...Tık. Tık. Tık. Tık.
Kendime geldiğimde Ryougi’nin odasındaydım. Ona ailemi öldürdüğümü itiraf ettiğim o geceden beri, bu kasvetli odaya asla ayak basmamıştım.
Dışarıda güneş batmak üzereydi. Her zamanki gibi sinir bozucu olan saat yelkovanı, az sonra altıyı vuracaktı.
—Başım ağrıyor.
Ryougi ile bağlarımı koparalı yaklaşık dokuz gün mü olmuştu? Kasım ayına yeni girmiş şehrin ortasında bir evsiz gibi yaşıyordum. Yemek yemiyor, sadece ailemin cesetlerinin bulunduğuna dair haberleri arıyordum.
Zorlama ve insani sınırların altındaki bu yaşam tarzı yüzünden olsa gerek, baş ağrım günden güne şiddetlenmişti. Sadece bu da değil, vücudum da iflas ediyordu. Bakımsızlık canıma okumuştu, her bir eklemim kurşun gibi ağırdı.
"Ben... ne yapıyorum böyle?"
Dizlerime kapanmış halde mırıldandım.
Buraya bir daha asla gelmemeye kararlıydım.
Ama şimdi... sadece Ryougi’nin sesini duymak istiyodum.
Dişlerim birbirine vuruyor, zangır zangır titriyordum. Korku içindeydim ve yardım dilercesine, farkında bile olmadan kendimi burada bulmuştum.
Işıkları açmadığım o karanlıkta ne kadar süre öylece kaldım bilemiyorum.
Dünya, aniden ışıkla doldu.
"Ne yapıyorsun Enjou? Karanlıkta oturup pusu kurmayı çok mu seviyorsun?"
Beyaz bir kimono ve üzerine kırmızı deri ceket giymiş olan genç kız konuştu. Burada olmamı zerre yadırgamamış gibiydi.
Omuzlarına dökülen siyah saçları, siyah ve derin gözleri, bir erkeği andıran konuşma tarzı...
Her şeyiyle eskisi gibiydi; Ryougi sanki her şey çok normalmiş gibi odaya girmişti.
"Yine de zamanlaman harika. Fazla kusursuz."
Ryougi bunu mırıldanırken elindeki paketi yatağın üzerine bıraktı. Hiç kullanılmıyor olması gereken yan odaya geçti ve pakete benzer uzunlukta ince, ahşap bir kutuyla geri döndü.
"Biraz bekle, şunu bir birleştireyim."
Ryougi paketi açtı. İçinden kılıfı olmayan çıplak bir kılıç çıktı.
Kimonolu kız, alışık ellerle ahşap kutuyu açtı ve kılıcın kını olduğunu tahmin ettiğim parçayı, kabzayı ve büyük bir madeni paraya benzeyen korumayı (tsuba) kılıca takmaya başladı.
"Hay aksi, habaki (kılıç bileziği) çok küçük geldi. Shinogi-zukuri yapısında olmasına rağmen neden uymuyor bu, kahretsin... Tıkandık iyi mi, elimde başka habaki de yok."
Hoşnutsuz bir tavırla konuşan Ryougi, çıplak bir namludan görkemli bir Japon kılıcına dönüşen silahı yatağın üzerine öylece bırakıp bana döndü.
"Pekala. Anlat bakalım, bir meselen var herhalde?"
Sözlerinin aksine, Ryougi’nin yüzünde her zamanki kayıtsızlık vardı.
Ben ise... neyi nasıl söyleyeceğimi hiç düşünmemiştim. Sadece birinin bana yardım etmesini istemiştim.
...Hiç değişmemişim. Ryougi ile ilk karşılaştığımda da neden yardım istediğimi bile hatırlayamamıştıım.
"—Bilmiyorum. Bende bir tuhaflık var. Kendime güvenemiyorum."
Ryougi hiçbir şey söylemeden bana bakıyordu.
