Bembeyaz kumsal bir kez daha sisle kaplanmıştı. Rüzgar Çiçeği’nin rüyasındaki o parlak, büyüleyici manzara yok olmuş, yerini kasvetli gerçekliğin dondurucu karanlığına bırakmıştı. Akıp giden sisin ve etrafı saran o korkunç sessizliğin ortasında duran Sunny bir an bekledi. Sonra yavaşça doğrulup etrafına bakındı.
Kalbi göğsünü delercesine çarpıyordu. İnsanı felç eden bir panik ve ucu bucağı olmayan bir dehşet benliğini sarmıştı.
Bunlar isteyerek hissettiği ya da hissetmek için geçerli bir sebebi olan duygular değildi. Bu sisli cehennemde sayısız kez korkunç sonlarla yüzleştiği için vücudunun geliştirdiği içgüdüsel bir tepkiydi sadece. Sunny zihnen ne kadar sakin olursa olsun, bedeni çekilen her bir işkence dolu ölümü, kalbini parçalayan her bir kaybı ve kopardığı her acı çığlığı hafızasında saklıyordu.
Zincir Kıran’ı çevreleyen beyaz sis, geleecek yeni işkencelerin teminatı gibiydi. Kalbini yatıştırmak umuduyla derin derin nefesler aldı... Ama döngü her başa sardığında bunu başarmak daha da zorlaşıyordu.
Uzun bir iç çekti, ardından arkasına döndü.
Cassie solgun yüzündeki kederli ifadeyle ona bakıyordu. Olduğu yerde duraksadı. Sonra elindeki Rehber Işık’a ağır bir şekilde dayanarak kısık bir sesle sordu:
"Ee? Nasıl geçti?"
Sunny gözlerini kaçırdı.
"Onunla buluştum. Konuşacak... çok şey var. Ama önce Jet’i geri getirmeliyiz."
Kör kız isteksizce başını salladı. Kâbus’a doğru yürüyüp üzengileri ayarladı ve eyere tırmandı. Çok geçmeden sisin içinde kaybolup gitti.
Nephis yorgun gözlerle ikisini izlemekteydi. Kaşları derin bir hoşnutsuzlukla çatılmıştı. Sunny’ye bakarak sordu:
"Neler oluyor?"
Sunny gözlerini onun gözlerine dikti, derin bir iç çekti.
"Cassie... Jet’i almaya gitti. Biraz dinlenelim, lütfen. Döndüklerinde her şeyi anlatacağım."
Nephis daha fazlasını sormak ister gibi bir an onun yüzünü inceledi. Fakat sonunda sadece başını sallamakla yetindi. Her zamanki duygusuz tonuyla konuştu:
"Pek iyi görünmüyorsun."
Sunny ona baktı. Neph de pek iyi durumda sayılmazdı. Bitkin, tükenmiş bir hali vardı; sanki her an devrilecekmiş gibi duruyordu. Zaten solgun olan yüzündeki bütün renk çekilmiş, gözleri çökmüş ve ferini yitirmişti. Düşük omuzları, hastalıklı solgunluğu, hummalı bakışları... Hepsi de özün son damlasına kadar tükenmesinin belirtileriydi.
Sunny hafifçe gülümsedi.
"Yine de çok güzel görünüyorsun."
Bunu söyledikten sonra güverteye çöküp sırtını küpeşteye dayadı. Nephis ne yapacağını bilemeyerek bir an kararsızca durdu. Ardından sessizce onun yanına oturup başını kadim ahşaba yasladı.
"Cassie dönene kadar beklerim o zaman."
Sunny cevap vermedi. Bakışlarını sise dikmişti.
Düşünecek o kadar çok şey vardı ki...
Aletheia'nın Kulesi’ne ulaşabilmek için uzun zaman harcamış, dehşet dolu sayısız ömür eskitmişti. Fakat Rüzgar Çiçeği’nin ona sunduğu gerçekler, çekilen bütün o eziyetlere değmişti.
O güzel, terk edilmiş Kutsal’dan öğreneceği pek çok şey vardı. Düşler Âlemi ile Uyanış Dünyası’nın kökeni... İlk Arayıcı’nın gerçek kimliği... Aletheia Adası’nın sırları ve daha nicesi. Bu Kâbus’a giren yarışmacıların imkansız görünen sayısı bile artık bir mantığa bürünmüştü.
Ama hepsinden önemlisi...
Çılgın Prens hakkında bazı şeyler öğrenmişti.
'Artık... bunu daha fazla inkâr edemem.'
O Yozlaşmış kaçık... Kendi gelecekteki hali... Rüzgar Çiçeği’ni rüyasında ziyaret etmişti. Sunny, gelecekteki yozlaşmış halinin garip bir yankısıyla ancak bir kâbusun içinde yüzleşebilmişti belki ama o piç, Rüzgar Çiçeği ile bizzat konuşmuştu. Bu da Çılgın Prens’in tıpkı Kâbus gibi Rüya Gezgini yeteneğine ya da buna benzer bir güce sahip olduğu anlamına geliyordu.
Daeron’un kızının Aletheia Adası’nda uykuda geçirdiği bütün o yıllar boyunca tek ziyaretçileri onlar olmuştu. Bu durum, Ariel’in Mezarı’nda bile rüyalar üzerinde hakimiyet kurabilen varlıkların ne kadar az olduğunun kanıtıydı.
