Çelişki ve Sarmal

Nasıl olduysa, kendimi şehirde buldum.

Bugün hava çok güzeldi; kafamı kaldırıp baktığımda gökyüzü alabildiğine maviydi. Tek bir bulutun bile olmadığı gökyüzü insana şefkatle fısıldıyor, güneşin ışıkları ise hiç rahatsız etmiyordu.

Belki de bir rüya gibi beyaz ve sıcak olan bu güneş ışınlarındandı. Şehir bir şekilde serap gibi bulanık görünüyor, her zamanki o geniş cadde ise bir çöl gibi huzur verici hissettiriyordu. Kasım ayı girdiğinden beri her gün kapalı geçmişti ama bugün, sanki ortalık yeniden yaz ortasına dönmüş gibi aydınlıktı.

Üzerime yeni aldığım şarap kızılı ipek kimonomu geçirip bir kafeye girdim.

Ben bile son zamanlarda böyle kafelere uğruyordum işte.

Böyle güzel bir günün hatırına olsa gerek, normalde kasvetli bir yer olan Ahnenerbe bugün tıklım tıklımdı.

Tek aydınlatması pencerelerden sızan güneş ışığı olan bu kafe, bugün olduğu gibi güneşin güçlü vurduğu günlerde çok rağbet görürdü.

Sade, beyaz masaların üzerine büyük pencerelerden süzülen güneşin beyazlığı vuruyordu. Geri kalan her yer ise dükkanın o kuru, karanlık gölgeleriyle kaplıydı. Bu iki zıtlığın yarattığı aydınlık ve karanlık, insana kiliseyi andıran görkemli bir hava hissettiriyor, burayı buluşma noktası olarak seçenlerin ardı arkası kesilmiyordu.

Doğrusunu söylemek gerekirse ben de onlardan biriydim.

Sadece iki masa boş kalmıştı.

Gidip sandalyelerden birine oturdum.

Tam o sırada, tıpkı benim gibi birini bekliyor olacak ki onlu yaşlarında bir çocuk da diğer boş masaya yerleşti.

Sandalyemde oturmuş beklemeye devam ediyordum.

Benimle aynı anda içeri giren çocuk da aynı şekilde bekliyordu.

Sırt sırta vermiş, o sıcak güneş ışığının altında öylece duruyorduk.

--- Tuhaf bir sessizlikti.

Galiba ben biraz sabırsız biriyim. Kendim bunun pek farkında olmasam da çevremdeki herkes ağız birliği etmişçesine bunu söylediğine göre öyle olmalıydım. Fakat şu an, en ufak bir huzursuzluk duymadan birini bekliyordum.

Neden bu kadar sakin hissettiğimi düşününce, sanki kendimce bir cevap bulur gibi oldum.

Kesinlikle, hemen arkamda sırtı bana dönük oturan o çocuğun da ekilmiş olmasındandı bu.

Tıpkı benim gibi beklemeye devam eden birinin varlığı bana güven veriyor, bu sayede hiç söylenmeden o salağı bekleyebiliyordum.

Uzun bir süre geçtikten sonra, pencerenin dışından bana el sallayan o salağı fark ettim. Koşarak gelmiş olmalıydı ki nefes nefese bir halde el sallıyordu. Daha yeni sakatlanan ayağıyla böyle koşması doğru muydu diye hafifçe endişelendim.

Her halükarda, böyle içinizi açan güzel bir günde bile tepeden tırnağa siyahlara bürünmüş olmasını, o giyim zevkini bir ara kesinlikle düzeltmem gerektiğini de dumanlı kafamla düşünüp duruyordum.

Dışarıya baktığımda... Orada el sallayan bir kişi daha vardı. Beyaz elbiseli bir kadın.

Masadan kalktım.

Arkamdaki çocuk da tam o anda benimle birlikte ayağa kalktı.

...Rahatlamıştım. Demek o beyaz elbiseli kadın bu çocuğun beklediği kişiydi. İçimden bir "Oh be" çekerek dükkanın çıkışına doğru yürüdüm.

Garip bir şekilde, dükkanın iki çıkışı vardı.

Doğu ve batı uçlarında, sanki iki ayrı yol ayrımı gibi.

Ben batıya, o çocuk ise doğudaki çıkışa doğru yöneldi.

Dükkandan çıkmadan hemen önce son bir kez arkama döndüm.

