde yarın altı yıl aradan sonra ilk kez kar yağabileceği söyleniyordu.
Mart daha yeni başlamıştı ve kışın kalıntıları tenime yapışıyordu.
Görünüşe göre baharın gelmesine daha çok vardı.
Şehri ayağa kaldıran seri katil olayı, aşırı dozda uyuşturucuya bağlı zehirlenme ölümü olarak kapatıldı.
Shirazumi Lio’nun cesedi polis tarafından alındı, Ryougi Shiki ile Kokutou Mikiya ise sadece birer kurban olarak koruma altına alındı ve böylece bir şekilde hayatta kalmayı başardılar.
……Mikiya adamakıllı bir hastaneye kaldırıldı ama benim için durum aynı değildi.
Zaten kendi dişlerimle kopardığım sol elim, Touko’nun yaptığı bir kukla uzuvdu. O halde hastaneye gidemezdim, bu yüzden Ryougi ailesinin nüfuzunu kullanarak özel bir kliniğe götürüldüm ve sonrasında Touko benimle ilgilendi.
Şubat bitmeden iyileştim ama Mikiya bugüne kadar hastane yatağında kaldı. Vücudundaki yaralar ve vücuduna enjekte edilen uyuşturucunun temizlenmesi, onun iki hafta boyunca hastanede yatmasını zorunlu kılmıştı.
Pekii, o da bugüne kadardı.
Aslında hâlâ hastanede kalması gerekiyormuş ama ortamın çok sıkıcı olduğunu öne süren Mikiya, bugün taburcu oluyordu.
İşte bu yüzden, bu dondurucu soğuğun altında duruyordum.
Devlet hastanesinin büyük girişi. Döner kavşaktaki meydandan uzaktaki büyük bir ağacın altında, içeri girip çıkan karaltıları gözlemliyordum.
Yaklaşık iki saat boyunca bunu yaptıktan sonra, hastaneden kapkara bir karaltı çıktı.
Pantolonu da ceket de siyahtı. Sadece tek elinde sarılı olan sargı bezi beyazdı.
Tepeden tırnağa siyahlara bürünmüş adam, kapıdan çıkıp hemşirelere ve doktorlara eğilerek selam verdikten sonra koşa koşa bu tarafa doğru geldi.
Seslenmedim, sadece bekledim.
"……İnanılmazsın. Sonunda bir kez bile ziyaretime gelmedin, değil mi?"
Kokutou Mikiya, hoşnutsuz bir tavırla yüzünü buruşturarak böyle söyledi.
"Azaka beni azarladı. O odaya adımımı atarsam beni öldüreceğini söyledi, ben de gitme isteğimi kaybettim."
Ben de aynı hoşnutsuz ifadeyle karşılık verdim.
Mikiya, o zaman yapacak bir şey yok dercesine, yine de tatmin olmamış bir halde başını salladı.
"Hadi gidelim o zaman. Taksiye binelim mi?"
"İstasyon pek uzak değil. Yürüyelim."
"……Peki, öyle olsun."
Hastalığı yeni atlatmış biri için biraz zor ama diye ekleyerek Mikiya yürümeye başladı.
Ben de onun yanında adımlamaya başladım.
Sonrası her zamanki gibiydi. Önemli önemsiz şeylerden konuşarak, istasyona doğru uzanan tatlı yokuştan aşağı indik.
Göz ucuyla Mikiya’nın profiline baktım.
……Saçlarını uzatmıştı.
Yine de sadece sol kakülünü uzatmıştı, yani tam olarak uzun saçlı sayılmazdı. Sol gözünü kapatacak şekilde uzattığı saçları yüzünden, iyice kapkara bir gölgeye benzemişti.
"Sol gözün."
Fısıltı gibi çıkan sözüm üzerine, Mikiya sanki çok sıradan bir şeyden bahsediyormuş gibi, kurtarılamadığını söyledi.
"Shizune-chan’ın dediği gibi oldu. Bak, hatırlıyor musun? Yazın hani, kafede bir saatliğine konuştuğumuz o kız."
"Geleceği gören kızı diyorsun. Hatırlıyorum."
"Evet. O kız işte, söylemişti. Shiki ile karışırsam sonunda başıma çok kötü şeyler gelecekmiş. Kehanet tuttu. Gerçekten de berbat şeyler geldi başıma."
Nasıl bir sinir sistemine sahipse, Mikiya bunu söylerken neşeyle gülüyordu.
……Birazcık sinirlendim.
Böyle bir anda bana nasıl bir yüz takınmamı bekliyordu ki bu aptal?
"Ama sağ gözümde bir sorun yokmuş. O yüzden pek de önemli değil. Sadece derinlik algım biraz kaydı. ……İşte bu yüzden, biraz sola geçer misin? Henüz alışamadım da, o tarafı göremediğim için tedirgin oluyorum."
Daha lafını bitirmeden, Mikiya beni sol tarafına çekip üstüne üstlük bana yaslandı.
"Ne yapıyorsun aniden?"
Biraz şaşırarak ama yine de soğukkanlılıkla karşılık verdim.
Mikiya yine o hoşnutsuz yüz ifadesine bürünüp bana dik dik baktı.