Ve bu da gösteriyordu ki...
'Oymuş.'
Sunny yavaşça nefesini dışarı verdi.
Ananke’ye o rüya mesajını gönderen, Dokumacı’nın Çocukları’nı bulmasını sağlayan Dusk değildi; Çılgın Prens’ti. Sunny ile Nephis’i bulup Düşmüş Zarafet’e uğurlayan o kaçıktan başkası değildi.
Dokuma’yı katleden, ardından onları Kâbus’un daha da derinlerine sürüklemek için kentin son rahibesini kullanan da o kaçıktı. Zaman fırtınasını aşıp Zincir Kıran’ın enkazına ulaşmalarını o sağlamıştı.
Estuary Anahtarı’nı yaratan ve bir şekilde Sunny’nin ruhuna gizleyen de yine o caniydi.
Hatta Büyük Nehir’in yukarı kısımlarında süzülen o enkaz parçası üzerindeki akıl almaz rünlerin yazarı bile o olabilirdi.
Peki Çılgın Prens bütün bunları neden yapmıştı?
'Hayır, ondan da önce...'
Bu canavar başka neler yapmıştı?
Sunny’yi aniden soğuk bir ter bastı.
Bu Kâbus’ta yaşanan pek çok tuhaflığın arkasındaki gizemli kuklacının kendi gelecekteki yozlaşmış hali olduğunu öğrendiğine göre, şimdiye kadar yaşanan her şeyi yeni bir ışık altında değerlendirmek zorundaydı.
Başka ne mantıksız geliyordu?
O kadar çok şey vardı ki. Ama bir tanesi özellikle öne çıkıyordu...
'Düşmüş Zarafet neden yok edilmedi?'
Altı Veba’nın önderliğindeki Yozlaşmışlar, Kahinler’in tüm şehirlerini ve Twilight’ı yerle bir etmeyi başarmıştı. Biri hariç: Düşmüş Zarafet. O son şehir, garip bir şekilde bağışlanmıştı. Zaman zaman Yozlaşmışlar’ın saldırısına uğramıştı elbette, ancak Estuary Habercileri’nin hiçbiri onu haritadan silmek için bizzat harekete geçmemişti.
Geriye dönüp bakıldığında, bu eylemsizlik son derece garip duruyordu.
Yoksa Çılgın Prens, Sunny ve Nephis’in günün birinde orayı ziyaret etmesine ihtiyaç duyduğu için miydi tüm bunlar? Belki de Rehber Işık’a sahip olmalarını istediği için?
...Yoksa Altı Veba artık ortaya çıkamadığı için miydi?
Neticesinde, o Yozlaşmış kaçık; Ölümsüz Katliam ile Yutan Canavar’ı kalleşçe oyundan silmişti. Ruh Hırsızı, Eziyet ve hatta Dehşet Lordu’nun bile benzer bir kadere kurban gitmediğini kim garanti edebilirdi?
Sunny, Üçüncü Kâbus’un son engelinin Altı Veba olacağını sanıyordu. Ama artık bundan o kadar da emin değildi.
'Bu da ne böyle?'
Çılgın Prens... Aslında bir müttefik miydi?
Rüyasında beliren o iğrenç delinin çehresini hatırlayan Sunny başını iki yana salladı.
'Hayır, bu imkansız. O bir Kâbus Canavarı.'
Fakat Rüzgar Çiçeği, Çılgın Prens’in bir ucube için son derece berrak bir zihne sahip olduğunu söylemişti. Neden öyle olsun ki?
Sunny’nin zihninde aniden garip bir düşünce şimşeği çaktı. Bir an donakaldı, sonra gözlerini indirip Neph’in kılıcına baktı.
Yoksa... Çılgın Prens’in peşini Kasvet İlleri bırakmadığı için miydi?
Kılıç tayfının bir insanı yavaş yavaş delirtmesi gerekiyordu. Peki ya bir Kâbus Canavarı üzerindeki etkisi ne olurdu? Zihni insani olan her şeye doğası gereği yabancı bir varlık için delilik ne anlam ifade ederdi ki?
Sunny nedenini bilmiyordu ama bir şekilde gerçeğin kıyısına çarptığını hissetti. Dehşet İblisi Ariel’in tekinsiz bir fısıltısından doğan o tayf, gelecekteki halinin yozlaştıktan sonra bile insanlığından kırıntılar korumasına yardım ettiyse...
Yine de bu onu bir müttefik yapmazdı.
Ancak Çılgın Prens’in Vebalar’dan çok daha farklı amaçları olması muhtemeldi.
'Kötü ikizim ne tür bir tezgâh peşinde?'
Sunny bilmiyordu.
İşin aslı, bu kadar çok şey öğrendikten sonra, eskisine kıyasla daha da az şey bildiğini hissediyordu.
Yine de emin olduğu tek bir şey vardı.
Şimdiye kadar Kâbus’ta yaşanan her şeyin arkasında Çılgın Prens’in o tekinsiz gölgesi yatıyordu. Ve bu...
Tarifsiz derecede kan dondurucu bir düşünceydi.
Çünkü Sunny, kendisini çok ama çok iyi tanıyordu.
Zihni hafifçe berrak olsa bile, o son derece korkunç bir düşmandı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.