O sırada o çocuk da tıpkı benim gibi arkasına dönmüştü.

Kızıl saçlı, bir kadın gibi narin yapılı bir tip.

Göz göze geldiğimizde kafasını başka tarafa çevirip tek elini havaya kaldırdı.

Tanımadığım bir çocuktu ama bu da bir nevi kaderin cilvesi olmalıydı.

Ben de tek elimi kaldırarak ona karşılık verdim.

Ayrı çıkışlarda durmuş, birbirimize bu şekilde veda ediyorduk.

Çocuğun dudaklarının "Görüşürüz" der gibi hareket ettiğini gördüm ama hiçbir ses duyamadım.

Ben de içimden "Görüşürüz" diyerek dükkandan çıktım.

--- Dışarısı, az önce yaşadığım her şeyin bir rüya olduğunu hissettirecek kadar güzel bir havaya sahipti.

İçinde eriyip gidecekmiş gibi hissettiren o güçlü güneş ışığının altında, benim için el sallayan o kişinin yanına doğru yürümeye başladım.

Nedense içimde hem bir sevinç hem de tarif edilemez bir burukluk vardı.

Beyaz güneş ışığı o kadar güçlüydü ki el sallayan kişinin yüzünü bir türlü seçemiyordum.

O kızıl saçlı çocuğun da böyle arkasından gidebileceği bir yerin var olmasına, gerçekte var olup olmadığını bile bilmediğim Tanrı'ya şükrettim.

Gerçekten de ne kadar zavallıca bir durumdu bu.

Kesinlikle Ahnenerbe bir kiliseyi andırdığı için anlık bir hisle böyle bir şeye kapılmıştım.

Arkama dönüp baktığımda orada herhangi bir kilise falan yoktu. Sadece çöl gibi dümdüz uzanan bir ufuk çizgisi uzanıyordu.

Bak işte, geriye hiçbir şey kalmıyor. Ama bunu zaten göze almıştım.

Bence hayat, geriye hiçbir şeyin kalmaması demekti.

Ama o malum kişi olsaydı, kesinlikle "Hayat, geriye hiçbir şey bırakmamaya çalışmaktır" falan derdi.

"Diiing dooonng" diye bir zil sesi yankılandı.

O sesi duyar duymaz, tüm bunların sıradan bir rüyadan ibaret olduğunu anladım.

O çöl gibi güzel şehirden yavaşça sıyrılıp uykumdan uyanmaya başladım...

Zilin kaçıncı kez çaldığını bilmiyorum ama en sonunda yataktan kalktım.

Saate baktığımda henüz sabahın dokuzunu yeni geçtiğini gördüm. Dün gece, her zamanki gibi dışarıda yürüyüp yatağa girdiğimde saat sabahın beşiydi. Pek yeterli bir uyku süresi sayılmazdı.

Zil hala çalmaya devam ediyordu.

Evde olduğumdan emin olan bu inatçı bekleyiş, şüphe götürmez bir şekilde Mikiya'ya aitti.

Yatakta sadece gövdemi doğrultup boş gözlerle etrafa bakarak bilincimin yerine gelmesini bekledim.

...O tuhaf rüya yüzündendi hep.

İçimden bir his, şu an Mikiya ile görüşmek istemediğimi söylüyordu.

Yastığımı sertçe kucaklayıp tekrar yan tarafıma uzandım.

Derken zil sesi aniden kesildi.

— Ne o, hemen pes mi ettin korkak?

Kendi kendime mırıldanıp battaniyeyi tekrar kafama kadar çektim.

Tam anlamıyla uykuma geri dönmeye kararlıydım.

Ancak karşımdaki kişi beklenmedik, zorba bir yönteme başvurdu.

"Şıkır" diye kapı kilidinin açılma sesi duyuldu.

Şaşkınlıkla yataktan doğruldum ama artık çok geçti.

— Rahatsız ediyorum ama... Bak sen, uyanıkmışsın ya işte, Shiki.

İçeri kafasına göre dalan Kokutou Mikiya, elindeki market poşetiyle bana bu şekilde selam verdi.

O alabildiğine rahat tavrı ve benim odamın anahtarına nasıl sahip olduğu sorusu yüzünden farkında olmadan Mikiya'ya dik dik bakıyordum.