Benim ise sadece gerçekleri anlatmaktan başka çarem yoktu.
"Bugün şehirde annemi gördüm. Önce ona çok benzeyen biri sandım. Ama... kesinlikle annemdi. Peşine düştüm ve inanılmaz bir şey oldu; o lüks daireye geri girdi—"
Vücudumdaki titremeyi durduramadan kelimeleri ardı ardına sıraladım.
—Ve sonra.
Ryougi "Demek öyle," diyerek ayağa kalktı.
"Yani ailen aslında yaşıyor. Haberlere çıkmadıklarına göre normal olan bunu düşünmek."
"Öyle bir şey olması imkansız! Annemi kesinlikle öldürdüm. Babam da ölmüştü. Bundan eminim. Yanlış olan onların yaşıyor olması!"
Evet. Öyleyse neden her şey normalmiş gibi yaşamaya devam ediyorlardı?
Neden hiçbir şey olmamış gibi kendi evlerine dönüyorlardı?
O kan gölüne dönmüş cehennem gibi eve nasıl olur da—
"Vay canına, demek yanlış olan bu. O zaman gidip kontrol edelim."
"—Ne?"
"Diyorum ki, o lüks daireye gidip baksak ya? Enjou’nun ailesi gerçekten yaşıyor mu yoksa ölü mü? Böylesi daha net olur."
Ryougi meseleyi karara bağlamışçasına hareketlendi. Deri ceketinin iç cebine uzun bir bıçak koydu, kuşağının arkasına da ikinci bir bıçak sıkıştırdı.
Böylesine tekinsiz bir hazırlık yapmasına rağmen, sanki bakkaldan sigara almaya gidiyormuş kadar rahat bir tavırla yürümeye başladı.
Ryougi tek başına gitmeye niyetliydi. Pek istekli olmasam da onu yalnız bırakamazdım, bu yüzden ona eşlik etmeye karar verdim.
"Enjou, motosiklet kullanabiliyor musun?"
"...Ortalama bir seviyede."
"O zaman öyle yapalım. Az önce kullandığım bir tane var, onunla gideriz."
Ryougi yer altındaki otoparka doğru ilerledi.
Böyle küçük bir apartman dairesinin yer altı otoparkı olmasına şaşırmıştım ama Ryougi’nin hazırladığı motosiklet daha da şaşırtıcıydı. Harley ayarında devasa bir motorun yanına bir sepet (sidecar) monte edilmişti. Ryougi tereddüt etmeden sepete bindi.
Artık her şeyi boş vermiş bir halde devasa motorun üzerine tünedim ve bir ay öncesine kadar yaşadığım liman bölgesindeki lüks daireye doğru sürdüm.
Alışık olmadığım bu ağır motor yüzünden binaya vardığımızda saat akşam yediyi geçmişti.
Kasım ayına yakışmayan buz gibi bir gökyüzünün altında, sanki aya ulaşmak istercesine yükselen dairesel bir bina duruyordu. Çevredeki dört köşe binalardan tamamen ayrılan bir yapıydı bu. Bu tuhaf bina ilginç bir mimariye sahipti; Doğu ve Batı blokları olarak ikiye ayrılıyordu. Benim evim Batı bloğunun dördüncü katındaydı. Söylenenlere göre kiracı olmak isteyen yığınla insan varmış ama bina sahibi çok asosyal biri olduğu için binanın sadece yarısını doldurmuştu. ...Bizim gibi bir ailenin böyle lüks bir yerde oturmasının sebebi ise babamla sahibinin tanışıklığıymış.
"Geldik, burası."
Sepette oturan Ryougi’ye seslendim.
Ryougi, sanki bir hayalet görüyormuş gibi bir bakışla binayı süzüyordu.
Sadece "Bu da ne?" diyebildi.
Motoru yol kenarına park edip binanın arazisine girdim.
