"Bugün... ölmeyeceğim."
Kumsaldaki beyaz kumların üzerine oturmuş, önüne çizdiği derme çatma haritaya bakıyordum. Haritada Rüzgâr Çiçeği vardı, daha doğrusu bu sisli ada hakkında öğrenebildiğim her şey.
Alev Kırıcı'nın karaya oturduğu gizli koy, adanın en güney ucuydu. Doğusunda kemik tarlası ile Kovan Kelebeği yer alıyordu. Batısında Çürüyen Leopar'ın avlanma sahaları vardı. Ölümsüz Katliam ise tam karşıda, kuzeydeydi. Onun hemen arkasında da Arayıcı Tapınağı yükseliyordu.
Kumun üzerinde elbette daha pek çok işaret vardı. Bildiğim bütün kâbus yaratıklarının konumlarını tek tek çizmiştim. Sayıları hiç de az değildi ve neredeyse her biri beni en az bir kez katletmişti. Keşfettiğim bütün önemli noktaları da eklemeyi unutmamıştım.
Adanın uzak tarafını bölen kırkayak kanyonu, tekinsiz Asma Dehşeti'nin mesken tuttuğu terk edilmiş liman, kâbus içinde bir kâbusu andıran sarmaşık kaplı tapınak, içine devasa bir leş devrildiği için kıpkırmızı kesilen o kaçışsız göl ve siyah dikilitaşlardan oluşan ölümcül halka...
Rüzgâr Çiçeği'nde ölmenin binbir türlü yolu vardı.
Yaratıcısına bu kadar çok acı çektiren başka bir harita var mıdır diye geçirdim aklımdan.
"En kötü yanı da neredeyse hiçbir işe yaramaması."
Adada yolumu bulabilmek için tek bir harita yeterli değildi. Sise gömülü kâbus yaratıkları bir yerde sabit durmuyordu. Bu yüzden yerlerini işaretleme çabalarım boşa çıkıyordu. Özellikle Yutan Canavar, o akılalmaz hızı sayesinde hiç beklemediğim yerlerde biterdi. Adanın tepesindeki sislere gizlenen o betimlenemez varlığın ne yapacağı da asla kestirilemiyordu.
Yapmam gereken şey sadece Rüzgâr Çiçeği'ne hapsedilmiş güçlü mahlukların yerini tespit etmek değil, hareket yollarını da haritalandırmaktı. Kumdaki çizim sadece bir başlangıçtı. Zihnimde her biri birbirinden hafifçe farklı onlarca harita daha inşa etmek zorundaydım.
Ancak o zaman döngünün her bir anında en korkunç kâbus yaratıklarının nerede durduğunu net bir şekilde görebilir, onlardan nasıl kaçınacağımı kestirebilirdim. Bu da Effie'ye ulaşıp geri dönmek için en hızlı rotayı çizmemi sağlardı.
Gelgelelim o mahlukları takip etmek hiç de kolay değildi. Hatta doğrudan intihardı. Üstelik o dehşet verici yaratıkların her birini sadece bir kez bulmak yetmiyordu. Diğer ölümcül yaratıklardan kaçınırken, onları farklı zaman dilimlerinde defalarca tespit etmem gerekiyordu.
Görevedaha yeni başlamıştım ama şimdiden tüm gücümün çekildiğini hissediyordum. Ada keşfi boyunca zihnime binen yorgunluk artık katlanılmaz bir hal almıştı. Düzgün düşünemiyordum bile, zihnimde çoklu hayali haritalar kurmak imkânsızdı.
"Ah... Çok yorgunum..."
Avuçlarımı yüzüme bastırdım. Garip bir histi. Bedenim güç ve enerjiyle dolup taşsa da hummalı zihnim yatıp uyumak için can atıyordu.
"Böyle devam edersen gerçekten Çılgın Prens olup çıkacaksın. Yani... en azından çılgın kısmı tutuyor. Tanrılar şahit ya, senin gibi tiksindirici bir solucana aklı başında kimse prens demez."
Başımı hafifçe çevirip Kasvet İblisi'ne baktım. Öfkelenecek halim bile kalmamıştı.
"...Kime tiksindirici diyorsun sen? Birebir aynı görünüyoruz, aptal."
Başımı sallayıp yeniden haritaya döndüm.
O sırada üzerime bir gölge düştü. Başımı kaldırdığımda Nephis'i gördüm. Hafifçe irkildim.
"Gerçekten kafayı yemişim ben."
Sadece gölgelerin hareketini kaçırmakla kalmamıştım, halhalının gümüşten gelen o hafif şıngırtısını bile duymamıştım.