— Ne o öyle açgözlü gibi bakışlar? Ben de sabah kahvaltısı yapmadım, o yüzden sana koklatmam bile, haberin olsun.

...Mikiya poşeti korur gibi arkasına sakladı.

Bu son derece yersiz lafı üzerine sinirim iyice tepeme çıktı.

— Seni gidi haneye tecavüzcü. Kimse senin o hazır yemeklerine kalmadı be.

— İyi bari, sevindim buna. Bugün huzurlu bir kahvaltı yapabileceğiz desene. Demek sonunda başkalarının yiyeceklerine el koyma huyundan vazgeçtin.

Mikiya bir yandan konuşurken bir yandan da çeşitli yiyecekleri yere diziyordu.

Onun o mutlu yüz ifadesini izlerken zamanın ne kadar hızlı akıp gittiğini hissettim.

...O olaydan bu yana yaklaşık iki hafta geçmiş olmalıydı.

Ben tamamen iyileşmesi bir hafta süren ağır bir yara almıştım, Mikiya ise bacağındaki sakatlık yüzünden hafif bir tedavi süreci geçirmişti.

Benim yaram onununkine kıyasla çok daha ağırdı ama görünüşe göre bedenim normal insanlardan daha dayanıklı olduğundan bir haftada tamamen iyileşmiştim.

...Fakat Mikiya hala hastaneye gitmeye devam ediyordu. Yürüyebiliyor, hatta koşabiliyordu ama doktoru mümkün mertebe koşmaktan kaçınması konusunda onu uyarmıştı. Mikiya, bu durumun sadece şimdilik değil, tamamen iyileştikten sonra da dikkat etmesi gereken bir şey olduğunu gayet normal bir şeymiş gibi anlatmıştı.

O lüks daireyle ilgili konuları ikimiz de bir kez bile açmamıştık. Buna gerek de duymuyorduk. Sadece, Mikiya bazen yüzünü asıyordu. Kendince endişelendiği şeyler olmalıydı.

Bana gelecek olursak... Aldığım yaraların izini pek taşıyor sayılmazdım.

En azından, üzülmem gerektiğini biliyordum ama sadece bir ay boyunca aynı evi paylaştığım o ev arkadaşım gittiğinde bile hayatıma her zamanki gibi devam ediyordum.

Bu durum beni içten içe hafifçe öfkelendiriyordu.

— Şey diyorum...

Mikiya elinde tek kullanımlık tahta çubuklarla, sırtı hala bana dönükken konuşmaya başladı.

Duygudan yoksun bir sesle, "Ne var?" diye karşılık verdim.

"Şey. Şu lüks daire meselesi. Touko-san'dan duydum da, yıkılacakmış."

"Öyle mi. Ama bir sürü sorun çıkmaz mı? Orada yaşayanlar falan, ne olacak?"

"O konuda endişelenmeye gerek yokmuş. Büyücülerin geride bıraktığı pisliği yine büyücüler temizler diye bir kural varmış. Kilise'den birileri gelip tüm işlemleri halletmiş. Hayali sakinleri de sanki gerçekten varmış gibi başka yerlere taşımışlar, bodrum katını da tamamen yakıp kül etmişler. Her şeyi hiç yaşanmamış gibi göstermişler yani. Kanıtları yok etmek dedikleri şey bu olsa gerek. Yıkım bugün öğleden sonra başlayacakmış."

Mikiya buraya muhtemelen sadece bunu söylemek için gelmişti.

Benim o yıkımı izlemeye gitmek gibi bir niyetim yoktu, Mikiya'nın da olması imkansızdı.

Yine de... Mikiya, bina yıkılmadan önce bunu bana haber vermek istemişti herhalde.

"Çabuk bitti."

İçten gelen bu mırıltıma Mikiya da "Öyle gerçekten," diyerek katıldı.

Sadece bu kadarıyla yetindik ve lüks daire konusunu kapattık.

"Ama böylece Shiki'nin etrafında dönüp duran olaylar da son buldu. Ben bu sefer olayların tamamen dışında kaldığım için pek bir şey bilmiyorum ama bütün o bela bitti, değil mi? Öyleyse Shiki, bundan sonra uslu uslu okula gideceksin. Sınıfını geçip düzgünce mezun olmazsan Akitaka-san çok üzülür."