Beton duvarlarla çevrili bu alan, sıradan bir ilkokulun bahçesinden bile daha genişti. Bina dairesel olduğu için çok yer kaplamıyordu ama bahçesi oldukça gösterişliydi.
Bahçeyi bıçak gibi ikiye bölen asfalt yol binaya kadar uzanıyordu.
Hâlâ suskunluğunu koruyan Ryougi’yi de yanıma alıp lobiye girdim.
Lobide biraz yürüdükten sonra binanın merkezindeki devasa sütuna ulaştık. Sütunun içi asansördü, hemen yanında ise nadiren kullanılan spiral bir merdiven vardı.
Düğmeye basıp asansörü çağırdım.
Tık, tık, tık, tık.
...Kötü hissediyordum.
Kalbim normalden hızlı çarpıyordu. Düzgün nefes alamıyordum.
Bu da normaldi herhalde. Birazdan, kendi ellerimle öldürdüğüm insanların cesetlerinin bulunduğu odaya gidecektim.
Asansör geldi.
İçeri girdim. Ryougi de peşimden geldi. Kapılar kapandı.
Vııııııııııııınnnnn.
Tanıdık bir çalışma sesiyle asansör yukarı doğru tırmanmaya başladı.
"—Burulmuş."
Ryougi aniden bunu mırıldandı.
Asansör dördüncü kata ulaştı. İner inmez hemen karşımdaki, kuzeye doğru uzanan koridorda yürümeye başladım.
Binanın dış çeperine ulaştığımda yol dik bir açıyla sola büküldü. Bu, Doğu bloğunun dış çevresini dolanan bir koridordu. Sol tarafta daireler sıralanıyor, sağ taraf ise dışarıya bakıyordu. Dördüncü kattan aşağı düşmemek için göğüs hizasına kadar gelen korkuluklar vardı.
"İşte bu koridorun sonu benim evim."
Yürümeye başladım. Lüks daire her zamanki gibi sessizdi; odalardan insan sesleri gelse de koridorda birine rastlamak neredeyse imkansızdı.
Koridorun sonundaki odanın önüne gelince durdum.
'Gerçekten girecek misin?'
Kollarım hareket etmiyor. Gözlerim buğulanıyor, kapı kolunu tutamıyorum. Hayır, doğru ya, önce zile basmam lazım.
Evin anahtarı yanımda olsa bile, zile basmadan girersem annem korkar. Bir keresinde borç tahsilatına gelen bir piç aniden eve dalmıştı, o günden beri zile basmadan içeri girersem annem korkudan titrerdi... Değil mi?
Parmağım interfonun düğmesine uzandı.
Ryougi’nin parmakları beni durdurdu.
— Zile gerek yok. İçeri girelim, Enjou.
— Ne diyorsun sen? Öylece dalacak mısın?
— Öylece dalmak da ne demek, burası zaten senin odan değil mi? Ayrıca anahtarı çevirmesen iyi olur. Mekanizmayı çözemeyiz. Anahtarın var, ver bakayım.
Ryougi benden evin anahtarını alıp "çıt" diye çevirdi.
Kapı açıldı. İçeriden televizyon sesi geliyordu.
Birileri var.
İçinde zerre duygu barındıran, sadece şeklen "aile" olan kişilerin konuşma sesleri duyuluyor.
Şu anki hayatı için annemi ya da toplumu suçlayıp sızlanan babamın sesi.
Onu sessizce dinleyip sadece başını sallayan annemin sesi.
"......"
Bu, şüphe götürmez bir şekilde Enjou Tomoe’nin rutiniydi.
Ryougi hiç ses çıkarmadan içeri daldı. Ben de onun arkasından... devam ettim.
Koridoru geçip oturma odasına açılan kapıyı açtım.
Lüks odayla hiç uyuşmayan ucuz bir masa ve küçük bir televizyon. Doğru dürüst temizlenmemiş, çöp yığınlarıyla dolu pis bir oda. Orada duranlar, hiç şüphesiz benim ebeveynlerimdi.