"Ne mi yapıyorum? Koltuk değneği niyetine kullanıyorum seni işte. Alışana kadar bu bir hafta boyunca Shiki’ye emanetim, şimdiden kolay gelsin."
Neyin kolay geleceğini sanıyorsa, sanki çok doğal bir şeymiş gibi konuşuyordu.
Sinirlenip ters ters baktım.
"O da ne demek? Ben niye öyle bir şey yapmak zorundaymışım?"
"İstediğim için. Shiki istemiyorsa, sorun değil ama."
……Hastanede bir şey mi olmuştu ne, Mikiya tüylerimi ürpertecek şeyler söylüyordu.
Bana dosdoğru bakan gözlerinde en ufak bir bulanıklık bile yoktu.
Kızaran yanaklarımı gizlemek için bakışlarımı kaçırdım.
"……Öyle aşırı nefret ettiğimden değil ama."
Mırıldanarak cevap verdiğimde, Mikiya mutlu bir şekilde gülümsedi.
……Her zamanki gibi halinden memnun bir tip. Gerçekten, neredeyse ben bile onun gibi hissetmeye başlayacağım.
"Ama benim yarından itibaren okulum var."
"Boş ver, as dersi. Nasıl olsa yakında bahar tatili başlayacak, öğretmenler bile anlayış gösterir."
"Seni gidi."
Normalde sürekli okula düzgün gitmem için bana nutuk çeken adam, şimdi sorumsuz sorumsuz konuşuyordu.
……Gerçekten, bu emrivaki tavırlarının arkasında hastanede kesin bir şeyler yaşanmış olmalıydı. Sonra bunu ondan laf arasında öğrenirim diye düşününce, elimde olmadan kıkırdadım.
"Ne oldu Shiki?"
"Hiiç. Bencilin tekisin de onu düşünüyordum."
Mikiya bir an şaşırdıktan sonra, pişkince gülümsedi.
"Öyleyimdir. Yıllar öncesinden beri, kendi kafama göre seni seviyordum. Şimdi de öyle. Shiki istemese bile, kendi bildiğim gibi seninle ilgilenmeye karar verdim."
Sonra da hiç utanmadan böyle havalı havalı laflar ediyordu.
Her zamanki kalıp cevabımı verecektim ama, neyse, boş ver.
Dürüst olmak gerekirse, eski Shiki bile aslında──.
"Aaa? Ne oldu Shiki? Böyle laflardan hoşlanmazdın sen. Şimdiye kadar bu tarz şeylerden ne kadar nefret ettiğini söyleyip durmuyor muydun?"
Beklediği tepkiyi alamayınca afallayan Mikiya, kendi kazdığı kuyuya düşmüştü.
Sessiz kalmayı düşünüyordum ama fikrimi değiştirdim.
……Evet, en azından bir kerecik olsun gerçek duygularımı dile getirmeliydim.
"Öyle sayılmaz."
Mikiya şaşkınlıkla, "Efendim?" dedi.
Onun yüzüne bakmamak için kafamı öte tarafa çevirerek, gayet rahat bir tavırla mırıldandım.
"Yani diyorum ki Mikiya. Şimdiki Shiki, öyle şeylerden nefret etmediğini söyledi."
……Hah, yine de çok utanç vericiydi. Böyle bir şeyi bir daha asla ağzıma almayacağım.
Göz ucuyla Mikiya’nın ne yaptığına baktım.
Görünüşe göre zihinsel darbeyi daha çok alan o taraftı. Mikiya, gökyüzünde uçan bir balina görmüşçesine dona kalmıştı.
Bu hali o kadar komiğime gitti ki tutup elini kavradım.
Yavaş adımlarla yürüyen adamı arkamdan sürüklercesine adımlarımı hızlandırdım, yokuş aşağı inmeye başladım.
Hadi ama, tren istasyonuna az kaldı.
Eve bir an önce dönmek istediğim için Mikiya'nın kolundan çekiyordum.
Avucumun içindeki eli, bir an geldi, eskisine kıyasla çok daha kararlı bir güçle benimkini sıktı.
Neden bilmem, böylesine küçük bir şey bile içimi ısıtıyor.
Yüzümdeki gülümsemeyi saklamaya çalışarak yokuştan aşağı koşar adım inmeye devam ettim.
Nihayet tren istasyonuna vardığımızda, ikimizin de pek iyi bildiği o tanıdık sokaklara, kendi şehrimize doğru yola koyulduk.
Kıvrım kıvrım uzayan o dönüş yolu...
Uzak, neredeyse izini kaybedeceğim kadar çetin bir yol olsa bile birisi elimi sımsıkı tutuyor.
Benim aslında tek istediğim bir bıçak ya da başka bir şey değildi; sadece bu avucun sıcaklığıydı. Bundan sonra ne yaşanırsa yaşansın, bu eli asla bırakmayacağımı biliyorum.
İşte bu yüzden, benim hikayem burada son buluyor.
Şimdiki kendimi de geçmişteki Shiki'yi de kabullenip gündelik hayatıma devam edeceğim.
Geriye kalan tek şey, tam da bu mevsimde olduğu gibi...
O dondurucu kışın bitip yeni bir baharın kapıyı çalacağı o anı, sessizce ve özlemle beklemek olacak.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.