"Bununla onun ne alakası var? Hem zaten sen Touko gibileriyle takıldığın için başımıza sürekli bela açılıyor. Beni yola getirmek istiyorsan önce kendin yola gel. Üniversiteyi yarıda bırakmış birinin okul konusunda bana laf söylemeye hakkı var mı acaba?"

"Uuu..." diyerek Mikiya sustu. Şu an için bu 'üniversiteyi bıraktın' saldırısı, onu susturmak için kullandığım en etkili kozumdu.

"Hak falan demen bence çok kalleşçe."

Mikiya anlaşılmaz bir şeyler geveleyip iç geçirdi.

Böylece sohbetimiz bitti ve ben sabahı boş boş oturarak geçirdim.

Bugün tatil olmasına rağmen Mikiya hiçbir yere eğlenmeye gitmemiş, benim odamda kalmıştı.

Ben yatağın üzerine uzanmıştım, Mikiya ise yerde oturmuş kendi kendine bir şeylerle uğraşıyordu.

...Daha bir ay önce, bu manzara bizim sıradan hayatımızdı.

Bir zamanlar orada olan o adamı hatırladım.

Artık yoktu. Aslında en başından beri hiç var olmaması gereken o ev arkadaşı.

Sırf o gitti diye içimde ufak bir pişmanlık kırıntısı kalmıştı.

Göğsümdeki boşluk dolmuyordu. Ne kadar küçük olursa olsun, açılan bir deliğin varlığı insanı huzursuz etmeye yetiyordu.

İşte tam o an, bunu düşünüverdim.

Sadece o adam gitti diye içim bu kadar huzursuz oluyorsa... Şu an karşımda oturan bu adamı gerçekten kaybettiğimde, acaba ne hissedeceğim?

Haziran ayındaki uyanışımdan bu yana geçen, topu topu beş aylık anılarım.

Geçmişteki Ryougi Shiki'nin değil, şimdiki benim elde ettiğim o sıradan günlerin kırıntıları.

Hepsi gerçekten çok boş, değersiz şeylerdi. Ama onları öylece fırlatıp atmak içimden gelmiyordu; bu yüzden her birini göğsümün en derin yerinde, büyük bir özenle saklıyordum.

...Benim eksik bir yanım vardı. Touko, ukala bir tavırla bunun doldurulması gereken bir boşluk olduğunu söyleyip duruyordu.

Haklıydı da. Açılan bir delik ancak başka bir şeyle kapatılabilirdi.

Öyleyse, acaba...

Geçen bunca zaman ve deneyimden sonra, şimdiki ben, o boşluğu dolduracak kişinin bu adam olduğuna mı karar vermiştim?

"Hey, Kokutou."

Nefret etmem gereken o eski hitap şeklini, onun eski lakabını telaffuz ettim.

Geçmişteki kendim bana çok yabancı geldiği için onun taklidini yapmaktan hoşlanmıyordum. Ama belki de böyle yaparak, geçmişteki benlikle aramda bir bağ kurabilirdim.

Buna rağmen Mikiya arkasına bile dönmedi.

Ben nadiren de olsa böyle derin düşüncelere dalmışken, o elindeki kitaba gömülmüş, dünyadan bihaber takılıyordu.

Sinirlenip kısa kestim.

"Anahtar."

Mikiya şaşkınlıkla arkasına dönüp "Efendim?" dedi.

Ben ise kafamı diğer tarafa çevirip yara bere içindeki avcumu ona doğru uzattım.

Aniden... Bir şeyin farkına varmıştım.

"Benim senin odanın anahtarı yok. Bu hiç adil değil."

...Gerçekten o tuhaf rüya yüzündendi hep.

Kendi suratımın Kızarır olduğunu bile bile, bir çocuk gibi böyle saçma bir talepte bulunuyordum.

Ben, işte böyle, pek de bir şeyin değişmediği sarmal gibi bir hayatı, bu fazlasıyla huzur dolu adamla birlikte yaşamaya devam edeceğimi sanıyordum.

Mevsim kıştı.

Şehir, çok geçmeden dört yıl aradan sonra ilk kez yoğun bir kar yağışının etkisi altında kalacaktı.

Tıpkı Ryougi Shiki ve Kokutou Mikiya'nın ilk karşılaştıkları günkü gibi, kıpkırmızı, pespembe karlar yağacaktı...

/ Çelişki Sarmalı - Son

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.