"Hey! Tomoe hâlâ dönmedi mi? Saat sekiz oldu, işi biteli bir saat geçti! Tanrı aşkına, nerelerde sürtüyor bu çocuk!"
"Bilmem ki, nerdedir acaba?"
"Bu velet bizi ana babası yerine koymuyor, hep senin yüzünden, onu sen şımarttın! Kahretsin, geri ödemesi gerekmeyen paraları iade edip bana bir kuruş bile koklatmıyor. Kimin sayesinde yaşıyor haberi var mı o itin!"
"Bilmem ki, nerdedir acaba?"
— Bu da ne?
Bu da ne böyle?
Ebeveynlerim burada. Korkak herifin teki olmasına rağmen büyük bir adam olduğuna inanan babam ve ona sadece ayak uyduran annem.
Öldürmüş olmam gereken o iki kişi, değişmeyen bir rutinin içinde yaşıyorlar.
Hayır, öyle değil.
Bu herifler, içeri giren bize neden dönüp de bakmıyorlar bile?!
— Enjou genelde saat kaçta döner?
Ryougi kulağımın dibinde fısıldadı. Dokuz gibi, diye cevap verdim.
— Bir saat daha var demek. O zamana kadar bekleyelim.
— Bu ne demek şimdi! Neler dönüyor burada Ryougi!
Bu aşırı sakin tavrına sinirlenip üzerine yürüdüğümde, Ryougi sıkılmış bir ifadeyle bana bir bakış attı.
— Zile basmadık, kapıyı da çalmadık; o yüzden misafirlere tepki vermiyorlar o kadar. Belirlenmiş kalıplar dışındaki eylemlere yanıt vermelerini sağlayacak anahtara basmadık. Bu yüzden onlara göre gelen giden yok, Enjou’nun ebeveynleri de her zamanki hayatlarına devam ediyorlar.
Bunu dedikten sonra Ryougi, oturma odasını boydan boya geçip yan odaya geçti. Orası benim odamdı. Uzun süre tereddüt ettikten sonra, ebeveynlerimden gözlerimi kaçırarak kendi odama girdim.
Öylece, ayakta dikilip kaldım. Ryougi de duvara yaslanmış, dalgın bir halde bekliyordu.
Işıkları yanmayan odanın içinde, ikimiz beklemeye devam ettik.
Neyi mi? Ha, belli değil mi? Rutine uygun bir şekilde eve dönecek olan Enjou Tomoe’den başkası değil.
Ben, bir zamanlar cinayet işlediğim o yerde, kendimi bekledim.
Tuhaf bir zamandı. Sonsuzluk gibi de hissettiren, bir anlık gibi de gelen bir işkence. Gerçeklik duygusu eriyip gidiyor, saat sanki tersine işliyor.
Nihayet, ben döndüm.
Sonunda dönmüştü.
Çoktan dönmüştü bile.
İki zıt duygu birbirine karışırken Tomoe, ebeveynleriyle tek kelime konuşmadan, sessizce odasına girdi. Kendine has kızıl saçları. Narin vücudu. Ortaokula kadar kız sanılan ince yüz hatları. Dünyaya küsmüş bakışlarıyla Tomoe, derin bir iç çekti.
...Bu nefes, bir nevi arınma gibiydi. Sanki bunu yaparak günün tüm acılarını silebilirmiş gibi inandığı, elinden gelen o en küçük törendi.
O Tomoe bile, bu Tomoe'nin farkında değil.
Ben ve Ryougi birer hayalete dönüşmüş gibiyiz.
Çok geçmeden Tomoe futonu serip uykuya daldı.
Bir süre öylece kaldım. Sonrasında neler olacağını bildiğim halde hiçbir şey düşünemeden Enjou Tomoe’yi izledim.