"Bu adanın haritası mı?"
Cassie ile Jet de hemen arkasındaydı.
Son birkaç döngüdür Ruh Biçici'yi kurtarma ve herkesi duruma uyarlama süresini kısaltmak için çok uğraşmış, süreyi yirmi dakikaya kadar düşürmeyi başarmıştım.
Yoldaşlarımın kafası hâlâ sorularla doluydu elbette ama bunlarla kademeli olarak ilgilenebilirdim. Ayrıca tek başına hareket etme alışkanlığımı da en azından şimdilik bir kenara bırakmış, ekibin diğer üyelerini döngüyü kırma mücadelesine dâhil etmeye çalışıyordum.
Başımı salladım.
"Evet."
Yerden bir çubuk alıp haritadaki en güney noktayı gösterdim.
"Şu an buradayız."
Ardından neredeyse en kuzeydeki bir noktayı işaret ettim.
"Effie de burada."
Son olarak Alev Kırıcı'nın yakınındaki bir noktayı ve onun hemen üzerindeki başka bir yeri gösterdim.
"Gitmemiz gereken yer de burası."
Nephis derin düşüncelere dalarak bir süre haritayı inceledi. O sessizliğini korurken Jet tereddütlü bir tonla sordu:
"Neden doğrudan o oburun olduğu yere doğru kestirmeden gitmiyoruz?"
Başımı iki yana salladım.
"Defalarca denedim. Ama... çok zor. Burayla orası arasında pek çok Büyük mahluk var. Daha da kötüsü, Ölümsüz Katliam ve Yutan Canavar da ormanda volta atıyor. Bu ikisi... açık ara bu adadaki en tehlikeli yaratıklar."
Sonra tekrar haritaya baktım.
"Fakat Rüzgâr Çiçeği'nin büyük bölümünün altından geçen bir mağara sistemi var. Yeraltından ilerleyebilirsek Effie'ye zamanında ulaşabiliriz. Bu yüzden en yakındaki mağara girişine gidiyoruz... Yeraltında da kâbus yaratıkları var elbette, o yüzden önce kısa bir mola vereceğiz."
Jet birkaç saniye haritaya baktıktan sonra başıyla onayladı.
Konuşacak başka bir şey kalmayınca Alev Kırıcı'yı geride bırakıp doğuya, kemik tarlasına doğru yola koyulduk. Kâbus'un hemen arkasından yürüyor, boş gözlerle uzaklara bakıyordum. Yarı uykulu gibiydim.
Nephis endişeli gözlerle yüzümü süzdü. Bir süre duraksadıktan sonra sordu:
"İyi misin?"
İrkilerek kafa karışıklığı içinde ona baktım. Aramızda uzayıp giden kısa bir sessizliğin ardından gülümsedim.
"İyiyim. Sadece yorgunum."
Kaşları hafifçe çatıldı.
"Bu... döngülerden tam olarak kaç tanesini yaşadın?"
Başımı kaşıdım.
"Şey... Şu an pek hatırlayamıyorum. Otuz kadar sanırım? Evet, o civarda bir şey."
Derin bir nefes alıp yavaşça dışarı verdim.
"Bu Kâbus'un içine gireli beş ay oldu galiba. Şey... zaman fırtınasını saymazsak on dört ay. Zaman su gibi akıp geçiyor."
Neph'in kaşları daha da çatıldı. Bir süre bana baktıktan sonra gözlerini kaçırdı.
"Teknik olarak akmaz, geçer."
bunun bir şaka olup olmadığını düşünürken durakladı ve her zamanki düz tonuyla ekledi:
"Belki de biraz mola verme vaktin gelmiştir. Kendine fazla mı acımasız davranıyorsun?"
Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. Nephis'ten asla duymayı beklemeyeceğim bir laftı bu. Hedefine ulaşmak uğruna canlı canlı yanmayı bile göze alan, kendine karşı en acımasız insan o değil miydi?
Öne doğru bakıp gülümsedim.
"Peki. Madem öyle diyorsun, yakında dinlenmek için bir fırsat yaratırım..."
Eğer ben mola verecek olursam, onun da benimle birlikte dinlenmekten başka çaresi kalmayacağını eklemedim.
ne yapacaktık?
Gülümsemem genişledi ama sonra yavaşça solup gitti.
...Önemi yoktu ki.
Bir sonraki döngü başladığında nasıl olsa bunların hiçbirini hatırlamayacaktı.
Hatırlayan tek kişi ben olacaktım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.