Oturma odasından tartışma sesleri geldi.
Babamın sesi ve annemin ilk kez duyduğum duygusal, hırçın sesi.
Annem, tiz bir çığlık atarak babamın üzerine yürüyor.
Havlayıp duran bir köpek gibiydi, insana benzemiyordu.
Belki de ne idüğü belirsiz bir Venüslüydü. Kadın histerisinin bir keş gibi nasıl kontrolden çıkabildiğini ilk kez o an anladım. Ne kadar manasız, ne kadar boş bir hakikat deneyimi.
"Güm" diye rahatsız edici bir ses.
Annesi olduğu sanılan insanın ağır nefes alışları paravanın ardından duyuluyor.
Tık, tık, tık, tık.
— ...Yapma.
Fısıldasam da hiçbir şey değişmiyor.
Çünkü bu...
Tık, tık, tık, tık.
Paravan açılıyor. Tomoe uyanıyor. Tepesinde dikilen annesinin elinde kocaman bir mutfak bıçağı var.
"Tomoe, öl."
Sanki bir şeyler kopup gitmiş gibi, duygusuz bir kadın sesi.
Tık, tık, tık, tık.
Tomoe ışığa karşı kaldığı için görememiş olmalıydı.
Annem, gerçekten de...
Kederli bir şekilde ağlıyordu.
Tık.
Annem Tomoe’yi defalarca bıçaklıyor. Karnı, göğsü, boynu, kolu, bacağı, uyluğu, parmakları, kulağı, burnu, gözü ve en sonunda alnı. Bıçak orada kırılıyor, annem kırılan bıçak ağzıyla kendi boğazını doğruyor.
— Odada yankılanan, "pata" diye boğuk bir ses.
Tık tık. Tık tık.
Tık tık. Tık tık.
Tı k tık. Tık, tı k tı k.
............TIK TIK TIK TIK TIK!
Ah, ne kadar da—
— Korkunç bir rüya.
Gerçeğe dönüşmüş olan kabusum.
Bunun nasıl bir doğaüstü olay olduğu umurumda bile değildi.
Sadece o kadar gerçekçiydi ki, kusmamak için kendimi zor tutuyordum.
Beyaz bir kimono usulca hışırdadı.
Ryougi odadan ayrılmak üzereydi.
— Merakın dindiyse gidelim. Burada artık işimiz kalmadı.
— ...İşimiz kalmadı mı, ne demek bu! Birileri— ben, ölüyorum orada!
— Sen ne saçmalıyorsun. İyi bak, bir damla kan bile dökülmedi. Sabah olunca uyanacaklar. Sabah doğup gece ölen bir döngü bu. Orada devrilip kalan kişi Enjou değil. Çünkü şu an hayatta olan kişi sensin, değil mi?
Ryougi’nin sözleriyle irkilip katliam mahalline tekrar baktım... Hakikaten, bunca vahşete rağmen tek bir damla bile kan dökülmemişti...
— Na-sıl—
— Bilmiyorum. Böyle bir şey yapmanın ne anlamı var en ufak bir fikrim yok. Her neyse, burası bitti. Hadi, çabuk sıradakine gidelim.
Ryougi hızlı adımlarla yürüyüp gitti.
Dayanamayarak arkasından bağırdım.
— Sıradaki de ne demek! Daha başka nereye gideceğiz ki Ryougi!
— Belli değil mi? Senin gerçek evine, Enjou.
Ryougi, sanki üzerimdeki kafa karışıklığı cinini tek hamlede kovuyormuş gibi, gayet doğal bir tavırla cevap verdi.
Merkezi lobiye döndüğümüzde Ryougi asansöre binmek yerine arka tarafına dolandı. Asansörün arkasında... Güney yönünde, Doğu Bloku'na bağlanan bir geçit vardı.
Doğu Bloku, yapı olarak Batı Bloku ile tıpatıp aynıydı.
Bu lüks dairenin doğası gereği Batı Bloku'nda yaşayanlar Doğu Bloku'na girmezdi. Burada altı aydan fazla yaşamış olmama rağmen, bu kadar bariz bir gerçeği ancak şimdi fark ediyordum.
Bağlantı koridorunda yürümeye başladık.
Saat on bini geçmişti, rüzgar teni kesecek kadar soğuktu.
...Doğu Bloku'nda oturan sakinlerin sayısı azdı.
Belki de bu yüzden sokak lambaları minimum seviyede yanıyordu ve yan yana dizili odalardan sızan hiçbir ışık belirtisi yoktu.
Sadece ay ışığına muhtaç, kıştan kalma bir karanlık.
Ryougi, bu ıssız koridorda kararlı adımlarla ilerliyordu. Bir, iki, üç, dört... Yolun sonundaki son odaya vardığında pat diye durdu.
"Garip olduğunu düşündüğüm şey aslında çok ufak bir ayrıntıydı."
Ryougi, aniden kapıya dik dik bakarak konuşmaya başladı.
"405 numaralı odada kaldığını söylemiştin, değil mi? Ama Mikiya senin ismini en son telaffuz etti. O titiz herif, geçerli bir sebep olmadıkça sırayı asla bozmaz. Bu durumda Enjou ailesinin dördüncü katın son odasında, yani 410 numaralı odada olması gerekirdi. Yoksa işin içinde bir terslik var demektir."
— Ne dedin sen?
"O asansör bir süre çalışmadı, değil mi? Tüm kiracılar yerleşip binaya alıştıktan sonra nihayet harekete geçti. İşte bu, başlangıç sinyaliydi. Her şey, kuzey ile güneyi birbirine karıştırmak için kurulmuş bir düzenekten ibaret. Asansörün dairesel olması, gürültülü çalışması... Hepsi büyük bir göz boyama. İkinci katın boş bırakılma sebebi de sadece bu. İçindeki insanlara fark ettirmeden kabini yarım tur döndürmek için en az bir katlık mesafe gerekiyordu."
Kuzey ve güney çıkışları... Yer mi değiştiriyor?
Böyle çocuk oyuncağı gibi bir düzeneğin gerçek olma ihtimali var mıydı? Fakat ya gerçekten varsa?
Asansörden çıktığında tam karşındaki yol Batı Bloku'na uzanan geçittir. Bu, oraya alışmış bir insan için şüphe götürmez, aşırı derecede doğal bir gerçektir.
O zaman... Eğer asansörün yarım tur döndüğünü fark etmezsen, asansörden inip önündeki koridora girmek günlük bir rutin haline gelir.
Eğer gerçekten ben farkında olmadan asansör dönüyor ve çıkış kuzeye değil de güneye bakıyorsa, ben şimdiye kadar hep Doğu Bloku'na gitmişim demektir. Bu lobinin güney ve kuzey tarafı birbirinin tamamen aynısı. Her iki bloka giden koridorlar da dik açıyla sola kırıldığına göre, hatayı fark etmek imkansız.
"Yani... Burasının benim evim olduğunu mu söylüyorsun?"
"Evet. Tam olarak söylemek gerekirse, taşındığın ilk ay kaldığın ev. Asansör çalışmaya başladıktan sonraki evinse az öncekiydi. Kapı numaralarını değiştirmişler, merdivenleri de asansörün çalışma sistemine göre kaydırmış olmalılar. Merdiven çıkışlarını da ters yüz etmezlerse oyun bozulur. Buradaki merdivenler spiral şeklinde değil mi?"
Ah, aynen öyleydi. Başımı sallamayı bile beceremedim.
"Ama bu imkansız! İnsan normalde bunu fark eder be!"
Kabul edemeyerek karşı çıksam da Ryougi, her zamanki sakin bakışlarıyla sözlerimi reddetti.
"Burası normal bir yer değil. Burası bir yabancı diyar. Etraf aynı tip kare lüks dairelerle dolu, manzara arasında pek fark yok. Binanın içi duvarlarla bölümlere ayrılmış. Krem rengi duvarların arasına yer yer şüpheli desenler karıştırılmış, farkında olmadan retinaya yük bindiriyor. Touko'nun dediği gibi... Gerçekten üzerinde uğraşılmış bir bariyer. Ortada tek bir ufak anormallik bile olmayınca, büyük anormalliği fark edemiyorsun."
Ryougi elini kapı koluna uzattı.
"Açıyorum. Altı ay sonra evine hoş geldin, Enjou."
Ryougi bunu tuhaf bir keyifle söyledi.
Benimse... İçimden bir ses o kapıyı asla açmamam gerektiğini haykırıyordu.
On numaralı odanın içi, yapış yapış bir karanlığa gömülmüştü.
Karanlıktan başka hiçbir şey yoktu.
Tık tık tık tık.
Kulaklarımın derinliklerinde böyle bir ses çınlıyordu.
Vücudum, eklemlerim ağırlaşmıştı.
"Işık... Burada herhalde."
Karanlığın içinden Ryougi'nin sesi geldi.
Çıt diye bir sesle ışıklar yandı.
"—————" Nefesi kesilir.
Ama şaşırmadım. "O şeyin" orada olduğunu çoktan, çok eskiden beri biliyordum çünkü.
"Öleli yaklaşık altı ay olmuş," dedi Ryougi, sakin bir sesle.
Ah, öyledir herhalde.
Girdiğimiz oturma odasında iki insan cesedi vardı.
Kirlenmiş insan kemikleri ve üzerlerine belli belirsiz yapışmış et parçaları. Çürüyüp sıvılaşmış etler yere akmış, birikmiş ve ne olduğu belirsiz bir çöp yığınına dönüşmüştü.
Enjou Takayuki ve Enjou Kaede... Babamın ve annemin cesetleri.
Bir ay önce, kendimin öldürüldüğü o kabusu bir daha görmemek için öldürdüğüm ebeveynlerimin cesetleri. Ama bunlar altı aylık cesetler. Şu anda Doğu Bloku'nda yaşayan Enjou ailesi ise...
Bu çelişkiler üzerine daha fazla düşünemiyorum.
Yapacak bir şeyi olmayıp öylece dikilen Ryougi gibi, ben de hiçbir şaşkınlık emaresi göstermeden, boşalan bir kum saatini izleyen düşüncesiz bir zihinle cesetlere bakıyorum.
Az önceki o manzara... Her gece gördüğüm kabusun yeniden oynatılmasına kıyasla, işi bitmiş bu cesetler sadece ürkütücüydü. Özel bir şok yaratmıyordu.
Çoktan geberip gitmiş insanların cesetleri.
Kimin kime ait olduğu seçilemeyen kemik yığınları.
Gözlerin olması gereken yerler karanlık mağaralar gibi oyulmuş, boşluğa dik dik bakıyorlar.
...Değersiz.
Bu kadar anlamsız, karşılıksız ve aptalca bir ölüm, anne ve babamdan geriye kalan tek şeydi.
Çevreden gelen baskılara dayanamayan, buna rağmen tüm olanların kendi suçu olmadığını savunup zeytinyağı gibi üste çıkan kocasına karşı gelemeyen ve bitmek bilmeyen günlerin sonunda kocasını öldürüp sonra da canına kıyan bir anne.
"──────────"
Yine de, sadece bu olmasına rağmen, gözlerimi onlardan ayıramıyordum.
Bu da ne?
Bana ne oluyor?
— Ne babama ne de anneme ihtiyacım var, demiştim.
Bu kadar tiksindiğim iki insanın ölüsü karşısında, neden böyle ruhsuz bir mankene dönüşüyorum ki?
O sırada. Girişteki kapının açılma sesi duyuldu.
"Heh, demek niyetleri ciddi."
Ryougi, güler gibi bir ses çıkararak ceketinin içinden bıçağını çıkardı.
Biri yavaşça oturma odasına girdi.
Hiç ses çıkarmadan, ayak seslerini belli etmeden beliren karaltı, her yerde rastlayabileceğiniz orta yaşlı bir adamdı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu; o boş bakışlar, tam tersine bariz bir tehlike hissi uyandırıyordu.
Bir yerlerden tanıdık gelen bu adam, olduğu gibi üzerimize atıldı. İplerle oynatılan bir kukla gibi, aniden ve hiçbir belirti göstermeden.
Ryougi onu kolayca öldürdü.
Bir kişi. İki kişi. Üç kişi. Dört kişi. Girişten sürüler halinde giren apartman sakinlerini, dans edercesine bir zarafetle haklıyordu. Hareketlerinde en ufak bir israf yoktu.
Kısa sürede oturma odası cesetlerle doldu.
Ryougi elimden tutup beni koşturmaya başladı.
"Burada daha fazla duramayız. Gidiyoruz."
Ryougi ne olursa olsun Ryougi'ydi.
Bense... Ailemin cesedini gördüğümden beri kendimde değildim ama yine de bu durumu sindiremiyordum.
Neden bu kadar sorgusuz sualsiz insan öldürüyor bu kadın?
"Ryougi, sen...!"
"Sonra konuşuruz. Ayrıca onlar insan değil. Ben bile kaç kere öldüğümü hatırlamıyorum. Onlar ne insan ne de ölü, sadece birer kukla. Hepsi de ölmek için can atıyor, midemi bulandırıyorlar."
İlk defa... Nefret dolu bir ifadeyle, Ryougi koşmaya devam etti.
Bir anlık tereddütün ardından, Ryougi'nin öldürdüğü aileye benzeyen grubun cesetlerini çiğneyerek koridora çıktım.
Dışarı adımımı atar atmaz, koridorda hâlihazırda beş kişinin devrilmiş olduğunu gördüm. Ben onlara bakmamaya çalışırken, Ryougi sekiz numaralı dairenin önünde bir başkasını daha kılıcıyla yere sermişti bile.
—Güçlü.
Hatta ezici bir güce sahip. Görünüşe bakılırsa bu kalabalık doğu kanadından geliyordu ancak filmlerdeki zombiler gibi hareketleri ağır değildi. Normal bir insandan çok daha hırçın bir şekilde saldırıyorlardı.
Buna rağmen Ryougi, kaşını bile çatmadan hepsinin işini kolayca bitiriyordu. Kan akmaması, tıpkı onun dediği gibi bu mahlukatların insan olmamasından kaynaklanıyor olmalıydı.
Üzerine tek damla kan sıçratmadan sakinleri katleden ve merkez lobisine giden yolu açan Ryougi, beyaz bir ölüm meleğini andırıyordu.
Ryougi'nin yardığı insan sürüsünün ötesine baktım.
Lobiden dışarıya lamba ışığı sızıyordu. Hiç ışık olmayan batı kanadının koridoruna zar zor aydınlık ulaştıran geçidin girişinde, siyah bir karaltı dikiliyordu.
İradesiz apartman sakinlerinden farklıydı bu.
Siyah bir anıt olduğu yanılsamasına kapılacak kadar kütleli duran o karaltı, siyah palto giymiş bir adamdı.
Onu gördüğüm an bilincim buz kesti; ipleri kesilmiş bir kukla gibi tek bir parmağımı bile oynatamaz hale geldim.
Görmemeliydim. Hayır, bu değil. Buraya hiç gelmemeliydim. Eğer gelmeseydim, onunla karşılaşmak zorunda da kalmazdım.
O sessiz ve dehşet verici olaylara layık, iblis gibi siyah bir gölgeyle...
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.